• Bu filmi son 60 yılda kim bilir kaç kez izledik. Senaryo aynı. Oyuncular farklı.

    Kemal Kılıçdaroğlu’nun ABD gezisi gündemde önemli yer tutuyor.

    Son 60-70 yılda Türkiye’de iktidara gelen hemen tüm sağ partiler ve önderleri Vaşington onayı aldılar.

    Onur ve gurur kırıcı bir tablodur.

    Bu kötü alışkanlık öylesine yerleşti ki solda olduğunu ileri sürenler de kendilerini bu alışkanlıktan kurtaramadılar.

    Ekonomisi tümüyle dışa bağımlı, bu bağlamda bağımsızlığı tartışmalı Türkiye’nin başına gelen ve hemen her iktidar değişikliği olasılığında yinelenen Vaşington gezileri şaşırtıcı değildir.

    “Egemenlik milletindir” sözden öteye geç(e)meyen bir söylemdir ne yazık ki!

    Vaşington’u iktidarın onay kıblesi sayan hemen hiçbir önderin bu durumu kabullenmiyor oluşu da cabası.

    Bu onur ve gurur kırıcı geziler için hemen her seferinde başka kılıflar uyduruluyor.

    Bu kez de farlı sayılmaz.

    Vaşington’da olası iktidar değişikliği de göz önüne alınarak Türklerle ülkeye dönüş kulisi yapılacakmış.

    Gerekçelerden birisi var ki çok ilginç

    ABD’de sosyal adalet örnekleri üzerine inceleme yapılacakmış.

    Güler misin ağlar mısın?

    Bu arayış Konfüçyüs’ün bir özlü sözünü anımsattı!

    “Karanlık bir odada kara kedi aramak. Hele bir de odada kedi yoksa!”

    Sosyal adaletin dünyada aranmaması gereken bir yer varsa o da ABD’dir. Kırıntısından bile söz edilemez.

    Tam da burada ülkeyi kuran kişiyi düşündüm.

    Yurtdışına kaç kez çıkmıştı diye belleğimi yokladım.

    Özeti şöyle :

    • 1910 : Fransa’daki Picardie manevralarını izleme amaçlı. Elbette devlet göreviyle.
    • 1913 : Sofya Askeri Ataşeliği.
    • 1917 : Son padişah Vahdettin’e veliahtlığı sırasındaki Almanya gezisine eşlik etmek.
    • 1918 : Karlsbad ve Viyana. Sağlık sorunlarının tedavisi amaçlı.

    1918 sonrasında yurt dışına adım atmamış bir kurucu önder.

    Korkusundan, çekincesinden ya da kaygısından değil.

    İlkesinden ötürü.

    Sırtını milletten başkasına dayamayan, varı yoğu millet olan Mustafa Kemal’in yurtdışından değil onay almak oralarda yitirecek zamanı yoktu. Batıcılaşmakla Batılılaşmak arasındaki çizginin fazlasıyla farkındaydı.

    Yurtdışına kor olarak giden gençlerin ateş topuna dönüştükten sonra ülkeye dönmemeyi aklından bile geçirmediği yıllardı.

    Türkiye’de ayağa düşen siyasetin kaldıraç kolu olmakta sakınca görmeyen yandaş basını da unutmayalım. Kılıçdaroğlu’nun Vaşington gezisi üzerinden utanmazca yayınlar yapmaya başladılar bile. Kendilerine, bedenlerini siper ettikleri günümüz muktedirinin yıllar önceki Vaşington, Brüksel gezileri anımsatılmalı.

    O da yetmez.

    Yabancı devlet insanlarıyla tanıksız, kayıtsız, tutanaksız görüşmeleri de.

    Atatürk sonrasında giderek gelişen ve günümüzde değişmez olan “iktidar için dış onay anlayışıdır” sorunumuz.

    Bu kurguya katılan her kim olursa olsun acımasızca eleştirilir.

    Bu yola sapmayan bir siyaset odağı ve iktidar adayı bulamamak öncelikli sorunumuzdur. Bu temel sorun çözülmeden Türkiye düze çıkamaz.

  • Karpuzdan başlayalım. Yaza girerken karpuz satışları başladığında “kesilmiş karpuz” çekmişti dikkatimi. O sırada etkileri çok daha diri olan ekonomik yıkım büyükçe bir karpuzu bir kişinin edinmesini masraflı kılmaktaydı. Karpuzu ikiye ya da daha fazla parçaya bölme gereksinimi böylelikle ortaya çıkmış olmalıydı.

    Manavların yanı sıra zincir marketlerin de bu uygulamada yerlerini aldıkları görüldü.

    Ne var bunda diyecekler için açıklamakta yarar var!

    Bir hekim olarak kesilmiş karpuzları görünce aklıma gelenleri sıralamalıyım.

    • Kim kesti?
    • Ne zaman kesti?
    • Nerede sakladı?
    • Tüketicinin sofrasına gelinceye dek ne kadar ve hangi koşullarda bekledi?

    Ekonomik nedenlerle kesilmiş olarak satılan karpuzun tadını çıkartalım derken sağlık sorunu yaşar mıyız? Bir hekim olarak beni yakından ilgilendiren soru(n)dur. Kesilmiş karpuz olanca albenisiyle alıcısına kavuşurken toplum sağlığı sorununa neden olabilir.

