• Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasına yansıyan “Esat” umut yarattı. Her ne kadar konuşmasının sonraki bölümünde “Esed” dediyse de hasret kaldığımız umuda sarılmak işime geldi.

    Ortak bakanlar kurulu topladığımız, birlikte tatil yaptığımız Esat nasıl ya da neden Esed oldu?

    BOP eşbaşkanlığı öyle gerektirdiği için.

    Ortada BOP mu kaldı diye soracaklar çıkabilir. Misakı iktisadisi çöken Türkiye’nin başındaki kişi can simidi niyetine BOP eşbaşkanlığını anımsadı. Suyun üstünde kalabilmek için kendince başka çıkar yol bulamadı. Seçimden önce karşıtlarını Amerikancılıkla suçlayan Erdoğan yerini Amerika’nın ipine dört elle sarılan Erdoğan’a bıraktı.

    Emevi Camisi’nde namaz kılma tutkusunun yerinde yeller esse de Esat’a Esat demek hiç kolay olmadı. Akılcılıktan değil, zorunluluktan kaynaklandı bu U dönüşü.

    Öyle bir tutku ki Esed tutkusu, ders kitaplarına bile girdi. Daha doğrusu kapıkulu akademisyenlerce kitaplara yazıldı.

    Dünü öğreten, bugünün anlaşılmasını sağlayan ve geleceği planlamaya da eşsiz katkısı olan tarih özel ilgi alanımda oldu hemen her zaman.

    Bu ilgim gereğince Eskişehir Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nin 4 yıllık lisans programına kayıt olduğumda yıl 2015’ti. 2018 ya da 2019 yılında gördüğümüz Modern Orta Doğu Tarihi dersinin kitabında Esed’e rastlayınca gözlerimin faltaşı gibi açıldığını hiç unutmam.

    Siyasetçilerimizin dillerine ve davranışlarına yansıyan özensizliğe öteden beri alışığız. Çok da şaşırtmaz çoğu zaman artık kanıksadığımız bu olumsuzluklar pek çoğumuzu.

    Siyasetçinin diline yansıyanı eşzamanlı olarak ders kitabında görmek şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücüydü.

    Siyasetçi akademiye uyacak yerde akademi siyasetçiye uymuştu. Yetersiz akademinin tipik davranışıdır siyasetçiye uyarlanmak. Akademik bilgisi ve birikimi yetersiz olan, sırtını siyasetçiye dayayarak yükselmekten başka çıkar yol bulamaz kendisine. Buna ilişkin sayısız örnek tarihteki yerini almıştır.

    Suriye’nin toprak bütünlüğü bozulursa Türkiye’ye buradan nasıl bir pay çıkar?

    Bu yalın soruyu aklına getiremeyen getirse de gereği gibi davranamayan siyasetçilerimiz Emevi Camisi’nde namaz kılma hevesiyle yanıp tutuştular uzunca süre. Bu serüvende Rus uçağı düşürmeye bile vardırdılar işi.

    Neyse ki, Suriye’deki durum Türkiye’nin zararına olacak şekilde ilerlemedi. Bizim hatalarımız bizim toprak bütünlüğümüzün tehlikeye düşmesi sonucu yaratabilirdi. Şanslıydık diyelim.

    Her şey tüm açıklığıyla ortaya çıkmışken, Suriye’de Esat iktidarını sonlandırma olasılığı kalmamışken Türkiye’ye düşen Suriye’yle ivedilikle diyalog kurmak ve Suriye’nin kuzeyindeki karmaşaya ve belirsizliğe son vermekti. Silah kullanmadan diplomasiyle çözüme kavuşacak bir sorunu ortadan kaldırmak bu denli kolayken Türkiye ayak sürümeyi sürdürüyor.

    Bu ayak sürüme ne aklın ne de ülke çıkarının gereği.

    Suriye’yle krizin sonlandırılması ülkemizdeki Suriyeli sığınmacı sorununu çözüme götürür diye kaygılananlar mı vardır, nedir?

    Not : Yazı kaleme alındıktan sonra araya bir süre girdi. Ortalığı yerli ve milli diye inleten, karşıtlarını Amerikancılıkla suçlayan iktidar NATO’nun ipine sarıldı. Esat deyişinin dil sürçmesi olduğunu düşündüren bir görünüm çıktı ortaya. Son zamanlardaki Türk dış politikasını salıncağa benzetenler bir kez daha haklı çıktı.

  • Pek çok şeyin kötüye gittiği Türkiye’de, iyiye giden işlerin de kısa sürede bozulduğu bir gerçek. Örneğin, futbol. Dünya üçüncülüğü sonrasındaki tepetaklak gidiş şaşırtıcı olduğu kadar üzücü oldu. Faroe Adaları’na yenilen bir futbolun her şeyin önünde olma çabası ve bu çabanın bir şekilde karşılık buluyor olması anlaşılır gibi değil.

    Voleybol bu konuda ayrıcalıklı.

    Yirmi yıl önceki kadın Avrupa şampiyonasında gelen ikincilikle kendisini gösteren voleybol, sürdürülebilir başarısını bu sabaha karşı VNL (Voleybol Uluslar Ligi) şampiyonluğuyla taçlandırdı.

    Bir süredir kullanılmakta olan “Biz voleybol ülkesiyiz!” savsözünün de içi sıkı sıkıya doldurulmuş oldu.

    Bizden biri Guidetti’nin yerine kadın voleybol takımının başına getirilen Daniele Santarelli ve takıma devşirilen Küba kökenli Vargas yatay giden başarı çizgisini yukarıya çevirmeye yetti. Voleybol sporu yabancı sınırını da iyi ayarlamasıyla öne çıktı. Ateşlemeye yarayan ama yerlinin önünü kesmeyen yabancı politikası başarının ardındaki bir başka önemli öğe olsa gerektir.

    Yazının başlığı olan soruyu yanıtlamaya gelince!

    Türkiye, 20 yıldır toplumun en azından yarısını mutsuz kılan, zaman zaman da kahreden bir gidiş içinde oldu.

    İktidarın büyüklenmeleri bir yana bırakılırsa Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yılında medreseler yaşamın orta yerindedir artık.

    Milli Eğitim Bakanı ümmetin desteğine de güvenerek “kız okulları” diyebilmektedir.

    Cumhuriyet ayarlarının bozulmasıyla birlikte döngüselleşen ekonomik krizlerin bir başkası güncel yaşamımızı tutsak almıştır desek abartmış olmayız. Varlıklının varlığını artıran, orta kesimi yoksullaştıran ve diptekileri iyice dibe yapıştıran son krizden bir kez daha gönençten pay almayanların katkısıyla çıkmayı deniyoruz.

