• Atatürk’ün neredeyse en az anlaşılmış sözlerinden birisiyle başladım. Doğru anlayanları ve özümseyenleri bir yana bırakıp, iki taraftan yanlış algılayanları ya da doğru algıladıkları halde yanlış algılamış gibi yapanları irdeleyelim.

    Etnik bölücü ve neoliberal tayfa için “Türk olmak” ya da “Türklük” gibi nitelemeler ayrıştırıcı ve çağın gerisinde kalmış şoven kavramlardır. Bu yaklaşımla hemen her fırsatta Türk olmak olgusuna önyargıyla ve soğuk yaklaşırlar.

    Milliyetçi olduklarını öne sürenlerin önemli bölümünde ise “Türk olmak” ya da “Türklük” nitelendirmelerini soy bağıyla ilintilendirme koşullanmasına rastlanır. Bu sığ yaklaşımın ilk gruptakilerin ekmeğine yağ sürdüğü kuşkusuzdur.

    Bu tartışmalar nereden aklıma düştü?

    Bilindiği gibi Türk kadın milli voleybol takımı tüm zamanların en önemli sportif başarılarından birisini yaşattı Türk milletine. Türk olmakla, Türklükle ve bu topraklara ilişkin olanla sorunu bulunmayan herkes bu başarıyla coştu, sevindi ve kıvanç duydu.

    Bu başarıya erişenlerin kadın olması ve doğal olarak da Atatürk’ün kadın devriminin ürünleri olmaları yobazların ve gericilerin sindirim bozukluğu yaşaması sonucunu doğurdu. Başka deyişle yobaz tayfası küplere bindi bu başarı karşısında. Her ne kadar dertleri kadınla olsa da doğrudan kadına yönelik saldırı yerine kendilerince zayıf halka gördükleri Ebrar Karakurt üzerinden karşıtlık sergilediler. Ebrar evladımızın okuduğunu anlama ve anladıklarını ifade etme konusunda da en az voleyboldaki kadar usta olduğu anlaşıldı yaptığı paylaşımlardan. Kısa, öz ve vurucu paylaşımlarıyla kendisine yönelen saldırıları başarıyla savuşturdu.

    Son günlerde kadına yönelik saldırı için bir başka kalkan buldu kadınlarımızın başarısını sindiremeyen tayfa.

    Bu kez hedefe takımımızın Küba kökenli oyuncusu Melisa Vargas’ı koydular.

    Türkiye’de doğmamışmış. Nasıl olur da burada doğmayan birisi kısa sürede vatandaş yapılırmış?

    Bunu sorgulayanın ülkemiz sokaklarında rastladığımız her 10 kişiden 1’inin yabancı olduğundan haberi mi yok acaba? Bunlar arasından milyonlarcasına TC vatandaşlığının altın tepside sunulduğunu da mı duymamış?

    Tam da burada bellğimizi yoklayalım!

    İlyas Datça adını duydunuz mu?

    İlyas Datça (Ilie Datcu) (1937-     )

    Benim kuşağım ve benden büyüklerden o adı anımsayanlar çıkacaktır. Gerçek adı İlie Datcu’dur. Romendir. 1969’da geldiği ülkemizde uzun yıllar Fenerbahçe kalesini korumuştur. Etkin spor yaşamı sonrasındaysa sayıları 1 düzineyi aşan takımda teknik direktörlük yapmıştır.

    Datça ya da Datcu Türkiye’ye gelişinden sonra bu topraklardan ayrılmamıştır.

    Eskişehir yıllarımda maçta canlı olarak izleme ayrıcalığım da olmuştu onu. Çok iyi ve başarılı bir kaleci olmasının yanı sıra spor alanlarında az rastlanacak beyefendilerinden birisi olarak da iz bırakmıştı belleğimde.

    Vargas da yolu ülkemize düşenlerden. Kübalı. Erkekler 400 engelli koşucusu Yasmani Copello Escobar da bir Kübalı olarak uzunca süredir Türk sporuna hizmet ediyor.

    Vargas olağanüstü voleybol yeteneğinin yanı sıra oldukça cana yakın ve takım arkadaşlarıyla yıllardır birlikteymiş gibi kaynaşmış bir görüntü sundu geçtiğimiz yaz boyunca.

    Kurtarıcı, kurucu ve büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün önünü kesmek için Misakı Milli toprakları içinde doğmayanlar TBMM’ye seçilemezler incisini saçanlar geldi aklıma her nedense.

    Hemen arkasından da bu topraklarda doğdukları halde “Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen aymazlık ve alçaklık düştü aklıma.

    “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü de Atatürk’ün başta paylaştığım sözleri kadar çekiştirilir, farklı anlamlar yüklenmeye çalışılır. Soybağı ustaları etnikçilik ve ırkçılık üretirler bu sözlerden.

    Oysa, “Ne mutlu Türküm diyene” adı üstünde ne mutlu Türk gibi duyumsayana demektir. Kendini öyle duyumsayan herkese açıktır Türklük.

    Bin yıldır bulunduğumuz bu coğrafyanın tarihine bir göz atmak bile bu topraklardaki Türklük anlayışını soybaşına indirgemeye çalışmanın budalalığa eşdeğer bir eylem olduğunu anlamamıza yeter de artar.

    Soybağı Türk olduğunu doğrulasa da Türklük kavramının yakınından geçemeyecek “Yunan kazansaydıcıların” karşısına yüreğini ortaya koyarak giydiği ay-yıldızlı formayı terleten Vargas’ı, Datça’yı koyun!

    Bu örnekler bir araya geldiğinde söze gerek kalmayacağı kuşkusuzdur.

    Bir eski topçunun vargas üzerinden Türklük dersi vermeye kalkışmasından sonra “olmaz olsun böyle milliyetçilik”, “eksik olsun bu türden Türklük anlayışı” demek geçse de içimden “pire için yorgan yakılmaz” diyen atalarımızın özlü sözü yatışmama yetti.

  • CUMHURİYETİN KADIN DEVRİMİ

    Mustafa Kemal Paşa’nın İnönü savaşlarından sonra İsmet Paşa’ya iletisidir :

    “Siz orada yalnız düşmanı yenmediniz. Türk milletinin kara yazgısını da değiştirdiniz!”

    Cumhuriyetin kadın devriminin aydınlık ve görkemli yüzü kadın milli voleybolcularımız yaz boyunca dünya voleybolunun doruklarında yer alan ülkeleri birer birer dize getirdiler. Bu da yetmedi. Dünyanın doruğuna yerleştiler.