    İşgüzarlığım tuttu.

    HİM (Hemşehri İletişim Merkezi)’i aradım. Sorunu anlattım. İlgililerin ve yetkililerin devinime geçmesini diledim.

    Uzunca süre sonra yanıt geldi. Doğrusu ben bile unutmuştum konuya ilişkin başvurumu.

    Kesilmiş karpuzun nerede satıldığını belirtmediğim için işlem yapılmamış olduğu bildirilmekteydi.

    Pes doğrusu dedim kendi kendime!

    Yerel yönetimlerimizin zabıta örgütlenmesi yok mu?

    Varsa buralarda görev yapanlar çarşıya, pazara çıkmıyorlar mı?

    Ve başka soruları getirdim aklıma.

    Verilen yanıtın Türkçesi şöyleydi : “Bizi bu ve benzeri sözde sorunlarla yormayınız!”

    Payıma düşeni aldım böylelikle.

    İkinci konu : Dökülmüş lokma.

    Başka kentlerimizdeki durumu bilemiyorum ama İzmir’de derdin, kederin, tasanın ve kimi zaman da sevincin paylaşım biçimine dönüşmüştür kamusal alanlarda lokma döktürüp, ikramda bulunmak.

    Toplumu geriletmeyen, çağın dışına düşürmeyen her türlü gelenek ve görenek korunmalı, kollanmalı ve de yaşatılmalı!

    Elbette burada besin satışı yok.

    Ama, ücretsiz de olsa bir besin sunumu var.

    • Lokmanın içeriğinde ne var?
    • Nerede hazırlandı?
    • Kimler hazırladı?
    • Temizlik kurallarına uyuldu mu?
    • Kızartma yağı neydi?
    • Kaç kez kullanılmıştı?
    • Sağlığa zararsızlığı belirlenmiş miydi?

    Kuşku soruyu, soru da yanıtı gerektirirdi.

    İşgüzarlığım tutarsa günün birinde dökülmüş lokmayı da sorarım.

    Alacağım olası yanıtı kestirsem de…

    Kentte yaşayanların kentli olamayışlarından dertliyizdir.

    Elbette, kentte yaşayanlara düşen görevler de yok değildir.

    Ama, yönetenlerin yönlendiriciliği ve biraz da zorlayıcılığı olmadan bunun başarılamayacağı da açıktır.

  • Milli facia haftası geride kalsa da tartışmalar sürüyor. Bu yemek epeyce su kaldıracağından tartışmalar biraz daha sürecek gibi görünüyor. Olaya futbolun kuramı ve uygulaması açısından yaklaşanlar olduğu kadar teknik direktöre, federasyona ve kulüplere veryansın edenler de eksik değil.

    Bence önemli bir nokta gözden kaçırılıyor.

    Bir süredir izlediğim futbol maçlarında dikkatimi çeken bir ayrıntı vardı.

    Lüksemburg ve Faroe Adaları maçlarında bu gözlemim pekişti.

    Televizyon kameralarının görüş açısı içindeki reklam panolarından söz ediyorum.

    Ortada maçın hangi kapsamda yapıldığını, hemen yanında maçın yapıldığı kenti belirleyen panolar dışında kalanların tümüne yakını bahis (diğer yönüyle kumar) tanıtımlarına ilişkindi.

    Bu gözlemimi bir diğeriyle tamamlamış olayım.

    Evimin yakınında bir kahvehane var. Önünden ne zaman geçsem elinde kâğıt kalem olan vatandaşlarımızın başları önlerinde bir şeyler okuduğunu, bir yerlere işaretler koyduğunu görürüm.

    Bahis adı altında pazarlanan oyunların katılımcılarıdır kahvehanedekiler. Çoğunlukla orta altı sosyo-ekonomik katmanın yaşamdan umutlarını kesmek üzere olan kişileridir. İçine düştükleri dipsiz kuyudan kendilerini çıkartacak biricik umarın şans (kumar) ipine sarılmak olduğundan kuşkuları yoktur.

    Kıraathanede ellerindeki bültenlerden İngiltere 3. Lig takımlarının son form durumunu, varsa cezalı oyuncularını ve başkaca sonuca etki edecek diğer öğeleri öğrenirler. Sonra da umuda yolculuk başlar. Kupon tamamlanıp yatırıldığında iş beklemeye kalır.

    Öyle böyle bir pazar değildir bu.

    Yeter ki oynayın!

    Şifreli maçların kapısı açılır bu sitelere abonelikle birlikte.

    Türkiye’deki kimi liglere, takımlara ad destekçisi olurlar. Böylelikle bahis şirketlerinin adları hemen herkesin bilinçaltına kazınır.

    Bahis (kumar) örgütlenmelerinin kişisel verilerin korunması kanununa uymak gibi bir yükümlülükleri yoktur. Cep telefonunuza ya da e postanıza ileti yağdırırlar. Bu iletilerin hemen hiç birisinde “bir daha ileti almak istemiyorum” seçeneği yoktur. Buralara kendi isteğinizle abone olmadığınız için kendi isteğinizle abonelikten çıkma seçeneğiniz de yoktur. BTK (Bilgi Teknolojileri Kurumu)’ye yakınmada bulunmanız da bir işe yaramaz.

