• Yeni yıl, yeni beklentiler demek. En azından böyle bir gelenek var.

    Türkiye’nin, dünyanın ve tüm canlılığın sayısız sorunu var. Bu sorunların önde gelen nedeni sorumsuz varlık insandır. Dolayısı ile çözüm de insanın elindedir.

    İşim ve sorunlara yakınlığım nedeniyle ülkemizin sağlık ortamındaki sorunlara değineceğim yılın bu son yazısında. Başka alanlarda olduğu gibi sağlıkta da sorunlar dağlarcadır. Burada bu sorunları sıralamaya kalksak sonuna geldiğimizde en baştakini anımsamakta zorlanabiliriz.

    Bu nedenle can alcı birkaçıyla yetineceğim.

    Bunu yaparken de bir meslektaşı olarak ülkemizin sağlık bakanına sesleneceğim.

    SAĞLIKTA ŞİDDET

    Sayın bakan.

    Salgınla baş etme çabalarımızda 2 yılı geride bırakmak üzereyiz. Bu konuya azımsanmayacak süre ayırdığın/m/ız kuşkusuzdur.

    Bu duyarlı süreçte başta hekimler olmak üzere her kesimden sağlık çalışanları olağanüstü çaba göstererek elden geleni yapmaya çalıştı.

    Bu sürecin de etkisiyle hekimlere ve sağlık çalışanlarına saygı ve sevginin biraz olsun canlandığını biliyoruz. Ancak, ülkemizin ve elbette sağlık ortamımızın değişmez eylemine dönüşen sağlıkta şiddetin de neredeyse hız kesmediğini üzülerek izlemeyi sürdürüyoruz.

    Diyeceksiniz ki, bu olumsuzluğun önlenmesi için yasal düzenleme yaptık. Daha ne yapalım?

    İlk bakışta haklı görünseniz de, çıkartılmış olan yasanın yanlış kapsamda çıkartıldığını üzülerek belirtmek isterim. Yasanın çıkışından bu yana sağlıkta şiddetin, salgına karşın hız kesmeden sürmekte oluşu yasanın yanlışlığını ve caydırıcılıktan uzak kaldığını göstermeye yeter. Sağlıkta şiddeti önleme düzenlemesinin CMK yerine sağlık hizmetleri temel yasasının içine konması beklenen caydırıcılıktan uzak kalmasının önemli nedenidir.

    Diğer yandan, bu olumsuzluğun yalnızca yasal düzenlemeyle sonlandırılacağı düşüncesinin de yanlış olduğunun altını çizmekte yarar var.

    Sağlık ortamımızdaki iş yükü fazlalığı önde gelen şiddet üretecidir. Sağlıkta şiddetin yasanın yanlışlığından da kaynaklı olarak tırmanarak sürüyor oluşunda iş yükünün rolü oldukça fazladır.

    Sağlık yönetiminin başındaki kişi olarak iş yükü sorununu bir an önce çözme göreviyle karşı karşıya olduğunuzu önemle anımsatırım.

    HEKİM GÖÇÜ

    Sayın bakan!

    Sayısal verilerin de doğruladığı gibi Türkiye hekimin en gerekli olduğu zamanda “hekim göçü/eksilmesi” yaşamaktadır. Bugüne dek hekim dışı uğraş alanlarında kendisini göstermiş olan ve beyin göçü olarak nitelenen olgu hekimleri de etkisi altına almıştır. On bine varan sayıda hekim kamu görevinden ayrılmıştır. Önemli bölümünün ülke dışında hekimlik yapma olanaklarını araştırdığı ve azımsanmayacak sayıda hekimin bu yola girdiği artık bilinen gerçektir.

    Bir hekim olarak hekim olmanın ve hekim yetiştirmenin güçlüklerinin farkında olduğunuzdan kuşku duymuyorum. Ülkemizin bu denli nitelikli insan kaynağını yitiriyor olması görmezden gelinecek, oralı olunmayacak bir sorun olmasa gerektir.

    Geçtiğimiz haftalarda bu önemli sorunun da dayatmasıyla hekimlerin gelirlerinde iyileşme sağlayacak bir yasal düzenleme girişiminde bulunulduğunu da biliyoruz. Yine, yeterince hazırlık yapılmamış, iyi yazılmamış bir yasa tasarısının hızla geri çekildiğine şaşırarak tanıklık ettik. Bu tasarıdan geriye kalansa sağlık ortamındaki barışın bozulması oldu.