    Yüz yıl öncenin Mustafa Kemal iletisini kadın voleybolcularımıza uyarlarsak :

    “Onlar yalnızca dünya voleybolunun güçlü ülkelerini alt etmekle kalmadılar. Yüzüncü yılda Cumhuriyetimizi her geçen gün boğmaya çalışan yobazlığa da esaslı bir küt vurdular!”

    Yobazlar Cumhuriyet devrimini boğmanın önde gelen koşulunun ve adımının kadınları baskı altına almaktan geçtiğini çok iyi biliyorlar. Kadın olgusu çevresinde kopartılan fırtınaların, onların giyimleri kuşamları üzerinden yürütülen tartışmaların biricik nedeni budur.

    Birkaç günlüğüne gündeme oturan kadın voleybolu çok değil birkaç gün sonra gündemden düşecektir. Daha doğrusu gündemden bilinçli şekilde düşürülecektir.

    Karanlık kafaların kadının gündemde bu şekilde yer almasından ileri derecede rahatsızlık duydukları tartışmasızdır.

    Şimdiden falanca takımın filanca yerden edindiği futbolcu haberleri yer alır oldu pek çok ortamda. Devletin yayın kuruluşu TRT neredeyse havaalanlarında iletişim bürosu açma noktasına geldi. Adı gerekli olmayan ünlü topçunun uçağı alana “iniş yaptı”, beklenen topçu yolcu kapısından “çıkış yaptı” türünden Türkçeyi de yerlerde süründüren ifadeler hiç eksik değil. Demem o ki Ata’nın kızları hepimizi sevindirse de yobaz tayfasını üzmüştür. Onların aradığı türden sporcular değildir kızlarımız. Bağımsız birey istemezler. Kadınları var eden Ata’ya, Cumhuriyete övgüden hiç hoşlanmazlar. Bu nedenle olabildiğince kısa sürede ortamdan uzaklaştırılmaları gerekir. Bunu yapabilmenin yolu da lümpen kültürün arka bahçesi sayabileceğimiz futbolu bir kez daha ortama egemen kılmaktan geçecektir.

    Yaklaşık bir aydır Avrupa’nın dibindeki futbol kulüplerini dize getiren transfer şampiyonlarımıza hemen her gün övgüler dizilir de Faroa adaları yenilgisinden kapak kaldırılmaz.

    Voleybola dönecek olursak!

    Türkiye Voleybol Federasyonu’nun bu başarıdaki payından söz edilmezse eksik bırakılmış ve hatta haksızlık yapılmış olur.

    Federasyona bağlı voleybol lisesine her yıl 90 öğrenci alınıyormuş. Barınma, yeme, içme gibi temel gereksinimleri karşılanırken geleceğin voleybolcularının akılcı ve bilimsel yöntemlerle eğitildikleri, öğretildikleri ve zamanı gelince de milli takıma kazandırıldıklarına hemen hiçbir yerde kısaca da olsa değinildiğine rastlanmaz.

    Örneğin, bu yaz boyunca başarı için ter döken A takımımız bir şekilde duyuldu, bilindi.

    Ancak, U 19 ve U 21 kadın takımlarımızın da dünya şampiyonalarında ter döktükleri, sırasıyla 2. ve 5. oldukları ne söylendi ne de yazıldı!

    Kadın voleybolcularımızın elde ettiği başarı A takımı düzeyinde spor tarihimizin en büyük başarısı olarak geçti tarihe.

    Yaş grupları ve gençlerde başka sporlarda da dünya ve Avrupa ölçeğinde başarılarımız sayılamayacak kadar çoktur. Altyapı başarısının üstyapıya yansımaması önde gelen sorundur Türk sporunda. Voleybol bu kopukluğu gidererek de önemli bir başarının altına imza atmıştır.

    İlk 11’de 8 yabancı oynatma hakkına sahip bir futbol takımının hemen başarı gereksinimi içinde olduğu da göz önüne alındığında altyapıdan gelen gence kadroda yer vermesi düşünülemeyeceğine göre futbol Türk gençleriyle başarıya erişmekten oldukça uzaktadır. Basketbolda da durum farklı sayılmaz. Önde gelen bu spor dallarının iktidara bağlı ve bağımlı oldukları gerçeği de unutulmamalı.

    Voleybolda ise gençlerin süre almaları, önlerinin açık olması 2. Ligde oluşturulan federasyon takımlarında oynatılmalarıyla güvence altına alınmış.

    Basketboldan olumsuz örnekle sürdürelim.

    Geçen yıl Eurolig’de oynanan Anadolu Efes-Fenerbahça Beko maçında tek yerli oyuncuya yer verilmediğini, bu bağlamda yerli oyuncuların aldığı sürenin 0 (sıfır) saniye olduğunu ifade edelim.

    Yine geçen yıl kadın voleybolunun en önemli ligi olan CEV şampiyonlar liginde ilk 4’ün üçünün Türk takımlarından oluştuğunu ekleyerek ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım.

    Yerli ve milli sözünü dilinden düşürmeyenlere!

    Buyurun yerli ve milliye! Kadın voleybolu altyapıyla üstyapıyı iyi bağlantılandıran, yerli-yabancı dengesini gençlerin önünü kapatmayacak şekilde düzenleyen yapısıyla da övgüyü hak etmiyor mu?

    Bir görselle bitirelim!

    Görsel 1 Şubat 1931’de çekilmiş. Bugün de İzmir Kız Lisesi’nin girişini süslemeyi sürdürüyor.

    Görseldeki kadınların yüzüne yansıyan coşku, özgüven ve mutluluk her şeyi özetlemiyor mu? Aynı zamanda Cumhuriyetin kadın devriminin yansıması sayılmaz mı bu görsel?

    Ata’nın kızlarının önce VNL’de ve onu da izleyerek CEV Avrupa şampiyonluğu sonrasında yüzlerine yansıyan görüntülerle 90 yıl öncekindekiler ne çok benzerlikler taşıyor diye sormazlık edebilir miyiz?

  • Ocak 1924!

    29 Ekim’in üzerinden 2 ay geçmiş.

    On yılı aşan savaşları utkuyla tamamlamışız.

    Cumhuriyet’i henüz duyurmuşuz.

    Elbette hiçbir şey bitmemiş.

    Tersine Türkiye’nin ve Türk insanının alacağı epeyce yol var.

    Türkiye değişime, dönüşüme ve devrime gebe!

    Bu anılanlar olmadan Cumhuriyet’in görüntüden öteye anlam taşımayacağı açık.

    O sırada fes yaygın kullanımda olan başlığımız. Osmanlı’nın XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşama geçirdiği çağdaşlaşma sıçramasının da önde gelen simgelerinden. Önceki yenilik nesnesi fes güncel yeniliğe konu olmaya aday.

