• Mezarlıkbaşı’daki katlı otoparkın yıkılmasına ilişkin habere ne kadar sevindiğimi anlatamam. Oradan her geçişte doğal ve tarihsel dokuya saplanmış bir hançer gibi duran bu yapının burada bulunması zorunlu mu diye mırıldanırdım. 

    A building site with a concrete floor

Description automatically generated with medium confidence
    A group of stone pillars in a city

Description automatically generated with medium confidence

    Asıl anlatmak istediğime geçmezden önce bir ayrıntıya değinmeden geçemem.

    Yıkıma konu otopark “depreme dayanıksız” çıkmış. Buna benzer şekilde Güzelyalı’daki yaya üst geçidinin başından da benzer bir durum geçtiğini anımsadım.

    Bir otoparkı, bir yaya geçidini depreme dayanıksız yapabilmek de ayrıca irdelenmeyi hak ediyor. Otoparkın depreme dayanıksızlığı kente kazanım sağlayacağı için çok da üzülmüyorum.

    Basına yansıyanlardan sevincimin kursağımda kalacağı kaygısına kapıldım.

    Mezarlıkbaşı katlı otoparkı Kemeraltı için yaşamsal önemdeymiş kimilerine göre. Bu nedenle de yıkılsa bile yenisi kısa sürede yapılmalıymış.

    Arada, Agora örenyerinin tarihsel dokusuyla uyumsuzluktan söz edenler olsa da çoğunlukla rastladığım görüş motorlu taşıt tutkusu kaynaklıydı.

    İzmir’i gezginlerin çekim merkezi olarak tasarlayanların çokluğuna karşılık gezginleri bu kente çekecek kentsel düzenlemeleri dile getirenlerin parmakla sayılacak kadar az olması ne yaman çelişki! Üstelik, İzmir içinden TIR’lar geçse de “yavaş” metropol unvanı da taşıyan bir kent.

    Betona boğulan irili ufaklı kentlerimizde “eski kent” kavramı tarihe karışalı çok oldu.

    Oysa, bir kenti hem gezginlerin ilgi odağı yapmanın hem de göze hoş görünür yapmanın önde gelen koşullarından birisi “eski kenti” korumak. 

    Eski kent, çoğu zaman surların içinde kalan, tarihsel dokusu ranta ve çirkin yapılaşmaya feda edilmeyen demek. Kentin sıfır ya da doğum noktası olarak da adlandırılabilecek eski kente daha çok taşıtı nasıl sokarızdan çok motorlu taşıtları buradan nasıl uzakta tutarız sorusuna yanıt aranmalıdır.

    Kemeraltı, İzmir’in soluklaşmış eski kentinin gözbebeğidir hiç kuşkusuz. 

    Elde kalmış olan biricik eski kent kalıntısı olan Kemeraltı’nın motorlu taşıtlarla işi olamaz. Motorlu taşıtın kentin bu bölgesinde bulunması bir yana adının anılması bile kente ihanete eşdeğerdir.

    Depreme dayanıksız yapı üretme konusundaki ustalığımız bir kez olsun işe yarasın. 

    İzmir’in orta yerindeki Agora örenyeri bağrına saplanmış hançerden kurtulsun!

    Yerel yönetimler ekonomik krizin de etkisiyle toplumcu belediyeciliğe odaklanmış olabilirler. Bunda son derece haklı oldukları da tartışmasızdır.

    Ancak, belediyelerin adlarından da kaynaklanan görevleri gereğince kent planlaması, kentin tarihsel ve doğal dokusunun korunması, kollanması gibi göz ardı edilemeyecek görevleri olduğu da kuşkusuzdur.

    Mezarlıkbaşı katlı otoparkının yıkımı ve sonrasındaki gelişmeler yerel yönetimlerin yeni dönemdeki ilk sınavı olacak gibi görünüyor.

    Bu sınavda iki seçenek var :

    İlki, her geçen gün azmanlaşan motorlu taşıt imparatorluğuna sessiz kalmak! Kurulu düzeni bozmamak!

    İkincisi, kentin tarihsel ve doğal dokusunu hiç olmazsa bir olumsuzluktan kurtarmak için kendisini gösteren bu fırsattan yararlanarak kamu yararı gözeten tutum almak.

    Bu sınavdan alınacak (iyi ya da kötü) not sonrası için de belirleyici olacak.

  • Zarfa bakrasanız başka şey söylerseniz.

    Mazruf ise başka şey söyler size.

    27 Mayıs’ın 64. yılında boş kaleye gol atanlar örneğince aklına geleni, aklına geldiğince söyleyecektir her zamanki koro. Hatta, bu koroya o koronun üyesi olmayanlar da katılacaktır.

    İdamlara gelince!

    Baştan sona hatadır.

    Önlenememiş olması 27 Mayıs’a düşürülen gölgedir.

