• Kurtarıcı, kurucu ve devrimci Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i kurma kararını ortada Milli Mücadele bile yokken Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit (Kansu) Bey’e yazdırdığı bilinir. Bu sırada, yalnızca Cumhuriyet’i değil bir dizi devrimi de not ettirmiştir. Mazhar Müfit Bey’in o gün için ütopya düzeyindeki bu tasarımları not etmekle birlikte “Paşam bu kadar da hayalci olunmaz!” sözlerini “Ben yatmaya gidiyorum” diyerek tamamladığı yer alır kaynaklarda.

    Mazhar Müfit Bey, Mustafa Kemal’in yanı başındadır. Kuşkusuz güvenmektedir ona.

    Milli Mücadele için Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal’e “deli değil, zır deli” nitelemesini yakıştıransa 150’liklerden Refi Cevat (Ulunay)’tır.

    Her neyse!

    Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i kurma düşüncesinin çok daha eskiye dayandığını söylemek de olanaklıdır. Doğrudan değilse bile dolaylı yoldan dışavurmuştur bu tasarımını.

    1905’te Bulgar Türkolog Manolov’a “Zamanı geldiğinde Latin harfleri kullanılacaktır” sözlerini de Cumhuriyet tasarımının bir parçası saymak gerekir kanımca.

    Cumhuriyetimizin 99. Yaşını kutladığımız şu günlerde kişisel tanışıklığım olmamakla birlikte görüşlerine değer verdiğim, düşünsel yapımın oluşmasında etkili olduğunu düşündüğüm bir yazarın Cumhuriyet tanımlaması ilişti gözüme.

    “Cumhuriyet’in kuruluşuna ve devrimlerin yaşama geçirilmesine uzanan sürecin yalnızca bir Milli Mücadele olarak algılanamayacağını, bu sürecin Türk Milleti’nin uygarlaşmaya karar vermesi olarak da görülmesi gerektiği…”ni savlamaktaydı değerli yazar.

    İlk bakışta çok hoşa giden ve ikilemsiz benimsenecek bir düşünce gibi göründü gözüme.

    Düşününce kafamda farklı çağrışımlar oluştu.

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci önderin etkileyiciliği, akılcılığı ve küresel ortamı kusursuz çözümlemesi yadsınmaz gerçekti. Yoksul, yoksun ve hastalıklı bir milleti peşine takıp olanaksızı olanaklı kılmasında bu özelliklerinin payı da büyüktü.

    Bence durum şöyleydi.

    Türk Milleti canını dişine takarak bir varlık-yokluk savaşımına girişmişti Mustafa Kemal’in peşine düşerek.

    Ayağını basacağı bir vatan toprağının yokluğu olasılığı, içinde dinsel olanlarında bulunduğu, o günün koşullarında milli sayabileceğimiz değerlerin korunması, kollanması kaygısı Anadolu halkının olmazsa olmazlarıydı. Biraz daha ileri gidersek Mustafa Kemal Paşa’nın peşine düşmesinin ardında saltanatı ve halifeyi koruma, yeniden güçlü kılma güdüsünün etkisi de yadsınmaz düzeydedir.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Milli Mücadele’den yıllar önce kafasında kurguladığı devrimci dönüşüm için aradığı itici gücü Anadolu halkında bulmuştur. Bu gücü akıllıca bir stratejiyle devinime geçirmiştir demek çok daha doğru olur.

    Özetle, Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele yoluyla Anadolu halkını bambaşka bir meydana çıkartmıştır. O meydanda Anadolu halkı için çağdaşlaşmaktan başka seçenek yoktur.

    Mustafa Kemal ile onun peşine düşenler arasındaki düşünsel ve eylemsel farklılığı yanı başındakilerin önce Cumhuriyet’e sonra da Devrimler’e uzak durmasından da anlamak olasıdır.

    Dalya demeye bir kala Türkiye Cumhuriyeti ve dolayısı ile Türk Milleti karanlıkla başbaşadır.

    Her ne kadar doğrudan değilse bile karanlığa yolculuğun hemen her aşamasında göstermelik de olsa Türk Milleti bu gidişe onay vermiştir.

    Bu acı verici sonucun ortaya çıkmış olması bile Anadolu halkının bundan 100 yıl önce verdiği savaşımın “çağdaşlaşmaya karar vermesi” gibi bir nedenle ortaya çıkmadığını üzülerek de olsa saptamak durumundayız.

    Yüzüncü yılın başta politikacılaımız olmak üzere aydınlarımızı ve Türk Milleti’ne önderlik ve rehberlik eden tüm unsurların aklını başına getirmesinden başka bir şey dileyemiyorum.

    İktidar ve muhalefetin hiç olmazsa Cumhuriyet yıkıcılığı ortak paydasından uzaklaşması önde gelen gereklilik olarak görünüyor.

    Bu durumda bize de Cumhuriyet kuruculuğu görevi düşsün!

  • Başka şekilde elde edilemeyen, etki altına alınamayan kitleyi (milleti) propaganda, casusluk, sabotaj ya da terör yoluyla istenen biçime sokmak olarak tanımlanmış kaynaklarda Beşinci Kol etkinliği.

    İspanya İç Savaşı sırasında Madrid’e 4 kol halinde ilerleyen faşistlere Madrid içinden destek olanlara beşinci kol göndermesine rastlanıyor pek çok kaynakta.

    Yine, klasik düzende 4 kol olarak yürüyen orduya destek amaçlı olarak düşman ülkede yürütülen casusluk etkinlikleri beşinci kol olarak adlandırılmıştır.

    Beşinci Kol etkinliklerinin emperyalizmin günümüzdeki en etkin silahlarından birisi olduğu kuşkusuzdur. Silah zoruyla ve saldırganlıkla hedefe erişmenin her zaman ve her ortamda başarı şansı olmadığı düşünüldüğünde beşinci kol etkinliğinin küresel ölçekteki önemini ve yaygınlığını anlamak kolaylaşacaktır.

    Türk Tabipleri Birliği Merkez Konsey (TTB MK) Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın geçtiğimiz günlerde etnik bölücülüğün sözcülüğünü yapan bir medya ortamında Türk Ordusu’nu kimyasal silah kullanmakla suçlaması doğal olarak gündemde önemli yer tuttu.

    Başta hekim kitlesi olmak üzere toplumun her kesiminden öfkeli tepkiler yükseldi bu sorumsuz ve bir o kadar aymazlık ürünü açıklamaya.