    İngiliz ve Belçikalı bakanlar, Amerikalı MB başkanı,…

    Özetle, iç karartıcı olayların ve gelişmelerin yazıya sığdırılması olanaksız.

    Kadın voleybol takımı deyim yerindeyse kurtarılmış bölge gibi. Sporcusuyla, koçuyla, kenar yönetimiyle ve elbette federasyon başkanıyla ülkenin olumsuzlukları bileşik kaplar kuramına inat onları etkilemiyor bile.

    Türkiye Cumhuriyeti 100. Yaşında tarihinin en sağ ve en sığ TBMM bileşimiyle baş başa kaldı. TBMM neredeyse açılır açılmaz dinlenceye çıktıysa da olumsuzluklar dinlence yapmıyor.

    Kadına ve çağdaş yaşama yönelik sözlü ve fiziksel sataşmalar almış başını giderken kadın voleybolu tarihsel önemde başarılar elde etmeyi sürdürüyor.

    Kadın voleybolumuz çeşitli şampiyonalarda kürsüye çıkmış olsa da ilk kez bu sabaha karşı kürsünün en büyük basamağına çıkarak bir ilkin altına imza attı. Bununla da yetinmedi Ata’nın kızları!

    Yine, tarihimizde ilk kez dünya sıralamasında dorukta yer aldılar. Ne kadar övünç duysak, onurlansak yeridir.

    Başarılarının süreceği kuşkusuzdur. Yeter ki gölge edilmesin!

    Yüz yaşındaki Cumhuriyetin en değerli ve anlamlı devrimi kadını yüceltmesi ve ona hak ettiği yeri açması olmuştur.

    Bugün pek çok işkolunda kadınlar öne çıkmışsa, eşsiz başarıların altına imza atmışlarsa başat neden Cumhuriyet ve Atatürk devrimleridir.

    Örneğin, akademideki kadın oranı erkeklerden geri kalmayacak denli yüksektir.

    Başka alanlardaki kadınların çokluğunu da eklemeliyiz.

    Kadın voleybolcularımızın bu bağlamdaki ayrıcalığı görmezden gelinememeleri, itilip kakılamamaları ve başarılarının ulusal ve küresel ölçekte göze batmasıdır.

    Yazının sonunda başlıktaki soru şu şekilde değiştirilebilir!

    “Kadın voleybolunu neden çok seviyoruz?”

    Çağdaş yaşamı, toplumun yarısını ve ülkenin aydınlık yüzünü görmek istemeyenlerin de gözlerinin içine soktukları için olabilir mi?

    Federasyon başkanı Mehmet Akif Üstündağ ve koç Santarelli önderliğinde göğsümüzü kabartan Ata’nın kızlarına kaptanımız Eda aracılığıyla sonsuz teşekkürler…

  • Yanı başımızdaki Ukrayna’da yaşanmakta olan savaşta top, tüfek, her türlü gelişmiş askersel aracın ve gerecin kullanımda olduğunu görüyoruz. Ukrayna’yı kendisine vekil atayan ABD, vasalı Avrupa’yı da kullanarak savaşı olabildiğince sürdürmek niyetinde. Bu savaşın bir şekilde sonlanması emperyalizmin gündeminde yer almıyor.

    Ukrayna ve halkı ucuz asker niyetine kullanılarak Doğu çevreleniyor. Görünürdeki hedef Rusya olmakla birlikte Çin de ekleniyor listeye.

    Emperyalizm kullanışlı maşa bulduğunda toplu tüfekli savaştan kaçınmıyor. Bunun olamadığı yerde savaş başka araçlar kullanılarak gerçekleştiriliyor.

    Cumhuriyetimiz 100. yaşını demografik ve ekonomik bozgunla dolduruyor.

    Bozgunlarla ilgili olarak sayfalarca yazılabilir. Kısaca düşüncesizlik, öngörüsüzlük ve kişisel çıkarların toplumsal olanların önüne konması diyelim.

    Toplu, tüfekli savaşın olanaksız olduğu ülkelerden birisi de Çin.

    Yonga, Çin’i çevreleme, sınırlama ve güçlenmesini önleme savaşının güncel ve biricik silahı olarak belirlenmiş anlaşılan.

    Batılıların Çin’e yönelik olarak uygulamaya başladıkları “yarı iletken” kısıtlamalarına Çin’in yanıtı üzerinde durulmaya değerdir.

    Germanyum ve Galyum!

    Periyodik tablodaki komşuluklarıyla da dikkat çeken bu ikili bilişim çağındaki dünyanın yarı iletken gereksiniminin karşılanmasında yaşamsal önem taşıyormuş.

    Yarı iletken üretiminde önemli yeri olan silikonun bolluğuna karşılık galyum ve germanyum kısıtlılığından söz ediliyor. Kısıtlı ikilinin üretiminde baskın ülke olan Çin batı emperyalizminin adımlarına galyum ve germanyum dışsatımını durdurarak/kısıtlayarak yanıt vermekteymiş. Galyum ve germanyumun, yarı iletken teknolojisindeki fiziksel sınırlarının sonuna gelen silikonun bu kısıtlılıktan kurtulmasında da kilit rol oynayabileceği bilgisi alınıyor çeşitli kaynaklardan.

    Germanyum, çinko ve kömürden elde edilmekteymiş. Özellikle Çin çinkodan germanyum üretimiyle öne çıkmaktaymış. Kömürden germanyum elde edilmesinde öne çıkan iki ülke olan Rusya ve Ukrayna savaşta olduğu için doğal olarak küresel ölçekli bir kıtlığa katkıda bulunan bir başka etken olmuş bu savaş.

    Alüminyum yan ürünü olan galyumda da Çin küresel üretimin % 80’ini sağlamaktaymış.

    Yonga gibi bilişimin temel taşı ürünün ortaya çıkmasında Çin egemenliği galyum ve germanyumda sırasıyla % 80 ve % 60 olduğuna göre bu düzlemdeki savaş çeşitli karşı hamlelerle sürecek gibi görünmektedir.

    Ülkemize dönecek olursak.

    İHA ve SİHA üretiminde, dış satımında hünerli olduğumuz anlaşılıyor.

    Her ne kadar seçimden sonra gündemden düşmüş olsa da TOGG marka otomobil de üretmiş bulunuyoruz.