    Kolay kazancın yolunu bulmuş olan ayrıcalıklı; sınır ve kural tanımaz şirketlerin ezici çoğunluğunun önde gelen ortak noktası yandaşlık ve candaşlıktır.

    Müslümanlığı kuşku götürmez iktidarımızın bitmek tükenmek bilmeyen iktidarının bu şirketlerin başına konmuş talih kuşu olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

    Futboldan yola çıkıp nerelere düştü yolumuz!

    İşin bu yanı bilindiğinde futbolun bir ayrıntıdan öte anlamı olmadığını anlamamız kolaylaşır.

    Faroe Adaları maçından sonra masaya yumruğunu vura vura izleyiciye de yanı başındakilere de eşi benzeri görülmemiş saygısızlık sergileyen milli takımlar sorumlusu Hamit Altıntop’un da kendisine verilen rolü oynadığını biraz düşündüğümüzde anlamamız zor olmaz.

    Futbolu düzeltmenin yolu Türkiye’yi düzeltmekten geçmektedir.

    Yapılacak ilk iş bu alana hak ettiğinden çok kaynak aktarımına, sorumsuzluğa ve savurganlığa son vermek olmalıdır.

    İyi sporcunun öncelikle iyi bir birey ve iyi bir vatandaş olmayı gerektirdiği önde gelen ilke olarak başa yazılmalıdır.

    “Futbol bahanedir, bahis/kumar şahane.”

    Temel kuralı yineleyerek bitirelim : “Bu işlerde hiç şaşmaz şekilde kasa kazanır.”

    Kasanın ortama egemen olması bundandır.

  • Çok değil birkaç gün önce Lüksemburg’la sahamızda yenişemeyeceğiz, Faroe Adaları’na da yenileceğiz diyen birisi çıksa “hadi canım sen de” deyip geçerdik. Hatta, bunları söyleyenin us sağlığından kuşkuya bile düşerdik.

    Her ikisi de başımıza geldi. Lüksemburg karşısında son anda elde edilen beraberliğin değeri Faroe’daki yıkımdan sonra çok daha iyi anlaşıldı. Lüksemburg’a da yitirmiş olsak dipte kalmamız işten bile olmayacaktı. 

    Milli takımın başına gelenler coğrafya bilgimizi geliştirse de kahrolmamıza engel değil.

    1988’den bu yana FIFA üyesi olan Faroe Adaları hiç de yabana atılmayacak bir takımmış. Geçmişte Avusturya’yı bir kez Yunanistan’ı 2 kez yenmiş. 

    50 bin nüfuslu adalar topluluğunda 80 bin keçinin yaşadığını bu maç oynanmasa öğrenemezdik.

    Türkiye’nin keçi sayısı bakımından Faroe Adaları’nı yakalayabilmesi için 136 milyon keçimizin olması gerekirdi. Türkiye’nin bugünkü keçi sayısının yalnızca 12 milyon olduğunu anımsatalım.

    Bizim buralarda kaçırdığımız keçiler Faroe Adaları’nda mı toplanmış yoksa demeketn alamıyor insan kendisini.

    Maç bir faciaydı.

    Maç sonu daha da kötüydü.

    Hamit Altıntop’un açıklamaları yönetsel topluluğun sorumluluk üstlenmeye niyetli olmadığını göstermekteydi. Kulüplerle görüşülüp sorunun çözümü sağlanacakmış. 

    Sayın Altıntop, Türk futbolunu dibe çeken gücün kulüplerde yuvalandığının farkında değilse…

    Vay halimize!

    Sorumsuzluğun, iş bilmezliğin, anlık başarının her şeyin üzerine çıkartıldığı kulüpler düzeltilmeden yol alınamayacağı ortadadır.

    Başka deyişle, kulüpler çözümün değil sorunun parçasıdır Türkiye’de.

    Radamel Falcao, Mesut Özil ve son olarak Mario Balotelli diyerek ipucu vermiş olayım.

    Kulüpler vesayet altındadır. 

    Hemen her yeri etkisi altına alan yandaşlık ve candaşlık anlayışı bire bir futbol kulüplerini de egemenliği altına almıştır.

    Şu günlerde geçmişteki benzer başarısızlıklardan sonra olduğu gibi teknik direktör gitsin, takım baştan aşağı değişsin vb öneriler yankılanacak ortamda.

    Bu istekler de kendince yerindedir, haklıdır.

    Ama, işe kafayı değiştirmeden başlanırsa bu filmi bir değil birkaç kez daha izlemek de kaçınılmaz olacaktır.

    Özeleştiri kültüründen yoksunluk ve aynaya bakmama alışkanlığı sorunlarımızdan ilk akla gelenler…

    Stefan Kuntz’un “gerçeklerle yüzleşme” çağrısı ilk adım olabilir…

  • Basında rastladım. Diyarbakır’da oynanan Amedspor-Bursaspor maçında bölücü örgütün paçavraları dalgalandırılmış. 

    Türkiye’nin tutulduğu ayrılıkçılık hastalığı hiç yok olmuyor ve zaman zaman depreşiyor. Fırsat yakaladıkça varlığını duyumsatıyor.

    Futbol maçı bahane bölücülük şahane.