    Doğrusu bu açıklamanın benzerlerine pek çok kez tanıklık etmiş bir hekim olarak son çıkışa da aşaşırmadım.

    Bir tanıklık

    Yıl 2014.

    Yer Ankara!

    Daha birkaç ay önce TTB Genel Kurulu yapılmıştı. Kasım ayı başında bu kez olağanüstü genel kurul için aralarında benim de bulunduğum İzmir Tabip Odası TTB Büyük Kongre delegeleri Ankara’ya çağırıldı.

    Gündem mi?

    Üye ödentilerinin gözden geçirilmesi, düzenlenmesi ve güncellenmesi.

    Soğuk kasım gününde Ankara’da toplanan olağanüstü genel kurulun gerçek gündemi çok geçmeden anlaşıldı.

    Rojava Devrimi’ni selamlamak için genel kuruldan bir heyet oluşturulması.

    İnanması güç ama neredeyse gün boyu süren tartışmalar bu bağlamdaydı.

    TTB arka bahçe mi?

    Türkiye’de toplumcu hekimliğin öncüsü Nusret Fişek hocanın TTB yönetiminden ayrılması sonrasındaki 30 yıl boyunca TTB etnik ayrılıkçılığın arka bahçesine dönüştürüldü. Bu nedenle, az önce paylaştığım yaşanmışlık kesinlikle şaşırtıcı sayılmazdı bu süreci yakından izleyenler için.

    Şebnem Korur Fincancı’nın çıkışına dönecek olursak…

    Dayanaksızlığı ve gerçekdışılığı bir yana yasayla kurulmuş bir meslek kuruluşunun başındaki kişinin ayrılıkçı teröre kol kanat geren bir televizyon kanalında ne işi vardı diye sormakla başlayabiliriz işe.

    Türk ordusunun envanterinde bulunmadığı pek çok kez dile getirilen kimyasal silahlarla ilgili bir savın bölücülüğün sözcülüğüne eşdeğer bir ortamda dile getirilmesi kabul edilebilir gibi değildir. Burada amaçlananın bir kuşkunun dile getirilmesinden çok emperyal destekli ayrılıkçılığa kamuoyu desteği sağlanması olduğu açıktır.

    Her şeyi bir yana bırakıp sormak gerekir!

    Bugün ülkemizin güneydoğusunda yoğunlukla kendisini gösteren, sınır ötesinde yuvalanma ve barınma olanağı bulan ayrılıkçı terör kimlerce özendirilmektedir ve desteklenmektedir? Terör örgütüne sözde bağlaşığımız ABD’nin TIR’lar dolusu silah gönderdiği ve ayrılıkçılığı saklamaya gerek duymaksızın silahla donattığı ve bu donatımı sürdürdüğü nasıl olur da göz ardı edilebilir?

    Avrupa’nın pek çok ülkesinin yanı sıra Atlantik’in karşı kıyısındaki başemperyalist ABD’nin ayrılıkçı teröre verdiği destek kuşkuya yer vermeyecek denli ortadadır. Ayrılıkçı terör dünyanın başka pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de emperyalist kurgunun gereği olarak varlığını sürdürmektedir.

    Bu gerçekten hareketle ayrılıkçı teröre yakınlık duyan, bununla da yetinmeyip destek olan, kol kanat geren herkes konumu ne olursa olsun emperyalizmin piyonu olmayı içine sindirmiş olmaktadır. Bu duruma destek olanların kendilerini siyasi yelpazenin neresinde gördüklerinden çok kimin yararına duruş içinde olduklarına bakmak çok daha doğru olacaktır.

    Koçbaşına dönüştürülen TTB

    Şebnem Korur Fincancı’nın duruşunda vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta sorunları dağları aşmış bir meslek grubunun kamu kurumu niteliğindeki kurumunun başındaki kişi olarak asal görevini bir yana bırakarak üzerine görev olmayan konulara odaklanmış olmasıdır. Şebnem Korur Fincancı için TTB öncelikli değil ikincil bir olgudur dersek yanılmış olmayız. Kendi görüşlerini ve düşüncelerini yayarken, terör odaklarına yakınlık duymakta sakınca görmezken TTB’nin gücünden yararlanmaktadır. Başka deyişle kendisi TTB’ye güç katacak yerde başında bulunduğu kurumun gücünü başka amaçla koçbaşı olarak kullanmaktadır.

    Türkiye’deki 170.000’i aşkın hekimin yasayla kurulmuş meslek kuruluşu olan TTB yönetilecek olmaktan çok sıçrama tahtası işlevi gören ikincil bir oluşuma dönüştürülmüştür.

    Şebnem Korur Fincancı bu çıkışıyla bir yandan sorunlarına çözüm getirmekle yükümlü olduğu hekim topluluğuna zarar verirken diğer yandan da ayaklarını bastığı ülkeye ihanete eşdeğer kötülük yapmış olmaktadır.

    Rastlantı mı?

    Bu arada, barolarda da seçim eğik düzlemine girildiği bugünlerde İzmir Barosu seçimli genel kurulundan (22.10.2022) gelen bir haber de bu yazının konusuyla ilintisi nedeniyle ilgi çekiciydi.

    Genç bir avukat hanımefendi ayrılıkçı ve etnikçi söylemlerini kürsüden dile getirme sınır tanımazlığı sergiledi. TTB ortamında bu ve benzeri söylemler pek çoğumuzu şaşırtmazken, İzmir Barosu ortamında etnikçi-ayrılıkçı çıkış tarihte bir ilk olarak kayıtlara geçmiş olmaktaydı.

    Önce TTB sonra Baro! Rastlantı mı diye sormakla yetiniyorum.

    Kısa zaman aralığında yaşanan ardışık iki olay doğal olarak beşinci kol etkinliğini çağrıştırdı.

    Yazının başındaki Beşinci Kol girişi bu çağrışımın ürünüydü.

    İğneyi kendimize …

    6023 sayılı yasayla 1953’te kurulan tabip odalarına üyelik 12 Eylül döneminde yapılan bir düzenlemeyle zorunlu olmaktan çıkartılmıştır. Üye olma zorunluluğu özel hekimlik alanında çalışan hekimlerle sınırlandırılmıştır. Her şeye karşın hekimlerin önemli niceliğinin kamuda çalıştığı gerçeği önümüzde durduğuna göre tabip odalarının önemli bir üye kaynağından yoksun bırakıldığı açıktır. Şebnem Korur Fincancı ve çizgisinin TTB ortamına egemen olma fırsatı bulması tabip odalarına üye olan hekimlerin seçimlere ilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Tüm hekimlerin değil üyelerin % 15-20’sinin seçtiği tabip odası ve TTB yöneticilerinin beşinci kol etkinliği içinde yer alıyor izlenimi vermelerine şaşırılabilir mi?