    27 Mayıs’ın doğru eksende tartışılamamasının önde gelen nedenlerinden biridir.

    “Yeter söz milletin!” diyerek iktidara gelen DP’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinden hemen sonra yaptığı ilk iş Türkçe okunan ezanı Arapçalaştırmak oldu. Bugün çok daha iyi anlaşılmaktadır ki, o gün için küçük görünen bu adım bugün cumhuriyeti boulma noktasına getiren adımların öncülü olmuştur.

    “Yeter söz milletin!” diyenlerin iki sözünü anımsamakta yarar var!

    “Odunu koysam seçtiririm!”

    “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz!”

    27 Mayıs elbette askersel bir devinimdir.

    Nisan 1974’te Portekiz’de Salazar’a karşı yapılan da…

    Portekiz’de yaşama geçirilen Karanfil Devrimi’ni darbe olarak niteleyen şaşkına rastladınız mı diye sormakla yetinelim.

    27 Mayıs’ı ürünüyle irdelemek akılcı olacaktır.

    1961 Anayasası bu toprakların gördüğü en özgürlükçü, en çağdaş ve en toplumcu belgedir. Bu 64 yıl önce de böyleydi, bugün de öyle olmayı sürdürüyor.

    Günümüzde ekonomik kriz koşulları gerekçe gösterilerek toplumcu kazanımların budanması sürdürülüyor. Emekli aylığının insanca yaşama yeten düzeyden kalıcı olarak uzaklaştırılması ve bu durumun olağanlaştırılması için çok beklemek gerekmeyeceğini şimdiden söylersek abartmış olmayız.

    “Yeni Anayasa” tutkusu, anayasanın sayısız maddesini değiştirmiş olsa da iktidarın önde gelen amacı olmayı sürdürüyor.

    Ortada 1982 anayasası kalmamış olsa da rehber alınanın 1921 anayasası olması günümüzdeki anayasa tartışmalarının özünü anlamak bakımından ibretliktir.

  • Yazıya başlık olan niteleme yaşamın pek çok alanı için geçerlidir.

    Türkiye ekonomik olana sayısız krizin eşlik ettiği ülkeye dönüştü. Çeyrek yüzyıldır halının altına süpürülenler şimdilerde saklanamaz oldu.

    Sağlıkta dönüşüm programının uygulamaya konulmasıyla birlikte SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı tek çatı altına alındı.

    Bu yapılana dek hemen her Cumhuriyet hükümetinin programında bunu okuduğumuzu anımsarım. Söyleyenin çok ama eyleyenin olmadığı bir doğru girişimdi.

    Nüfusun yarısının SSK’li olduğu Türkiye’de SSK’nin sağlık kurumları tüm hekimlerin yalnızca % 10’unu çalıştırmaktaydı. Bu bile SSK’lilerin hekime, sağlığa ve sağaltıma erişimdeki zorluk bir yana olanaksızlığı anlatmaya yeterdi.

    Tek çatı uygulaması önceki kıtlıktan sonra alışılmamış bir bolluk anlamına geldi

    O sıralarda konuyla ilgili kişiler ve kurumlar AKP hükümetini uyarmayı denedilerse de çabalar boşunaydı.

    İktidar sağlıktan oy devşirmiş olmanın coşkusuyla kimseleri dinlemezdi, dinlemedi.

    Yokluğu izleyen çokluk bir yandan sağlık hizmetindeki niteliği yere yaklaştırırken başta hekimler olmak üzere bu hizmeti verenlerin işyükünü inanılmaz boyutlara eriştirdi.

    İşyükü sağlık ortamında şiddeti besleyen ana öğe olmanın yanı sıra düşen nitelik hoşnutsuzluk kaynağı olmaya başladı.

    Bu sorun öylesine büyüdü ki, günümüzde sağlık hizmetindeki nitelikten çok sağlık hizmetine erişimsizlik her geçen gün daha çok konuşulur oldu. 

    “Nerede yanlış yaptık?”

    Yukarıdaki soruyu aklına getirmeyen AKP iktidarı en iyi bildiği işlerden olan günah keçisi arayışını yeğledi. Kamu sağlık kurumlarından (Merkezi Hasta Randevu Sistemi) MHRS aracılığıyla randevu alıp da randevusuna gitmeyenlerin sorunun kaynağı olduğu yanılsaması yaratıldı.

    Aldığı randevusuna gitmeyenlerin olumsuzluk kaynağı olduğu bir ölçüde doğru olsa da sorunun çözümünde önemli etki yaratmayacak oluşu da bir o kadar gerçektir.

    Bu önemli soruna çözüm olsun diye üretilen onaylı randevu uygulamasına karşın sağlığa erişim konusunda yol alınamadığına göre kök neden ileri sürüldüğü gibi randevusuna gitmeyenler olamaz.

    İlk düğmenin yanlış iliklenmesine benzetilebilir bu durum.

    Başta yaratılan yalancı bolluğun sürdürülemeyeceği öngörülemeyince bugünlerde iyice belirginleşen “sağlığa erişimsizlik” yaşamın gerçeğine dönüştü. Şu anda yaşanmakta olana ad konacaksa eğer “sağlıkta bozgun” nitelemesi uygun düşecektir.