    Bordan deterjan ve temizlik ürünleri üretmenin ötesine geçememiş görünüyoruz.

    İktidarıyla, muhalefetiyle siyaset kurumumuzun insanlığın içine girdiği ve çabuk adımlarla ilerlediği bilişim çağıyla ilgili ne düşündüğünü bilmek isterdim. Hiç kuşkusuz bu konuya kafa yoranlar da vardır danışman ordularında.

    Demografik ve ekonomik bozgun ortamında karın tokluğuna gerileyen gelişme, ilerleme çıtamız daha ötesini düşünmemize engel mi oluyor diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Yazıyı bitirince okuduğum haber THY uçaklarında namaz kılmaya yönelik düzenlemelere ilişkindi.

    “Herkes gider Mersin’e…” özdeyişimizi anımsatırcasına…

    Yazı Cumhuriyet gazetesinin 12 Temmuz 2023 tarihli sayısında Olaylar ve Görüşler sayfasında yayımlanmıştır.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/yonga-savaslari-dr-ceyhun-balci-2098470

  • Etnikçilik ve dincilik pek çoğu gibi sporu alanını da baskısı altına alıyor. Tunceli’ye Dersim deme meraklılarına geçtiğimiz yıllarda Diyarbakır’a Amed ve Diyarbekir diyenler eklenmişti. Kentin 2 futbol takımının adı bu tutku doğrultusunda değiştirilmişti.

    Yetinilmemiş olacak ki, Diyarbekirspor’un adını Mezopotamyapor olarak değiştirme haberi düştü ortama. Her ne kadar bizim böyle bir niyetimiz yok deseler de ateş olmayan yerden duman çıkmaz özdeyişini akıldan çıkartmamakta yarar var.

    Logosu bile hazırlanmış bu değişikliğin.

    Aslana ve kartala eşlik eden Ağrı dağları.

    Logonun Ermenistan devletinin logosunu çağrıştırmaması olanaksız. Ermenistan için Ağrı dağları o denli önemli simgeler ki Ermenistan Futbol Federasyonu  ambleminde de rastlanıyor ikiliye. Ağrı dağları takıntısı içinde oldukları kuşkusuz. Bir başka ülke sınırları içindeki bu dağların simge sayılması elbette üzerinde durulmaya değer bir ayrıntıdır. Diri tutulmaya çalışılan Büyük Ermenistan ütopyası gereğince günün birinde Ermenistan varlığına dönüşmesi hedeflenir Ağrı dağlarının.

    Sürdürmeden önce Mezopotamyaspor’a dönmekte yarar var. Diyarbakır nere, Ağrı dağları nere sorusu gelebilir akla. Büyük Ermenistan tasarımının Ağrı dağlarıyla yetinmediğini eski deyişle Vilayeti Sitte’yi (Altı il) de kapsadığını anımsarsak durum açıklığa kavuşmuş olur.

    Bu tasarım tamama ererse Ağrı dağlarının yanı sıra sınırlarımız içindeki Erzurum, Van, Elazığ, Bitlis, Sivas ve Diyarbakır illeri de eklenecektir (Büyük) Ermenistan haritasına.

    Mezopotamyaspor’u bütünleyen logodaki Ağrı dağlarının anlamı açıklığa kavuşmuş olsa gerektir. Çoğunlukla bölmeyi önceleyen emperyalizm büyük parçayı bölerken küçükleri birleştirmeye ya da en azından güçbirliği yapmaya yöneltebilir. Bölüp parçalaması, küçük de olsa bir bölümünü kopartması güç olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu amaca ulaşırken farklı etnik gruplardan yararlanma isteği şaşırılacak bir durum değildir.

    Etnisiteyle ve dinle ayrıştırılan Diyarbakır’da Büyük Ermenistan soslu görselini koçbaşı olarak algılamak gerekir.

    Şimdi geçen yüzyılın ilk çeyreğine uzanalım.

    Türkiye Cumhuriyeti binbir çabayla, kanla, canla kurulmuştur. Buna karşılık Lozan’da istediklerini alma konusunda düş kırıklığına uğrayan emperyalizmin bu bağlamdaki hedeflerinden vazgeçtiğini sanmak yanılgı olur.

    Musul konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin elini zayıflatmak ve bunun da ötesinde direncini kırmak amaçlı başkaldırıları bilmeyenimiz yoktur. Şeyh Sait isyanı en bilinenidir. Dinci-etnikçi bir devinimdir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni baskı altında tutmaya kararlı olan emperyalizm, etnikçi-etnikçi yapılanmaların ortaya çıkması doğrultusunda çaba içinde olmayı göz ardı etmemiştir.

    Bu yapılanmalardan birisi olan HOYBUN, ağırlıklı olarak Kürt etnisitesi baskın bir oluşum olsa da 1927 yılında Lübnan’daki kuruluşuna Ermeni Taşnak partisinin kol kanat germiş olması gerçeği anımsanırsa güncel etnik-etnik bağlaşıklığın köklerine erişilir.

    Kamuoyu tepkisini ölçme amaçlı Mezopotamyaspor çıkışından geri adım atılması söz konusu olsa da bu ve benzeri oluşumların ve girişimlerin Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyetin kuruluşundan bu güne dek inişli çıkışlı da olsa varlığını sürdürdüğünü unutmamakta yarar var.

    Bundan 15 yıl kadar önce gerekçesi açıklanamayan bir Ermeni açılımı yaşanmıştı. “Ermeni soykırımını tanıyalım, özür dileyelim” diyen sözde aydınlardan oluşan koronun da özendirmesiyle Bursa’da Türkiye-Ermenistan futbol takımları karşı karşıya gelmişti. Stadyuma Azerbaycan bayrağı sokulmasına izin verilmediğini hiç unutmuyorum.

    Devletler arasında ezeli dostluklar olmayabileceği gibi ebedi düşmanlıklar olması kural değildir. Bundan önceki Ermeni açılımına karşı çıkanlar Ermenistan devletinin topraklarımızda gözü olmadığını kanıtlamaları gereği üzerine vurgu yapmıştı. Futbol federasyonunun logosunda bile çifte Ağrı olan bir devletle nasıl dost olunabilirdi? Olunsa bile bu dostluk nasıl sürdürülebilirdi? Bu sorular o zaman yanıtsız kalmıştı. İzleyen süreçte dış politikadaki yön değişiklikleri sonrasında bu açılım da tıpkı Güneydoğu açılımı gibi boşlukta kalmıştı.