    Salgın koşullarında olağanüstü özveriyle çalışan, çabalayan hekimler ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarıyla ilgili düzenleme konusunda girişimde bulunmanız daha fazla düşünmeyi ve ertelemeyi gerektirmeyen ivediliktedir.

    SALGIN YÖNETİMİ

    Sayın bakan!

    Son olarak, güncel sorun salgına değinmek isterim.

    Salgın ülkemizin ekonomik sorunlarının tavana vurduğu bir döneme denk düştü. Dolayısı ile, salgınbiliminin gerektirdiği önlemler ve uygulamalar tam anlamıyla yerine getirilemedi.

    Bilim Kurulu kararları saydamlık ilkesi gereğince kamuoyuyla paylaşılmalıydı. Bu yapılmadığı için bilim kurulu ne kararlar aldı yürütme bu kararların ne kadarını uyguladı sorularının yanıtları bilinemedi.

    Şu ya da bu şekilde bugüne gelmiş olduk.

    Bu sürecin son bir yıllık bölümünün önemli başlığı aşılar ve aşılamaydı hiç kuşkusuz.

    Hemen her gün gerek basın toplantıları ve gerekse sosyal medya aracılığıyla aşılanmanın önemine vurgu yaptınız. Yurttaşları aşılanmaya çağırdınız.

    Buna duyarlılıkla karşılık verenlerin yanı sıra aşılanmayı başarılı kılmaya yetmeyecek ölçüde duyarsız davranan vatandaşlarımızın olduğu sayısal verilerden anlaşılmaktadır.

    Bu salgının bir an önce söndürülmesi küresel ve ulusal ölçekte aşılanma oranlarının yükseltilmesine bağlıdır. Küresel ölçekteki başarısızlık apaçık önümüzde durmaktadır. Gereğinden çok aşı edinen, bir tür aşı stokçuluğu yapan varlıklı ülkeler salgınla baş edilememesinde önemli sorumsuzluk sergilediler. Aşı formüllerini paylaşmayarak, aşının birçok merkezde üretimine engel olarak sorumsuzluklarına vicdansızlığı ekledikleri de açıktır bu ülkelerin.  

    Küresel durumu özetledikten sonra ulusal davranma görevimize dönecek olursak!

    Salgının önemli bir toplum sağlığı sorununa dönüştüğünden hareketle aşılama konusunda ülke düzeyinde başarılı olma zorunluluğu içinde olduğumuzu göz ardı edemeyiz.

    Günümüz aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu eğiliminin bundan 6 yıl önce adının önünde savcı unvanı bulunan bir vatandaşımızın Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu sonrasında alınan karara dayandığı yadsınmaz bir gerçektir. Anayasa Mahkemesi bu (bence) yanlış kararı aldığında yasamaya bir görev de vermişti. Aşılanma konusunda yurttaşların kafasında oluşması olası kuşkular ve karşıtlıklar o dönemde sıcağı sıcağına yapılacak düzenlemeyle çok da büyümeden giderilebilirdi. O gün göz ardı edilen bu görevin günümüzde kartopu gibi büyüyerek eriştiği büyüklük hepimize ders olmalıdır.

    Toplum sağlığı, bireylerin bilimsel dayanaktan yoksun ve akılcılığı belirsiz “kişisel özgürlük” heveslerine kurban edilmeyecek denli önemli bir kavramdır. Özetle, her gün yurttaşları aşılanmaya çağırmanın ötesine geçmenin zamanı gelmiştir, geçmektedir.

    Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu salgınların önüne geçilmesi bakımından bugün de geçerliliğini koruyan ilkeler bütünü olarak varlığını sürdürmektedir. Bu yasayla yerel yönetimlere ve kurumlara da önemli görevler yüklenmiştir. Ne yazık ki, bu görevlerin de yerine getirilmediğini üzülerek izliyoruz.

    Son olarak, ülkemizde geliştirilmiş olan Covid 19 aşısı olan TURKOVAC’ı yaptırırken yerli aşı girişimlerinin Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü diriltme yolunda önemli adım olduğunu ifade etmiş olduğunuzu sevinçle karşıladım. On yıl önce varlığına son verilen bu önemli kurumumuzun yeniden yaşama dönmesi son derece önemli bir adım olacaktır. Öngörüldüğü gibi salgınlar bundan sonraki yaşamımızın gündeminde olmayı sürdürecektir. Buna bağlı olarak da aşı üretimi yeteneğimizin diri tutulması yaşamsal önem taşıyacaktır.