    Diyarbakır ilimizin adı uzun yıllar bir futbol takımında yaşadı. İnişli çıkışlı da olsa varlığını sürdürdü. 

    Açılımla birlikte bölücülük her koldan ilerleme fırsatı buldu.

    Amed’in Diyarbakır’daki bir futbol takımına ad olması, Diyarbakırspor’un yazgısıyla başbaşa bırakılması ve bölgesel lige düşmesi ayrıntı gibi görünse de önemlidir.

    Amedspor’u araştırdığınızda 50 yıllık geçmişi olduğu bilgisine rastlıyorsunuz. Elbette yanıltıcı bir bilgi. 

    1972’de Turan Gazozları desteğinde Melik Ahmet Turanspor olarak kurulmuş. Daha sonra Melik Ahmetspor olmuş.

    Doksanlı yıllarda Diyarbakır Belediyesi ve sonrasında DİSKİ (Diyarbakır Su Kanalizasyon İdares) adlarını almış. 

    Son olarak bölücü kurgunun gereği olarak 2014’te adı Amedspor olarak değiştirilmiş. 

    On yaşında bile değil bu proje takımı.

    Adıyla, sanıyla projeyim diyen bu takımın maçının bölücülüğe sahne olmasına şaşırılmamalı.

    Adlar ve simgeler üzerinden toplum mühendisliği yapanların edimleri bu kadarla kalmıyor.

    Diyarbakırspor’un ipini çekenlerin kentin ikinci takımına verdikleri ad da anlamlı.

    Diyarbekirspor!

    Birkaç harf değişikliği gibi görünse de daha fazlası söz konusu.

    Bu takımın künyesinde de  tarihçe oyunu eksik değil.

    1977 yılında kurulmuş olduğu yazılı. 

    İlk adı Tarım Doğanspor.

    1986’da Beşyüzevlerspor olmuş. 

    2010’da Yeni Diyarbakırspor olarak Diyarbekirspor’a gebe kalmış belli ki.

    Yıl 2014 Diyarbekirspor. Ad değişikliği bir kongre kararıyla olanaklı.

    Ad değiştirmelere doyamayan kulüp 2020’de bu kez Diyarbakır Futbol Kulübü olmak istemiş. Aynı adlı başka kulübün varlığı bu değişikliği olanaksız kılmış. 

    Adlarda gizlenen ayrılıkçılık eğilimine dönelim.

    Sesletim değişikliği gibi görünen Diyarbakır’la Diyarbekir arasında dağlarca fark var oysa.

    Diyarbekir Osmanlı zamanındaki Diyarı Bekr Eyaleti’ne gönderme yapan bir adlandırmadır. Müslüman Araplar döneminde bölgeye yerleşen Bekr kabilesininden köken alan bir addır.

    Etnik Kürtçülüğe Arapçılık da eklenmiş. 

    Diyarbakır kentimizin futbol takımlarının adları üzerinden Cumhuriyet’e meydan okuma söz konusudur.

    Kentin adı Cumhuriyet’le birlikte 1937’de bakır diyarı anlamında Diyarbakır olarak değiştirilmiştir. 

    Yazının başlığındaki soruya yanıt :

    Her ikisi de değil!

    Diyarbakır!

  • Her yıl bu zamanlarda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yeni dönem çalışmalarına başlar. Yeni dönem başlangıcı hükümet ve devlet başkanlarının, varsa hükümdarların katılımıyla yapılır.

    Aslına bakılırsa simgesel törenlerdir.

    Özde dünyanın durumunu değiştirecek kararlar alınması söz konusu bile olmaz.

    En iyi olasılıkla “dünya beşten büyüktür” diyerek tarihe not düşmüş olursunuz.

    Bu yılki başlangıca da Cumhurbaşkanı düzeyinde katılım sağlıyoruz.

    O da bir şey mi?

    Basının yalancısıyım

    Cumhurbaşkanı 7 uçak dolusu eşlikçisiyle New York’ta!

    New York’u fethettik desek yeridir.

    Nereden baksanız 1000’den fazla insan demektir. Barınması, yemesi, içmesi, gezmesi, tozması epeyce harcamaya denk düşer.

    Oysa böyle bir katılım için değil 1000, 50 kişi bile fazladır. Çünkü, güçlü ve kalabalık katılımla erişilecek bir hedef ve amaç yoktur ortada.

    Çoğu zaman Cumhurbaşkanı düzeyinde katılım bile gereksizdir.

    Önümüz seçim olduğu için birilerinin ödüllendirilmesi, seçimlerde iktidara çalışmaları için özendirilmeleri gereklidir. Bu işin devlet kesesinden yapılıyor olmasındadır sorun!

    Yine basında izlediğim bir haberle sürdüreyim.

    Süt konseyinin süt üreticilerini destekleyici ve özendirici karar almaması sonrasında Bursa yöresinde çok sayıda besi çiftliğinde memelerinden süt damlayan anaç inekler kesime gönderilmiş geçtiğimiz günlerde. İlk aşamada % 10’ları bulan oranın, üreticinin zorlukları aşamaması durumunda artmasından korkuluyormuş.

    Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla ucuzluk yaratma (yanılsama demek daha doğru olur) peşindeki iktidarımız bu gelişmelerden sonra nasıl bir tutum alacak?