    Her ne kadar Osmanlı’nın fesle tanışması XVI. Yüzyıla ve Cezayirli denizcilerin aracılığına dayandırılsa da, kitlesel kullanımı II. Mahmut’un pek çok yeniliğe eklediği giyim, kuşam çağdaşlaşmasıyla birliktedir.

    Fes adının Fas’ın Fez kentinden köken aldığını da eklemiş olalım. Kökeni Fez olsa da fesin Osmanlı’ya geldiği yer Tunus’tur. Yeniçeriliğin henüz kaldırıldığı yıllarda toplumda farklı giysilerin giyilmesi eğilimi yaratılması kapsamında gündeme gelmiştir fes.

    Tanzimata dek yaygın başlık olan sarık fesle birlikte yalnızca din insanlarınca kullanılır olmuştur.

    Fesin yakın tarihimizde bir boykota konu olduğunu da bilmekte yarar var. Osmanlı, kendi fesini üretmemektedir. Osmanlı’nın fesi Avusturya’da yapılmaktadır. 1908’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek’i ilhak edince “biz size gösteririz diyerek” Avusturya’dan fes alımına ara verilmiştir. Buradan yola çıkarak benzer boykotları çok daha yakın tarihte İtalya, Fransa ve başka ülkelere karşı da yaptığımız anımsanabilir.

    Ocak 1924’te kendisini gösteren bir akıma değinelim.

    İlericiliğin, çağdaşlığın, yüzünü uygarlığa dönmenin bir imi olarak püskülsüz fes kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Hatta, kimi basın organlarında festeki püskülün çıkartılması yenileşme ve ilerleme göstergesi sayılır mı türünden yazılara rastlanmıştır. Başımızdaki püsküllü belâ yerini püskülsüz olanına bırakmıştır dense yeridir.

    Festen püskülün eksilmesinin çağdaşlaşma ve ilericileşme göstergesi sayılmasının yanı sıra bu yolla tutum sağlanacağını ileri sürenlere de rastlanmıştır.

    Bugünden bakıldığında püskülün o yıllarda yeni bir ayrışmaya, bölünmeye yol açması da düşük olasılık değildir.

    Çağdaşlaşmaya fesin püskülü üzerinden erişmek isteyenler belli ki bir devrim fırtınasın öngününde bulunulduğunun yeterince farkında değillerdir.

    Oysa, biraz beklemiş olsalar şapka devrimi aracılığıyla giyimde, kuşamda önemli bir dönüşümün sağlandığını göreceklerdi. Dolayısı ile fesin püskülü gibi bir ayrıntıyla uğraşmaları gerekmeyecekti.

    Böylelikle, gereksiz ayrıntılarla ve tartışmalarla zaman yitimine uğramaktan kurtulacaklardı.

    Fesin püskülü üzerinden yürütülen değişim, dönüşüm tartışmalarına şapkayla gelen yanıt Cumhuriyetin gireceği devrimci yolu yansıtması bakımından da anlamlı olmuştur.

    Devrimin küçük biçimsel değişikliklerden çok köktenci değişimlere ve dönüşümlere dayanacağı bu örnekle de ortaya çıkmıştır.

    Not : Görsel “Cumhuriyetin İlk Yılı (29 Ekim 1923-29 Ekim 1924)”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2023 kitabından alıntılanmıştır.

  • “…Bıraksalar

    ince uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.”

    Kurtuluş Savaşı’nı en iyi anlatanlardan büyük ozanımız Nazım Hikmet’in dizeleri Kocatepe’deki Büyük Taarruz öncesini en iyi betimleyen anıtlaşmış yapıtlardan birisidir.

    Bu dizelerin Dumlupınar Şehitliği’nin bulunduğu Zafertepe (Dumlupınar Tepesi) için de fazlasıyla betimleyici olduğunu burayı bilenler için anlatmaya gerek yok.

    Afyon-Uşak karayolunda ilerlerken Banaz’a gelmezden önce aşılan tepeden bakıldığında tüm görkemiyle ayaklarınızın altına serilir gibidir Dumlupınar ovası.

    Bir zamanlar sıkça geçtiğim bu yoldan saparak birkaç kilometre ötedeki Dumlupınar Şehitliği’ne birkaç kez uğradığımı anımsıyorum.

    Her gelişimde bir başka ayrıntının farkına vardığımı da.

    Uzaktan da görülebilen görkemli anıtın yanına vardığınızda görkeminin katlandığını görürsünüz.

    Etkileyiciliğinin de!

    Sakarya’dan başlayarak Anadolu toprağının hemen her karışına karışmış olan şehit kanının anıtlaştırıldığı şehitliklerden biridir Dumlupınar’daki.

    Onlarca basamak çıkarak anıta erişmek ve Dumlupınar ovasına oradan bakmak hiç kuşkusuz farklı etkileyiciliktedir.

    Şehitlikte yer alan ve şehitlerin anısını yaşatan gömüt taşlarına özel ilgi duymuşumdur.

    Adlar, doğum yerleri ve doğum tarihleri geçmişe yolculuğa çıkartır insanı.

    Bir önceki yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın hemen başında dünyaya gözlerini açmış genç bedenler karışmıştır toprağa.

    Üstelik önemli bölümü toprağa düşene dek başka savaşlara da katılmışlardır. Utkuya erişmiş son savaşın sonunu görememiş olsalar da onları yalnız bırakmayan ziyaretçilerin belleklerine işleyen adlarıyla anıları canlı kalmayı sürdürmektedir.

    Doğum yerleri de ayrıca irdelenmeyi hak eder şehitlerin.

    Anadolu’nun hemen her köşesinden gelmiş olanlara çoktan elden çıkmış Rumelililer eşlik eder bu sonsuz uykuda.

    Bu 30 Ağustos’ta bilinenleri yinelemek yerine bizlere bu büyük bayramı kanları ve canları pahasına armağan edenlerin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

    Elbette Başkomutanı en başa yazarak…

    30 Ağustos kutlu olsun!

    Son söz : 30 Ağustos coşkusunun Türkiye’nin son yıllarda içine yuvarlandığı açmazdan kurtuluş için bilinç sıçramasına yol açması dileğiyle.

  • Kim ne derse desin! Geçmişteki dünyayı kutsamakta kararlı olanların varlığı yadsınmasa da yeni bir dünya kuruluyor.

    Yakın geçmişin emperyal şımarıklığı yerini gerçeklere bırakıyor. Bugünün kuşağı yeryüzündeki sayısız değişikliğe tanıklık etme ayrıcalığına sahip olmakla övünebilir.

    İnsan türünün doğum yeri olarak kabul gören, tüm dünyaya insan türünü yayan kara Afrika kurulmakta olan yeni dünyanın önemli etkinlik alanıdır günümüzde.