    Şebnem Korur Fincancı’nın çıkışı sonrasında TTB’yi kapatalım sesleri yükselebilir kimi odaklardan. Nasıl ki yargıdan kaynaklı sorunları adliyeleri kapatarak çözmeyi aklımıza getirmiyorsak TTB’de yaşanan sorunları da TTB’yi kapatarak çözmek akılcı olmayacağı gibi tutarlı bir yaklaşım da olmayacaktır. Yakın geçmişte benzer durumlar karşısında ülkemizi yönetenlerin sergilediği tutum ve uygulamalar anımsandığında “TTB’yi kapatma” olasılığının hiç de düşük olmadığını saptamak zorunda olmanın yarattığı kaygının da ayrıca acı verici olduğu kuşkusuzdur.

    Hekimlerin ezici çoğunluğunun benimsemediği, görüş birliği içinde olmadığı TTB yöneticilerinin bulundukları yerden uzaklaştırılmaları ve o yöneticilerin önderliğinde kuruma egemen olan çizgi kaynaklı kısır döngüye son verilmesi fırsatı pek çok kez yakalanmış olsa da ilgisizlik ve katılımsızlık bu fırsatın tepilmesi sonucunu doğurmuştur.

    Emperyal sözcülüğüne heveslenen, beşinci kol etkinliğine özdeş davranışlar içinde olmakta sakınca görmeyen TTB MK Başkanı Şebnem Korur Fincancı hiç kuşkusuz birincil sorumludur, baş kusurludur.

    Ancak, ilgisiz ve katılımsız biz hekimlerin bu olumsuzluktaki sorumluluğu da görmezden gelinemez. Bugün bir kez daha su yüzüne çıkan bu olumsuzluk geçmişte de pek çok kez gündeme gelmişti. Yaşananlardan ders alınıp da keşke bu olumsuzluğa hekimlerin kendi kurumlarına sahip çıkan oylarıyla son verilseydi demekten alamıyorum kendimi.

    Her şeye karşın Şebnem Korur Fincancı’nın istifa ederek hekimler başta olmak üzere kamuoyunun beklentilerini karşılamak gibi bir seçeneği olduğunu anımsatarak…

    Fırsat bu fırsat

    Kestirilebileceği gibi Şebnem Korur Fincancı istifa istemlerini kulak arkası etti. Hatta, hızını alamamış olmalı ki soluğu Almanya’da aldı. Bir yanında etnikçilerle diğer yanında FETÖ’cülerle Türkiye’deki insan haklarını konuştu. Türkiye karşıtlığını sürdürdü demekle yetinelim.

    Bu arada, Fincancı’nın içinde olduğu etnikçilikle iktidarın bitip tükenmez ümmetçilik anlayışının ortak paydada buluştuğu izlenimi yaratan gelişmeler de yaşanıyor.

    Cumhurbaşkanı “o kişinin başında bulunduğu…” sözleriyle başlayan değerlendirmesinde Türk Tabipleri Birliği’ni niteleyen “Türk”ü silme ya da baroda yeltenildiği gibi hekimlikte de çoklu meslek kuruluşu oluşturma doğrultusunda işaret vermiş oldu.

    Çayın taşıyla çayın kuşunu vurmaya eşdeğer bir girişim.

    Fincancı ve ekibini sevindireceği kuşkusuz.

    Beşinci kol(lar) iş başında.

    Not : Son dakika haberi olarak Şebnem Korur Fincancı’nın gözaltına alındığı haberi düştü ortama. Bu gibi kabalıklara ne gerek var? Böylelikle Şebnem Korur Fincancı’nın eylemleri ve söylemlerinin tartışılmasının önüne geçilmiş olmuyor mu? Bir bakıma koruma altına alındığı da söylenebilir.

  • İngiltere’de Boris Johnson’dan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Liz Truss’ın görev süresi kelebeğinki kadar kısa sürmese de marulu yakalayamadı.

    İngiltere’de bir gazete olaya gülmece katmak için Truss’ın başbakanlığı bir demet marul bayatlayana dek sürecek mi türünden bir bahis atmış ortaya.

    Truss’ın istifa haberiyle birlikte marulun ilk günkü gibi olmasa da tazeliğini sürdürdüğü görülmüş.

    İngiltere tarihinin başbakanlık otluğunda en kısa süre (45 gün) oturan kişisi olarak da tarihe geçti Bayan Truss.

    Bir başka ilginç ayrıntı da ölümünden kısa süre önce kraliçe II. Elizabet’ten aldığı görevi yeni hükümdar kral III. Charles’a geri vermesiyle ortaya çıkmış oldu.

    Truss’ın maliye bakanının varlıklıların vergi yükünü azaltma tasarımı başbakanlık koltuğunu bırakmasına mal oldu denebilir. Vergi düzenlemesinin yol açtığı sarsıntı maliye bakanını değiştirmekle dinmeyince başbakanı da alaşağı etmiş oldu.

    Böylelikle, pek çok kişiyi kendisine hayran bırakan Batı biçemli demokrasi gösterisi bir kez daha sahnelenmiş oldu.

    Paranın gücü demek de olası.

    İşin bu yanını İngilizlere bırakalım. Böylesi gösterişli görev değişiklikleri basına ve kamuoyuna oyalanma olanağı verse de özde değişen çok şey olmayacağı açıktır. İngiliz emperyalizmini ata benzetirsek binici değiştirerek yolunda ilerlemeyi sürdürecektir.

    İngiltere dışından bakıldığında ortaya çıkan görünüm yetersizlik, beceriksizlik ve yeteneksizlikle betimlenebilir.

    İyi de bundan bana ne diyecekler için eklemekte yarara var!

    Yanı başımızda 8 aydır sözde Ukrayna-Rusya ama özde Batı-Rusya savaşı yaşanıyor.

    Bu, daha fazla uzatılmaması gereken savaşın önde gelen özendiricisi ABD’yse İngiltere’yi ikinci sıraya yazmak yanlış olmayacaktır.

    ABD Başkanı’nın gözler önüne serilen sağlıksız duruşuna eklenen İngiliz beceriksizliği Ukrayna-Rusya çatışmasının ateşini her fırsatta harlayan iki önde gelen güçtür.