    Bunu bilmek zor!

    Anlaşıldığı kadarı ile ülkemizin kasası New York’u 7 uçak dolusu insanla fethedecek denli doludur.

    Yine anlaşıldığı kadarı ile ülkemiz kasası süt veren anaç ineklerini kesimden alıkoyamayacak denli boştur.

    Akıldışılığın ve vicdansızlığın vardığı noktayı fark edebilmemiz için başka neler yaşamamız gerekecek?

  • Kraliçe toprağa verildi. İngiltere ve dünya önemli bir dertten kurtuldu.

    Monarşi yanlısı İngiliz basını bile kraliçenin ardından sergilenen yas gösterileri karşısında “bu kadarı fazla” yorumları yaptı.

    İngilizlerin ve onların etkisi altındakilerin 70 yıllık yas özlemi göz önüne alınırsa kraliçeye dökülen gözyaşlarındaki abartı olağan karşılanabilir.

    Ya diğerleri?

    Aralarında bizimkilerin de bulunduğu “kraliçeden çok kraliçeciler” kantarın topuzunu kaçırdı desek yeridir.

    Has yandaşları bir yana bırakıp ana akım sayılan yandaşlara bakıldığında yas hevesi hemen her gün hiç eksik olmadı.

    Canlı bağlantılar, yas tutan İngiliz görüntüleri, kraliçeye son görev için kuyruğa girenler vb.

    Kraliçenin toprağa verildiği gün rastladım.

    Yanılmıyorsam adları dışında hiçbir şeyleri Türk olmayan kanallardan birisindeydi.

    Kraliçenin cenaze töreninde konuşmakta olan din adamının kullandığı kürsüde Osmanlı ipeği varmış. Her şekilde önemli ayrıntıları yakalamakla ödevli habercimizin gözünden kaçmamış bu durum. Konuyla ilgili uzmanlıklarından kuşku duyacak değiliz elbette.

    Baltalimanı anlaşmasının bir anısı mıydı acaba sözü edilen Osmanlı ipeği.

    Öyle değilse eğer “hem nalına, hem mıhına” anlayışının harekete geçmesi saymak olasıdır “Osmanlı ipeği” üzerinden yürütülen algı yönetimini.

    Törende biz de varız (Cumhurbaşkanımızla değilse de ipeğimizle) denmek istenmiş olabilir kuşkusuz.

    Diğer yandan, Osmanlıcılık heveslerini her fırsatta açığa vurmakta sakınca görmeyenlere de selâm durma görevi yerine getirilmiştir böylelikle.

    Osmanlı yıkıma yaklaştıkça yabancıları çok sevdi.

    Hatta, öylesine sevgi yükü oluştu ki, Fransızcısı, İngilizcisi ve hatta Rusçusu ayrı lobiler oluşturdu.

    1 Eylül 1921’de Türklük Anadolu’daki kalım savaşını Sakarya’da vermekteyken hainliği, sapkınlığı tartışılan son padişah Vahdettin 4 eşle yetinmemiş olacak ki kendisinden 42 yaş küçük 5. eşiyle gerdeğe girmekte sakınca görmedi.

    Sıkı İngilizci olduğu yazışmalarına bile yansımıştı son sultanın.

    İngilizci sultanımızın Milli Mücadele’nin utkuya erişmesi sonrasında saltanat umutları da tükenmişti.

    Böylesi ruh hali içinde İngilizciliğini İngiliz gemisi Malaya’yla İstanbul’dan ayrılarak taçlandırmakta sakınca görmedi.

    Günümüz İngilizcilerine ve Osmanlıcılarına tarihten paylaştığımız bu yapraklar ışığında şaşırabilir miyiz?

  • Yirminci yaşını doldurmaya gün sayan iktidarın hemen her fırsatta dört elle sarıldığı başlık oldu sağlıkta yaptıkları. Devrimden hoşlanmadığı kuşkusuz olan iktidar sağlık söz konusu olunca devrim nitelemesini sahiplenmekten geri durmadı.

    Sağlıkta devrim (!) on beş yaşını doldurmakta. Ayrıntısıyla irdelendiğinde ortada devrim falan yoktu. Öngörüden ve plandan yoksun bir bolluktu söz konusu olan. Farklı deyişle niceliğe feda edilen nitelik(sizlik).

    Sağlık alanında sağlanan gelişmeler kıtlık ve hatta yokluk üzerinde yükseldiği için toplumda yarattığı olumlu tepki de bir o kadar etkili oldu.

    Örneklemek gerekirse!

    Toplumun yarısının SSK’li olduğu yıllarda, SSK’lilere yalnızca SSK sağlık kurumları eliyle sağlık hizmeti götürmeye çalışmak başarısızlığın temelindeki nedendi. Çünkü, toplumun yarısına seslenen SSK sağlık kurumları hekimlerin % 10’unu, eczacılarınsa % 2’sini işlendirmekteydi. Bu sayısal değerler bile o ortamda yaşanan kıtlığa şaşırmayı gereksiz kılmaktaydı. AKP iktidarına dek hemen her hükümetin programından eksik olmayan “sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirme sözü” her nedense bir türlü gerçekleştirilmedi. Bu uygulamayı yaşama geçiren AKP parsayı toplamış oldu.

