• Cumhuriyet’le birlikte kurulan Atatürk’ün diyanetinin yerinde yeller esiyor. Din devriminin önemli kurumu dinciliğin kalesine dönüştü.

    Her şeye karşın aydın din insanlarımızın sayısı az değildir. Şu andaki yoklukları sessizliklerine bağlanabilir.

    Turan Dursun’un öldürülmesi sonrası ortamda baskın ad olarak öne çıkan Yaşar Nuri Öztürk’ün sonsuzluğa göçmesiyle Cemil Kılıç aydın din insanı ve dine ilişkin doğruları topluma yansıtan ad olarak öne çıktı. Cumhuriyetçi, Atatürkçü, aydın ve de akılcı olması boy hedefi olmasına yetip arttı. Ülkenin güncel ikliminin etkisi de unutulmamalı.

    Doğrudan yaşamına yönelik tehditlere çalıştığı kurum olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın eziyete varan baskıcı yaklaşımları eklendi. Bir bakıma kaba güç bakanlığın sindirme politikasıyla bütünleştirildi.

    Dinle ve kutsal kavramlarla aldatmayı alışkanlık haline getirmişlerin hoşgöremeyeceği söylemleri ve tutumuyla içinde bulunduğumuz iklimde sivrildi Cemil Kılıç.

    Beklenen oldu!

    Evinin önünde fiziksel saldırıya uğradı.

    Yine de yılmadığını, sinmeyeceğini haykırmaktan geri durmadı.

    Bugün gericiliğin amiral gemisine dönüştürülen, bütçesinin sınırları kestirilemeyen diyanet ve din insanları Milli Mücadele’de ve onu da izleyerek Cumhuriyet’in kuruluşuyla Devrimler sürecinde önemli işlevler gördü.

    Yakın tarihe göz attığımızda saltanatla bir olup emperyalizme göz kırpan din insanlarının yanı sıra gözü pek, vatansever din insanlarına da çokça rastlanır.

    Onların tümünü bir yazıya sığdırmak elbette olanaksız.

    Birkaçından söz etmekle yetinelim.

    Börekçizade Rıfat

    Ankara Müftüsü Börekçizade Rıfat Efendi Milli Mücadele sırasında Heyeti Temsiliye Ankara’ya gelmeden önce Kuvayı Milliye saflarına katılma duyarlılığı göstermiştir. Bununla yetinmeyen Rıfat Efendi Ankara Müdafai Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşuna ön ayak olmuş, başkanlığını üstlenmiştir.

    Börekçizade Rıfat (Börekçi) (1860-1941)

    Günümüzde Merkez Bankası’nda bile yedek akçe bırakmayanların kulaklarını çınlatarak Rıfat Efendi ve eşi Saniye hanımın kefen parası olarak ayırdıkları alçakgönüllü birikimlerini gözlerini kırpmadan milli mücadeleye bağışladıklarını anımsatalım.

    Doğal olarak, Rıfat Börekçi Cumhuriyetin önemli kurumlarından Diyanet İşlerinin kurucu başkanı oldu. Ölümüne dek bu görevi sürdürdü.

    Ahmet Hulûsi Efendi

    Milli Mücadele başladığında Denizli müftüsü olan Ahmet Hulûsi Efendi’nin çok bilinmeyen özelliği İzmir’in işgalinden yalnızca 4 saat 10 dakika sonra Denizli’de işgale direnç örgütlenmesini başlatmış olmasıdır.

    İzmir işgalinin hemen ardından yapılan Denizli mitingindeki şu sözleri rehber alınasıdır :

    Bugün başında bulundukları diyaneti ve ondan da önce Cumhuriyet’i kuranların adını ağızlarına almaktan kaçınanların bu sözlerden alacağı sayısız ders olmalıdır.

    Ahmet Hulûsi Efendi Denizli’deki etkinliğiyle yetinmemiş, Dinar ve Afyonkarahisar’a dek giderek direnişi bölgesel ölçekte de örgütlemiştir.

    Ahmet Hulûsi Efendi (1861-1931)

    Abdurrahman Kâmil Efendi

    Milli Mücadele süreci bugünden bakıldığında ve o günlerin koşulları göz ardı edildiğinde kolaylıkla anlaşılamaz. Abdurrahman Kâmil Efendi Milli Mücadele ateşinin yakıldığı sırada Amasya’da vaizdir. İlk kez gördüğü Mustafa Kemal Paşa’yı topluluğa seslendiği konuşması sırasında tanımıştır.

    Abdurrahman Kâmil Efendi (Yetkin) (1850-1941)

    Bu konuşmadan etkilenen Abdurrahman Kâmil Efendi ile Mustafa Kemal Paşa arasında geçen konuşma bilinesidir :

    Amasya Müftüsü Tevfik Efendi’nin yanı sıra vaiz Abdurrahman Kâmil Efendi’nin cemaate seslenişinin Amasya Genelgesi’nin yayımlanmasına eşsiz katkısı olmuştur.

    Milli Mücadele’deki din adamları katkısına birkaç örnek vermiş olduk.

    Bugün, cumhuriyetçi, Atatürkçü ve aydın din adamı Cemil Kılıç’a uzanan ellerin Milli Mücadele saflarında yer alan çok sayıda din adamına da uzandığını saptamak durumundayız.

    Bundan 100 yıl önce başaramadığını aradan geçen zamandan sonra edindiği güçle başarma kararındadır emperyalizm ve kullanışlı maşaları. Her zaman olduğu gibi dinci gericilik emperyalizmin hazır askeri olarak sahnededir.

    Güç sarhoşluğuyla orantılı şekilde azgınlaşanların bundan böyle bu ve benzeri saldırganlıkları daha fazla sergileyecekleri kuşkusuzdur.

    Kaba gücün daha da öne çıkacağı karanlık günler ne yazık ki uzakta değildir.

    Kaynakça :

    Milli Mücadele Günlerinde Din Adamları, Recep Çelik, Atatürk  Araştırma Merkezi, 12017, Ankara.

  • Sağlık ortamında ya da spor alanında ve aklınıza gelebilecek her yerde şiddet Türkiye’nin önde gelen sorunudur. Hatta, bu sorunun yerleşikleşmiş olduğundan bile söz edilebilir.

    Spor sahaları şiddetin ete kemiğe büründüğü, hemen her an kendini gösterebildiği yerlerin başında geliyor.

    Geçtiğimiz aylarda İzmir’de oynanan Göztepe-Altay maçında yaşananlar ürkütücüydü. Sahaya inen bir yandaşın köşe gönderi direğini silah olarak kullanarak karşıt takım kalecisini hastanelik edebilmesi dehşet vericiydi. Aynı maçta bir yandaş patlayıcı maddeyle yaralanmıştı. Patlayıcı maddenin cankurtaran sürücüsü tarafından içeri sokulmuş olması olayın ayrıca üzerinde durulması gereken olumsuz yanıydı.