    Bundan böyle bu yanlışı düzeltmenin neredeyse olanaksız olduğu ortadadır.

    Başlarda oy kaynağı olan sağlık günümüzde AKP’yi canevinden vuran zehirli oka dönüşmüştür.

    Başka bir çok alan gibi sağlığı da akılcılıktan arındıran AKP iktidarı gelinen noktada bu yanlışının acıklı ve yıkıcı sonucuyla başbaşa kalmıştır.

    Bir yanda ticarileştirilen sağlık diğer yanda kamu sağlık sistemini kara deliğe dönüştüren yanlışlar bugün yaşananlardan sorumludur.

    Şehir hastaneleri palavrasının da görünür duruma geldiği bugünlerde AKP iktidarı kazdığı kuyuya düşmüş durumdadır. Bu derin kuyudan çıkabilmesi olanaksız görünmekle birlikte  gündelik kararlarla durumu yönetmeye çalışmak iktidarın çeyrek yüzyıla varan yaklaşımına bakıldığında elindeki tek seçenek gibi görünmektedir.

    Sağlıktaki hoşnutsuzluk kaynaklı oy kaybı hızlanacak olan AKP iktidarına bu olumsuzluktan derin şekilde etkilenecek yığınlar eşlik edecek gibi görünmektedir.

    Olur olmaz herşeye “kazan-kazan” etiketi yapıştırmaya pek meraklı iktidar bu kez “kaybet-kaybet” noktasına savrulmuştur.

    İktidarın durumu etme bulmayla açıklanabilir kuşkusuz.

    Ya sağlığa erişemeyen kitlelerinki?

  • Gençlik bayramında gençlerin iç burkan durumuna üzülmemek elde değil. Yüksek öğrenim görmek başlı başına zor. Barınma, beslenme, kaynaklara erişme, vb sorunlar dağlarca.

    Sonrası da az üzücü değil!

    İş bulmak, bir kamu görevine “mülâkat” ucubesini aşarak atanabilmek, emeğine, birikimine yaraşır gelir sağlayan bir iş bulabilmek…

    Türkiye Yüzyılı iktidarın savladığının tersine “geri kalmaya kararlıyız” bildirgesiyle başladı.

    Bağımsız olamamanın acıklı sonuçlarıdır yaşadıklarımız.

    19 Mayıs’ta spora göz atalım!

    Afyon işlevi de gördüğü kuşkusuz futbol içinde bulunduğu süreçte kirlenmenin ötesine geçerek çürüme evresine girdi. Oyuncusundan izleyicisine hakeminden yöneticisine futbolun hemen her öğesi olumsuzluk anıtı gibi yükseliyor.

    Buna karşın kitlelerin ilgisi azalmak şöyle dursun yükselişte.

    Basketbol da farklı sayılmaz.

    Kulüp başarılarına kurban edilen milli başarı yoksunluğu.

    Özellikle uluslararası karşılaşmalarda Türk basketbolcusunu ara ki bulasın!

    Okçulukta Mete Gazoz, artistik jimnastikte aynı anda parlayan yıldızlarımız, yüzmede onlara eşlik etmeye çalışanlar. Boksta yükselen değer olan kadınlarımızı unutmak olmaz.

    Güreş ve uzak doğu sporları diyeceklere bu dallarda başarılı olmak bizim için olağan bir durumdur derim.

    Zekâ ve çeviklik göreceli kavramlar.

    Her iki başlıkta da ortalamayı tutturmuş olmak başarı sayılabilir.

    Yeşil kart fırtınası

    Voleybolda milli maçlar başladı. Parlayan yıldızlarımız, kadınlarımız VNL’ye çok iyi başlamadılarsa da önlerindeki yol uzun. Toparlanma ve yükselişe geçme fırsatı kaçmış değil.

    Onlardan söz edince “ahlâk” kavramına değinmeden geçemeyiz.

    Türkiye’nin bugünlerde hemen her konuda ve alanda en çok gereksinim duyduğu öğedir “ahlâk”.

    Öyle ki, sporda ahlâk uzak ara sportif başarımın da önünde yer almak zorundadır.

    Kadın voleybolcularımızın ahlâklı olmada da öne çıkması doğrusu pek de bilmediğimiz bir uygulamayla tanıştırdı çoğumuzu.

    Yeşil kart!

    Başka sporlarda olduğu gibi voleybolda da çok tanık olmasak da kırmızı ve sarı kart uygulaması vardı.

    Son günlerde yeşil kartı öğrendik.

    Hakemin görmediğini hakeme söyleyen ve bu uğurda sayı yitimini göze alan sporcuya yeşil kart gösteriliyor. Kazancı ne diye soracak olursanız şan, şeref, onur, gurur demekten başka bir şey bulamam.

    Ama, bu saydığımız kavramları her şeyin önüne koyduğumuzdan da kuşku duymam.

    “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklısını severim.” diyen kurtarıcımız, kurucumuz ve devrimcimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerine uygun davranarak da gönüllerde taht kuruyor Santarelli koçluğundaki aydınlık yüzlü kadınlarımız.