    Tüm dünyanın sorunu olan bu savaş sürecini yönetenlerin içine düştüğü ibretlik durum göz ardı edilmemesi gereken bir ayrıntı gibi göründü gözüme.

    Bu yazı da bu önemli ayrıntıya değinmeyi amaçladı.

    Son söz : Dünya güvenilir ve ilkeli önderlik konusunda çorak bir dönemden geçiyor.

  • Yazının başlığındaki soruyu birkaç ay önce de sormuştum. Aklını bir kenara bırakıp da yaşamaya çalışan toplumlarda bu soru sayısız kez sorulur. Bizimki de bu hesap. Trafikte, depremde, kentleş(eme)mede ve akla gelebilecek her alanda hazırda bekleyen sorudur.

    Amasra’daki maden cinayeti gerçekleşir gerçekleşmez bir telaşa tanıklık edildi. Suçluların telaşıydı. Sayıştay olacağı öngörmüştü.

    Pür telaş olanlar biraz bekleseler kaygılarının yersiz olduğunu anlayacaklardı.

    Cumhurbaşkanı Amasra’da yaşananı “kader planı”yla açıklayınca sorumlu, yükümlü kalmadı. Elbette yaptırım olasılığı da!

    Evlerimizde bile bulunabilen gaz saptayıcının taşkömürü madeninde bulundurulmaması gibi bir olasılık söz konusu olamayacağına göre…

    Madende patlamaya neden olan gaz düzeyi saptanmış olmalıdır.

    Böyle bir durumla evimizde karşılaştığımızda gazın vanasını kapatıp, ortamı havalandırmak ilk işimizdir.

    Maden Mühendisleri Odası’nın madendeki gaz düzeylerine ilişkin bilgilere erişemediği haberine dayanarak belirtmekte yarar var. Gaz düzeyleri saptanıp da gereği yapılmadıysa son derece kötü bir durum söz konusudur. Saptanması zahmetine katlanılmadıysa çok daha kötü bir durumla karşı karşıyayız demektir.

    Benzer durumla madende üretime ara verilmesi ve ocağın boşaltılmasıyla başa çıkılır.

    Bunun yaşama yansıması üretim eksiği ve dolayısı ile parasal yitimdir. Patrona yazan bir bedeldir.

    Patronun zarara uğramaması ödemenin insanla yapılmasını zorunlu kılar.

    Ucuz olan neyse ödeme onunla yapılır.

    Gerçek budur!

    Bakmayın siz oraya doluşan hükümet üyelerinin ve onlara eşlik eden diğer siyasilerin ağlamaklı sesle konuşmalarına, yaslı yüz ifadelerine.

    Bu kez yiten canlara “şehit” payesi verilerek duygulara yönelik gösterilerde yeni bir boyuta erişilmiş oldu. Tabutu bayrağa sar, bir de şehit de! Olsun bitsin!

    Bu arada, “şehit” söyleminin de içinin boş olduğu taze bir haberle doğrulandı. “Amasra’da şehit olanların ailelerine yönelik ayrıcalık önerisi TBMM’de iktidar partilerinin oylarıyla reddedildi.”

    Kader planı anlayışının hâkimlerin ve hekimlerin işini kolaylaştıracağı kuşkusuzdur.

    Hâkim davaya bakmaktan, kim sorumlu kim sorumsuz, kim kusurlu kim kusursuz çetrefilinden kurtulur.

    Hekim de canla başla çalışıp zahmete girmekten.

    Bir örnekle anlatmaya çalışayım.

    Soluk borunuza bir şey kaçtı diyelim. Bir manevrayla bu ölümcül durumdan kurtarılabilirsiniz.

    Bunun yerine dua da edilebilir. Ancak, kabul edilebilir bir seçenek olmadığı kesindir.

    Bu örnekte aklımıza bile getirmeyeceğimiz seçeneği Amasra’da  -350’de yanıp kül olan işçiler için aklımıza nasıl getirebiliyoruz?

    Yanıtı açık!

    Para yerine insanı feda eden anlayışın da bir çıkış yoluna gereksinimi var.

    Bu çıkış yolu akılla açıklanabilecek ve bulunabilecek türden olmadığına göre geriye kalan seçenek kutsal zırhı içine girmek oluyor.

    Madencinin canı bu kadar mı değersiz diye sormaktan alabilir miyiz kendimizi?

    İş ve aş yoksunu ülkemiz insanları ve elbette onların parçası olan üstelik örgütsüz, sendikasız madencilerin göz göre göre ölümden kaçamamasında bu zayıflığın etkisi tartışılmazdır. Sendikası, dolayısı ile tutunacağı dal olmayan bir madencinin “bu riski göze alamam, madenden ayrılıyorum” demesi bu nedenle neredeyse olanaksızdır.

    Metan saptayıcının işlevini yerine getirmiş olduğunu varsayıyoruz. Madendeki gaz eşik değerleri aşmıştır. Patlama kaçınılmazdır. Keşke metan saptayıcının eli, kolu ve bir de sopası olsaydı da madendekileri yaka paça dışarıya çıkartsaydı diyesi geliyor insanın.

    Eşik değerlerin üstündeki gaz düzeyinin gereği üretime ara vermektir. Böyle bir durumda üretimin sürdürülmesi kararı veriliyorsa bedel insanla ödenmiş olmaktadır.

    Durum bu kadar açık ve yalındır.

    Bu durumda yaşanana “kaza” demeyi sürdürür müsünüz?

    Adlandırma önemlidir.

    Kaza derseniz başka cinayet derseniz başka sonuca ulaşırsınız.

    Olayın kadere bağlanması da cinayet olduğunun dolaylı yoldan doğrulanmasıdır.

    Zaman tünelinde ilerlerken yaşananları nedensellikten kopartıp soyut yargılarla açıklamaya çalışmak üzerinde önemli durmayı gerektiren ayrıntıdır.

    Bir yanda suçum ve sorumluluğum yok diyen, cenazelere kısa sürede ulaşmayı hüner sayan iktidar.

    Diğer yanda, bu cinayetten ikincil kazanç sağlamaya çalışan, olayın özüne inmekten uzak duran muhalefet.

    Kavgalı görünen ikili ne de güzel ortak paydada buluşuyor değil mi?

  • Bir şeyin adını yanlış koymak o şeyin yanlış algılanmasına yetiyor. Türkiye’deki kömür madenlerinde yaşanan cinayetlerin adını “kaza” koyduğunuzda doğal bir afete eşdeğer algı yaratılmış oluyor.