    Hemen her maçta futbol sahasına atılan su şişeleri kimi maçlarda sahanın belirli bölümünde kümeler oluşturacak çokluğa erişebilmektedir. Bu şişelerle yaralanan sporcular da eksik olmamaktadır. Bu açık durum karşısında başta hakemler olmak üzere güvenlik güçlerinin umursamazlığı ve edilgenliği bir başka kaygı kaynağıdır.

    Daha ne yaşanmalıdır ki o spor karşılaşması tatil edilsin!

    Geçen hafta Sivas’ta yaşanan Avrupa kupası maçında Fiorentinalı oyuncuya yumruk atabilecek denli yaklaşan bir yandaş bozuntusunun oyuncunun burnunun kırılmasına neden olduğu basında hak ettiği yeri bulmadı.

    Her şeyden önce, başta futbol yönetimleri olmak üzere sporun başındakilerin bu olaylara yeterince duyarlı yaklaşımda bulunmadıkları, yinelenmemesi için gerekli kararlılığı sergilemediklerinin altı çizilmelidir.

    Dıştan bir örnek her takımın kendi evinin önünü temiz tutması gereğine vurgu yapmamızı kolaylaştıracaktır.

    Hollanda’da oynana PSV-Sevilla maçında sahaya girerek Sevilla kalecisine saldıran PSV yandaşı kendi kulübünce yaptırıma uğratılmış. Söz konusu yandaş görünümlü vandalın 40 (kırk) yıl süreyle maçlara girişinin yasaklanması kararı alınmış. Bununla da yetinilmemiş saldırganın yol açtığı zararın karşılanması için ödence yaptırımına uğratılması amacıyla hukuksal sürecin başlatılması da sağlanmış.

    Özellikle spor alanlarındaki şiddetin kökünün kazınması herkesin kendi evini derli toplu tutmasıyla olasıdır.

    PSV kulübü bu bağlamda örnek alınması gereken bir davranış sergilemiştir.

    Bizim kulüplerimizin yöneticilerinin bu türden yaklaşımlara oldukça uzak olduğunu üzülerek de olsa saptamak zorundayız.  Böylesi davranmak şöyle dursun, bizim kulüp yöneticilerimiz karşıt kulüplerin yöneticileriyle her an olumsuz bir söz yarışı içinde olmayı görev bellemiş görünmektedirler. Böylelikle bir yandan kendi yandaşlarını bir arada tuttuklarını düşünürlerken diğer yandan da kendi hataları sonucu ortaya çıkan sportif başarısızlıklara gerekçe üretme konusunda önlem almış olmaktadırlar.

    Hemen hiçbir yönetici sözle yaptıklarının eyleme dönüşebileceğini, şiddeti besleyen bir cansuyu olabileceğini aklına bile getirmemektedir.

    Son sözlerin ilki hakemler için olsun!

    Onları verdikleri hatalı kararlar üzerinden eleştirme yetkim ve bilgim yok. Ancak, yazının başında vurguladığım gibi futbol sahalarında sıradanlaşmış olan şiddet konusunda duyarsız davranarak sporcu ve izleyici sağlığını tehlikeye attıklarını belirtmek zorundayım. Maçın tatil edilmesi için sporcuların ya da izleyicilerin hastanelik olması mı gerekmektedir diye sormuş olayım.

    Diğer yandan, güvenlik güçleri de bu konuda çok duyarlı davranmamaktadır. Polis ve diğer güvenlik öğelerinin izleyicileri sıkı izlem altında tuttukları ve bu izlemin “hükümet istifa” sözü sınırları ötesine geçemediği gözlenmektedir.

    Hem hakemler hem de güvenlik güçleri açısından “görevi ihmal” eyleminin söz konusu olduğu açıktır.

    Hollanda’nın PSV kulübünün kararı bize de örnek olsa ne iyi olur demekten alamıyorum kendimi.

  • İktisat kongresi de depremzede oldu. On bir ilimizi yıkan deprem yüzüncü yılını dolduran iktisat kongresi anmalarını da erteletmiş oldu.

    Hemen belirtmekte yarar var.

    Ülkemizin ortadan ikiye bölünmüşlüğü ne yazık ki bu önemli tarihsel olayın anmasına da yansıdı.

    Oysa, altı üstü bir anmaydı. Birkaç saat bilemediniz birkaç gün bir araya gelmek bu kadar mı zordu diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    Bu ayrılığın nedeninin neredeyse kesin olarak merkezi hükümet kaynaklı olduğunu saptamış olalım.

    Yazıya başlık olan ad konusuna gelince!

    Doğrusunun “Türkiye İktisat Kongresi” olduğunu konuya ilişkin değerli yazarların yapıtlarından öğrenmiş oldum. Yaşamının önemli bölümünü İzmir’de geçirmiş olan birisi olarak bu önemli kongrenin adının önündeki İzmir nitelemesinin yerini Türkiye’ye bırakmış olmasından en küçük rahatsızlık duymadım. Doğru ve gerçek neyse ona bağlılık her şeyin önünde gelir.

    Aslına bakılırsa ekonomi de tıpkı yerkabuğu gibi bir deprem odağıdır ülkemizde. Neredeyse döngüselleşmiş ekonomik krizlerin her birisi depreme eşdeğer sonuçlar yaratır. Rehber edinilen ekonomik modelin doğal sonucudur yaşanan. Mutlu azınlık bu krizlerden güçlenerek ve varsıllaşarak çıkarken geniş halk yığınları krizin bedelini işini, aşını ve hatta eşini yitirerek öder. İşin siyasi faturası o andaki iktidara kesilir (bu kez de aynısı olacak mı sorusunun yanıtını yakındaki seçimden sonra anlayacağız).

    Faiz artırılsaydı, bu kadar düşürülmeseydi ve benzeri söz yarışlarından ekonominin temel sorunlarını konuşmaya sıra gelmez. Durum böyle olunca da her krizden sonra alevlenen tartışmalar bir şekilde sonlanır. İş bir sonraki krize gün saymaya kalır.

    Türkiye İktisat Kongresi’ne ilişkin toplantıların anma içerikli olduğu savıma gelince!

    Merkezi hükümetin yaklaşımı da anma odaklıydı. Hatta, yapma ve yıkma işlerini pek sevdikleri için olmalı ilk İzmir İktisat Kongresi’nin yapıldığı, artık yerinde yeller esen yapının (Hamparsumyan Han) canlandırılması, yeniden yapılması merkezdekilerin önemsediği konu olarak öne çıkartıldı. Söz konusu yapının 17 Şubat’a yetiştirilmesi planlanmıştı. Ancak, her gün önünden 2 kez geçtiğim yapının değil 17 Şubat’a bugüne bile yetişmediğini gözlerimle görmekteyim.

    Yapının canlandırılması, özgün tasarımına uygun şekilde yeniden yapılması rant amaçlı bir yapılaşmaya elbette yeğlenir.

    Ama, Türkiye İktisat Kongresi özgün yapısının yanı sıra bir kez daha özümsenmesi gereken yanıyla da önemli bir etkinliktir.

    Ne merkezi ne de yerel yönetimin bu konuda ilkeli ve kararlı olmadığı açıktır.