    Sayısız sağlık sorunundan birkaçını bilginize sunmuş oldum!

    Yeni yılda bu sorunlara çözüm getirilmesi öncelikli dileğimdir.

    Yeni yıl iyilik, sağlık ve mutluluk getirsin…

  • TURKOVAC ortaya çıktı. Tartışmalar ateşlendi. Türkiye’nin aşı üretmesi övünç ve kıvanç kaynağıdır bu yazıyı yazan ve okuyan herkes için. Sorun aşının kullanımının ortaya çıkış biçimindedir.  Bir süredir gündemde olan TURCOVAC’ın bilimsel süreçlerle ilintisi tartışmaya yol açmaktadır. TİTCK (Türkiye İlâç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) aşıya onay verdi.

    İlâç ya da aşı olsun! İyileştirici ya da koruyucu herhangi bir öğenin belirli bilimsel aşamalardan geçmesi güncel ve vazgeçilmez gerekliliktir. Aşıya ilişkin ilk sonuçların bilim insanlarının anlayabileceği düzeyde ortaya konulması gereği olmazsa olmazdır.

    Tarihe bakılırsa aşıda Türk izine rastlamak zor olmayacaktır. Başka deyişle, yaklaşık 200 yıldır milyonlarca insanın yaşamını kurtaran modern aşı üretiminde Türklerin payı azımsanmayacak düzeydedir.

    http://www.medikritik.com/kose-yazilari/asida-turk-izi

    Başlangıcından bu yana insanlığın aşı serüveninde Türk etkisi tartışılmazdır.

    İlk olan, çiçek aşısının yaklaşık bir yüzyıl sonrasında bu kez Osmanlı Louise Pasteur’un buluşuna yakın ilgi gösterir. Öyle ki, Pasteur’ü İstanbul’a çağıran Osmanlı bu çağrısına olumsuz yanıt alınca Pasteur’e 3 Osmanlı hekimini göndermekle kalmaz, parasal katkı da sunar. İlk bakışta önemsiz görünen bu gelişme izleyen yıllarda Osmanlı’nın ve onu da izleyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin “aşı üreticisi” olması sonucunu doğurur.

    Milli Mücadele başlarken İstanbul’dan Anadolu’ya çok sayıda yurtseverin geçtiği artık fazlasıyla bilinen gerçektir. Onlarla birlikte Milli Mücadele’de kullanılması için hatırı sayılır savaş gerecinin de Anadolu’ya taşındığı bilinir.

    Milli Mücadele için Anadolu’ya geçen hekimlerin yanlarında getirdikleri gereçlerden birisi pek de bilinmez.

    Mikrop taşımışlardır İstanbul’dan Anadolu’ya.

    O yılların savaşlarında insan kırımına yol açan önemli etkendir bulaşıcı hastalıklar. Savaş araçlarıyla yaralanmak, ölmek ve savaş dışı kalmak bir şekilde savaşın gereği sayılabilir. Ama, bunlar dışındaki savaş dışı bırakma etkenleri bir savaşın olağan gereği sayılmaz. Dolayısı ile bu ve benzeri etkenlerin savaş dışı bırakma etkisi olabildiğince azaltılmalıdır.

    Sivas Kongresi sırasında “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” diye haykıran Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşları bir kez daha sahnededir. Bu kez cephe gerisinde, Ankara’da aşı üretmektedirler. Ürettikleri aşıları kendi üzerlerinde deneyerek bir bakıma nitelik denetimi yapmaktadırlar. Sınavı geçen aşılar cephede canını dişine takarak kurtuluş savaşı veren Mehmetçikler’e uygulanmaktadır.

    Kısa tarihsel anımsatmadan sonra günümüze gelelim!

    TURKOVAC, Türk aşısı olarak günümüz salgınındaki yerini almak istiyor.

    Biz Türklerin Osmanlı’dan başlayarak, Cumhuriyet’le güçlenen aşı üreticiliği anımsandığında Türkiye’nin aşı üretmiş olmasına şaşırmamak gerekir. Diğer yandan, bu denli tarihsel birikime sahip olan biz Türklerin aşı üretmede gecikmiş olduğu da düşünülebilir.