    Bir önemli bilgi :

    “Almanya’da 1971’den bu yana ölümlü maden olayı yaşanmamış!”

    Bizdeki durumsa şöyle :

    “1980’den bu yana yaşanan maden olaylarındaki can yitimi sayısı 1000’e dayanmış” durumda.

    Neden böyle?

    Metan gazıyla kömür madeni yapışık kardeşler gibi. Kömür madeninden söz ediliyorsa metan gazı olmadan olmaz.

    Sorun metanın varlığından çok eşik değerleri aşmasıyla ilgili.

    Günümüz teknolojisiyle madendeki metan gazını ölçmek ve eşik değerleri aşıp aşmadığını belirlemek olanaksız değil.

    Özelleştirilen (ya da taşeronlaştırılan) madenlerde işçi örgütsüzdür.

    Metan gazının yükseldiği belirlense de orada çalışan işçinin bu duruma karşı devinime geçmesi olanaksızdır. Başka deyişle, Türkiye’de maden işçisi felçtir. Maden tehlikeli diyerek dışarı çıksa işini yitirecektir. İşini yitirince de aşını!

    Madene inmeyecek her işçinin yerine bir değil birkaç kişi bulma olanağı eksik değildir.

    Metan gazının eşik değerleri geçmesi bir bedel ödemeyi gerektirir.

    Bu bedel iki şekilde ödenir.

    Ya parayla ya da insanla!

    Türkiye’de ödeme aracı daha ucuz olduğu için insandır.

    Metan gazının eşik değerleri aşması durumunda yapılacak iş bellidir.

    Madeni boşaltarak üretime ara vermek.

    Bu durumda kazanca odaklı işletme para yitirecektir. Bu da kaçınılmazdır.

    Para mı insan mı?

    Ucuz olan, yitimi kabul gören insanı yitirmek yeğlenir.

    Nasılsa sonunda birisi çıkıp “yazgı” diyecektir.

    Cenazeler bayrağa sarılarak şehit sayılacaktır.

    Bölgeye siyasiler üşüşecektir.

    Ağlamaklı sözlerle, düşmüş suratlarla üzüntülerini bir tiyatro oyuncusu yeteneğiyle dışavurabilecektir.

    Birkaç günde, bilemediniz  haftada yaralar kapanacaktır!

    Bir sonraki cinayete dek tiyatro dekorları ve oyuncular sahneden inecektir.

    Cumhurbaşkanının “kader planı” nitelemesi pek çok vicdanı rahatsız etmiştir, yaralamıştır.

    Ama, işin gerçeği şudur ki, böyle bir ürün alıcısı olmasa ortama sunulmazdı.

    Bu ürünün alıcısı olduğu sürece kullanışlı olacağı kuşkusuzdur.

    On beş yıl kadar önceydi.

    Tuzla’daki bir tersanede kurtarma filikası denemesinde maket yerine canlı insan kullanılmıştı. Filikadaki insanlardan birkaçı şehit düşmüştü.

    Sorumlular bulundu elbette.

    Bir miktar ödenceyle sıyrıldılar bu olaydan.

    Soma’daki 301 can yitimli cinayette bile tutukluluk gülünç sürelerle sınırlı kalmadı mı?

    Cinayete kaza demekten vazgeçmekle başlanmalıdır işe.

    Bu yapılmadıkça, bir sonraki cinayet için geri saymaktan başka umar yoktur.

    Belki yarın belki yarından da yakın!

    Almanya’da 50 yıldır madende can yitimi yaşanmadıysa madende ölmek yazgı değildir.

    Bu yalın gerçek anlaşılırsa doğru çizgide ilerlenebilir.

  • Geçenlerde sormuştum. “İktidara giden yol Vaşington’dan mı geçer?” diye.

    Muhalefet önderi Kemal Kılıçdaroğlu’nun ABD gezisiydi hedefe koyduğum. Seçime az kala ABD’ye giden siyasetçinin amacı konusunda ikileme düşmeyecek denli deneyimliyiz.

    Bu nedenle olmalı!

    ABD gezisi bilim insanlarıyla yapılan toplantılarla sunuldu kamuoyuna. Bir tür pamuklara sarma girişimiydi deyip geçiyorum.

    Bir de yanı başımızdaki Rusya-Batı savaşında “Ukrayna’nın yanında olmalıyız!” çıkışı olmasaydı, ABD gezisinin masumiyetine leke düşmemiş olurdu.

    Her neyse!

    Türk siyasetinin Batı’yı yenilmez güç sayıp oradan onay alma eğilimi içinde olması her birimiz için utanç kaynağı olmalıdır.

    Türbana anayasal güvence tartışmaları yapılırken TBMM’de kamuoyunda “sansür yasası” olarak bilinen düzenleme dörtnala giden vekillerimizce yasalaşatırıldı. Üstüne bir hatıra fotoğrafı bile çektirildi.

    Yasa TBMM’den geçerken, sosyal medya kullanan hemen herkes kendisine ya da bir bilene falanca paylaşımım soruşturma/kovuşturma konusu olur mu diye sormaya çalıştı.

    Bu sıradan görünen sorgulama bile “korku toplumu” olup çıktığımızın kanıtıydı.

    Sorgulanası bir başka önemli olay çoğu zaman olduğu gibi güme gitti.

    Ete kemiğe bürünmüş bir utanç anıtı TBMM kürsüsüne çıkarak yapılan düzenlemeyi güzellemek için Amerikalılarla yakın çalışma içinde olduklarını, görüş alışverişi yaptıklarını söylemekte sakınca görmedi.

    Adını ve ilini söylemeye gerek duymadığım bir AKP milletvekiliydi kürsüdeki.

    Tam bir “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş” durumuydu.

    Sizin anlayacağınız muhalefet ve iktidar arasında ABD’yle ilişkiler başlıklı çizgi son derece ince ve soluk.

    Birisi onay peşindeyken diğeri kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması gibi önemli bir konuda Batı emperyalizminin başat oyuncusuyla halvet olmakta sakınca görmüyor.

    Yerli ve milli mi demiştiniz?

    Biraz daha ileri gidip ne şanlı antiemperyalist duruş gösteren bir hükümetimiz var, övünebiliriz demeyi aklınızdan mı geçiriyorsunuz?

    İktidar değişirse kara yazgımız değişecek diyenlerden misiniz?

    Hepsi palavradır!

    Biribirleriyle cana can dişe diş karşıtlık içinde olduğu görüntüsü verenlerin “yok aslında biribirimizden farkımız” diye haykırdıklarını ne zaman duyacağız?