    İktidarın güçlü adayı Altılı Masa’nın olası iktidarında ekonomiyi Ali Babacan’a teslim edeceği bilgilendirmesi ekonomi cephesinde çok da değişen bir şey olmayacağını göstermesi bakımından önemlidir. “Daha fazla borcu, daha iyi koşullarla bulurum” anlayışı geçici rahatlama yaratsa da kriz döngüselliğine umar olmayacaktır.

    Bu arada, Türkiye’nin mutlaka değişmesi gereken bir iktidarı olduğunun da altını çizmeliyim. İsyanım iktidar adaylarının Türkiye İktisat Kongresi ruhuna ve ilkelerine uzaklığınadır.

    İBB’nin şu günlerde sürmekte olan iktisat kongresi programına göz attığımda Serdar Şahinkaya, Yıldırım Koç ve Şaduman Halıcı dışında o ruhla ilintilendirebileceğim ada rastlayamadığımı çok da şaşırmaksızın ama epeyce üzülerek gördüm.

    Güncel olduğu için deprem uzmanları Naci Görür, Övgün Ahmet Ercan ve Okan Tüysüz gibi alanlarının tartışmasız yetkinleri olan adları eleştiriden bağışık tutmakta yarar görüyorum.

    Ancak, Francis Fukuyama, Sir Bob Geldof ve Michio Kaku gibi uluslararası tanınmışlığı olanların Türkiye’nin ekonomideki çözüm arayışlarına nasıl esin kaynağı olabileceklerini de anlayabilmiş değilim.

    Birinci İktisat Kongresi’ni düşününce konuşmacı listesinde “ortaya karışık” ötesi bir tasarım olamaz mıydı diye düşünmekten alamadım kendimi.

    Elbette olabilirdi.

    Dünyanın dört bir yanından ünlüleri bir araya getiren anlayış hiç kuşkusuz bunu da düşünebilirdi. Ama, Türkiye İktisat Kongresi ruhuna ve kurucu ilkelere bağlılık içindeki adların söyleyecekleri zamanın ruhuna uymazdı.

    Seçime geri saydığımız şu sıralarda Altılı Masa’ya ayrıca yer verilmiş olmasını elbette anlayışla karşılıyorum. Umarım ben ve benim gibileri yanıltırlar da, bir parçası oldukları Türkiye İktisat Kongresi ruhuna uygun yaklaşımlarda bulunurlar.

    Varsıl içeriğiyle ve sosyal izlencesiyle iz bırakacak bir anma toplantısıdır İBB’ninki. Bu yanına vurgu yapılmazsa haksızlık olur. Güzel bir anma etkinliği olduğu kuşkusuzdur.

    “Anma” işi tamam olduğuna göre darısı “anlamaya” diyerek sonlandırmış olalım!

  • Vatan savunması, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in Kuruluşu, Devrimler ve Toplumcu Sağlık anlayışına canlarıyla, kanlarıyla ve alın terleriyle katkıda bulunan tün Tıbbiyelilerin yüce anısına saygıyla…

    “Mülkiye-Harbiye-Tıbbiye” 

    Etkileri bugün de fark edilmekte olan yakın tarihimizin yapılmasında rol almış üçlü! İlk bakışta Mülkiye ve Harbiye tamam ama Tıbbiye’nin burada işi ne diye soracaklar çıkacaktır.

    Bu soruyu bir çırpıda yanıtlamak hiç de kolay değildir. Doyurucu bir yanıt için yakın tarihimizi gözden geçirmemiz gerekir.

    “Tıbbiyeli” sözcük anlamı olarak tıp fakültesini bitirmiş, hekimlik diplomasını almış kişiyi tanımlasa da; “hekim olmak” ile “Tıbbiyeli olmak” kavramlarının biri birinden ayrılması gerekir.

    Yakın tarihte yapacağımız kısa gezinti bu ayrımı sağlıklı şekilde yapabilmemizi sağlayacaktır.

    14 Mart Tıp Bayramı yalnızca ülkemizde kutlanan ve coğrafyamıza özgü bir özel gündür. Hekimlikle ilgili küresel ölçekli sayısız gün ve kutlama bulunmakla birlikte 14 Mart bize özgü ve benzersizdir.

    14 Mart Tıp Bayramı’nın kökünün 1827’de II. Mahmut zamanında Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire adıyla kurulduğu 14 Mart gününe dayandığı klasik bilgisiylesıkça karşılaşılır. Yanlış değildir belki ama yalnızca böyle bir tanımla yetinmek hem önemli bir eksiklik hem de Tıbbiyelilik kavramını açıklamada yetersizlik anlamına gelecektir.

    Bilindiği gibi üç anakaraya yayılan, Akdeniz’i Osmanlı Gölü’ne dönüştüren İmparatorluk çağa ve aydınlanmaya ayak uyduramadığı için önce duraklamaya, sonra gerilemeye ve sonunda da kaçınılmaz olarak çöküşe girmiştir. Ne Tanzimat, ne Islahat fermanları ve ne de Meşrutiyet bu kaçınılmaz sonun önüne geçememiştir.

    Çöküşün son noktasında kendisini gösteren işgal her kesimden insanı “vatanseverlik” ortak paydasında buluşturmuştur. Osmanlı’nın çöküşünün de önde gelen nedeni olan Aydınlanma değerlerinden uzak kalış doğallıkla “aydın” kıtlığına da yol açmıştır.

    Belki de bu kıtlıktır Tıbbiye’nin Mülkiye ve Harbiye ile yarışırcasına aydın kaynağına dönüşmesi.

    Tıbbiyeli algısının oluşmasına acıklı, destansı ve çok önemli katkı koyan tarihsel olaylardan birisi Çanakkale Savaşları sırasında yaşamını yitiren Tıbbiyelilerdir. Sırf bu nedenle dönemin tıp fakültesi 1921’de mezun verememiştir. Çünkü, mezun olması gerekenler çoktan toprağa düşmüş ve şehadete erişmişlerdir.

    Batı Cephesindeki Çanakkale Savaşları konusunda biraz olsun bilgili ve bilinçli olduğumuz söylenebilir. Buna karşılık, Doğu cephesindeki Sarıkamış faciasıyla ilgili olarak son yıllara değin yeterince bilgili olduğumuzu söylemek zordu.

    Örneğin, “Andımız”ın yazarı da olan bir başka Tıbbiyeli Dr Reşit Galip’in Sarıkamış’ta hekim olarak katkı koyduğu pek de bilinen bir ayrıntı değildir. Atatürk’ün her anlamda güvendiği ve bu nedenle “Atatürk’ün Fikir Fedaisi” olarak da tanınan Reşit Galip Cumhuriyet’e daha çok verecekleri varken genç yaşta yitirdiklerimiz arasına katılmıştır.

    Dr Reşit Galip (1893-1934)

    Geçen hafta ölüm yıldönümünde andığımız Dr Reşit Galip son nefesini kitapları arasında vermiştir. Öldüğünde cebinde yalnızca 5 lira vardı.