    İktidarın “sağlıkta devrim(!)” yaptığı yıllarda öngörüde bulunmak, bu sürecin bir şekilde olumsuzlukla sonuçlanacağı varsayımlarını seslendirmek bozgunculuğa eşdeğerdi.

    İsteyenin istediği sağlık kurumundan dilediğince sağlık hizmeti alması göze ve kulağa hoş görünse de sürdürülebilirlikten yoksun bir tasarımdı.

    Bir yandan ekonomik güçlükler diğer yandan sağlık hizmetinin öznelerinin özlük haklarının göz ardı edilmesi ortamda ses getirmeye yetmedi. İktidarın hemen her konuya olduğu gibi sağlıktaki olumsuzluklara da “vurdulu, kırdılı” yaklaşımı sağlıkta da olumsuzluğun kaçınılmaz olacağının ipuçları olarak kendisini göstermekteydi.

    Bugüne gelindiğinde, her ne kadar sağlık bakanı yeni düzenlemelerle hekimler başta olmak üzere sağlık ortamının diğer bileşenlerinin kamuya dönüşünün hızlandığını bildirse de, kamu sağlık hizmeti sunumundaki kısıtlılıklar aşılabilmiş değildir. Bu kısıtlılıkların kimi yurt köşelerinde kendisini yokluk olarak göstermekte olduğu açıktır.

    Kendi gözlemlerime ve hasta geri bildirimlerine dayanarak da bu olumsuzluğu doğrulamakta güçlük çekmiyorum.

    Olumsuzlukları özetlemek gerekirse :

    • Kamudan sağlık hizmeti alımı oldukça kısıtlanmış durumdadır. Ortaya çıkan iş yükünün yalnızca kamu sağlık hizmeti sunumuyla karşılanması olanaksızlaşmıştır.
    • Böyle bir durumda sağlık hizmeti alımı için hastaların SGK anlaşmalı özel kurumlara yönelmesi kaçınılmazlaşmıştır.
    • Bu kurumların kamudan önde gelen farkı başvuran hastanın cebinden hatırı sayılır harcama yapması gerekliliğini zorunlu kılmakta oluşudur. Sıradan bir sağlık sorunu nedeniyle hekime başvurunun özel kurumlarda (SGK anlaşmasının varlığına karşın) hastaya en az 200-300 TL parasal yük getirdiğini, bu yükün görüntüleme, kan incelemeleri ve başkaca yardımcı tanı yöntemlerine yönelmeyle birlikte katlanarak arttığının altını çizmekte yarar var. Bu durumu, yalnızca özel sağlık kuruluşlarının fırsatçılığıyla açıklamak kolaycılık olur. SGK’nin sağlık hizmeti sunumu karşılığında bu kurumlara aktardığı karşılığın gülünç düzeylerde kaldığı göz önüne alındığında bu kurumların ayakta kalmak, kapılarını açık tutmak için bu yolu kullanmak zorunda olduklarını anlamak kolaylaşacaktır.
    • Bu arada, MHRS (Merkezi Hasta Randevu Sistemi’nin kişi başına ayda 3 randevuyu aşmayacak şekilde sınırlama getirdiği haberini de vermiş olalım. Süregen hastalıklaı olanların yanı sıra belirli zaman aralığında hekime başvurusu sık olması gereken birçok hastanın bu kısıtlamadan olumsuz etkileneceğini bilmem söylemeye gerek var mı?

    Sağlık ortamında işler yalnızca hastalar için kötüye gitmiyor.

    Ortamda bulunan başta hekimler ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarının payına da düşen olumsuzluklar hiç eksik değildir.

    • Sağlık ortamında tırmanışı bir türlü önlenemeyen şiddetin can alıcı boyutlara erişmiş olduğu son birkaç ayda yaşananalarca da kolaylıkla doğrulanabilir.
    • Birkaç ay önce Konya’da bir hekimin canını alan şiddet birkaç gün önce İstanbul Esenyurt’ta ironik bir örnek olarak da tarihe geçecek şekilde acil serviste bulunanlara “biraz sessiz olun” uyarısı yapan bir güvenlik görevlisini aramızdan aldı.
    • Güvenlikçi yaklaşarak can alan suç aygıtı içeriye nasıl sokuldu sorusuna odaklanılabilir. Hatta, Konya’daki ölümlü hekim olayından sonra gündeme getirilen ve sağlık kuruluşlarını X ışını aygıtı ile donatma sözü üzerinden de sorgulama yapılabilir.

    Oysa, sorunun kökü güvenlik önlemlerinin yeterince uygulanmamasından çok şiddeti tırmandıran diğer başat nedenlerde aranmalıdır.

    Kısaca bu nedenlere değinmek gerekirse :

    • Sağlık kuruluşlarında önü alınamayan iş yükü
    • Kamu sağlık ortamında insan kaynağı açısından yaşanmakta olan ve bir ucu yurt dışına göçe uzanan iş gücü yitimi
    • Sağlık kuruluşlarının girişine X ışını aygıtı koymayı aklına getirebilen ama sağlık hizmetinin öznelerinden saygıyı, sevgiyi esirgemekte üsteleyen ülke ve sağlık yönetimi.