    Çapsızlık ve niteliksizlik olmasa iyi ki şecaat arz ederken sirkatin söyleyen merdi Kıptiler var diyeceğim ama başım önüme eğiliyor!

    Emperyalizmi anlamış ve özümsemiş siyasetçi arayışımızla çok şey mi istiyoruz?

  • Ozan Ceyhun artık aramızda olmayan yazar Demirtaş Ceyhun’un oğlu. Uzun yıllar Almanya’da yaşadı. Alman siyaseti içinde etkin olarak görev aldı. Yeşiller Partisi üyesiydi. Doğduğu ülkeye çok da sıcak bir yaklaşım içinde olmadığını anımsıyorum.

    Yeşiller Partisi bugün için duruşunu netleştirdi. Almanya’da, bugünkü Ukrayna savaşının önde gelen destekçisi olup çıktı Yeşiller. Geç de olsa emperyalizmin Truva Atı oldukları anlaşılmış oldu. Çevrecilik bahaneydi. Emperyalizmin ayağına takılacak taşları temizlemekse şahane!

    Ozan Ceyhun’un siyasi çizgisi bugünkü AKP’den çok önceki AKP’ye daha yakındı. Yolu geç de olsa AKP’yle kesişti. Önce vekillik adaylığı. Olmayınca ödül olarak Büyükelçilik. Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki Viyana Büyükelçisi’dir.

    Yön değişikliği şaşırtıya yol açtıysa da resmin bütününe bakılınca şaşırılacak bir durum yoktu.

    Metin Feyzioğlu.

    Yaşam öyküsü bir zamanlar pek çok çift gözün nemlenmesine neden oldu.

    Akademisyenliğinin yanı sıra TBB (Türkiye Barolar Birliği) başkanlığı yaptı. Uzun yıllar boyunca Türkiye Barolar Birliği’nin başında kaldı.

    Yıllar önceydi. Feyzioğlu’nun iktidara boyun eğmediği yıllardan birindeki adli yıl açılışı sırasında hükümete yönelik eleştirel konuşması Tayyip Erdoğan’ın tepkisine neden oldu. Eleştiriyle başı hoş olmayan Erdoğan, tören salonunu apar topar terk etti.

    Son yıllarda doğrultu değişikliği kervanına Feyzioğlu da katıldı.

    Baronun başındayken üyelerinin sorunlarına sırt çevirdi. Bunun yerine bir dönem daha baro başkanlığı arayışına yöneldi. Doğal olarak eleştirildi. Daha da önemlisi ayıplanmasıydı. Düşünce değişikliği değilse de koltuğu güvence altına amaçlı olduğu izlenimi veren U dönüşü eleştiriyi fazlasıyla hak etmekteydi.

    Baro başkanlığının korunması için elinden geleni yapan hükümet yasa değişikliğiyle de destek verdi Feyzioğlu’na. Bu da yetmeyince barolar birliğine bir kez daha başkan olma hayali suya düştü.

    Kısa süre önce Lefkoşa Büyükelçliği’ne atandı. Hükümete biat etmenin ödülünü almış oldu.

    Hem Ozan Ceyhun hem Metin Feyzioğlu örnekleri boyun eğmenin ödülsüz kalmayacağı izlenimini pekiştirdi.

    Açık bırakılan kapıdan girişlerin artması şaşırtmazdı.

    Ortalama, tanınmış olmayan kimseler arasındaki AKP tutkusu hakkında çok bilgimiz olmayabilir.

    Eski teğmen Mehmet Ali Çelebi bu kapıdan giren son tanınmış oldu.

    Böyle yapacağının ipuçlarını vermekteydi geçtiğimiz haftalardaki söylemleriyle.

    İş bu noktaya gelince hakkında yazılan da çizilen de sınırsız oldu.

    Hatta, geçenlerde Cumhuriyet gazetesinde bir köşe yazarı Çelebi’nin evliliğinden girip düğünü sırasındaki kaprislerinden çıkmaktaydı. Oysa, her şey zamanında yazılmalı değil miydi?

    İnsan yaşadığı sürece şaşırtıcı davranışlar sergileme olasılığı hiç de az olmayan canlı.

    Göklere çıkardığınız, yere göğe sığdıramadığınız sayısız kişinin köşeli davranışlarına tanıklığımız hiç de seyrek değildir.

    İlk iki addan farklı olarak Mehmet Ali Çelebi seçilmiş sıfatı da taşıyan bir kişi.

    Seçilmek için taktığı rozetin, yansıttığı söylemin şimdi yerinde yeller esiyor.

    Bu yanıyla, ahlâki bir sorunla da karşı karşıya olduğumuz kuşkusuz.

    Ancak, bu ve benzeri davranışların ülkemizdeki geçmişine bakıldığında bu yaşananın sayısız benzerinin tarihte pek çok kez yaşandığını üzülerek de olsa görürüz.

    Bir vatandaş olarak yarın seçim olsa iç rahatlığıyla oy vereceğim parti bulmakta zorlanırım. Vekiller için de bu ikilem söz konusu olabilir.

    Ancak, hiçbir gerekçe Çelebi’nin davranışını haklı kılmaya yetmez.

    Seçildiği partiyle ilişkisi sonlanan kişinin siyasetle de ilişiğinin kesilmesi ahlâkın gereği olmalıdır. Böyle bir beklentinin yerine getirilmesi şöyle dursun bir sonraki seçimde vekil olmanın güvencesidir bu türden oynaklıklar.

    Her çiçekten bal almayı ilkelerin önüne koyan siyasetimizin de bu olaydan çıkartması gereken ders olduğu kuşkusuz.

    İlkeleri ve düşünceleri rehber almak yerine vitrine konulan simgeler üzerinden siyaset geliştiren siyaset kurumlarımızın, partilerimizin hiç mi kusuru yok diye sormayalım mı?

  • Blogumda sözü bu kez bir konuk yazara bırakıyorum.

    Yazarlığının yanı sıra tiyatro sanatçısıdır, belgeselcidir.

    İki ayada bir yayımlanan ÇÖZÜM(LEME) dergisinin genel yayın yönetmenidir.

    Eski teğmen MEHMET ALİ ÇELEBİ’nin AKP’ye katılması doğal olarak gündemde önemli yer tuttu.

    Söz bu konuyla ilgili olarak UTKU ERİŞİK’te…

    AH, O “ÇELEBİ”

    Mehmet Ali merhaba.