    Dr Mehmet Esat Paşa (1865-1936) Göz Hekimliği ve bu alandaki yenilikçi ve buluşçu çalışmalarının yanı sıra vatan ve millet sevgisi ile de tanınmakta; bunca uğraşının yanında gazetelerde köşe yazıları da yazmaktadır. İşgal İstanbul’unda Malta Sürgünü olması bu bakımdan hiç şaşırtıcı değildir. İşgalcinin kendisi için zararlı görerek Esat Paşa’yla birlikte 140’ı aşkın vatanseveri Malta Sürgünü yapması hiç kuşku yoktur ki, sürgünlerin boyunlarına asılmış bir şeref madalyasıdır. Tıbbiyeli ruhunun ete, kemiğe büründüğü ilk kişiliklerden birisidir Dr Mehmet Esat (Işık) Paşa.

    Dr. Mehmet Esat (Işık) Paşa (1865-1936)

    Esat Paşa ile birlikte Malta Sürgünü olan bir başka Tıbbiyeli de Süleyman Numan Paşa’dır (1868-1925).

    Dr Süleyman Numan Paşa (1868-1925)

    Dr Esat Paşa Malta sürgünlüğüyle onurlanırken, Dr Besim Ömer’in (1862-1940) İzmir’in işgali üzerine 17 Mayıs 1919’da protesto mitingi örgütlediğinden de pek azımız haberdardır.

    Dr. Besim Ömer AKALIN (1862-1940)

    Vatanseverlerin bir bölümü Malta Sürgünü olurken bir diğer bölümü Anadolu’ya geçmiş ve bu geçiş yine bilindiği gibi Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Gemisi ile olmuştur.

    Bandırma’da da Mustafa Kemal’e eşlik eden üç Tıbbiyeli vardır. Dr Albay İbrahim Tali (Öngören) (1875-1952), Dr Behçet Adil (Feyzioğlu) (1887-1975)  ve Dr Binbaşı Refik Saydam (1881-1942). Dr Refik (Saydam) Tıbbiyeli ruhuna can veren Milli Mücadele yıllarından sonra 14 yıl süreyle Sağlık Bakanı olarak da hizmet verecektir Cumhuriyet’e. Osmanlı’dan miras sağlık sorunlarının çözümüne önemli katkılar sunmasıyla bilinir.

    Dr Behçet Adil Feyzioğlu (1887-1975)

    Dr İbrahim Tali Öngören (1875-1952)

    Dr. Refik Saydam (1881-1942)

    Tıbbiyeli Hikmet (Boran) (1901-1945) da “Tıbbiyeli Olmak” kavramının önde gelen idollerinden bir başkasıdır. Milli Mücadele’nin önemli köşe taşı olan Sivas Kongresi’ne arkadaşlarının topladığı yol parası ile katılan Tıbbiyeli Hikmet bu kongreye katılmakla yetinmemiştir. Manda karşıtlığı ve bağımsızlıkçı yaklaşımıyla Mustafa Kemal’in yanı başında yer almıştır.

    Tıbbiyeli Hikmet (Boran) 1901-1945

    Orhan Boran babası Tıbbiyeli Hikmet Boran’la birlikte. Torunu da Tıbbiyelidir. Bugün ülkesine hizmeti dedesinin yolundan giderek sürdürmektedir.

    Tıbbiyeli Hikmet yeri geldiğinde Milli Mücadele’ye omuz verirken; diğer yandan da arkadaşı Dr Yusuf Balkan ile birlikte Dr İbrahim Tali Öngören ve Türkiye’nin ilk Sağlık Bakanı Dr Adnan Adıvar önderliğinde Tifüs aşısı çalışmalarında yer almıştır.

    Dr Adnan Adıvar (1881-1955)

    Cumhuriyet’i kurmak için önce Milli Mücadele’de yer alan Tıbbiyeliler, daha sonra hem Devrimler’e hem de Osmanlı’dan miras kalan sağlık sorunlarının üstesinden gelinmesine katkı vereceklerdir.

    İlerleyen yıllarda bu sorunlarla baş edilmesinde yol alındığında bu kez toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışının yaşama geçmesinde rol alacaklardır. Bu bağlamda bizlerin hiç aklından çıkmayan bir başka Tıbbiyeli Dr Nusret Fişek’tir.

    Prof Dr Nusret Fişek (1914-1990)

    Adını anmadan geçemeyeceğimiz bir başka Tıbbiyeli ise hepinizin yakından tanıdığı ve yakın zamanda yitirdiğimiz Prof Dr Türkan Saylan’dır. Bir yandan hekimliğiyle, diğer yandan da insancıllığı ve Cumhuriyet’e kanat gerişiyle dört dörtlük Tıbbiyeli duruşu gösteren Saylan hoca yalnızca biz Tıbbiyelilerin değil aynı zamanda yaşamını adadığı genç kızlarımızın gönüllerinde yerini çoktan alanlardandır.

    Prof Dr Türkan Saylan (1935-2009)

    Başlangıçta kısaca sözünü ettiğimiz gibi 14 Mart Tıp Bayramının kökeni Osmanlı’da çağdaş tıp eğitiminin başlamasından çok 14 Mart 1919’da Tıbbiyelilerin işgal İstanbul’unda 14 Mart’ı işgalcilere başkaldırı aracına dönüştürmelerine dayanmaktadır.

    Özetle, “Tıbbiyeli Olmak” hekim olmanın ötesinde bir onurlu sıfattır. Hekim olmanın yanı sıra anti emperyalist, bağımsızlıkçı, her türlü işgale karşı ve vatansever olmak gibi önemli özellikler gerektirmektedir.

    Son yıllarda “Sağlıkta Dönüşüm” ile kendini gösteren önce biz hekimleri cendereye sokan; artık toplumu da bu anlamda olumsuz etkileme potansiyeli gösteren uygulamalar nedeniyle bunalan bazı meslektaşlarımızın “14 Mart’ta kutlayacak ne var?” yollu serzenişleri yankılanıyor kulaklarımızda.

    Hemen anımsayalım! 14 Mart 1919’da da kutlayacak bir şey yoktu. Ama, Tıbbiyeli bilinci ve kararlılığı o 14 Mart’ı bir silkiniş ve uyanış aygıtına dönüştürme becerisi gösterdi.

    Yetmedi bayrama dönüştürdü…

    Bugün de karşımızda böyle bir görev durmuyor mu?

    14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun!

    Not  : Bu yazı 01.03.2012 tarihli Dağarcık Türkiye gazetesinde yayımlanan aynı başlıklı yazıdan derlenmiştir.

  • İzmir kitap fuarı kısa aralıklarla ikinci kez kapılarını açtı. Salgında yapılamayanların acısını çıkartırcasına bir sıklık diyelim. Bugün (12.03.2023) kitap fuarında rastladığım kalabalığa bakınca  İzmir kitabı özlemiş demek yanlış olmaz.

    Salgın arasından sonraki kitap fuarlarındaki en önemli değişiklik yeriyle ilgili oldu.