    Uzakların keşfiyle başlayan yaklaşık 500 yıllık dönem boyunca yayılmacı devletler dünya düzeninin kurallarını da belirlediler.

    Öyle ki, haritalar bile onların çıkarlarına uyacak şekilde çizildi.

    Benim kuşağımın ilk, orta, lise atlaslarına konulan haritalar da bu anlayışın ürünüydü.

    Yazıya eşlik eden görseller ne demek istediğimi anlatmama yardımcı olacaktır.

    Afrika, insan kaynağı her türlü insaf, vicdan ve namustan yoksun şekilde köle olarak kullanılan oylumlu anakara olarak ünlü Flaman haritacı Gerardus Mercator’un haritalarında orantısızca küçültülerek yansıtıldı çizimlere. Gerçeklere değil de masabaşı üretimlere uygundu bu durum.

    ABD + ÇİN + HİNDİSTAN bir araya geldiğinde Afrika’ya ancak denk düşüyor.[1]

    Sudan-Avrupa karşılaştırması da yeterince etkileyicidir.[2]

    Mercator abartısına karşılık koyulaştırılmış alanlar gerçek büyüklüğü göstermektedir.[3]

    Kâğıt üstünde sona erse de kölelik bir şekilde sürdürüldü. Afrika, bu yeni köleciliğin de orta yerindeydi. Bu kez yer altı ve yerüstü kaynakları yağmalandı. Oysa, haritalardaki “küçük” Afrika Vahşi Batılı için ucu bucağı belirsiz büyüklükteydi.

    Yaklaşık yarım yüzyıl önce sözüm ona bağımsızlığını kazanan irili ufaklı Afrika ülkelerinde yayılmacılar egemen olmayı sürdürdüler. Tıpkı kutsal kitabı verip topraklarını aldıkları gibi bu kez kültürlerini ve paralarını vererek bağımsızlıklarını aldılar kara yazgılı Afrika ülkelerinin.

    Örneğin, Batı Afrika’da hatırı sayılır çoklukta ülkede Fransa o ülkelerin parasını basmayı sürdürdü. Kendi kullanmadığı frank oralarda dolaşımda olmayı sürdürdü.

    Elbette bununla yetinilmedi.

    O ülkelerde kimlerin iktidara geleceği, kimlerin iktidara gelmek şöyle dursun yanından geçemeyeceği yine yayılmacılarca belirlendi. Yeri geldi özgürlük adına darbe bile yapıldı. Buna karşılık antiemperyalist devrimler darbeyle yaftalandı.

    Yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu günümüzde boyunduruk altındaki sözde bağımsız Afrika ülkelerinin hizadan çıkmaya başladığı görüldü. Son olarak Burkina Faso, Mali ve Nijer’de yaşananlar hizadan çıkışa örneklerdir.

    İnsan köklerini barındıran çilekeş Afrika başkaldıran duruşuyla görkemini anımsattı tüm dünyaya.

    Kurulmakta olan yeni dünyanın önde gelen oyuncuları Afrika’da sahne almaya başladı.

    Dünya devi Çin Afrika’da da başat oyuncu oldu. Kimileri Çin’i de emperyalistlikle suçlasa da kara Afrika Çin’i sevdi. Bu ilişkideki dengeliliği ve karşılıklılığı benimsedi.

    Rusya da Afrika’da sahne almaya başladı. Sovyet geçmişi üzerinde yükselen Rusya’nın Afrika’yla ortaklığı daha çok güvenlik paydasında gelişti.

    Geçtiğimiz haftalarda St Petrersburg’da Rusya’nın evsahipliğinde 50’yi aşkın Afrika ülkesinin üst düzeyde katılım gösterdiği Rusya-Afrika doruğu toplandı. Çilekeş anakaranın yeni bir yol tutmaya kararlı olduğunun göstergesi sayılabilecek bu etkinlikten kimselerin haberli olmamasını da olağan saymak gerekir. Yerli ve milli hükümetimizin NATO ve AB tutkusu depreşmişken kimselerin buraya bakacak hali yoktu deyip geçelim.

    Bir zamanların sağlam Afrika toprağı yayılmacıların ayaklarının altından kaymaya başladı.

    Sığ anlayışlı ve dar bakış açılı Türk basını ve akademik çevreleri görmezden gelse de güncel durum budur.

    Vahşi Batılı Afrika’nın uranyumunu, kalayını, kobaltını, petrolünü, doğal gazını yağmalayamama tehlikesiyle yüzleşiyor.

    Dış kaynaklı bir sitede okuduğum makale de bu durumu doğrular nitelikte bilgiler içermekteydi.

    Afrika’nın yeni kurulmakta olan dünyaya uygun düşecek şekilde konumlanması, yayılmacıya sırtını dönmesi birilerini fena halde kaygılandırmışa benziyor.

    Bunlara göre yeni dönemde Afrika ortada durmalıymış. Yansızlığa özen göstermeliymiş.

    Ekonomisini, siyasetini, ordusunu ve elbette kültürünü yönetemeyecekleri bir Afrika’nın ortaya çıkışı yayılmacının karabasanına denk düşen bir gelişmedir.

    Aslında demek istiyorlar ki, Afrika Batı kapısı önünde bağlı olmayı sürdürsün. Yeni kölecilik ve sömürgecilik kesintiye uğramasın!

    Kurulmakta olan yeni dünyada Afrika’nın uyanışına tanıklık ederken Cumhuriyet’in 100. Yılında köklerinden kopmuş, nerede duracağını bilemeyen ilgisiz, bilgisiz ve kararsız olmanın yanı sıra Cumhuriyet düşmanlığıyla yanıp tutuşan bir yönetime sahip olmak Türkiye’nin en büyük şanssızlığıdır.

    Bu şanssızlığın yeni dünya trenini kaçırmamıza neden olmaması dileğiyle…


    [1] https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/08/18/this-interactive-map-shows-how-wrong-other-maps-are/

    [2] https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2015/08/18/this-interactive-map-shows-how-wrong-other-maps-are/

    [3] https://www.visualcapitalist.com/mercator-map-true-size-of-countries/

  • Başta İstanbul olmak üzere taksi bulmak bir dert. Bulunan taksiyi istediğiniz yere götürmek ayrı dert.

    Bu yalın sorunu çözmekse olanaksıza eşdeğer.

    Hemen her başlık gibi taksi de gündelik siyasi çekişmelerin nesnesine dönüştürülebiliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kentin artan nüfusuna ve yüzölçümüne uygun şekilde taksi sayısını artırma girişimi sonrası yaşananlar ürpertici ötesi.