    Ermeni açılımının ve elbette Kürt açılımının bu kez Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bir spor kulübü aracılığıyla yinelenmesi çabası ilginç olduğu kadar üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

  • Türkiye’nin son günlerdeki gündemine düşen iki yargıç var!

    Birinci yargıç

    Hasta refakatçisi sıfatıyla düştü gündeme.

    Hastasını ameliyat eden hekimin uygun dille yapılmış uyarısı bu yargıcımızın üstünlükçü damarını harekete geçirdi. Uyarılması saygısızlığını üst perdeye taşıma etkisi yarattı.

    Olasılıkla, adliyede herkesin üstünde konuşlu konumu bilinçaltını devindirmiş olmalı.

    Oysa, hak, hukuk, adalet dağıtmakla ödevli bir yargıcın üstün konumunun adliyede bile yanlış olduğunun farkında olması gerekirdi.

    Üstünlükçülük damarı kabaran yargıcımız “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” dercesine ifadeye çağırttı sürtüştüğü hekimi. Hâkimle başa çıkılamayacağını haykırdı adeta hekime.

    Hekimi işinden gücünden alıkoyduğu yetmemiş gibi hekimi “mevcutlu” konumuna da düşürerek kim olduğunu göstermiş oldu.

    Günün sonunda vicdanıyla hesaplaştı mı?

    Hesaplaştıysa başını yastığa huzurla koydu mu?

    Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Olasılıkla da hiç bilmeyeceğiz.

    Yeni Türkiye, vesayet, vesayet diyerek ayarları bozulan Türkiye’den doğurtuldu. Vesayetin ağababası oluşturuldu.

    Yargıçlara ve savcılara trafik cezası bile verilemediği bir Yeni Türkiye var karşımızda artık. Elbette, yasaya doğrudan bu şekilde yazmamışlar. İlgili yasa maddesini öyle düzenlemişler ki, bir yargıca ya da savcıya ceza yazacak kolluk görevlisinin bu dünyaya gözlerini açmasına yasak koymadıkları kalmış.

    Ayrıcalıklarının tadını çıkartıyorlar diyelim.

    Son yargıç

    Türünün son örneğine eşdeğer son yargıcımız ise belli ki Yeni Türkiye’den habersiz.

    Donkişotluğa heves etmiş.

    Herkesin bildiği ama herkesin de sustuğu bir konuya el atmış.

    İğneli fıçıya girmiş dense yeridir.

    Yargıç Ahmet Çakmak üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olamaması gerektiğine dayanarak harekete geçmiş.

    Sen misin harekete geçen!

     Son habere göre HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) Çakmak’ı meslekten çıkartmış.

    Uzunca süredir bu doğrultuda ses çıkmamasına karşın bir çılgının gözüpek davranışı belli ki sistemin bekçilerini kaygılandırmış. Bu yasak alana gireceklerin uğrayacağı yaptırım budur diyerek sonrakilerin önünü kesmeyi şimdiden güvence altına almış.

    Oysa, bir kişinin 3. Kez Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine ilişkin anayasa maddesinin bekçiliğini yapmak yargıç Ahmet Çakmak’a mı düşmeliydi?

    Anket esnafının kurbanı olan siyaset esnafı “mağduriyet yaratmayalım, sandıkta yenelim” budalalığına kaptırınca kendisini ettiğini bulmuş oldu.

    “Anayasal kurallara uymayan bir seçime katılmıyoruz. Böyle bir seçime katılmak hak, hukuk ve adalet duygularını onarılmaz biçimde yaralar” demek bu kadar mı zordu diye mırıldanmaktan alamıyor insan kendisini.

    İki yargıcın birincisi ortamın baskın unsurudur. Egemenlerin düzenini bozmadıktan sonra kibir ve üstünlük gösterisine açık bir alan vardır Yeni Türkiye’de. Durum böyle olunca da birincilerin gösterisini izlemek kimseleri şaşırtmayacaktır.

    Son yargıcımız ise türünün son örneği olmaya adaydır. Onun kişiliğinde verilen okkalı ders yalnız diğer yargıçlara değil toplumun bütününe gözdağıdır.

  • Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına gün sayarken ekonomik baş etmeye çalışıyor.

    Deprem yıkımı cabası!

    Bütün bunlar yetmezmiş gibi bundan 10 yıl öncesine dek akıldan bile geçirilmeyecek demografik bozgun ete kemiğe bürünmüş durumda.

    Önümüzdeki yıl yapılacak olan yerel seçimler özellikle Hatay, Kilis ve Gaziantep illerinde demografik değişim gerçeğiyle yüzleşmemizi kaçınılmaz kılacak gibi görünüyor.

    Demografik bozgunun ana öğesi de Suriyeliler.

    Bu bağlamda, BOP’un diri olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır.

    BOP’un demografik değişim ayağının bugünkü iktidarın da hoşuna gittiği ve hatta bu yolla iktidarını koruma güvencesine dönüştüğünü söylemeye bilmem gerek var mı?

    Özellikle seçim sürecinde sonucu kestirmekte zorlanan iktidar kanadı, içinden gelmese de Suriyelilerin geri gönderilmesi doğrultusunda tutum sergilemek zorunda kaldı. Bununla birlikte “Suriye güvensiz” diyerek geri göndermeden uzak duruşunu gerekçelendirmeye çalıştı.

    Türk basınında kendisine çok yer bulmayan bir olaya değinmekte yarar var.

    Bu bir spor olayı.

    Bu spor olayı Suriye’nin ne denli güvenli olduğunu anlamaya da yardımcı olacaktır.

    Ana akım basınımızın spor sayfalarını futbol kaplamış durumda bugünlerde. Mirasyedi futbol yönetimleri yine “parlak” transferlerle günü kurtarma derdinde. Bir kez daha iş bilmez yönetimlerin transfer facialarına yatırım yapılmakta. Bu nedenle yazıya konu olan spor olayına ilgisizlikleri olağan karşılanmalı.

    Bilindiği gibi 2024 Paris olimpiyatları için geri sayım başladı.

    Pek çok spor dalında Paris 2024’e katılım için son biletler sahibini bekliyor.

    Bu kapsamda basketbol Asya elemeleri Şam’da yapılacak.

    Hangi ülkenin yetkilisine sorsanız kendi ülkesini güvenli olarak tanımlar. Oysa, bu tanımlamanın uluslararası bir kurumca yapılması en değerlisidir. Daha da değerlisi spor örgütlerinin yapacağı değerlendirmedir.