    Önceleri Kültürpark’ta olmasına alıştığımız kitap şöleni ikidir FUAR İZMİR’de sahne alır oldu.

    Kitap fuarını hemen her gün ziyaret etme alışkanlığı olan bir kitapsever olarak bu alışkanlığımdan vazgeçmek zorunda kaldım. Yeni yerindeki kitap fuarına toplu taşımayla ve yaya gitme olanağı bulunmadığı için çokça zaman ayırmak gerekiyor. Gündelik yaşamından özel aracı çıkartmış birisi olarak kitap fuarına gitmek için yeniden direksiyon başına geçmek zoruma gitmedi desem yalan olur.

    Yeni fuar alanının önündeki alabildiğine geniş açık otopark alanında yaşadıklarım da canımı sıkmadı değil.

    Kitap fuarına gelenlerin kültürel düzeyleri tartışılamaz kuşkusuz.

    Buna karşılık, otoparkta sergilenen ve kuralları zorlayan kimi zaman da çiğneyen davranışları kitapseverlere yakıştırmak da bir o kadar zor.

    Birkaç adım daha az atmak uğruna yasak yerlere park etmek, çıkışları kapatıp park alanından çıkmak isteyenlerin işini zorlaştırmak ve bunlara eklenebilecek pek çoğu toplumsal ahlâkın ve kültürün aşınmışlığına örnek oluşturması bakımından ürperticidir.

    Ülkemizin dağları aşan sorunlarının bir iktidar değişikliğiyle çözülemeyecek denli devleştiğini de gösterir bu türden gündelik yaşam ayrıntıları.

    Son 20 yılda yaşananların toplumsal yaşam ortamını da epeyce örselediği, bir zamanların her şeyin üzerinde tutulan değerlerini aşındırdığını görmek karamsarlık yaratsa da çözümsüzlüğe tutsak olduğumuz anlamı yaratmasın.

    Yüz yıl önce ateş çemberinden geçerek Milli Mücadele verebilen, Cumhuriyet kurabilen ve Devrimler yapabilen bizler için bu türden sorunları çözmek de olanaksız olmasa gerektir.

    Diğer yandan, kitap fuarı adı fuarla anılsa da diğerlerinden farklılık gösteren bir etkinliktir.

    Kentin orta yerine dolmuşların girebildiğini düşünürsek kitap fuarının bu ayrıcalıktan yoksun bırakılması anlaşılır gibi değildir.

    Kültürparktaki alıştığımız mekânı artık belediye olsa da kentin sıfır noktalarından birinde kitap fuarı için bir alan yaratmak, üzerinde düşünülmesi gereken önemli gereklilik olarak görülmelidir.

    Toplu taşımayla ya da yürüyerek, çalışıyorsanız iş çıkışında erişilebilir bir kitap fuarı isteminin yetkililerce dikkate alınması önde gelen dileğimdir.

    Pazar günü olması nedeniyle kitap fuarı oldukça kalabalıktı.

    İçeride iğne atsanız yere düşmeyecek bir insan çokluğu vardı. Yerilecek değil sevinilecek bir durumdu bu.

    Buna karşılık, yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle alıp başını giden kitap ederlerinin de erişilir olmaktan uzak kaldığını belirtmeden geçemem.

    Kamunun kâğıt ve selüloz üretiminden çekilmesi sonrasında bu konuda kendine yeter olmaktan çıkan Türkiye bu tarihsel hatanın bedelini ödüyor diyebiliriz.

    Kitabı sıradan bir ilgi alanı olarak görenlerin önemsemeyeceği bu durum kimilerine “okumasalar da olur” (hatta okumasalar daha da iyi olur bile diyebilirler içlerinden) dedirtebilir.

    Görselliğin izlem kolaylığı oluşturduğu sosyal ortamlarda zaman geçirmeye alışan toplumun okuma alışkanlığının bir de kitap ederlerinin baltalaması kaçınılmaz olmaktadır. Eğitim-öğretimdeki kâğıt ve ürünleri tüketimi göz önüne alınırsa kâğıt üretmemenin yol açacağı acınası durum daha iyi anlaşılacaktır.

    Tüm bu nedenlerle kitap fuarının alıcılardan çok bakıcıları ağırladığı söylenebilir.

    Hemen eklemekte yarar var!

    Yüksekleri zorlayan ederlere karşın Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Araştırmaları Merkezi’ndeki ederlerin oldukça gülünç düzeylerde kaldığını gözlemlemek biraz olsun iç açıcı oldu diyebilirim.

    Depremde yerle bir olan kentlerimizde aksayan her türlü hizmetin baş sorumlusuydu kanımca hesapsızca, kitapsızca ve sınırsızca yapılan özelleştirmeler. Kâğıt üretimindeki özelleştirmelerin günümüzde bu yazıya konu yakınmanın temel nedeni olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

    Kitapta da hamamın namusunu Atatürk’ün adını taşıyan ve Atatürk’ün yadigârı olan kurumlar kurtardı dersek ynılmış olmayız.

    Sözünü ettiğim üçlünün oldukça uygun ederlerini görünce ne var ne yoksa edinesim geldi dersem abartmış olmam.

  • Geçen yılın bugünlerinde İzmir’de bir futbol maçına gitmiştim. Stadyumda son izlediğim maç 2005 İzmir Universiade’ındaki Türkiye-Fas maçıydı.

    Göztepe-Kasımpaşa maçından önce yaşadıklarım bu ortama oldukça yabancı kaldığımı düşündürmüştü.

    Yağış beklendiği için olduğu için yanıma şemsiye almıştım.

    Girişte şemsiyem alıkonuldu. Bir şemsiye sahaya atılabilecek bir nesne olduğu gibi sopa niyetine de kullanılabilirdi. Her şeye karşın kolluk güçlerinin özenine ve güvenlik anlayışına saygı duydum.

    Bu maçtan birkaç hafta sonra İzmit’te oynanan Kocaelispor-Altınordu maçında sahada oluşan pet bardak yığınlarını görünce doğal olarak şaşırdım. Belli ki pet bardakta su sokulabiliyordu içeriye.

    Geçtiğimiz haftalarda oynanan Göztepe-Altay maçına görevlilerin aracılığıyla sokulan silaha eşdeğer nesneleri düşününce pet bardakta su solda sıfır kaldı.

    Dün akşam Adapazarı’nda oynanan Sakaryaspor-Samsunspor maçında pet bardak sularının nasıl silaha dönüşebildiğini bir kez daha üzülerek ve dehşet içinde izledim.

    Bu kez saha içinde pet kümelerine ek olarak Samsunsporlu bir oyuncunun yüzünün al kan içinde kaldığını da gördüm. Aynı oyuncu oyundan çıktıktan sonra kırmızı kart görünce çıkış tüneline ilerlediğinde orada da şiddetle karşılaştı. Ayrıntısını bilemiyoruz.

    Saha içinde en küçük sakatlık durumunda “sporcu sağlığı” haklı gerekçesiyle duran oyun nedeniyle devre ve maç sonlarına 15 dakikayı bulan süreler eklenmesine de alıştık.