    Sorunu çözmeye değil de benden olmayan yerel yönetimle savaşmaya odaklı merkezi yönetim taksiciyi kullanmakta pek hünerli çıktı. Az olanın değerli olması ilkesinden hareketle taksi esnafı kendi hegemonyasını sürdürme adına kullanışlı olmaya rıza gösterdi.

    Taksi İzmir’de de sorun.

    Bundan birkaç yıl önce tanıklık ettiğimiz taksi sorununu paylaşırsam anlatmam kolaylaşacak.

    Yurtdışında yaşayan dostlarımız yaz dinlencesini çocuklarıyla birlikte Çeşme’de geçirmek istediler. Uçakla geldiler. Türkiye’deki trafik düzenine alışık olmadıkları için olanakları olduğu halde araç kiralamaktan da uzak durdular. Taksiyle istediğimiz yere gideriz diye düşündüler.

    Fena halde yanıldılar!

    Keyifli başlayan Çeşme dinlencesi taksi kısıtı (ve hatta yokluğu) nedeniyle giderek karabasana dönüştü.

    Dinlencenin sonunda keyif yerini kızgınlığa bırakmıştı.

    “Bir daha asla!” demekten alamadılar kendilerini.

    Çeşme örneğinden yola çıkarak irdeleyelim.

    Girişindeki bilgiden 50.000 kadar olduğu öğrenilen nüfusunun yaz aylarında 10 katına çıktığı herkesçe bilinen bir durum. Böyle bir azmanlaşmanın pek çok hizmetin verilmesinde aksamaya yol açması da olağan.

    Bu olaydan sonra hem esnaf odasına hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na soruna değinen ve çözüm de öneren yazılar yazdım.

    Esnaf odası yanıtlamakla birlikte çözüm önerime değinmekten kaçındı. Çeşme’de taksi sayısının kısıtlı olduğunu kabullenen bir dille “yapacak bir şey yok” demeye getirdi.

    Bakanlık zahmete girerek yanıtlama gereği bile duymadı.

    Sorunu ortaya koymakla yetinmemiş, çözüme katkısı olabilecek öneride de bulunmuştum.

    Yaz aylarındaki nüfus hareketleriyle dinlence bölgelerinde artan nüfusun taksi gereksinimi İzmir metropolünden yapılacak taksi kaydırmalarıyla karşılanabilirdi.

    Böylelikle bir yandan yokluk çekenin gereksinimi karşılanırken diğer yandan da insan sayısının azaldığı yerdeki taksicinin kazanç yitimi biraz olsun yerine konabilirdi.

    Valilik, belediyeler ve esnaf odasının işbirliği ve eşgüdümü bu sorunu çözmeye yeter de artardı.

    Eşgüdüm ve işbirliği toplumsal yaşamımızın en önemli yoklukları desem abartmış olur muyum?

  • Yazının başlığındaki beyaz zambaklar ülkesinin yerine Avrupa ya da dünyadaki başka pek çok ülke konsa yanlış olmaz.

    Beyaz zambaklar ülkesi ya da bilinen adıyla Finlandiya’nın ırkçı seslere kaynaklık etmesi şaşırtıcıdır.

    Tarihi boyunca devlet olamamış, İsveç’le Rusya arasında sıkışıp kalmış, bağımsızlığı 100 yaşını henüz geçmiş Finlandiya tüm bu olumsuzluklara eşi benzeri zor bulunur bir gelişmişlikle karşılık vermiş. Beyaz zambaklar ülkesi yarattığı mucizeye eşdeğer başarıyla dünyanın hemen her köşesinden ilgi görmüş, övgü almış.

    Finlandiya tüm bu başarıya ikinci dünya savaşını izleyen soğuk savaş döneminin kutuplaştırdığı ortamda erişti. Soğuk savaş boyunca koruduğu tarafsızlığını doğu blokunun yıkılması sonrasındaki çeyrek yüzyıl boyunca da sürdürdü.

    Kişi başına 50 bin dolara ulaşan geliriyle hayranlık uyandıran bir gönenç düzeyi yakaladı.

    Her türlü ölçüt olumluyken ve zor zamanlarda tarafsızlığını koruyabilmişken Finlandiya’nın NATO’ya üye olma isteği şaşkınlığa yol açtı.

    Sığınmacı sorunu bizimle karşılaştırılamayacak denli yüzeyseldir bu huzurlu ve gönençli kuzey ülkesinin. Avrupa’daki diğer ülkelere göre bile bu böyledir.

    NATO üyeliğine eşlik eden kimi sesler Finlandiya’daki değişimi anlamamıza yardımcı olabilir.

    Son seçimlerde ırkçı eğilimiyle de sivrilen Finler Partisi iktidar ortağı oldu. Bu süreçte bu partiden bakan olan iki kişinin ırkçılık içeren sosyal medya iletileri kamuoyuna yansıdı. Helsingin Sanomat gazetesi bu türden sosyal medya iletilerini kişisel yazışma olmakla birlikte kamuoyunu yakından ilgilendirmesi nedeniyle açıklamakta sakınca görmedi. Hatta, bunu bir kamu görevi olarak algıladığını ifade etme gereği duydu.

    Avrupa’da İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya başta olmak üzere çok sayıda ülkede ırkçı-ayrımcı siyasetin güç kazandığı bilinmeyen bir durum değil. Finlandiya gibi bir ülkedeki bu türden yükseliş, üzerinde durmayı gerektiren önemde.

    Fin siyasetindeki aşırı sağ kabarma ülkenin NATO üyeliği konusundaki istekliliğini de açıklıyor. Aşırı sağın NATO’culuğu anlaşılabilir hiç kuşkusuz. Aşırı sağın yükselişini gören siyasetin diğer oyuncularının NATO konusundaki sessizliği de bu bağlamda değerlendirilebilir. NATO’cu eğilimin aşırı sağ aracılığıyla güç kazanması aşırı sağda yer almayan Fin partilerini de etkisi altına aldı. Bu eğilimin yarattığı güç kaynağından yarar uman diğer partiler NATO kapısına bağlanma eğilimine ya destek verdi. Ya da destek vermese bile kararlı bir NATO karşıtlığı sergilemekten (oy yitirme kaygısıyla) kaçındı.

    Bir an için Türkiye’ye dönelim.

    Son seçimlerden önce kurtarıcı ve kurucu partinin kapılarını dincilere, gericilere ve liberallere ardına dek açanların bu sözde güçbirliğinden yarar sağlamak şöyle dursun yitime uğradığı gerçeğini anımsayalım.

    Seçime mutlaka kazanma parolasıyla giren kurucu partinin ileri gelenlerinin NATO’ya karşı durmak bir yana, Ukrayna’da Batıyla birlikte olalım dediklerini kulaklarımızla işitmedik mi?