    Bu gecikmenin nedenini de yakın geçmişte aramak gerekir.

    Osmanlı’dan kalan ve Milli Mücadele boyunca biriken değerli deneyimle tarih sahnesine neredeyse aşı üreticisi olarak çıkan Türkiye Cumhuriyeti başlangıcından bu yana aşı üreticisiydi. Türkiye Cumhuriyeti bu önemli sıfatını kendi toplumuna aşı sağlamanın yanı sıra kırklı yıllarda Çin’e kolera aşısı göndererek pekiştirdi.

    Bundan yaklaşık 10 yıl önce Cumhuriyet’le, Atatürk’le derdi olduğu tartışılmaz olan bugünkü ülke yöneticileri Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün kapısına kilit vurarak ülkenin asırlık aşı üreticisi sıfatına son verdiler.

    Yapılan bu kötülüğe karşın Türkiye biraz gecikmeli de olsa Covid 19 aşısı yapabildi.

    Bu önemli başarının değer kazanabilmesi hiç kuşkusuz günümüzde kabul görmüş bilimsel süreçleri tamamlamasıyla olasıdır.

    Siyasi iktidarın öngörebileceğimiz gerekçelere dayanan aceleciliği bu önemli başarıyı gölgelememeli. Bilimsel süreçler siyasi iktidarın özellikle günümüzde gereksinim duyduğu başarı öykülerine kurban edilmemeli.

    Tersi durumda aşı ürettik demekten kaçınılmalıdır.

  • Birkaç aydır süren ve son günlerde erişmedik doruk bırakmayan döviz kuru sıçraması iktidarıyla muhalefetiyle yanlış değerlendirildi. Yanlış algılandı diyemem. Bunca iktisatçının bulunduğu her iki tarafın gerçekleri göz ardı ettiğini söylemek daha doğru bir saptama olacaktır.

    İktidar önemsemez görünse de kırılmadık rekor kalmayınca döviz kurunu zorunlu olarak gündemine aldı.

    Buna karşılık muhalefet kolayı seçerek iktidarı döviz kuru üzerinden baskı altına aldı.

    Döviz kurunun tırmanışı sonuçtu. Olan olmuştu.

    Yanlış ve akıldışı ekonomik model son 40 yılda pek çok kez olduğu gibi bir kez daha duvara çarpmıştı.

    Cumhuriyet’i kuranların oluşturduğu “ithal ikame” (dışarıdan alınanların üretilmesi) ekonomi modeli yerini dışsatım rekorlarına bıraksa da dışalıma dayalı dışsatım Türkiye’nin döviz açlığı sorununa umar ol(a)madı.

    Bu yanlışa eklenen tarım-hayvancılık çöküntüsü, savurganlık ve kabaran enerji harcamaları yıkımı kaçınılmaz kıldı.

    Türkiye’nin geleneksel üçlüsü Turizm-İnşaat-Tekstil sorunu çözmede elbette yetersiz kaldı.

    Türkiye’nin her bir kiloluk dışsatımının 1.3 USD getiri sağlaması devede kulak bir etkiye eşdeğerdi. Dünyada bir kiloluk dışsatımı 75 bin doları bulan ülkeler varken bu dışsatımın günü kurtarmaktan öte etkisi olamazdı.

    Durum bu kadar açıkken hem muhalefet hem de 20 yıldır yönetimde olan iktidar gerçeklere sırt çevirmeyi yeğledi.

    İktidar borcu borçla kapatma kolaylığına kapılarak deyim yerindeyse bugünlere çağrı çıkarttı.

    Muhalefet de krizin altında yatan gerçek nedene vurgu yapmak yerine döviz kurunun arkasına saklanmayı seçti. Tam da bu nedenle dün akşamdan bu yana çakılan döviz kuru karşısında projektör görmüş tavşana döndüler. Ağızlarını bıçak açmaz oldu.

    Bir şekilde denetim altına alınan döviz kuruna bakılırsa ekonomi düzelmiş sayılabilir mi?

    Ya da döviz kurunun hızlı tırmanışı salt dış güçlere bağlanabilir mi?

    Ekonomi döviz kuru nedeniyle mi kötü?

    Yoksa, döviz kurunun roket hızıyla yükselişi ekonomik olumsuzlukların gereği mi?