    Bağlantıdaki haberden olimpiyata katılım için Asya elemelerinin önümüzdeki ay içinde Şam’da yapılacağını öğreniyoruz.

    http://www.sana.sy/tr/?p=283572

    Asya basketbol federasyonu ve FİBA (Dünya Basketbol Birlikleri Federasyonu) Şam’ı bu elemelerin yapılacağı yer olarak seçmişler. En küçük güvenlik kaygısının özellikle spor etkinliği için önde gelen engel olduğu düşünülürse bu kararın önemi de anlaşılmış olacaktır.

    Spor kurumları spor etkinliğinin yapılacağı yerin güvenliğini her şeyin önüne koyarak değerlendirir. O etkinliğe katılacak olan ulusal takımların oyuncuları o sporun seçkinleridir. Çoğu yaşamını spordan kazanır. Değerleri ülkeleri, kendileri ve kulüpleri bakımından tartışmasızdır. Dolayısı ile sporcular ateşe atılmaz. En küçük risk bile göze alınmaz.

    Bu etkinlikten çıkartacağımız diğer önemli sonuç Türkiye’yi yönetenlerin “Suriye güvensiz” saptamasının geçersizliği olmalıdır.

    İçeride estirilen “yerli ve milli” fırtınasının iş dışarıya ileti vermeye geldiğinde BOP’çuluktan öteye geçmeyen bir sığlığa vardığını görmek güç olmasa gerek.

    Elbette bu öngörü geniş halk yığınlarından beklenemez.

    Ama, basın da bu denli kör olunca bu konuyu kaleme almak kaçınılmaz oldu.

    Hemen her ayrıntıdan muhalefet üretme meraklılarının ilgisizliği de bir o kadar anlamlı değil midir?

    Muhalefet etmeye meraklı basın kuruluşlarının işi gücü bırakıp bu spor olayına odaklanmasında yarar var. Hatta, özveride bulunup Şam’a muhabir göndermelerinde bile yarar var. Bir yandan sporla ilgilenirken diğer yandan Şam sokaklarından görüntüler paylaşmaları Şam’ın ve dolayısı ile de Suriye’nin ne denli güvenli olduğu konusunda izlenim oluşmasını sağlayacaktır.

    Elbette masa başı yayıncılığının kolaycılığından kendilerini kurtarabilirlerse.

  • Sosyal medyayla haşır neşir olmak mı, olmamak mı?

    Uzunca süredir gözden geçirmeyi istediğim bir ikilemdir. Sosyal medyadan uzak durmak haberdar olmamayı güvence altına alır. Her ne kadar olanın bitenin önüne geçilemese de haberdar olmamanın dayanılmaz hafifliğiyle sarmalanırsınız.

    Salzburger Nachrichten’de çizen Avusturyalı Thomas Wizany’nin burada da paylaşmak zorunda kaldığım çizgisiyle başladım güne.

    Gurur ve onur kırıklığı…

    Küçük düşme…

    Aşağılanmış gibi duyumsama…

    Bunlara eklenebilecek sayısız niteleme.

    Türkiye’de sayıları 13 milyonu aştığı savlanan yabancılar için kabaca 100 milyar doları aşan harcama yapıldığı kestiriliyor.

    Yeni anlaşmayla Avrupa’yı göçmenlerden uzak tutma görevi karşılığında 3 milyar Avro’nun kasamıza gireceği anlaşılıyor. Bu bilgilerin hemen hiç birisine Türk medyasında rastlanmıyor. Üç milyar avroluk bekçilik bedelini de aşağılanma pahasına yabancı medyadan öğreniyoruz.

    Cumhuriyetin 100. Yılında kutlama şöyle dursun, kahroluyoruz desek yeridir.

    Bir yandan TOGG yaptık diyerek övünürken diğer yandan da 1 kezliğine 2 MTV alalım diyorsanız; Merkez Bankası rezervlerinizin eksiye düştüğünü sağır sultan da biliyorsa ve sıcak para kaynaklarına eldeki son varlıkları (İzmir limanı) cömertçe sunabiliyorsanız tüm dünya ekonominizin kötülüğünü bilmiş olur. Üç milyar Avro Avrupa bekçiliğinin nedenini burada aramak gerekir.

    Cumhuriyeti kuran bağımsızlıkçı anlayışın sıradan bir tutku olmadığı bu son yaşananla umarım kavranır. İki Lozan arası İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi “Ya İstiklâl Ya Ölüm” anlayışının ekonomiye yansımasıdır. Başka deyişle Misakı İktisadi sağlanmıştır böylelikle.

    İkinci Lozan’ın sonunda kabul ettiremediği isteklerini yazdığı kâğıdı katlayıp cebine koyan Lord Curzon Türkiye’nin NATO ve Batı kapısına bağlanışını yaşam süresi yetmediği için görememiş olabilir. Ama, ardılları kanla, canla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin askerini 23 sent karşılığında Kore’de kullandırdığını, suç örgütü NATO’ya koşarak girdiğini ve günümüzde Amerikalı ve İngiliz ekonomi bakanları aracılığıyla kimbilir kaçıncı kez Türk milletine acı ilâç içirdiğini zevkten dört köşe olmuş şekilde izliyor olmalıdırlar.

    Geçenlerde basına yansıdı. Göçmenleri Avrupa’dan uzak tutma isteğiyle Tunus Cumhurbaşkanı Kays Sait’le görüşen AB heyetine verilen yanıt Tunus kadar olamadık dedirtecek türden :

    “Tunus Avrupa sınırlarının bekçisi olmayacaktır.”

    Çizere kızmak işin kolayı!

    Bu çizgilerin yaşama geçmesine neden olanı arayacaksak aynaya bakmak yeterli.

    Dilemem ama kapımızdaki acı gerçektir bu.

    Misakı iktisadiyi önemsemeyenlerin misakı milli sorunuyla yüzleşmeleri kaçınılmaz olacaktır.

  • Cumhuriyetin 100. Yılında konuya ilişkin yayınlar da ardışık olarak okurla buluşuyor. Yüzüncü yılda Cumhuriyetin geldiği noktaya hemen her gün değiniliyor.

    Henüz okurla buluşan bir kitap 100. Yılda Cumhuriyetin ilk yılını zamandizinsel olarak anlatmış. Bugün yaşadıklarımızla karşılaştırdığımızda canımızı sıksa da kitap pek çok yararlı bilgi içeriyor.