    Ben, Utku Erişik…

    Aslında elbette telefonum kayıtlı sende; hem defalarca konuştuğumuz hem de defalarca buluştuğumuz için.

    Geçmiş dönem “tweet”lerini silmeye başlamışsın ya; belki Utku Erişik’in telefon numarasının telefon rehberinde bulunmasını istemezsin ve silmişsindir diye kendimi tanıtma gereksinimi duydum.

    1) Kitabında bana teşekkür etmiştin; Ergenekon – Balyoz Davası sürecinde senin gibi yiğit(!)lere destek verdiğim sanatçılardan olduğum için. Silivri Ceza İnfaz Kurumları önündeki alanda tek kişilik gösterim olan “KARANLIĞIN ZAPTEDEMEDİKLERİ”ni sergilemiştim.

    Bana, “Seni de alırlar” dediklerinde, “Mehmet Ali Çelebi’lerle aynı cezaevinde olmak, en fazla bana onur verir.” demiştim. O gün, beni alkışlayanlar arasında Yıldız Kenter hocam da vardı. Yaz sıcağında alnımı sildi kâğıt mendille… Kitabında bana ettiğin teşekkürü yeni baskıda KESİNLİKLE çıkarmanı ve o kâğıt mendil üzerinden saygıdeğer hocam Yıldız Kenter’den özür dilemeni rica ediyorum. Karanlığın zaptettiğiymişsin… Cem Aziz Çakmak ve Taner Balkış gibi komutanlarımdan da, sana zamanında inandığım için ben özür dilerim.

    2) Silivri’ye her cuma günü gelenler vardı. Ben onlar kadar gelemedim. Her cuma günü, sizin tahliye taleplerinizin alındığı ve sonuçlandığı gündü. Artık yaşamayanlar var… Hasan Akoğlu gibi abilerimden ve Hülya Ulusoy gibi ablalarımdan özür dileyeceksin. Sizi içeride malûm kumpas yargılarken, Hasan Abi’nin mini bir karavan gibi kullandığı araçtan az çay içmedik. O çaylardan ve Hülya Abla’mın keklerinden özür dileyeceksin.

    3) Silivri’ye her hafta aynı kıyafetle gelenler vardı. “Ben, üstüme kıyafet alacak paramla her hafta Silivri’ye geliyorum. Aynı kıyafetle gelsem ne olur?” diyenlerden özür dileyeceksin.

    4) Senden geçmişte tam zamanında bağımı koparmışım; çok mutluyum. Sadece savrulmuşluğuna rağmen seni engellememiştim; birazdan onu da yapacağım. Şimdi nereye gidiyorsan git… Her gün “Bundan sonra artık hiçbir şeye şaşırmam!” diyorum; ama bize yaşattığınız şu lanet çağda, her gün bize şaşırtacak bir şeye vesile oluyorsunuz. Senin de katkın bu olsun, bize de senin öğrettiğin bu olsun; teşekkür ederiz.

    5) Yaptığın açıklamalar, bizim için hiçbir anlam ifade etmiyor. AKP Genel Merkezi’ne girdiğinde, camdan bak. Tam karşında bizim Atatürk’ümüzün “Koliba”sı duruyor. Oraya baktıkça, seni zamanında sevmiş ve sana destek vermiş, sen Silivri Cezaevi’ne götürülürken baban Muharrem Abi’nin elinden tutan benim gibileri göreceksin. Buraya yazmıyorum; sana o Koliba’dan her şeyi söyleyeceğiz. Duymak istemediğin her şeyi…

    6) Seni engelliyorum. Kemalizm davasına koymaya çalıştığın “engel” yanında bu hiçbir şey değildir. Güle güle…

    UTKU ERİŞİK

    Tiyatro Sanatçısı / Yazar

    ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi

    YanıtlaYönlendir
  • Sonuna yaklaştığımızı umduğumuz salgın boyunca korunma üçlemesinin maske takmak ve uzak durmakla birlikte önemli bileşeni oldu “el yıkamak”.

    Özellikle başlangıçta, bu üçlemeye yapılan vurgu bu sıradan eylemin önemini dikkatimize sunmuş oldu.

    El yıkamak, hiç kuşkusuz insanla birlikte ortaya çıkmış bir eylemdir.

    Düşünsenize!

    Kanlı bir hayvan avı sonrasında, o avı pişirerek ya da pişirmeksizin tüketmişsiniz. Kan revan içinde kalan ellerinizi ve elbette bedeninizi suyla temizlemek olmazsa olmaz bir gereklilikti.

    El yıkamak, mikrobiyoloji devrimi sonrasında çok daha önem kazandı, vazgeçilmezleşti.

    Tıp ortamında, el yıkamak ayrı bir başlık oluşturdu.

    Mikrobiyoloji devrimi öncesinde el yıkamak tıp insanları için bile olsa da olur olmasa da olur bir eylemdi.

    Tam da burada İgnaz Semmelweis’ı (1818-1865) anımsamazsak eksik bırakmış oluruz.

    Semmelweis tıpta el yıkamanın öncüsüdür.

    Avusturya-Macaristan imparatorluğu vatandaşı Semmelweis’ın adı devrimciler listesine eklenmeyi fazlasıyla hak eder. Semmelweis doğum yaptıran ebelerin ellerini yıkamasını sağlayarak lohusalık ateşi olarak da bilinen ölümcül sorunla baş edilmesine önemli katkıda bulunmuştur.

    İgnaz Semmelweis (1818-1865)

    Bu sorunun önemini bugün içinde bulunduğumuz koşullarda kavramamız güç olabilir. XIX. Yüzyılın ortalarında loğusa ateşi nedeniyle yitirilen annelerin % 10-35 arasında olduğu bilgisini verirsem sorunun ağırlığı anlaşılacaktır.

    Yalnızca el yıkamayla bu oranların gözle görülür şekilde düşürüldüğünü gösteren Semmelweis bu önemli katkısını kitaplaştıracak kadar bilimsel bir kişilik olarak da geçmiştir tarihe.

    Her iyilik ve katkı gibi onunki de karşılıksız kalmamıştır.

    El yıkamanın yaşam kurtarıcılığını ortaya koyması kimilerinin hoşuna gitmemiştir. O kimileri arasında meslektaşları da vardır.

    Tıbbın alabildiğine ataerkil bir yapı içinde olduğu o yıllarda el yıkama önerisi “küçük düşürücü/onur kırıcı” olarak bile nitelenmiştir.

    Çoğu buluşçu gibi Semmelweis da eşsiz katkısının değer gördüğüne, yerleşikleştiğine tanık olamayanlardandır.