    Uzunca süredir faiz karşıtlığıyla özdeşleşen Cumhurbaşkanı’nın dün akşam birdenbire faiz kesesinin ağzını açtığına tanıklık edildi. Elbette faiz vereceğiz demedi. Ama, yapılan düzenleme dört dörtlük faiz artırımı anlamına gelmekteydi. Bir başka ayrıntı, Cumhurbaşkanının Türk ekonomisini 40 yıldır krizden krize sokan serbest piyasa umacısını güzellemeyi göz ardı etmemesiydi.

    Muhalefetin bu durum karşısında “ben daha fazla ve daha elverişli borç bulurum” demekten başka sözü var mı?

    Türkiye’de umutsuzluk bulutlarını toplayan önemli bir nedendir biri birini her gün en ağır dille suçlayan iktidar-muhalefet ikilisinin farksızlığı.

  • Yakınımızdaki değerleri sıkça ıskaladığımız yadsınmaz gerçek. Bu bilinçle İzmir Arkeoloji Müzesi’ne birkaç saat ayırıyorum. Evden 20 dakikalık yürüyüşle ulaşıyorum.

    İlk gelişim değil. Bundan 5-6 yıl önce de aynı duygularla gezmiştim müzeyi.

    Bu kez konuk eserler var.

    Boğazkale’den 4500 yıllık çivi yazılı tabletler. Evlilik sözleşmesiymiş. Ege kıyısında Anadolu’nun kalbinden kopup gelmiş eserleri görmek heyecan verici.

    Müzenin kuruluş tarihi 1924. Atatürk’ün isteğiyle kurulmuş. Gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra ilk olarak Basmane’deki Aya Vukla kilisesinde açılmış. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür üzerinde yükseldiğine bir başka önemli örnek.  

    Bu arada, top sesleri Ankara’dan işitilirken BMM’den müzecilik yasasının çıkartıldığı ve ilk olarak bugünkü Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin kuruluşuna adım atıldığı anımsanırsa 1924 tarihine şaşırmanın gereksizliği anlaşılmış olur.

    Kuruluş tarihi : 1921

    Aya Vukla korunmuş, onarılmış ve kültür mekânına dönüştürülmüş. Şimdilerde aynı kilisenin kilise olarak yeniden kullanıma açıldığını eklemekte yarar var. Cemaatsiz kilise açılışlarını da kültür anlayışına indirilmiş darbe olarak gördüğümü vurgulamak isterim. Tıpkı, müze Ayasofya’nın camileştirilmesi gibi.

    İzmir Arkeoloji Müzesi’nin şimdiki yapısı 80’li yıllarda yapıldı diye anımsıyorum. Ne yazık, ne İzmir’in ne içinde barındırdığı eserlerin ruhuyla uzaktan yakından ilintisi yoktur görünümünün.

    Anadolu’daki müzeleri yakın zamanda görmüş birisi olarak İzmir Müzesi’nin bakım, onarım ve yenileşmeden uzak kaldığını üzülerek gözlemledim. Sırasını mı bekliyor yoksa adındaki İzmir’den ötürü cezalı mı bilemesem de gördüğüm bu.

    Müze yöredeki antik kent kazılarından çıkartılan eserleri barındırıyor çatısı altında doğal olarak. İyon ve Ayol dönemi eserlerine Roma, Bizans ve hatta Osmanlı dönemininkileri eklemekte yarar var.

    İki katta “U” biçimli yerleşim tasarlanmış. Üst katta İzmir kazılarının önemli adı öncü arkeoloğumuz Ekrem Akurgal adına düzenlenmiş seramik eserler bölümü yer alıyor.

    Hazine odası adı üstünde değerli altın, gümüş nesneler başta olmak üzere eski paraları barındırıyor.

    Konuk çivi yazılı tabletler de burada bekliyor ilgilisini.

    Yenilenmesi ve onarımı bir türlü bitmeyen etnografya müzesi arkeoloji müzesiyle aynı yerleşkede. XX. yüzyıl başında Vali Rahmi Bey zamanında Neoklasik biçemle ve yetimhane olarak kullanılması amacıyla yapılmış. http://kentyasam.com/2020/08/05/hastane-mi-pichane-mi/

    Müzede bir öncekindeki gibi değişmeyen gerçek ıssızlıktı. Sonradan gelen birkaç kişi olmasa kendime özel bir müze sunumu olarak bile niteleyebilirdim bu ziyareti.