    Geçtiğimiz günlerde Bursa’da bir mahalle muhtarı düğünlerde haremlik-selâmlık uygulamasına övgüler dizdi diye okuduk basında. Yetkisiyle de göreviyle de bağdaşmayan bir durumdu. Türkiye’nin yüzüncü yılda içine düştüğü gericilik sarmalıyla pek uyumlu olduğu da kuşkusuzdu. Birilerine selâm çakma ya da yaranma amaçlı olduğu da…

    Yüzyıl önceye gidelim.

    Aralık, 1923!

    İstanbul emniyet müdürlüğü bir genelgeyle tramvaylardaki haremlik-selâmlık uygulamasını kaldırır. Devrimlerin d’sinin, laikliğin l’sinin akla bile getirilemediği zamanda İstanbul emniyeti bu kararıyla büyük dönüşümün, devrimin işaret fişeğini ateşlemiş demek abartı olmaz.

    Bu uygulamanın kaldırılması için kadınla erkeği ayıran perdenin varlığına son vermek yetmiştir. Tramvaylardaki kaçgöçe eşdeğer bu uygulama kadının özgüvenini yerle bir ederken erkeğe de ırz düşmanı yaftası yapıştırmış olmaktadır.

    Ayrıca, bu perdeler barındırdıkları kir ve mikrop nedeniyle bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Hava akımıyla uçuştuklarında iki bölümü biribirinden ayırma işlevini de yitirmektedir.

    Cumhuriyetin ilânından yalnızca 2 ay sonra yaşama geçirilen bu devrimsel uygulamayla Türkiye Cumhuriyeti’nin izleyeceği yolla ilgili olarak da önemli bir ipucu verilmiş oluyordu.

    Anayasa yerli yerinde dururken ama buna karşılık anayasa hemen her gün pek çok kez çiğnenirken Bursa’dan yükselen çağdışı sese şaşırmak gereksizleşiyor.

    Bursa muhtarından yükselen sesin uygulamaya geçip geçmemesi çok da önemli sayılmaz.

    “Söylentisi gerçekleşmesinden kötü” olan gelişmelerden birisi olarak okunmalıdır muhtarın sözleri. Böylesi bir ayrımcılığın dile getirilmiş olması bile başlı başına ürperticidir, ürkütücüdür.

    Ülkeyi kurtarıp Cumhuriyeti kuranlar, devrimleri yaşama geçirdikten sonra sonsuzluğa göçmüş olanlar bugün ayağa kalkıp olanı biteni görseler en hafif deyişle kahrolurlardı. Neyse ki böyle bir durumun yaşanması olasılığı yok diyerek kendimizi rahatlatalım.

    Geçtiğimiz günlerde andığımız Madımak kalkışmasının öncülü 1930’da Menemen’de yaşanmıştı. Bu olayı öğrendiğinde, Atatürk’ün “Menemen’i haritadan silin!” diye tepki verdiği söylenir. “Ville maudite” (istenmeyen şehir) olarak da tanımlanan bu durum yaşanmamış olsa da kurtarıcı, kurucu ve devrimcinin duyarlılığını yansıtması bakımından hiç akıldan çıkartılmaması gereken bir tepki olduğu da kuşkusuzdur.

    En büyük eseri Cumhuriyet’i gözbebeği gibi koruyanlara inat gerici Yeni Türkiye’nin düzeysiz, niteliksiz ve densiz ucuz kahramanları köşeli çıkışlarıyla sahneden inmeye niyetleri olmadığını her fırsatta haykırır gibiler.

    Dinci gericilik surda bir kez delik açtığında başa çıkılması zor.

    Yaşadıklarımıza hemen her gün eklenen yeni halkalar bu zorluğu gözümüzün içine sokan cinsten.

    Kaynakça

    Cumhuriyet’in İlk Yılı, 29 Ekim 1923 – 29 Ekim 1924, Yapı Kredi Yayınları, 2023, İstanbul.

  • Dalya yılında 29 Ekim’e erişmezden önceki önemli yıldönümü elbette Lozan.

    Yıla 2 Lozan arası iktisat kongresiyle başlamıştık. Bilindiği gibi Lozan, Cumhuriyet karşıtlarının öncelikli saldırı noktalarından birisi olagelmiştir.

    Doğrudan Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e dil uzatmanın güç olduğu yerde, Lozan gericilerin ve emperyal sevicilerin hedefi olmuştur.

    Bunu da doğal olarak bilgisizce, belgesizce ve dolayısı ile de dayanaksızca yapmışlardır.

    Birkaç örnek vermek gerekirse!

    • Lozan’a saldıranların önde gelen savlarından birisi, Lozan’da kandırıldığımızdır. Böylelikle koca imparatorluktan vazgeçmiş olduğumuz öne sürülür bu gibilerce. Nasıl koca imparatorluksa Mondros’ta silah bırakıldığını, bununla da yetinmeyen padişahın Sevr’de tahtı karşılığında neredeyse denize kıyısı olmayan orta Anadolu’ya sıkışıp kalmayı onayladığını anımsamak istemezler. İngiliz gemisine binerek yurdundan ayrılan padişah portresini anımsamak istememelerini doğal karşılamak gerekir.
    • Bu gibiler kendilerince oldukça donanımlı ve hazırlıklıdırlar. Zaten son derece kötü bir antlaşma olan Lozan’ın 100. Yıl sonunda geçersiz kalacağını, buna ilişkin antlaşma maddesinin gizli olduğunu söyleyecek denli kendilerinden geçmişlerdir. Temeldeki sorun Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlığıdır. Durum böyle olunca da başvurmayacakları yalanın olmadığını anlamak güç değil.
    • Bu öbektekilerin bir başka savı Lozan’ı ABD’nin imzalamamış olduğu bilgisidir. Emperyal tutkunluğunun ABD üzerinden eriştiği bir başka çılgınlık deyip geçelim.

    Bu yılın gözlerimizin önüne sereceği önemli gerçek Lozan’ın 100. yıl sonunda geçersiz kalacağı yalanının artık sürdürülemeyeceğidir.

    “Keşke Yunan kazansaydı!” diyerek aklı başındalığı kuşkulu ve tarihçi sanlı kişinin, bulduğu elverişli iklimde epeyce ses getirdiğine tanık olduk birkaç yıldır. Böylesi bir çılgınlığı yapan kadar yaptırana da bakmak gerekir.

    İmparatorluk tutkunlarına kısa bir yanıt!

    Lozan’la taçlanan Milli Mücadele hiçbir zaman imparatorluğu diriltmeyi amaçlamamıştır. Son kullanma tarihi dolmuş bu köhne yapıya sahip çıkmak akılsızlık olduğu kadar gerçekçilikten de uzak bir tutum olurdu.