    Ukrayna demişken, bu eski Sovyet ülkesinin NATO tutkusunun da neonazi eğilimlerin tırmanmasıyla ve Ukrayna yönetimine etkide bulunmasıyla eş zamanlı oluşunu da unutmayalım.

    Bu koşullar altında Finlandiya’nın NATO üyeliğine onay veren TBMM’de karşı oy bir yana karşıt tek söz işitilmedi.

    Avrupa’nın başka ülkelerinde olduğu gibi Finlandiya’da da tutkulu NATO’culuk yapmasalar da sessiz kalarak NATO’ya onay verenler iktidarda kalamadılar. Daha çok magazin yanıyla ilgi alanımızda olan Finlandiya’nın alımlı başbakanı Sanna Marin edilgen NATO’culuk tutumuna karşın (etkin NATO’culuk yaptığını söyleyenler abartmış olmazlar) iktidarını koruyamadı. Her ne kadar bizim TBMM’mizde NATO’ya karşı tek ses çıkmamasıyla karşılaştırıldığında Fin parlamentosunda NATO karşıtı 8 NATO karşıtı oy gözükse de Fin geleneği göz önüne alındığında bu sayının da acınacak bir sayısal gerçekliğe denk düştüğü açıktır.

    Bugün Ukrayna’da sürmekte olan savaş elbette azımsanmayacak ilgiye odak oluşturmaktadır. Bu ilgiyi sürdürmek koşuluyla Ukrayna siyasetinde ağırlık kazanan Neo Nazi eğilimler anlaşılmadan ne Ukrayna’nın ne de Finlandiya ve başka bir Avrupa ülkesinin NATO tutkusu sağlıklı şekilde değerlendirilemez.

    Irkçılığın, ayrımcılığın yükseldiği yerde faşizmin varlığından kuşku duyulamaz. NATO’culuk için aranıp da bulunamayacak bir beslenme ve gelişme ortamı sunar bu saydıklarımız.

    Gönencini başkalarıyla paylaşmaktan kaçınarak ırkçılık çizgisine düşenlerin NATO harcamaları üzerinden gelişmesi kaçınılmaz gönenç yitimini aklına bile getirmemesi ilginç bir başka nokta olsa gerektir.

    Ülkenin adından bağımsız olarak NATO’culuk eğiliminin hemen her yerde sağcılıkla ve özellikle de neo naziliğe varan aşırılıkla kolkola olduğu açık gerçektir.

    Sol maskeli NATO’culuk da güncel gerçek olmakla birlikte NATO’nun temel besiyeri sağ siyasettir.

    Almanya örneğinden yola çıkarak bir yanılgıya düşmemekte de yarar var. Bugün Almanya’da iktidarda olan sosyal demokratlar Amerikancılıkta sınır tanımıyorlar. Ayrıca, hiç kimselerin Amerikancılık konusunda Alman yeşiller partisinin eline su dökemeyeceği de güncel gerçektir.

    İyice sağcılaşan ve sığlaşan TBMM’den İsveç’in NATO üyeliğine dişe dokunur bir karşı çıkış gerçekçi beklenti olamaz. Türkiye’de de sol görünümlülerin sağcılaştığı, gericileştiği gerçeği anımsandığında gerçek tüm yalınlığıyla gözlerimizin önüne serilmiş olur.

    Sonuçta yazının başlığındaki sayıklama nitelemesini ırkçı-ayrımcı korolar olarak değiştirmek hiç de abartılı olmayacaktır.

  • 10 Ağustos 1920’de emperyalizm Şark Sorunu’nu (kendince) çözüme kavuşturmada önemli adım attı. Buna göre Türkler Anadolu’dan geldikleri yere kovulacaktı. Böylece uygarlıklar beşiği Anadolu coğrafyası gerçek uygarların eline geçecekti.

    Yıldönümünde Sevr’e değinmekte yarar var. Her ne kadar 100. yaşını geride bırakan Lozan’a ilişkin zaman aşımı yalanları tarihe karışsa da içimizdeki Sevrciler varlıklarını sürdürüyorlar. Türkiye’nin son 20 yılına damga vuran Cumhuriyet ve dolayısı ile de Lozan karşıtı ülke yönetimi Sevrciliğin günümüzdeki doğal başat gücü konumundadır. Sevrci değiliz demeleri yanıltmasın!

    Sevr’in üzerimizde bıraktığı izlenim her nedense bir haritadan öte değildir. Kuşkusuz son derece önemlidir bu harita! Bin yıllık yurtlarında Türklerin Anadolu’nun orta yerine sıkıştırılmaları tasarımı tarihsel önemde bir kırılma noktasıdır.

    Yine her nedense Türk tarihinin önemli dönüm noktası sayılması gereken Sevr’le ilgili bir haritadan başka kapsamlı bir belge en azından ortalıkta bulunmamaktadır.

    Sevr’e ilişkin akademik çalışmalar eksik değildir. Bu ve benzeri çalışmaların hatırı sayılır oylumda olduğu kuşkusuzdur.

    Lozan gibi ülkemizin tapu senedi olmaya eşdeğer bir belgenin ulu orta yaylım ateşine tutulduğu ortamda Sevr de bilinmeyi hak etmektedir.

    Bu eksikliği 2021’de 104 yaşında yitirdiğimiz Cahit Kayra tamamlamıştır. Yetmişli yıllarda başka bir devlet görevi nedeniyle bulunduğu Paris’te Sevr antlaşmasının özgün belgelerini Paris’teki belgelikten edinerek incelemiş ve Sevr’i aydınlatma doğrultusunda önemli adım atmıştır.

    Kayra’nın Sevr ilgisi Fransızların da ilgisini çekmiş olmalı ki, antlaşmanın tıpkıbasımıyla ilgili istekleri sonraki süreçte karşılamaktan kaçınmışlardır.

    161 sayfa, 433 maddeden oluşan Sevr Antlaşması’nın İngilizce sürümü

    Ancak, Sevr yalnızca bir toprak ve harita sorunu olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. İşin bu yanı kavranmadığı ve özümsenmediği içindir ki; hemen her yıl Lozan Antlaşması yıldönümleri beylik sözlerle geçiştirilmiştir. Bu sıradanlığın son yıllarda yerini Lozan üzerinde kümelenmesi sağlanan koyu kuşku bulutlarına bıraktığını biraz şaşırarak ve daha çok da üzülerek izliyoruz.

    Lozan’ın değeri ancak Sevr iyi anlaşıldığında bilinebilecektir.

    Kayra, Paris’ten eli boş dönmediği gibi edindiği belgeleri okumuş ve ortalama yurttaşın anlayabileceği bir kitaba dönüştürmüş.