    İç karartıcı tablonun öne çıktığı 19 Mayıs’ta onlarla ne kadar övünsek hakkımızdır.

    Bu akşam uzunca süredir konuşulan GS-FB maçı var.

    Benim tercihim kadınlarımızın Fransa maçı olacak.

    Zeki, çevik ve ahlâklı sporcular izleme güvencesi var bu maçta…

    19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.

    Özellikle de zeki, çevik ve ahlâklı sporculara…

  • Bugünlerin çok değinilen tarihi oldu 1921.

    Etnikçi, bölücü, gerici ve liberal tayfanın 1921 anayasası tutkusundan söz ediyorum.

    Türkiye Cumhuriyeti yıkıcılarını ve karşıtlarını bir araya getiren ortak paydaya dönüştü özgün adıyla Teşkilatı Esasiye.

    Bugünün değer yargılarıyla dünü irdelemek en çok yapılan yanlışlardan birisidir. 1921’den 3 yıl sonra neden yeni bir anayasa yapıldı sorusuna rastlayabilene aşk olsun.

    1921!

    İnönü savaşlarının, Eskişehir-Kütahya yenilgilerinin ve elbette Sakarya’da kazanılan ölüm kalım savaşının yılı.

    Benim 1921’ime gelince!

    Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni gezenler anımsayacaktır. Müzenin kuruluş tarihi 1921’dir. Elbette bugünkü hali o tarihte ortaya çıkmamıştır. Ama, o tarihte Kurtuluş Savaşı henüz başarıya eriştirilmemişken, top sesleri Ankara’da yankılanırken TBMM ivedi kararlarına müzecilik yasasını eklemiştir.

    1921’e neden değindim?

    Antalya’da bir bilimsel çalışmanın da ürünü olan Antalya Deniz Biyolojisi Müzesi’nde yer alan nesnelerin yerine plastik olanların konulması kararı alınmış.

    Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin toplumla buluşturduğu bu müze için alınan kararın “müzeden vazgeçiyoruza” eşdeğer olduğu kuşkusuzdur.

    Yaşamın her alanına alabildiğine egemen olmaya başlayan avamlığın, düzeysizliğin ve bilime saygısızlığın Antalya sürümü bu olsa gerek.

    Kararın ilgililere bildirim tarihi de ilginç.

    1 Nisan 2024!

    Yerel seçimin hemen ertesi günü.

    Nepotizmde sınır tanımayan, Arapça aşkıyla yanıp tutuşanların bu konudaki sessizliği de bir o kadar anlamlı.

    Önümüz 19 Mayıs.

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci partinin güncel kadroları dokunaklı iletiler verecekler.

    Açıkhava konserlerini esirgemeyecekler elbette.

    Atatürkçülüğü yaşam biçiminden çok biçimselliğe indirgemiş kadrolar görevlerini yapmış olmanın iç huzurunu yaşayacaklar.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kanla canla kurulduğunu ama akılla, bilimle ve kültürle yaşatıldığını akıllarına getirmeyecekler.

    Getirmiş olsalar var ettikleri müzeyi yok ederler miydi?

    İşgüzarlık edip Antalya Büyükşehir Belediye’ne konuyla ilgili tepkimi yansıtan ileti gönderdim.

    Boşlukta yankılanan çığlık atmış gibi de oldum.

    Hiç olmazsa tarihe not düştüm diyerek avundum.

    Bugünün Türkiyesinin avamlaşma ve ortalama altı düzey tutturmayı yeterli bulma hastalığı sınır tanımıyor…

  • Yerel seçimlerde Türk milletinin iktidara gösterdiği sarı/kırmızı kart çoğu kimsede umutların yeşermesine yetti. Yirmi yıl boyunca iktidara sınırsız güç ayrıcalığı tanıyan insanımız tenceresindeki boşluğun etkisiyle de olsa uyanmış mıydı yoksa!

    Özellikle tek kişilik rejimle birlikte muhalefet diye bir olgunun varlığını unutan iktidar görüşme/yumuşama isteğiyle yola geliyor muydu sorusunu aşırı iyimserlikle de olsa akla getirdik.

    Çok geçmeden 1921 tutkusuyla depreşen anayasa sayıklamaları işitilir oldu.

    Yetmedi!

    Türkiye Yüzyılıyla sarmalanmış “Maarif” söylemlerini duymaya başladık.

    Yirmi yıldır yapılanlarla yetinmeyen iktidar eğitimi-öğretimi kendi amacı doğrultusunda biçimlendirme isteğini seslendirmekte gecikmemişti.

    Yalnızca bu iki örnek bile iktidarın demokratik eğilimden yoksunluğunun belgesi olmaya yeter de artar.

    Kendisine dur diyen millete karşı “yeni anayasa” ve “maarif” girişimleri.

    Maarife odaklanırsak!

    İlk Cumhuriyet hükümetleri sırasında da maariftir ilgili bakanlığın adı.

    Hasan Âli Yücel’in döneminde (1938-1946) Milli Eğitim Bakanlığı adı benimsenmiştir.