    Son Osmanlı meclisi mebusanının 28 Ocak 1920’de aldığı Misakı Milli kararı Milli Mücadele’nin biricik rehberidir. Akılcıdır, gerçekçidir ve bir o kadar önemlisi erişilebilirdir.

    Zaten elden çıkmış olan Balkanlara yönelmek de, ulus devlet çağının eşiğindeki bir dünyada tek ortak noktamız din olan Arap toplumlarını yeniden egemenliğimiz altına alma isteği de önümüze pahalı bir ödeme koyacak olan serüvenden başkası olamazdı.

    Dış cephe bildiğimiz gibi.

    Özellikle Atatürk sonrasındaki sapmalar karşısında emperyal tutkular bir kez daha güç kazandı. Onlar bile Lozan’ı bu denli hedefe koymadı. Ama, Lozan kazanımlarını elimizden almak için ellerinden gelen ne varsa yapmaktan da geri durmadılar.

    İç cephe her zaman olduğu gibi çok önemli!

    Lozan’ı aşağılamak, Lozan’da olmayan gizli maddeler uydurmasıyla yüzyıllık antlaşmanın geçerlilik süresinin dolmak üzere olduğu izlenimi yaratmak gibi aymazlıklar temelde iç cephe sorunudur.

    Osmanlıcılık ve özellikle de II. Abdülhamit tutkusuyla yanıp tutuşanların bu tutkularını diri tutabilmeleri Türkiye Cumhuriyeti’yle çatışmalarını kaçınılmaz kıldı. Lozan’ın bu çatışmaya konu olmaması olası değildi.

    Emperyal güdümlü iç cephenin Lozan ve Cumhuriyet karşıtlığını giderir mi? Bunu bilmez zor! Ama, yine de Lozan’a yabancı gözüyle bakmak yararlı olabilir.

    Öyle bir göz ki, Lozan’a giden yolun taşlarını döşeyen, bağlaşık devletleri Türkleri geldikleri yere göndermek kaçınılmazdır savıyla çevresinde toplayan İngiltere’nin önde gelen politikacısı : Lloyd George!

    Tutkulu Türk karşıtlığını Lloyd George’un şu sözleriyle de belgelemek olanaklı!

    Eskişehir-Kütahya savaşlarında Yunan ordusu karşısında yenilen BMM ordularının Sakarya doğusuna çekilmesi sonrasında söylemiş bu sözleri.

    “Türkler Mekke’ye doğru kaçıyorlar!”

    Türk karşıtlığı bu denli açık ve tartışılmaz olan o dönemin başemperyali İngiltere’nin önde gelen politikacısına odaklanmayı sürdürelim.

    Leman gölü kıyısındaki Lozan’da eşsiz bir tiyatro oyunu izledik diye başlamış sözlerine Lloyd George. Konferansa ara verilince rahatlayan Batılıların en küçük hareketlerinde zokayı yutmuş balık gibi davrandıklarını ifade ediyor Lozan’a bakışını özetleyen bir yazısında. Türkleri iyi yönetici olmasalar da iyi balıkçılar olarak betimliyor.

    Kuşkusuz unutmamıştır. Ama, sözünü de etmemiş.

    Lozan neden Türklerin başarısıyla sonuçlandı?

    Birinci Dünya Savaşı ya da batılıların adlandırmasıyla Büyük Savaş sonlandığında Paris’teki barış konferansları barışı sağlamaktan çok yeni bir savaşın mayası olmuşlardı.

    Sevr de onlardan birisiydi.

    Türkler dışındakiler bu antlaşmalara boyun eğerken Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu halkı Sevr’i sıcağı sıcağına yırtıp atma kararlılığı ve özgüveni sergiledi.

    Lozan bir bakıma kabul edilemez Sevr’in yerine geçti. Belki de bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti ikinci paylaşım savaşının dışında kalabildi.

    İngilizler Yunanların savaş yenilgisine karşın, yenilenin kendileri olmadığı savıyla yaklaştılar Lozan’a. Vekilimiz yenildi, biz yenilmedik demek emperyal arsızlığın söylemine dönüştü.

    Lozan’daki etkinliğin adını bile kendi ruh hallerine zarar vermeyecek şekilde belirleme isteği içinde oldular.

    Öteden beri yaptıkları gibi “Yakın Şark İşleri Hakkında Lozan Konferansı” adının egemenliklerini sürdürmeye yeteceğini hesap ettiler. Türk heyetinin Lozan Barış Konferansı adlandırması önerisi kabul görmeyince konferans İngilizlerin yeğlediği şekilde başladı.

    Ancak, İngilizler egemenliklerini konferansın adını belirleyerek sürdüremeyeceklerini çok geçmeden anladılar.

    Kapitülasyonlar nedeniyle verilen arada İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde sergilenen “tam bağımsızlık” kararlılığı ikinci Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önceki diplomatik utku olarak tarihe geçmesiyle sonuçlandı.

    Lloyd George’un şu sözleri anlamlıdır :

    “Türkiye’nin Lozan’daki başarısı uygarlığın başarısızlığıdır!”

    Her ne kadar Türklerin başarısını saptasa da, emperyali uygarlıkla özdeşleştirme alışkanlığından izler taşıyan bu söz İngilizlerin ve elbette emperyalizmin bu işin peşini bırakmayacağının kanıtı olarak da okunmalıdır. Emperyalin üstünlükçülükten vazgeçmeye niyeti olmadığı da anlaşılabilir bu sözden.

    Lozan’ın 100. Yılını içinde bulunduğumuz koşullarda kutluyoruz demek gelmiyor içimden.

    Birkaç yıldır kaynamakta olan ekonomik kriz kazanının yıkıcı sonuçlarını göz ardı etmek artık olanaksızlaşmıştır.

    Diğer yandan, demografik yöntemle sağlanan karmaşa bozguna eşdeğer bir başka önemli sorun olarak kendisini göstermektedir. Demografi bir yandan iç siyasette seçimlerin belirleyicisi olurken diğer yandan da emperyalizmin arayıp da bulamadığı fırsatlar yaratmıştır yedi düvele kafa tutan, bununla da kalmayıp onu yenilgiye uğratan Türk yurdunda…

    Görünen o ki, ikinci yüzyıl en az birincisi kadar önemli ve karmaşık sorunlarla baş etmenin öne konacağı dönem olacaktır.

    Lozan’ın 100. Yılında Lozan’ın kapanışında Lord Curzon’ın katlayıp cebine koyduğu kâğıdı yeniden önümüze koymasına izin vermemeliydik.