    Duvara çarpan sağlık bir yandan niteliksiz bolluğa alış(tırıl)mış halkı parasal açıdan da zorlar duruma gelirken diğer yandan da can yitimiyle sonuçlanan acıklı sonuçlara yol açmaktadır.

    Son bir başka önemli haber!

    Sınavlar sonucu üniversitelere yerleşimlerin belli olduğu bugünlerde tıp fakültesi kontenjanlarının kimi yerlerde açık kaldığı bildiriliyor. Bu durumun ülkemiz tarihinde neredeyse yaşanmamış olduğı anımsanırsa ortamdaki olumsuz gidişin hekimliğe yönelik ilgiyi azalttığından söz etmek yanlış olmaz.

  • Osmanlı’nın ilk kapitülasyonları vermesi XVI. Yüzyıla dayansa da bindiği dalı kesmeye eşdeğer kapitülasyon uygulaması Baltalimanı Antlaşması’yla olmuştur. Tanzimat’ın tanınmış sadrazamlarından Mustafa Reşit Paşa döneminde imzalanan bu antlaşmayla Osmanlı ekonomik özkıyıma onay vermiştir. Burada amaç ülkeye değil saltanata ve bir avuç ayrıcalıklıya soluk borusu oluşturmaktı.

    Sonrasında Osmanlı’nın yok oluşa yolculuğu hızlandı. Üç çeyrek yüzyıl daha varlığını sürdürdüyse bu gücünden değil (olası) paylaşımcıların kendi aralarındaki anlaşmazlığından kaynaklıydı.

    Çağın gerisinde kalan, çağdaşlık trenini kaçıran Osmanlı’da güçsüzlük ve buna bağlı özgüvensizlik derinleştikçe Avrupa ülkelerine sırtını dayamayı yeğleyen eğilimler güçlendi. Milli Mücadele sırasında bile bu eğilimler mandacılık adı altında kendisini göstermiştir.

    Mustafa Reşit Paşa İngilizciliği öne çıkartırken Fuat Paşa Fransızcı olmayı seçti. Çok sözü edilmese de aynı dönemde Mahmut Nedim Paşa Rusçu yaklaşımıyla iz bıraktı.

    Almanya imparatorluğuna yaklaşma ve Birinci Dünya Savaşı’nda onunla bağlaşıklaşma (daha doğrusu ona kalkan olma) eğilimi de eksik olmadı.

    İngilizlerin parası ödenmiş ve adları bile konmuş iki savaş gemisine (Sultan Osman ve Reşadiye) el koyması bile İngilizci damarın hevesini kırmadı.

    İçinde bulunduğumuz günlerde gafleti ve ihaneti belgeli olan ama yine de korunan ve kollanan son padişah Vahdettin’in İngilizci yaklaşımına kısa bir araştırmayla erişmek olanaklıdır. İngiliz zırhlısı Malaya ile sona eren İstanbul serüveni de çok şey anlatır. Vatansız ve daha da önemlisi onursuz yaşamı seçmiş olması çok söze gerek bırakmayacak denli ibretliktir.

    Kraliçeden çok kraliçeci davranan günümüz aydıncıklarını o dönemin artıkları olarak nitelemek abartı olmayacaktır.

    II. Elizabeth’in yaşamını yitirdiği haberlerinin gelmesiyle birlikte basınımıza egemen olan yazılar ve eğilimler de birkaç çift sözü hak ediyor.

    Örneğin Sözcü gazetesi internet sürümünde “Dünya ona ağlıyor!” demekte sakınca görmedi.

    Cumhuriyet’te birisi ikinci sayfada diğeri de bir başka köşede olmak üzere kraliçeyi güzelleyici yazılara rastlandı. Zülal Kalkandelen “Suçlarının hesabını vermeden gitti” diyerek bir bakıma hamamın namusunu kurtardı. Bugünkü (13.09.2022) Erol Manisalı yazısını da bu kapsamda değerlendirmek gerek.

    Her şey bir yana!

    Yetmiş yıl saltanat sürmüş olan bir kişiliğin yaşamını yitirmesi elbette bir başsağlığı dileğini gerektirir. Ancak, bu dilek diplomatik çerçeveyi aşmamalıdır.

    Devlet yetkilisinden gazetecisine, akademisyeninden siyaset uzmanına varıncaya değin hemen herkes bu sınırın içinde kalma konusunda özenli davranmakla yükümlüdür.

    Bakmayın siz kraliçenin ardından yapılan güzellemelere.

    En karmaşık süreçlerde ülkesine yaşamsal rehberlik yapmış. Krizleri aşmada önemli katkıları olmuş. Hepsini bir kalemde geçin.

    İngiltere’de monarşi simgesel bir düzenek. Bir yandan gelenekler ve tarihsel değerler yaşatılırken diğer yandan İngiliz egemenliğinin söz konusu olduğu coğrafyada olumlu etki yarattığından hareketle varlığına izin veriliyor.

    Sanıldığı gibi monarşik yapı İngiltere bütçesine yük de olmaz. Tersine ticari değeri aracılığıyla getiri bile sağlar.

    Monarşinin, İngiliz emperyalizminin koçbaşı olarak günümüzde de başarıyla görevini yerine getirmekte olduğu söylenebilir.