    İktidarın Osmanlı ve Arapça özlemi bilinmeyen durum değil. Şimdilik bakanlığın adı Maarif’e dönmediyse de “Maarif Modeli” nitelemesiyle sonunda varılacak hedefe ilişkin ilk işaret fişeği ateşlenmiş oldu.

    Bu durum iktidarın sıradan geçmişe özlem tutkusuyla açıklanabilir mi?

    Sözcüklerin anlamlarına bakmakta yarar var!

    Eğitim : Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme; terbiye. (TDK Sözlüğü)

    Maarif : Öğretim ve eğitim sistemi. Marifetin tekilidir. Beceri kazandırma, hünerli kılma olarak da nitelenebilir.

    İlk bakışta her iki kavramın eşanlamlı olduğu söylenebilir.

    İktidarın maarif modeline bakılırsa gerçek anlaşılacaktır. Eşanlamlılık şöyle dursun karşıt anlamlılık bile çıkartılabilir.

    Yeni düzenlemeye göre olumlu bilimlerin öğretimdeki ağırlığının azaltılması, sosyal bilimler adı altında dinselleşmeye hız verilmesi geçmişe öykünmenin sözcük seçiminden öteye anlam taşımadığını göstermeye yetecektir.

    Eğitim-öğretim için sayısız tanıma erişilebilir kaynaklardan.

    Bilgi çağına girilen şu dönemde eğitim-öğretim için açık ve anlaşılır bir amaç tanımlamak gerekirse “teknoloji üreten birey yetiştirme” en yalın ve bir o kadar özlü karşılıklandırma olacaktır.

    Maarif Modeli’nin bu çok önemli ve tartışılmaz amaçtan uzak kaldığı, beğenmediğimiz önceki sistemin de gerisine düştüğü açıktır.

    Döviz, faiz, nas derken ekonominin içine düştüğü zorluktan çıkışı sıcak para arayışıyla aşmaya çalışan sığlığın süreceği kuşkusuzdur. Sonraki kuşakların akıl ve bilim rehberliğinde değil de anlamı pek çok kişi tarafından farklı anlaşılacak maneviyatla yetiştirilecek oluşu bile yeterince iç karartıcıdır.

    Kendimi bildim bileli Türkiye “gelişmekte olan” ülkedir. En azından 40 yıldır gerimizden gelenlerin bizi geride bıraktığı bir yakın tarih geçidine tanıklık ettik.

    Bilgiyi üreten, buluşa, yeniliğe ve dolayısı ile de gönence yönelten toplumdansa tüketiciliğe özendirilen insan kalabalıklarını yeğleyen “maarif modeli”ne bakılırsa Türkiye’nin “gelişmekte olan”dan sınıfından “gelişmemeye kararlı”ya gerileyeceği anlaşılıyor.

    Cumhuriyetle birlikte birkaç onyılda birkaç yüzyıllık geri kalmışlığı yenme yoluna giren Türkiye’nin ortaçağ karanlığına geri dönüşü için çok beklemesi gerekmeyecektir.

  • Filistin’de İsrail eliyle sahnelenen acıklı oyunun 6. ayında ölen Filsitinlilerin sayısı 40 bine dayanmış durumda.

    Yeryüzünde vicdan, insaf ve ahlâk sahibi herkesin bu durum karşısında tepkili olduğu kuşkusuz.

    Ancak, tepkilerin etki yaratmadığı da tartışılmaz.

    Tarih boyunca böyleydi.

    Bugün de farklı sayılmaz.

    Haklılık savaş kazanmak için yeterli değil. Savaşları teknolojisi üstünler kazanıyor. Teknolojinin yetersiz olduğu noktada aklın kullanılması da bir o kadar yararlı olabilir savaşları kazanmada.

    İstiklâl savaşımız teknoloji yokluğunda aklın kullanımına eşsiz bir örnektir.

    İsrail-Filistin çatışmasında mazlûmun yenilgisine üzülürken işin bu yanına değinmek kaçınılmaz olmanın ötesinde zorunlu.

    Geçtiğimiz haftalarda rastlamıştım yarıiletken (yonga) üretiminde küresel ölçekte ilk 10’a giren bir İsrail şirketine. 

    Bilişim çağına girdiğimiz şu dönemde böylesi bir üstünlüğün ne anlama geldiğini anlamak için 3 çeyrek yüzyıldır üstesinden gelinemeyen İsrail’e bakarak görmek hiç zor değil.

    Bilişim çağında Yapay Zekâ her geçen gün daha fazla karşılaştığımız önemli bir kavram.

    Her geçen gün yaşamımıza daha çok katılacağı tartışmasız.

    Ütopyacı bakış açısına göre yapay zekâ ne denli gelişirse gelişsin denetim insanda olacaktır. Tasalanmaya gerek yoktur.

    Distopyacı yaklaşıma göre ise yapay zekânın insanı aşması kaçınılmazdır. Bu senaryoda beklenen sonuç “teknolojik tekillik” olacaktır. 

    Gözüme ilişen bir başka güncel bilgi küresel ölçekli yapay zekâ yatırımları üzerineydi.