    Pet bardakta su sporcu sağlığını tehlikeye sokmuyor olmalı ki tüm olumsuz deneyimlere karşın içeri girebiliyor. İçilmek yerine sahaya yağdırılabiliyor.

    Sporcu sağlığından ve elbette maçın güvenliğinden birinci derecede sorumlu “hakem denen varlık” tüm bu olanları soğukkanlılıkla izleyebiliyor.

    Çok açık ki yukarıdan verilmiş buyruk var!

    Sakın maçı tatil etmeyin, kulüplerimizi üzmeyin deniyor belli ki.

    Bizlere düşense bir sonraki maçta aynılarını izlemek için gün saymak oluyor.

    Sağlıkta, sporda, aile içinde ve aklınıza gelebilecek her yerde şiddetin tırmanmasına şaşırmak artık gereksizleşiyor.

    Şiddet dediğimiz olguya çağrı çıkartmak, özendirmek değilse, bu yaşananlar nasıl açıklanmalı?

    Şiddeti içselleştirmemiz mi isteniyor?

  • Yaşı uygun olanlar anımsayacaktır Çarşaf gülmece dergisini. Belleğim yanıltmıyorsa o zamanların önde gelen gülmece dergisi Gırgır’a seçenek olsun diye Hürriyet gazetesi tarafından önce Nehar Tüblek onu izleyerek de Semih Balcıoğlu yönetiminde 1975-1992 yılları arasında okurla buluşturulmuştu.

    “ErDemir EceKeş” Çarşaf dergisince yaratılmış bileşik bir kişilikti.

    Çarşaf 4 EKİM 1978

    12 Eylül’e yol alan Türkiye’de bir yanda Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş diğer yanda da Bülent Ecevit başat politikacılardı.

    Bugünküne benzer bir kutuplaşma ve karşıtlaşma sokaklara da şiddet olarak yansımaktaydı. Doğal olarak toplum gergin ve kaygılıydı.

    Bu ortamda ülkenin kamplaşma ve kutuplaşma sorununa umar olacak bir kişilik yaratmak çıkış yolu olarak görülmüş olmalı ki o yılların etkili dörtlüsünü bir araya getiren tipleme yapılmıştı.

    Güncel deyişle : Dördü bir arada!

    Böylesi bir kişiliğin Türk toplumunun isteklerine karşılık verebileceği, gerginlikleri azaltabileceği mi öngörülmüştü?

    Bugüne bağlamak gerekirse!

    Günümüzdeki kutuplaşmanın o zamankinden eksiği sokaklarda kanın gövdeyi götürmeyişidir. İyi ki de böyledir. Bir başka fark da bugün Türk siyasetinde öne çıkanların hiç bir şekilde bir araya getirilemiyor oluşudur. Özellikle gülmecenin neredeyse tümüyle bitirilmesi böylesi bir yinelemenin önündeki önemli engellerden birisi ve belki de önemlisidir.

    Hafta sonunda devrildi devrilecek denilen ve hafta başında yeniden kurulan altılı masa bana ErDemir EceKeş’i anımsattı.

    Altı yapı/kişi üzerinden toplumu kucaklama isteğinin ürünü sayabilir miyiz bu birlikteliği bilemiyorum. Ama, salt iktidar değişikliği amaçlanıyorsa en azından hedefe varmak için işe yarar bir aygıta benzediği de kuşkusuzdur altılı masanın. Bugünkü koşullarda başka seçenek olmadığı (acı) gerçektir.

    Altılı masa çözümlemesi yapmaya hiç hevesli değilim.

    Ancak, iktidar değişimi için farklı görünen eğilimleri bir araya getiren oluşumun ortaya çıkması için gerekli koşulların oluştuğunun altını çizmekten de kaçınamam.

    Yirmi yılı aşan ve farklı dönemlerde farklı kimliklerle kendisini gösteren iktidarın Türkiye’yi taşıyamadığını görmek için çok bilmiş olmaya gerek yok. Türk milletinin bu iktidarın yükü altında ezildiğini görmemek de olası değil.

    Gelinen noktada, bir stadyumda gladyo simgeleri olarak bilinen “Yeşil” ve “beyaz toros” pankartları açılabilirken başka stadyumlarda son derece demokratik bir istem olan “hükümet istifa” diyememe cenderesine sokulmuştur Türk toplumu.

    Hemen her gün başta Cumhurbaşkanı olmak üzere etkili ve yetkili konumda olanlar kendilerinden saymadıklarını kaba sözlerle baskı altına tutmayı sıradan bir eyleme dönüştürmüşlerdir. Bu ve benzeri davranışlarla kıskaca alınan ülkemiz insanının tutunacak dal arayışına şaşırmamak gerekiyor.

    Biri diğerine benzemez görünen yapıların bir araya gelmesiyle oluşturulan altılı masaya soluksuz bırakılan yığınların gözünden bakmakta yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Bir yanda Türkiye’yi taşıyamayan, milletin de sırtında taşımaktan usandığı iktidar diğer yanda bu olumsuzluğa son vereceğim diyenler!

    Umutsuzluk ve bıkkınlık kıskacındaki yığınların böylesi bir seçeneğe ilgisiz kalması düşünülebilir mi?

    Başka pek çok konuda çözümün değil sorunun parçası olma olasılığı taşısa da bugünkü iktidara son verme gizil gücü yüksek olan altılı masa kitlelerin ilgisini çekebilmiştir.

    Olası olumsuzluklar akla getirilse de pek çok kişi bu sorunları tartışmayı “şimdi sırası değil” diyerek ötelemeyi yeğlemektedir.

    Hatta, kimileri altılı masa ne kadar kötü bir yönetim sergileyebilir sorusuna “bugünkünden kötü olamaz” karşılığını verebiliyor.

    Anlaşıldığı kadarıyla seçimde iktidar değişikliği olursa “tek adam”ın yerini “çok insan” alacak.

    Altılı masayla ilgili yazacak, söyleyecek çok şey var!

    En iyisi anahtar sözcüklerle yetinmek!

    • Ekonomik yıkım
    • Demografik bozgun
    • Madımak
    • Nurculuk
    • Zevzeklik
    • Dersim

    Bugün Türkiye’yi taşıyamayan ve Türk milletinin altında ezildiği hükümetten kurtulmak biricik amaçsa başka seçenek yok!

    Bu seçimi, birilerini iktidara getirmek kadar 20 yıllık iktidara son verme fırsatı olarak görmek yanlış olmayacaktır.

    Türkiye, kuruluş ilkelerini göz önünde tutan, onları rehber edinen siyasi odak eksikliğinin bedelini ödüyor.

    Bugüne umar olması öngörülen ErDemir EceKeş (6+2) bulundu.

  • Hafta sonunu kaplayan politik sarsıntı giderildi. Altılı masa yeniden toparlandı. Toplumsal beklenti karşılanmış oldu. Türkiye’yi ikiliğe tutsak eden politik ortamla ilgili yazılacak ve göz önüne alınacak sayısız ayrıntı var. Bunları bugünlerde dile getirmek ya da yazmak kutuplaşmış Türkiye’de etiketlenmenize yeter de artar.