    Kaynakça

    İlk ve Son Barış, 100. Yılında Lozan, Boyut Yayınları, 2021, İstanbul.

  • Uzunca süreden beri bilgilenmek istediğim olguydu Yeşil Ordu. Yeşil Ordu’yu okurken Rusya’dan Wagner başkaldırısı haberi geldi. Anlaşıldığınca Wagner özel ordu yapılanmasıydı. Parası karşılığında Afrika’da ve dünyanın başka yerlerinde Rusya için savaşan bu ordu son olarak Ukrayna’da görev almaktaydı. Bir süreden beri düzenli orduyla uyuşmazlıkları olduğu bilgisi alınmaktaydı. Devlet ordusuyla bu gibi ordular arasında yaşanan bu türden anlaşmazlıklara şaşırmamak gerektiğini belirtmekle yetinelim.

    Basında Wagner başkaldırısıyla birlikte bizdeki SADAT yapılanmasına göndermede bulunulduğuna ilişkin haberlere de rastlandı.

    Amacım Yeşil Ordu ile SADAT ya da Wagner arasında bağ kurmak değil.

    Yeşil Ordu Milli Mücadele sırasında ortaya çıkmış. Kurucuları arasında İttihatçılar sayıca ve etkice baskın. Düzenli ordunun olmadığı, direnişlerin yerel ölçekte düzensiz silahlı gruplarca örgütlendiği dönemde silahlı gücün hemen her türü son derece önemli değer taşımış.

    Bolşevik eğilimli Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kuruluşundan Milli Mücadele önderi Mustafa Kemal Paşa elbette haberli ve bilgili. Milli Mücadele ilkeleri doğrultusunda olduğu sürece böyle bir yapılanmanın varlığında sakınca görmüyor Paşa. En azından, zorlu koşulların baskın olduğu ortamda bu yapıya açıktan karşı durmayı öncelikli ve akılcı bulmuyor.

    Bolşevik ve dolayısı ile sol eğilimli bu yapının yeşil renkle nitelenmesi o günün koşullarında kaçınılmaz gereklilik olarak görülmüş. Solun kızılı yerine İslâm’ın yeşili halk nezdinde sorun yaşamamanın vazgeçilmezi sayılmış.

    Yeşil nitelemesinin toplumu olumlu etkileme amaçlı olmasına ek olarak kimi Yeşil Ordu ileri gelenlerinin gerçekte de Bolşevizme hayranlıkları ve bu anlayışı tek çıkar yol olarak görmüş olmaları de yadsınmaz gerçektir.

    Büyük Millet Meclisi’nde güç odağı olan Halk Zümresi grubunun Yeşil Ordu’nun siyasetteki izdüşümü olarak işlev gördüğünü eklemekte yarar var.

    Bugünden bakıldığında Milli Mücadele’de bir önderlik sorunu yaşanmadığı yanılsamasından söz edilebilir. Ancak, hiç de öyle değildir. Milli Mücadele başından başlayarak düzenli ordu kurulup da ilk utkular kazanılıncaya dek hemen her aşamada aşılması hiç de kolay olmayan engellerle kaşılaşmıştır. Önderlik sorunsalının bu engellerin önde gelenlerinden olduğu kuşkusuzdur.

    Bir yandan emperyalizm ve işbirlikçisi saltanatın baltalayıcı yaklaşımları boy gösterirken diğer yandan da Milli Mücadele önderliğini ele geçirmeye çalışanlar hiç eksik olmamıştır.

    Başlangıçta Milli Mücadele’ye destek verir görünen ve büyük ölçüde Mustafa Kemal Paşa’nın denetiminde olan Yeşil Ordu önderlik yarışı odaklarından birisine dönüşmüştür.

    Milli Mücadele’nin başağrılarından birisi olan Çerkez Ethem’in Yeşil Ordu’da öne çıkma çabalarıne eklenen başına buyrukluğu bardağı taşıran damla olmuştur denebilir.

    Diğer yandan Demirci Mehmet Efe adına da rastlanmıştır bu öne çıkma çabalarında.

    Hem Çerkez Ethem hem de Demirci Mehmet Efe düzenli ordu altında varlık gösterecek kişiler olmaktan uzaktırlar. Kendi başlarına buyruk olma kararlılığını her şeyin önüne geçirdiklerinde Milli Mücadele’yle olan bağlarını kesmiş olduklarının farkına varmışlar mıdır bilinmez.

    Düzenli orduya katılım çağrısına kulak tıkayanlar başta Çerkez Ethem olmak üzere efe önderleri de düzenli ordu amacı doğrultusunda ortamdan uzaklaştırılmışlardır.  

    Milli Mücadele’nin o zorlu döneminde iki başlılığı her şeyin ötesinde önemli tehlike olarak gören Mustafa Kemal Paşa bu konuda ödünsüz davranma kararlılığı içinde olmuştur.

    Ya düzenli ordu ya da hiç deme özgüveni göstermekten kaçınmayan milli güçler Yeşil Ordu’yu ve o orduyu önderlik savaşımına kalkan yapmaya çalışan Çerkez Ethem’i de Demirci Mehmet Efe’yi de gözden çıkartmakta ikileme düşmemiştir.

    Bugün Rusya’nın yaşadığı, uzak olmayan gelecekte başkalarının da başına gelebilecek olan sorunların kaynağı devletteki ve özellikle de ordudaki ikibaşlılıktan kaynaklanmıştır, kaynaklanacaktır. İkibaşlılığın özellikle ordu gibi silahlı güç düzleminde hiç yeri olmadığı bizim yüz yıl önceki deneyimimizle de doğrulanmıştır.

    Başlangıçtaki zorunluluklar atlatıldıktan sonra Milli Mücadele önderlerimizin ordu yapılanmasında çokbaşlılığı hoş görmemiş olmasının değeri Rusya’da yaşanan Wagner başkaldırısyla bir kez daha kavranmış olmalıdır.

    Yeşil Ordu deneyimi SADAT bağlamında süren tartışmalara ışık tutabilir.

    Her ne kadar Yeşil Ordu ya da Wagner-SADAT arasında bağ kurmayı amaçlamadığımı belirtsem de özel orduların namlularını şu ya da bu şekilde varlığını borçlu oldukları yapılara doğrultabilecekleri akıldan çıkartılmamalı.

    Çoklu ordu yapılanmasının kumara eşdeğer kırılganlıklara kaynaklık edebileceği unutulmamalıdır.