    Görselden de anlaşılacağı gibi bu bağlamdaki yatırımları yapan ülkeler arasında şaşırtıcı olanı yok gibi.

    Şaşırtan ülke İsrail.

    Ortadoğuyu kan banyosuna çeviren ve elbette emperyalizm güdümlü İsrail’in yonga üretimine yapay zekâ konusundaki yatırımları eklemiş olması bugünü anlamamıza yardımcı olabilir.

    Bilgiye sahip olan, sahip olduğu bilgiyi bilimin sıçramasına koşan dolayısı ile de teknoloji üreten bilişim çağının kazananı olacaktır.

    Ezilen, öldürülen ve yok olmaya sürüklenen Filistin’de ve o Filistin’in bağlaşığı olduğu varsayılan Arap dünyasındaki durumsa analog dönemin deyişiyle fotoğrafın arabına eşdeğerdir. Teknolojiyi üretmeyen ve o teknolojinin müşterisi olanlar edindikleri teknolojiyi kullanma konusunda da yetersizler. Üstüne üstlük akıllarını kullanmayı da unutmuş durumdalar.

    Teknolojin yoksa aklın var gerçeğini anımsamaları dileğiyle. 

    Tersi durumda kan banyosu sürecek gibi görünüyor.

    Toprağın altındaki petrole güvenerek yan gelip yatmayı hüner bilenlerin acıklı görünümüdür gerçekte gözlerimizin önüne serilen.

    Sözü Milli Eğitim Bakanlığı’nın son müfredat değişikliği taslağıyla bağlarsak!

    Dinselleşmenin koyulaşmasıyla birlikte eğitim ve öğretimin temel amacı olan teknoloji üreten bireyler yetiştirme amacı derin yara alacaktır. 

    Teknoloji üretemeyenin kalkınması, gönençli toplum olma yolunda ilerlemesi olanaksızdır. 

    Cumhuriyetle birlikte aklını kullanmayı öğrenen bizlerin yeniden karanlığa sürüklenmesi beklenen durumdur. 

    Emperyalizmin yenilgiye uğratılamadığı bir dünyada mazlûmların rahat yüzü görmesi olanaksızdır.

    Bu acı gerçek Filistin’de de, Afrika’da da, Türkiye’de de peşimizi bırakmayacaktır.

  • Basına yansıyana bakılırsa yenidoğan yoğun bakım çetesi çökertilmiş. Savlandığına göre kimi sağlık çalışanları yenidoğanları özel sağlık kuruluşlarının yenidoğan yoğun bakımlarına yönlendirmekteymiş. Yoğun bakımlardaki kimileri de yenidoğanları gerekmediği halde yönlendirmekteymiş. Bu yazının amacı işin bu yanına odaklanmak değil.

    Birkaç yıl öncesine uzanalım.

    Toplumun küresel salgın korkusuyla sarmalandığı günlerde Türkiye’deki yoğun bakım yatağı sayısı pek çok kişinin içini ferahlatmıştı. Kovid’e yakalanırsak ve olur da yoğun bakımlık olursak yer kısıtı yaşamamız söz konusu olmayacaktı bolca yoğun bakım yatağımız olduğu için.

    Tüm dünyada ve özellikle de gelişmiş ülkelerde yoğun bakım yatağı sıkıntısı yaşanırken bizdeki bolluğun nedenini sorgulamak pek de akıl edilmemişti. Akıl edenlerin cılız sesi de boşlukta yankılanıp gitmişti.

    Türkiye’de sağlık düzeneğini sağlıkta dönüşümden önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekir. Hemen eklemekte yarar var. Sağlıkta dönüşüm öncesindeki zorluklar, kısıtlılıklar ve sorunların bunalttığı insanlara sonrasındaki akıldışılığı dayatmak hiç zor olmadı. O günlerde işin uzmanlarının uyarıları bir kulaktan girdi ötekinden çıktı. Şimdilerde gelinen noktada sağlık ortamının zorlukları bir kez daha katlanarak artmış durumda. Bu da başka bir yazı konusu olacak denli önemli.

    Sağlıkta dönüşümden sonrasında nicelik hızla artarken nitelik ters orantılı şekilde dibe vurmaya başladı. Hekime ve sağlık hizmetine erişmenin görece kolaylaşması bu önemli ayrıntının göz ardı edilmesini kolaylaştırdı.

    Sağlık hizmetinin niceliği artarken niteliği düştü. Bu olurken sağlık ortamı bu işten para kazanmaya heveslilerin yararlanımına hem de sınırsızca ve denetimsizce açılmış oldu. 

    Bu ortamda ardışık çoğalan özel sağlık kurumları yaşamımıza girdi. Yoğun bakım yataklarının artışı da eşzamanlı olarak yaşama geçti. Kazanç odaklı özel sağlık kurumları bu ortamda yoğun bakım yataklarını artırmaya girişti. Yoğun bakım hastalarına kamunun ödediği para kazanç heveslilerini harekete geçirmeye yetti.