    Durum bu kadar açık ve ortadayken Tanzimatçı kafaların günümüzdeki uzantıları gibi davrananların varlığı dikkat çekici olsa da şaşırtıcı sayılmaz.

    Bu arada, dinci-gerici kesimin kraliçe tutkusunda da şaşılacak durum yoktur. Emperyalizmin böl-yönet anlayışının önemli silahı olan din ve dinsellik tarihin hemen her döneminde İngiliz emperyalizmine yakın durmuştur. Kol kola olmuştur bile denebilir.

    Milli Mücadele’nin utkuyla sonlanışının 100. Yılında bizlere düşen İngilizcilik yapmak değil İngiliz emperyalizminin ve onun bağlaşıklarının varlıklarını sürdürdüklerini unutmamak olmalıdır.

    İngiliz emperyalizminin yol açtığı acı, gözyaşı ve kana ilişkin İngiliz uluslar topluluğu ülkeleri halklarının söyleyeceklerinin sonu gelmez.

    Emperyalizmle özdeşleşmiş bir kişiliğin dolaylı yoldan da olsa olumlanması, insani kılıflı yaklaşımlarla yüceltilmesi hiç yakışık almadı.

  • Milli Mücadele’nin utkuyla sonuçlanmasının ve İzmir’in kurtuluşunun 100. Yılı bir başka coşkuya sahne oluyor.

    Baba tarafından dedem Kurtuluş Savaşı Gazisidir. Madalyası bana emanettir. Yaşamımdaki en değerli maddi varlıktır. Yaşamıma yön veren pusuladır aynı zamanda. Kararlılık, akılcılık ve dik duruş dayanağımıdır desem abartmış olmam.

    Anneannemin dayısı da kıvanç ve gurur kaynağımızdır. Onun bir diğer önemli özelliği İzmir’i kurtaran birliklerde teğmen olarak görev yapmış olmasıdır.

    Daha baştan onların yüce anısına saygı sunarak…

    15 Mayıs 1919’da Galata rıhtımında başlayan, Samsun, Havza, Amasya, Erzurum, Sivas’tan geçip Ankara’da BMM serüveniyle taçlanan kutlu ve kararlı yürüyüş “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir!” ileri buyruğuyla İzmir’de sonlanır.

    İşgal güçlerinin komutanları İzmir’e erişeceği anlaşılan Mustafa Kemal Paşa’yla görüşme isteklerini bildirirler.

    Paşa 9 Eylül’de Nif’te (bugünkü Kemalpaşa) görüşelim der.

    Paşa oradadır. Ama, görüşme isteyenler ortalarda yoktur.

    Mustafa Kemal Paşa İzmir’e bir gün sonra 10 Eylül’de girecektir. 9 Eylül’de Belkahve’ye gelir ve kenti uzaktan da olsa görmek ister.

    O sırada İzmir yönünden gelmekte olan at arabacısının önüne geçerek sorar.

    “İzmir’de ne var ne yok?”

    Arabacının Mustafa Kemal Paşa’yı tanımadığının altını çizelim. İletişim şimdiki gibi olmadığından İzmir’deki kendi halindeki arabacının Paşa’yı tanıması doğal olarak olasılık dışıdır.

    Arabacının yanıtı :

    “Ben İzmir’den geliyorum… Bizim süvari şehre taze girdi. Gideceğin varsa ne bekliyon? Yürüsene ağam!”

    (Paşa’yı tanımadığı konuşmasına yansıyan rahatlıktan da kolayca anlaşılabilir)

    Geceyi Nif’te alçakgönüllü bir Türk evinde geçirecektir Paşa. Evi derleyip toplama derdindeki kadınlar onunla karşılaşır karşılaşmaz yerlere kadar eğilirler. Dizlerini öperler. Başörtülerinin uçlarıyla Paşa’nın çizmelerinin tozunu alırlar.

    Şevket Süreyya Aydemir’in kalemiyle “İzmir onu bekliyordu. İzmir’in kolları ona açıktı. İşte o uzun yolculuk buralarda böyle bitiyordu…”

    Biten kılıçlı yolculuktu…

    Bu eşsiz utkunun kazanımlarını korumak, kollamak bu yolculukta harcanan çaba kadarını ve belki daha fazlasını gerektiriyordu.

    O çabalar da eksiksiz harcanacaktı.

    Kalemli ve sabanlı yolculuk zamanıydı.

    Kağnı kamyonu yenmiş olsa da henüz her şey bitmemişti.

    Sırada aydınlanmanın birkaç yüzyıl gecikmeyle de olsa Anadolu’da sahne almasını sağlamak vardı.

    15 Mayıs 1919’da İstanbul’da başlayan ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de sonlanan yürüyüşü gerçekleştirenler o yürüyüşün değerini en iyi bilenler olarak sonrasını da kusursuzca tasarlamışlardı.

    Anadolu yürüyüşünün İzmir’de utkuyla sonuçlanmasına başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere emekleriyle, kanlarıyla, canlarıyla katkı verenlerin yüce anıları önünde bir kez daha saygıyla eğilerek…

    100. yıl kutlu olasun…

    Kaynakça

    Hatıratlarla Karşılaştırmalı Nutuk, Gazi Mustafa Kemal, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, İstanbul, 2020, sayfa 989-990.