    Tıp dünyasından gördüğü karşılık akıl sağlığını yitirmesine yol açacak denli etkili olmuştur. Bu nedenle yolu akıl hastanesine düşen Semmelweis kendisini yatıştırmaya çalışmanın ötesine geçen hastane görevlilerinin fiziksel şiddeinte de uğramıştır. Buna bağlı olarak elinde gelişen enfeksiyon ve gangren yaşamını henüz 47 yaşındayken yitirmesiyle sonuçlanmıştır.

    Adının tarihe altın harflerle yazılacak olmasına karşın önünde yaşanacak yılları varken toprağa düşmüştür.

    Semmelweis’ın canıyla ödediği bedelden sonra 40 yıl daha bekledi insanlık. İngiliz hekim Joseph Lister tıp topluluğunu el yıkama konusunda ikna edince bitebildi bu başlıktaki tartışmalar. Lister çabalarının olumlu sonuç vermiş olduğunu görecek denli şanslıydı.

    Joseph Lister (1827-1912)

    “Annelerin kurtarıcısı” unvanını da hak eden Semmelweis’ın anısına saygıyla…

    Onun el yıkama konusundaki yalın önerisi bugün de küçümseniyor olabilir mi?

    Kuşkusuz düşük olasılıktır.

    Ama, böyleleri varsa bu dünyayı paylaştığımız onlara şu soru yöneltilebilir.

    Elbette, hiç kimsenin yolu ameliyathaneye düşmesin!

    Ama, bir şekilde düşerse ameliyata girecek hekimlerin ve onlara eşlik edecek sağlık çalışanlarının ellerini yıkamaksızın, maske takmaksızın bu işi yapmalarını kabullenir miydiniz?

    Yanıtı belli bu soru için hoşgörünüze sığınırım.

    Amacım, düş ürünü soruya bir o kadar yanıtı bilinen karşılık almaktan çok okuru sarsmaktı.

    Buradan hareketle el yıkamanın yalnız tıp ortamının değil insanlığın yaşam ortamının önemli ve değerli bir eylemi olduğunu saptamamış olmayalım. Sokaktaki yurttaş da elini yıkama duyarlılığıyla kendisini korumuş olur. Kendisini korumuş olunca toplumu da koruma kapsamına almış olur.

    Not : Günümüzde hiçbir hekimin ve ona eşlik eden hiçbir sağlık çalışanının ne maske takmak ne de el yıkamak konusunda çekincesi olamayacağı açıktır. Varsa, çekincesi olanların değil yetkinliği diploması tartışmaya açılsa yeridir.

  • Önce erkekler şu günlerde de kadınlar dünya voleybol şampiyonasında ter döküyor. Öteden beri kadınların gerisinde kalan erkeklerde de kıpırdanma sevinç yarattı.

    Kadınlar bildiğimiz gibi.

    Ata’nın kızları, her geçen gün karanlığa gömülen Türkiye’nin üzerine doğan güneş gibi.

    Türkiye’nin iki baskın sporu futbol ve basketbol afyon niyetine kullanılırken, her geçen gün düzey yitirirken ve tel tel dökülürken voleybol, özellikle de kadın voleybolu iktidara inat başarılı çizgisini koruyor.

    Bu başarıdan çıkartılacak bir önemli ders her bireyin koşullar ne olursa olsun ülkesi için, milleti için çalışması çabalaması gereği olabilir.

    Bahisler ve yayın gelirleri yoluyla paraya boğulan futbol ve basketbol “yerli ve milli” söylemlerinin tersine yabancı cennetine dönüşürken voleybol kulüpler düzeyindeki başarıyı ulusal düzeye taşıyarak her iki baskın dala ders veriyor.

    Geçen ay basketbol Avrupa şampiyonasında çeyrek finalin kapısından dönen millilerin yaşadığından ders çıkartılmadığı görülüyor. Son anlardaki iki bireysel hata göze gözükendi. Gözükmeyense yerli ve millinin önünün alabildiğine kapatılmış olduğuydu.

    Örneğin, son iki yılın Euroleague şampiyonu Anadolu Efes’te son dörtlü finalin son maçında yerli oyuncuların aldığı sürenin 0 (sıfır) saniye olduğu gerçeği görmezden gelindi.

    Futbolda geçen ayı Faroe ve Lüksemburg bozgunlarıyla kapattık. Futboldaki varlıkları addan öteye geçemeyen iki ülkenin koca(!) Türkiye’ye verdiği ders ne denli algılandı?

    Futboldaki dağınıklığın ve düzeysizliğin her yıl transfere hatırı sayılır paralar döken kulüplerimiz düzeyinde de derinleşiyor olduğu görülüyor. Hemen bu yıl şampiyonluk beklentisi kalıcı ve sürdürülebilir başarılara giden yolda yürünmesini güçleştirdiği kesindir.

    Günümüzün kaçınılmaz gerçeği olan “sporda yabancı ve devşirme” konusu voleybolda dengede tutulabildiği için ulusal başarılardan söz edebiliyoruz.

    Kadın voleybolunda takımın koçu Guidetti bir yana bırakıldığında tek yabancı/devşirme yok. O Guidetti ki, fırsat bulduğunda Van, Muş, Bitlis, Diyarbakır yollarına düşüp yetenekli kızlarımızı voleybola kazandırma kaygısı içindedir. Bir bakıma adı yabancı olsa da bizleşmiştir.

    Buna karşılık futbolda ve basketbolda adıyla, sanıyla Türk olanların yabancılaştığı da gözlerimizin önüne serilen bir başka ibretlik gerçektir.

    Andığım gerekçelerle futbol ve basketbol ortamındaki yanlışların oluşmasına yol açanlara (yöneticisinden izleyenine varıncaya dek)   UTANIN diyorum.

    Bu nedenle futbol ve basketbol izlemekten soğuduğumu, voleybol izleyiciliğimin ise olanca coşku ve heyecanla sürdüğünü söyleyebilirim.

    Voleybol maçları sonrasında uzatılan mikrofonlara akıcı İngilizceyle verdikleri demeçler kadın voleybolundaki kültürel düzeyi yansıtması bakımından da önemlidir.

    Ülkenin üzerine doğan güneşe eşdeğer voleybolun tüm bileşenlerinin hakkını teslim ederek bu ortamda yaratılan başarılarla doya doya övünebiliriz…

    Almasını bilen için son derece değerli dersler vardır özellikle kadın voleybolunda.