    Son olaydaki ayrıntıya bakılırsa eski sağlık bakanlarından birinin sahipliğindeki özel sağlık kuruluşları da soruşturma kapsamındaymış. Kamuoyunun ilgisini çekmesi kesin olan bu durumun yanı sıra yoğun bakım yataklarındaki sayısal artışın olası nedenleri dile getirilir mi? Yoğun bakım yataklarındaki sayısal artış bu yatakların hemen her zaman ve her kurumda dolmasına engel olacak çokluktaydı. Doluluğu sağlamak için küçük dokunuşlar yeter de artardı.

    Kamuoyunun bilgisine sunulur mu?

    Nasıl ki şeytan ayrıntıda gizliyse, bu olaydaki püf noktası da yoğun bakım yatağı sayısındaki geometrik artışta gizli.

    Şişirilen yoğun bakım yatağı sayılarının böylesi bir olumsuzlukla gündeme gelmesi bence hiç şaşırtıcı değil.

    Günah keçisi bellenenlerin haklanmasıyla yetinilecek mi?

    Yoksa, kök nedene yönelik araştırma yapılacak mı?

    İçimizden gelen ses derinleşilmeyeceği yönünde olsa da bekleyip görelim.

  • Yılın ilk dil bayramını bu ay kutluyoruz. Karamanoğlu Mehmet Bey’in olabilen her yerde Türkçenin egemen kılınması buyruğu aradan geçen 800 yıla karşın geçerliliğini sürdürüyor.

    Türkiye’nin parası karşılığı Avrupa’nın sığınmacı selinden korunması görevini üstlenmiş olması sayılamayacak kadar çok alanda yaşamsal sorunlara yol açtı.

    Suriyeliler ve onlara eşlik eden Araplar deyim yerindeyse Türk vatandaşlarının önüne geçirildi. Suriyelilere tüm kapılar ardına dek açılırken Türk vatandaşları bulundukları konumdan hoşnutsuzluk duyma noktasına sürüklendiler.

    İzmir’de Kemeraltı’dan başlayan yaya yolculuğumu kimi zaman Havra sokağı yoluyla Tilkilik bölgesine uzattığım olurdu. Son birkaç yıldır ayaklarım o rotaya yönelmekte gönülsüzleşmişti.

    Tilkilik başta Suriyeliler olmak üzere kentteki diğer yabancıların barınma ve yaşam merkezine dönüşmüştü. Sahraaltı Afrikalıların da bulunduğu bu yerde her nedense Arapça dışındaki dillerde tabelalara rastlanmaz olmuştu.

    Sığınmacılara gösterilen aşırı olumlu ilginin altında yatan bir başka etken de siyasi iktidarın yurttaşlıktan çok dindeşlik öğesine gösterdiği ilginin ürünüydü. Böylelikle, son noktaya ulaşılabileceği ve din temelli yapılanmanın kotarılabileceği mi tasarlanıyordu sorusunu akla getirmemek olası değildi.

    Yerel seçimler sonrasında basına yansıyan bir haberde sözünü ettiğim bölgedeki Arapça tabelaların zabıta tarafından indirilmesinin sağlandığını okumuştum. Bu haberin güdülediği istekle yolumu uzun bir aradan sonra bölgeye düşürdüm.

    Beş yüz metreye eşdeğer yürüyüşüm boyunca Arapça’ya rastlamamış olmam beklediğim durum değildi. Tek tük de olsa Arapça varlığını korumuş olabilir diye öngörmüştüm.

    Belli ki zabıta işini ciddiye almış ve gereğini eksiksiz yerine getirmişti.

    Yönetenler duyarlı olunca başarılamayacak şey yokmuş diye mırıldandım.

    Bu çizginin korunması ve olumsuzluğun dirilmemesi için bir süre daha özenli olma gereği gün gibi ortadadır.

    Dünyanın başka yerlerinde de devletler, ülkeler yabancılara kapılarını açma zorunluluğuyla karşılaşabilirler. Kaldı ki, bizdeki kapı açmanın aradan geçen 10 yılı aşkın süre sonra zorunluluktan çok hevese ve bu işi değişmez göreve dönüştürme isteğine dayandığı tartışmasızdır.

    Arap kökenlilere olumlu ayrımcılığın altında yatan kök neden insancıl davranıştan çok gizli ajandada yer alan amaca varmayı kolaylaştırmak olduğunun altını ikileme düşmeksizin çizmek abartılı bir yaklaşım sayılmaz.

    Her şeye karşın, sığınmacı görünümlü bu kimseler Türkiye’de kalacaksa, bize düşen insancıl görev fazlasıyla yerine getirilmiş olacaktır. Buna karşılık sığınanlara düşen bir görev de göz ardı edilmemelidir. Burada olmayı sürdüreceklerse bulundukları ortamla bütünleşmek zorunda oldukları unutulmamalıdır. Oysa ki, bu örnekte yaşanana baktığımızda Türkiye’nin Arap kültürüyle bütünleşmesi, kendi kültüründen vazgeçmesi gibi ucube bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görmek hiç de zor değildir.