    Türkiye’ye uzunca süredir egemen olan siyasi ortamda “iç cephe”ye değinmek neredeyse olanaksızlaşmıştır. Birinin ak dediğine diğerinin kara demesi neredeyse zorunludur. Böylesi bir ortamda “iç cephe” ortak paydasında buluşmak da düşe eşdeğer bir beklentiye dönüşmüştür. Bu olumsuzluktan hiç kuşkusuz önemli ölçüde iktidar sorumludur. Ancak, muhalefetin de bundan yararlandığı akıldan çıkartılmamalıdır.

    Olay 1

    ABD Genelkurmay Başkanı, geçtiğimiz günlerde güney sınırlarımızın yanı başındaki ayrılıkçı, etnikçi, bölücü terör unsurlarını ziyaret ederek desteğini bir kez daha üst düzeyde sunmuş oldu. Sözde müttefikimiz ABD Batı sınırlarımıza yaptığı yığınağı epeyce ilerletmişken ve son aşamasına eriştirmişken güneydeki kuşatmayı da ileriye taşıyarak buradaki ereklerinden vazgeçmediğini bir kez daha ortaya koyan bir davranış sergilemiştir.

    İç cephenin biri birine girdiği günümüzde bu önemli olay neredeyse görülmemiştir. Görüldüyse bile hak ettiği değer verilmemiştir. Depremle yerle bir olan bölgemizin yanı başındaki bu önemli gelişmeye dışişlerinin tepkisine eklenen bir başka tepki ya da karşı çıkışın yokluğu düşündürücüdür.

    Olay 2

    Bursa’daki Bursaspor-Amedspor maçında yaşananlar da önemlidir. İlk yarıda oynanan Amedspor-Bursaspor maçı da yaşanan saha içi olaylarıyla anımsanacaktır. Kimi odakların, Bursa’daki maçta yaşananları bu maçın öcünün alınması olarak nitelemesi inanılır gibi değildir.

    Bursa’da yaşananların öç alma kapsamında değerlendiriliyor oluşu ürperticidir.

    Bursa’daki maçta Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’la beyaz toros pankartları kullanılmış olması inanılır gibi görünmese de gerçektir.

    Stadyumlardan yükselen ve son derece demokratik bir istek olan “hükümet istifa” seslerine hoşgörülü olamayan hükümetin Bursa’daki maça söz konusu pankartların yanı sıra patlayıcıların sokulması konusundaki hoşgörüsü anlamlıdır.

    Geçen yılın bugünlerinde İzmir’deki bir futbol maçına gittiğimde beraberimdeki şemsiyenin içeri sokulmadığını yaşamamış olsam Bursa’daki maçta içeri sokulan nesnelerin gözden kaçmış olabileceğini düşünebilirdim.

    Bursa’da sahnelenen ve son derece tehlikeli olan oyuna ilişkin yeterince ses gelmemiş olması, bu önemli olayın Türkiye iç siyasetindeki toz dumanın gölgesinde kalmış olması da bir o kadar önemsenmelidir.

    Türkiye’yi ortadan ikiye bölen politik ortamın son derece yaşamsal önemdeki gelişmelere tepkisizliğe varan bir algı yaratması, üzerinde önemle durulmayı gerektirir.

    Hemen her gelişmeyi dış güçlerle ilişkilendirenlerin kendi görevlerini göz ardı ediyor olmalarının da altı çizilmelidir. Hükümet istifa diye bağıranları anında saptayabilme yeteneğindeki iktidarın Bursa’daki utanç gecesine engel olamamış olması tarihe geçecek denli önemlidir.

    Son depremle birlikte yaldızları iyice dökülen iktidarın kendisi milli güvenlik sorununun bir parçasına dönüşmüştür.

  • Doksan altı saatlik aradan sonra yola devam kararı alındı. Çok açık ki “millet ittifakı”nın 2 ana öğesi masanın dağılmasının sorumluluğunu üstlenmek istemedi. Bu gelişmedeki aslan payı KK ve MA ikilisinden çok Türkiye’de iç karartan, bunaltı yaratan 20 yıllık iktidara aittir. Bu dönemin mutlaka sonlanması gerekliliği toplumun kararlı ve güçlü isteğini doğurmuştur.

    Toplum öylesine bunaldı ki, “bu iktidar sonlansın da, ne olursa olsun” düşüncesi hemen herkesçe benimsendi.

    Özellikle, gündelik yaşama yansıyan baskıcı ve kısıtlamacı yaklaşımlar bardağı taşırdı.

    Yeni dönemde iktidara kim gelirse gelsin işi kolay olmayacaktır. Deyim yerindeyse ateşten gömlek giyecektir. Türkiye, asıl zorluğu seçimden sonra yaşayacaktır. Ekonomik koşulların ağırlığı bu olumsuzluğun habercisidir. Bastırılan yay örneğince daha büyük ekonomik yıkımların yaşanması kaçınılmaz görünmektedir.

    İktidar adayının bu durum karşısındaki çözüm önerisinin “daha fazla borcu, daha iyi koşullarla bulurum” anlayışının ötesine taşıması zorunludur. Elbette bu ve benzeri kuramsal çözümlemeleri çoğaltmak olasıdır.

    Ancak, gündelik yaşama yansıyanlar da yabana atılamaz.

    Türk toplumunu çok etkilediği kuşkusuz olan gündelik yaşam yansımaları önümüzdeki döneme ilişkin umutların yeniden yeşermesiyle bir bayram havası oluşmasına yetti de arttı.

    Birkaç örnek.

    Beştepe sarayının bin küsur odası olduğu yansımıştı basına çok önceleri. Bu sarayın bir aylık giderinin 18 milyon lira olduğu bilgisi bile toplumu öfkelendirmeye yetip artmıştır.

    Büyük törenlerle açılan Çanakkale köprüsünden en yoğun günlerde geçen araç sayısı 10 bini biraz geçebilmektedir. Oysa, işletmecisine günde 45 bin araç geçmiş gibi ödeme yapılmaktadır. Hangi insaf, hangi vicdan ve de ahlâk bu haksızlığı içine sindirebilir? Her felakette vatandaşına İBAN numarası veren iktidarı da unutmadan.

    Cumhurbaşkanının zaman zaman basın toplantısı yaptığına tanıklık ediyoruz. İzleyesim gelmese de salgın ve deprem gibi önemli süreçlerde izlemek durumunda kalıyorum. Basın toplantısında en ön sırada bakanlar kurulu üyeleri oturuyor. Yerli, yersiz cumhurbaşkanını alkışlıyorlar. Salonda basın var mı yok mu belirsiz. Her basın toplantısı şu sözlerle sonlanıyor :

    “Allah yar ve yardımcınız olsun! Kalın sağlıcakla!”