    Her ne kadar Lozan 100 yaşını doldurmuş olsa ve 100 yıllık antlaşmaydı yalanlarının sonu gelmiş olsa da, Türkiye’de yabana atılmayacak sayıda bilisiz ve aymaz gerçekleri hiçe sayarak Lozan’ı ve onun üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ni karalamayı sürdürmektedirler. Bu hıyanetin sonlanmasını beklemek bugünkü koşullarda aşırı iyimserlik olur.

    Görüşleri etkilenebilir kitleye seslenmek bakımından Sevr’den yararlanmak kolay olduğu kadar etkileyici de olabilecektir. Bunu yapabilmenin yolunun da Sevr’i bilmekten, kavramaktan geçeceği kuşkusuzdur.

    Sevr haritasına göre yerle bir edilen Osmanlı’dan geriye kalanlara uygun bulunan toprakların yüzölçümü 400.000 km2’dir.

    Çok fazla üzerinde durulmayan önemli Sevr maddelerinden bir başkası da ekonomik ve mali yaptırımlarla ilgili olanlardır. Anadolu’nun ortasına itilmiş ve adına devlet denen imparatorluk artığının sınırlı bütçesi bile sıkı bir şekilde denetlenecek ve denetçi emperyal devletler her türlü harcama ve bütçe tasarrufunu yakından izleyebilme hakkına sahip olacaklardır. Bu düzenlemenin anlaşılabilir şekildeki çevirisi bu topraklarda yaşayacak olan 6 milyon kişinin hiçbir gereksiniminin zerrece değer taşımadığıdır. Tüm kurgunun emperyalin çıkarlarının karşılanması üzerine olduğudur.

    Anadolu’nun ortasına sıkıştırılmış sözde devletin ordusunun olmayacağını bilmem söylemeye gerek var mı? Sınırlı bir polis ve jandarma gücünün varlığı yeterli görülmüştür Sevr’de.

    Gelelim Sevr Antlaşması Mustafa Kemal önderliğinde kurulan Cumhuriyet’le yırtılmasaydı ortaya çıkması olası tabloya:

    • Anadolu’nun ortasında konuşlanmış, yazgısı emperyalin elinde, kendisi yakınçağda olsa da başka her bakımdan Ortaçağ’da kalmış bir insan topluluğu söz konusudur. Benzetmede hata olmazsa söz konusu devletçik Anadolu’da yüzyıllarca önce hüküm sürmüş beyliğe eşdeğer bir kabileden öte anlam taşımayacaktı.
    • Sevr’i kabul edenler başta emperyal olmak üzere tahtı ve geleceği uğruna onların uydusu olmakta sakınca görmeyen; saltanat ve hilafet karşılığında vatanın varlığını hiçe saymakta ikileme düşmeyen hanedan ve onun çevresinde kümelenmiş çıkarcı öbeği. Karşı çıkanlar ise Mustafa Kemal çevresinde kenetlenmiş yoksul, yoksun ve mazlûm Türk halkı! Başka şekilde söylemek gerekirse, karşı çıkanlar Anadolu köylüleri ve Osmanlı modernleşmesi ürünü asker-sivil aydınlardı.
    • Lozan, Türklerin başına dert olan ve 1683’ten bu yana ivmelenmiş dışlanma ve aşağılanma sürecini sonlandırdı. Dahası, Lozan Türk milletini ve onların devleti Türkiye’yi çağdaş uygarlık yoluna soktu.

    https://cumhuriyetciyorum.com/wp-content/uploads/2019/08/vahdettin-arzuhali.pngVahdettin’in saltanat ve hilafet uğruna ibretlik teslimiyetiUtanç belgesi mektup İngilizlere yazılmış. Sevr’i sindirmekle yetinmemiş, alçalmada sınır tanımadığını da yansıtmış efendisine.https://cumhuriyetciyorum.com/wp-content/uploads/2019/08/vahdettin-yalvarmasc4b1.pngVahdettin’in İngilizlere gönderdiği ve millicileri jurnallediği mektup.

    Günümüzde Lozan’ı aşağılayanlar, küçümseyerek her fırsatta hedefe koyanlar irdelendiğinde 100 yıl öncenin Sevrcilerinin günümüzdeki uzantıları oldukları kolaylıkla anlaşılabilir.

    Kimi zaman ateşli Osmanlıcı çoğu zaman dinci gerici ve zaman zaman da çağdaş görünümlü Batıcı çevrelerin Sevr’i diriltme ve Lozan’ı değersizleştirme girişimlerinde insan belleğinin unutma engelliliği, tarihsel gerçeklerin göz ardı edilmesi ve bilgisizlik önde gelen yardımcılar olarak boy göstermektedirler.

    Sevr Antlaşması her ne kadar 103 yıl öncede kalmış gibi düşünülse de bu bir yanılsamadır. Emperyalin o zaman yaşama geçiremediği bu antlaşmayı bulduğu ilk fırsatta diriltme çabası içinde olmayı sürdüreceği akıldan çıkartılmamalıdır. 

    Yerle bir olan misakı maarif ve misakı iktisadiye eklenen demografik bozgun Sevrcileri heveslendiren önemli sorunlardan öne çıkanlardır.

    “Sevr’i bilmeyen Lozan’ın değerini bilemez, onu koruyamaz!” düşüncesiyle Sevr Dosyası’nı yazan Cahit Kayra artık aramızda olmasa da bu önemli konuya eşsiz bir katkıda bulunmuştur.

    Anısına saygıyla… 

    Kayra’nın anısına saygı geride kalanların çabalarıyla ölümsüzleşecek ve anlam kazanacaktır.

  • Belleğimizden silinmeye yüz tutan bir temel hak İzmir’de kendisini gösterdi. Çoğu kimse bu hakkın kullanımına kızgınlıkla karşılık verse de Türkiye’de grev yapılabiliyormuş demek geldi içimden.

    Metro ve tramvayı kapsayan grev İzmir’de günlük yaşamı etkiledi. Etkilemesi olağan bir durum. Hatta, günlük yaşamı etkilesin ve zorlaştırsın diye yapılır grevler. Tersi durumda anlamı ve önemi kalmaz.

    Greve karşın toplu taşıma kullanmayı sürdüren biri olarak çevreye kulak kabartmayı da göz ardı etmiyorum.

    Sokaktaki vatandaşta kızgınlık üst düzeyde. Durum böyle olunca bir yandan grevcilere diğer yandan da belediyeye tepki üst düzeyde.

    Belediye yönetimi CHP’de olsa da grevle birlikte işçi-işveren ilişkisine uygun konumlanma oluşmuş durumda.