    Dil, üniter bir devletin önde gelen birleştiricilerinden birisidir.

    Bu birleştiriciden vazgeçmenin sonunda varılacak noktayı kestirmek hiç zor olmasa gerektir. O kapı bir kez açıldığında yaşanacaklara ilişkin sayısız örnek dünya tarihinde yerini almış durumdadır.

    Tarih ders alınmadığında yineleme (kötü) alışkanlığına sahiptir.

    Arapça karşıtlığını yabancı karşıtlığıyla özdeşleştirme hevesi içinde olanların olaya bu açıdan bakmaları dileğiyle.

  • Eritre Afrika boynuzunda Etiyopya’dan yakın zamanda ayrılmış 4 milyona yakın nüfusuyla küçük bir ülke. Kestirilebileceği gibi kişi başına yıllık gelir 2000 USD’nin altında. Yoksulluğuyla ve yoksunluğuyla tam bir Afrikalı.

    Son yıllarda yol bisiklet yarışlarında çok sayıda Eritreliye rastlanır oldu. Üstelik, üst düzey yarışlar bunlar. Hafta boyunca izlemeye çalıştım. Cumhurbaşkanlığı bisiklet turunun 59. sunu. Çocukluğumdan beri varlığını sürdüren bir spor etkinliğidir bu tur.

    Rıfat Çalışkan, Erol Küçükbakırcı ve Ömer Ali Erikçi belleğime işlenmiş Türkler. Anımsayamadıklarım hoşgörsün. Bisikletin tam da bir emekçi sporu olduğunu unutmadan eklemiş olayım.

    Burada da eksik değildi Eritreliler.

    Afrika’nın bu yoksul ülkesi atletizmdeki uzun mesafe koşuculuğu başarılarına yol bisikletini eklemişti son yıllarda. Karşılığını da yalnızca TUR 2024’te değil dünyanın seçkin diğer turlarında sporcularından söz ettirerek alıyorlar. Bir konuya odaklanıp, o ortamda başarılar kazanmaya önemli örnektir Eritre’ninki.

    TUR 2024’ün Çeşme-İzmir etabı koşuldu bugün.

    Turun başından bu yana kim bilir kaç antik kentin içinden ya da yakınından geçmiştir bisikletçiler. Her biri birkaç bin yıllık geçmişe sahip bu paha biçilmez değerlerimizin eşliğinde Türkiye tanıtımı yapıldı böylelikle. Çok fazla para harcayarak bile böylesi bir tanıtım gerçekleştirilemezdi.

    Turun Muğla ilindeki etaplarından birinde helikopter kamerası ağaçlardan bisikletçileri görünütüleyemedi.  Yarım yüzyılı aşkın süredir Türkiye’nin çevresine, dağına, taşına, ağacına, kuşuna, böceğine çökenlerin erişemediği yerler görmek güzeldi.

    İçlerinde Eritrelilerin de bulunduğu bisikletçiler bugün Çeşme yakınındaki Erythrai antik kentininin yakınından geçince yazının başlığı da belirlenmiş oldu.

    Siz okurlara öğüdüm olsun!

    Tam da şu sıralarda biri diğerini izleyen bisiklet yol yarışlarını izleyin.

     Gözünüz gönlünüz açılsın.

    Yarış izlerken doğal ve tarihsel güzellikleri görmüş olursunuz.

    Belki de böylece ülkenin ve dünyanın iç karartan gündeminden biraz olsun uzaklaşma fırsatı bulursunuz.

    Bugünü televizyon başında geçirdim. Seçkin bisikletçilerin renk kattığı yol yarışı sırasında (hâlâ) güzel ülkemizin değerlerini izleyebilmekten gururlanarak…

    Bir kısa not!

    Emeği, çabası ve uğraşı bu denli yüksek bisiklet sporundan yaşamını kazananların son derece alçakgönüllü kazançlar elde edebildiğini de düşünerek izledim onları. Onlara katkım ne oldu bilemem ama hiç olmazsa hünerlerine ilgimle yanıt vermiş oldum.

    Çeşme’yi İzmir’e bağlayan eski ve dar yollarda geçen yarış tam bir doğa ve tarih şölenine dönüştü.

    İzmir’in (zorunlu olarak) içine giren yarışta başımı öne eğdiren tek görüntü bitişe yaklaşıldığında bir bisikletçinin dişlisine dolanan market poşeti oldu. Atıklarımızın gelişigüzel toplandığının, kentte yaşayanların atıklar konusunda duyarlı olmadığının görüntülü kanıtı gibiydi kameralara yansıyan poşet.

    Bunca güzel sporun varlığında Türkiye’nin kendisini şiddetle özdeşleşen futbol çukurundan kurtarma zamanı geldi de geçiyor diye mırıldandım gün boyunca.

    Güzel bir yarış izlerken doğa ve tarih şöleniyle bütünleşmek TUR 2024’ün özeti oldu bence.

    Daha ne olsun!

    Futbol alanlarında dövüştürülmek yerine doğada güzellikler eşliğinde yarışmak!

    Denemeye değmez mi?