    Nasıl ki bilim yanlışlanabilir bir olguysa siyaset de benzer şekilde sorgulanabilir olmak zorundadır. Sorgulamayı yapacak olan başat kurumlardan birisi basındır. Basın toplantısında basının varlığı ya da yokluğu fark edilmiyorsa, tek bir soru sorulamıyorsa orada sorgulanamazlık var demektir.

    12 Eylül öncesini ve elbette sonrasını yaşamış birisi olarak bu denli edilgenliğe tanık olmadım. Gazetecinin uçağa ve başka yerlere iliştirilmediği, görevini biraz olsun yapabildiği bir dönem beklentisi bile heyecanlandırmaya yeter kitleleri.

    Depremi izleyerek projektör görmüş tavşana dönüşen Kızılay’ın bütçesinin Yeşilay’dan düşük olması kabul edilebilir mi?

    Depreme hazırlıkla görevli ama kendisi depreme hazırlıksız olan AFAD’ı da unutmamak gerekir. Depremden sonraki saatlerde değil, günlerde bile yıkıntı altında kalan insanlardan yükselen yardım çığlıkları unutulabilir mi?

    Her şeyin ötesinde devletsiz kaldığımızı fark ettik depremle birlikte. En kötü zamanda devletin bir güç olduğunu, kötü de olsa varlığının güvence olduğunu fark ettik özellikle tek kişilik iktidar döneminde.

    Derin kuramsal çözümlemeler de elbette gereklidir.

    Ama, ortalama yurttaş için günlük yaşam çok şeydir.

    Oraya yansıyanlar, orada kendisini gösteren gerilimler bir anlam taşır.

    İşin bu yanı göz ardı edilemeyecek denli önemlidir. Türkiye’yi sarsan son birkaç günde yaşananlar ve toplumun güçlü beklentisi de bu önemin kanıtı sayılmalıdır.

  • Depremi izleyerek futbol dünyamız da devinime geçti. Yardımlar toplandı. Toplanan yardımlar başkanından futbolcusuna kadar her katmandan kişi tarafından ayrıştırılarak yardım eli bekleyenlere ulaştırıldı. Bu saygıdeğer davranışlar için olsa olsa şükran sunulur. Unutmadan bunu yapmış olalım.

    Vergi toplama görevini yerine getirmeyen devletimiz nerede bir felaket yaşansa yardımlara sarılıyor. Oysa, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir vergilendirme yapılmış olsa, devlet de tutumlu olup birikim yapsa bunlara hiç gerek kalmayacak.

    Yerleşim yerini seçemeyen, kötü yerleşim yerini kötünün kötüsü yapılarla donatanlardan tutumlu olmayı ya da adaletli vergi toplamayı beklemek gerçekçi olmaz.

    Televizyon izlencesi eşliğinde yardım toplama etkinliğine futbol dünyamız da eklendi.

    Dün akşam (01.03.2023) birkaç tv kanalının ortak yayınında TFF başkanına ve ona eşlik eden hemen tüm süper lig takımlarının başkanlarına rastladım. Futbolcular da eksik değildi.

    Yardımı doğasından kopartarak gösteri aracına dönüştürme fırsatı sunan bu türden izlenceler içtenlikten yoksun yanlarıyla rahatsızlık kaynağı bile olmaktalar.

    Başta TFF Başkanı olmak üzere stüdyoda bulunan hemen herkesin neşeli yüz ifadesi gözden kaçacak gibi değildi. Kahkahaları eksikti desem abartmış olmam.

    Katıldıkları etkinliğin anlam ve önemiyle örtüşmeyen bu görüntüyü moda deyişle not ettim.

    Bu arada, geçen hafta sonunda futbol izleyicilerinden yükselen “hükümet istifa” sesleri iktidarca hoş karşılanmadı. Kayıtsız, koşulsuz ve de mutlak bağlılık görmeye alışmış iktidar bu çatlak ses karşısına öfkesine engel olamadı.

    Bu arada, Anadolu kulüpleri kendilerinden beklenen bağlılığa uygun açıklamalarıyla iktidarın yüreğine biraz olsun serin sular serpmeye çalıştı.

    Hatta, hafta sonundaki Kayserispor maçına Fenerbahçeli izleyici alınmaması görülmemiş bir hızla kararlaştırıldı.

    İzleyicilerin tepkisini kulüp yönetimlerinden beklemek safdillik olurdu!

    Neden mi?

    Spor kulüplerimiz ve onların da içinde futbol kulüpleri ülke yönetiminin mikro ölçekli yansıması olarak görülmelidir.

    Her ikisindeki ortak payda “kötü yönetim”dir.

    Ayrıcalıksız tüm kulüplerimizin parasal durumu son derece kötüdür. Hepsi de borç içinde yüzmektedir. Tek başına bu durum bile kötü yönetildiklerinin sağlam kanıtıdır.

    Özellikle tanınmış ve büyük kulüplerimizin başındaki yöneticilerin önemli çoğunluğu iş insanıdır. Büyük ölçekli işlerini kulüpleri yönettikleri gibi mi yönetiyorlar diye sormuş olalım.

    Böylesine kötü yönetilen ve önemli çoğunluğu aynı zamanda anonim şirket olan oluşumlara can simidi atan kimdir.

    Elbette siyasi iktidar ve onun elinin altındaki aygıtlar olan kamu bankaları.

    Salgın oldu dengeler bozuldu. Ver elini kamu bankaları.

    Döviz fırladı bütçeler dikiş tutmadı. Koşun kamu bankalarına.

    Bu duruma düşen başka anonim şirketlere benzer şekilde yardım ediliyor mu?

    Sunulmuyorsa neden?

    Futbol tutkusunun önemli sayıda insanı bir araya getirdiği ülkemizde batık kulüplere yaşam öpücüğü sunmak da popülizmin önemli parçasıdır.

    İktidar bir yandan bu yolla oy devşirmeyi umarken diğer yandan da bu kulüplerin dizginlerini ele geçirmiş oluyor.

    Dizginler ele geçiyor da ne oluyor diye soracak olursanız bakınız günümüze derim.

    Hükümete bağlılık yarışına giren Anadolu kulüplerimizi bu yola iten de, “hükümet istifa” diyen yandaşlarına sahip çıkamayan büyük İstanbul kulüplerini edilgen davranmaya zorlayan da bu bağımlılıktır.

    Futbolun kötü yönetilmesi ve borç batağına sürüklenmesi yapılandırma için kamu bankalarını sahneye çıkartıyor. Bu da iktidarın futbol ortamında mutlak egemenlik kurmasını sağlıyor.

    Olay budur!

    İzleyicilerin duyarlılığını kulüplerden beklemek yersiz ve gereksizdir.

    Borç alan akıl almakla yetinmez para da alır.

    Para alanın dili tutulur…

    Çeki düzen verilecekler listesinde başa yazılan Kızılay ve AFAD’a futbol ortamının kişilerini ve kurumlarını da eklemekte yarar var.

    Esnafın, çiftçinin, iş dünyasının kullanması gereken paraları sınırsızca ve sorumsuzca kullanan kara delik futbol kulüplerinin bu sorumsuzluğuna ivedilikle son verilmeli.