    Vurgulamakta yarar var ki, grev hakkı kâğıt üstündeki varlığını sürdürmekle birlikte uygulamada yok olmaya yüz tutmuştu. Ülkemizi yönetenler Türkiye’de greve gidilemiyor oluşunu övgü gerekçesi bile yapmışlardı.

    Grevciye öfkelenmek yersiz ve gereksiz. Böyle bir durumda grevciye tepki göstermek yerine çarşıdaki, pazardaki yangın karşısında yönetenlerin ve işverenlerin insafına sığınmaktan başka umarı olmayanları düşünmek doğru olur. Neden diğer kesimler greve gidemiyor diye sorgulamak adaletin ve hakkaniyetin gereğidir.

    Diğer yandan, işveren konumundaki belediye yetkililerinin açıklamaları yansıyor ortama. Sendika şu kadar ücret isteğinde bulundu içerikli açıklamalardaki sayısal değerler yüksek görünüyor ilk duyuşta. Oysa, sendikaların ve başka kurumların yaptırdığı çalışmaların sonuçlarına bakıldığında açlık ve yoksulluk sınırlarının hiç de düşük olmadığı bilinen gerçek.

    Türkiye’de giderek yerleşikleşen bir olgu var. Tüm kesimleri dipte birleştirme eğilimi de denebilir bu olguya.

    Dipten görece daha hızlı yukarıya çıkanlar,  ortalarda yer alanların yavaşlayan çıkış hızıyla birlikte üsttekilere yetişmeye başladılar.

    Buradaki yanlış diptekilerin artış hızında değil. Tüm katmanların dipte birleştirilmesi isteğinde.

    Özetle, elinde grev gibi bir aygıt olan emekçi hakkını alma isteğinde olacaktır. Yaşamı zorlaştıran greve kızmak gereksizdir.

    Elbette, akçeli konulardan söz ediyoruz. Belediyenin çalışanlarına daha fazla aylık verme olanakları da sınırlı olabilir.

    Yine de, muhalefetin egemenliğindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu grevle kendisini gösteren uyuşmazlıkta çalışanların olabildiğince kazançlı olması yönünde davranmasında yarar görenlerdenim.

    Çalışanları enflasyona ezdiren merkezi hükümete yapıcı ve ses getirici muhalefet anlayışında gelişme sağlamak bakımından da önemli fırsattır bu grev. Bir olumsuzluktan olumlu bir sonuç elde etme fırsatı vardır. Bu fırsat değerlendirilmelidir.

  •                                          

    Türkiye’nin hemen her köşesinde yaşanan çevre ve doğa yıkımlarına Akbelen eklendi. Akbelen’dekinin başka pek çoğundan farkı önce yöresel sonra da ulusal ölçekte ses getiren tepkiye yol açması oldu.

    Kurdun kuzuyu yeme kararlılığına benzer şekilde Akbelen yıkımı yol almayı sürdürdü.

    Çevre temelli karşı çıkışlar uzunca süredir belirli kesimlerin tekelinde oldu. Böyle olunca da kitlesel destekten yoksun kaldılar. Oysa, çevreyi, doğayı, canlıyı ve canlılığı korumak vatanseverliğin önde gelen gereğiydi. Cumhuriyete, ülkenin birliğine ve dirliğine sahip çıkmanın da!

    Canlıya ve canlılığa duyarlılık çağdaş ve akılcı yaşamın olmazsa olmazıdır.

    Kimilerinin sıkça öne sürdüğü “eşrefi mahlûk” kavramı bir yandan insana üstünlük hakkı tanırken diğer yandan da insanın doğaya ve diğer türlere özensizliğine açık çağrı çıkartmaktadır. Akla ve bilgiye dayanan anlayış insanı diğer canlılardan üstün görmez. İnsan da diğerleri gibi canlılık ortamının sıradan üyelerinden birisidir. Dolayısı ile insan kendi uyarına ve çıkarına uygun şekilde doğaya ve canlılığa zarar veremez.

    Akılcılık temelinde yükselen Cumhuriyet 1925’te çıkarttığı yasayla gerekçesiz ağaç kesimine yaptırımı yasalaştırmıştır.

    Doğanın ve canlılığın akla, vicdana ve insafa sığmayacak şekilde yıkıma uğratılması Cumhuriyet karşıtlığıdır. Bu yıkıma karşı durmak da Cumhuriyetçiliğin ve vatanseverliğin olağan gereğidir.

    Çevreciliği sahipleniş Cumhuriyetçilerin önde gelen görevlerinden olmanın yanı sıra çevreciliği olumsuz grupların egemenliğinden kurtarma doğrultusunda önemli adım olacaktır. Böyle davranmak Cumhuriyetçiler için sıradan bir seçim olmaktan çok kaçınılmaz görevdir.

    Gelelim Akbelen’de yaşananlara ve görsellerde ölümsüzleşenlere…

    Sayısız görselden söz edilebilir bu kapsamda.

    Bir tanesi vardı ki üzerinde durulmayı fazlasıyla hak etmektedir.

    Kolluk güçlerinin halka davranışı bakımından önemli ve tarihsel bir kare olmuştur.

    Bu toplumun içinden çıkan, içinden çıktığı toplumun bir parçası olduğu varsayılan jandarmanın bu davranışı ibretliktir.

    Yakın tarihte yaşanan 15 Temmuz darbe kalkışmasında kimi askerlerin sapkın komutanlarının buyrukları gereğince kendi halkına ateş açtığını, ölüm kustuğunu unutmuş değiliz.

    Bu tarihsel görselin de 15 Temmuz’dakilerle özdeşleşmiş olması acıklı olduğu kadar doğa ve çevre yıkımını sürdürme konusunda yürütmenin kararlılığını yansıtması bakımından anlamlıdır.

    Kamu görevi gereği olay yerinde bulunan gazetecinin yüzüne biber gazı sıkmanın 15 Temmuz’da halkın üzerine rastgele ateş açmaktan farkı nedir?

    Suçluların telaşı mıdır yoksa bu görsele yansıyan şiddetin boyutundan anlamamız gereken?

    Belli ki, Akbelen’de topluma yöneltilen şiddet doğaya ve çevreye karşı işlenen suçla doğru orantılıdır.

    Akbelen’de ve başkaca doğa ve çevre yıkımı yaratılan yerlerde gözlerimizin önüne serilen derse eşdeğer olgu şöyle özetlenebilir mi?

    Bir ağacın dalı için köşk yürütenlerden, kesilen iğde ağacı için gözyaşı dökenlerden, canlılığın her türüne sonsuz saygı besleyenlerden para için doğaya ve çevreye gözlerini kırpmadan kıyanlara…

    Cumhuriyetin 100. Yılında geldiğimiz noktayı da bundan daha iyi anlatacak örnek bulunur mu?