    Yapının bakımsızlığı karşısında İzmir daha iyisini hak etmiyor mu diye soracak oldum kendi kendime!

    İlgisizliğe tanık olunca acaba demekten de alamadım kendimi.

    Bilindiği gibi : “Marifet iltifata tabidir”

  • Besinler, ilâçlar, aşılar ve sağlıkla her türden gereç için söz konusu olan bir gerekliliktir son kullanma tarihi. Kimileri bu özelliğin tüketimi kışkırtma amaçlı olduğunu bile öne sürmektedir. Zaman zaman tartışmaya konu olsa da varlığını sürdürmektedir. Dolayısı ile de önemlidir ve gereğine uyulmalıdır.

    Tersi kanıtlanana dek “son kullanma tarihi” önemlidir. Herhangi bir yerde rastlandığında dikkate alınmalıdır.

    https://www.sozcu.com.tr/2021/saglik/unlu-muzisyen-tarihi-gecmis-biontech-asisi-yapacaklardi-ciktim-6832679/

    Bağlantıdaki haber güncel olduğu kadar, aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu olgularının kabardığı bu dönemde yaşamsal öneme sahiptir.

    Burada kısa bir ara verip kendi deneyimime yer vermekte yarar görüyorum.

    Sağlık Bakanlığı özel sağlık kurumlarını ve hekim muayenehanelerini belirli aralıklarla denetler. Bu denetimlerin neredeyse değişmez öğesi bulundurulan ilâçların yanı sıra tıbbi araç gerecin “son kullanma tarihlerine” bakılmasıdır. Sağlık bakanlığının bu denetimlerdeki “son kullanma tarihi duyarlılığına” tabip odası yöneticiliği yıllarımda sıkça tanık olmuşumdur. Son kullanma tarihi geçmiş ürüne rastlandığında uyarıyla yetinilmediğini çok iyi biliyorum. İlgili kurum ya da hekimle ilgili olarak hızla suç duyurusunda bulunulurdu. Bu kapsamda çok sayıda hekimin adliyeye zaman ayırmak zorunda kaldığı hiç aklımdan çıkmaz.

    Konumuza dönersek!

    https://www.saglik.gov.tr/TR,86895/ulkemizde-son-kullanma-tarihi-gecmis-biontech-asilarinin-vatandaslarimiza-uygulandigina-dair-iddia.html

    Sağlık bakanlığının yaptığı denetimlerde üzerinde duyarlılıkla durduğu “son kullanma tarihi” konusunda kendisinin aynı duyarlılığı göstermiyor oluşu kabul edilir bir durum değildir.

    Sağlık Bakanlığı’nın konuya ilişkin açıklaması bilimsel açıdan doğru ve yerinde olsa bile aralarında azımsanmayacak sayıda aşı karşıtı/kuşkucusu da bulunan toplumda oluşan ikilemi gidermeye yetmeyebilecektir. Daha da kötüsü aşılanmama eğiliminin bu güven sarsıcı gelişme nedeniyle güç kazanacak olmasıdır.

    Aşılama sürecinde “kararlı bir aşılanmama duvarına çarpan” Türkiye, Sağlık Bakanlığı’nın bu son gafı sonrasında salgın denetiminde önemli sayılabilecek bir güç yitimine uğraması şaşırtıcı olmayacaktır.

    Hemen her şeyi saklamayı hüner sayan, saydamlıktan her fırsatta kaçınan bakanlığın bu açıklamayı “son kullanma tarihi” tartışmalarının fitili ateşlenmeden önce yapması gerekirdi. Bakanlık salgınla baş etme sürecinde önemli bir geriye düşüşe yol açacak hesap hatasına düşmüştür.

    Hemen her akşam sosyal medya aracılığıyla insanları aşılanmaya çağıran bir sağlık bakanımız var. Açıktır ki, çağrıyla alınacak yol kalmamıştır. Elindeki yasalar, sahip olduğu varsayılan vicdani ve etik sorumluluk sağlık bakanlığını devindirmeye yetmemişken bir de böylesi hataya düşülmüştür.

    Kimi olumsuzlukların geriye dönüşü olanaksız değilse de son derece zordur.

    Bu da bunca derde eklenen bir başkası olmuştur.

    Üstelik bu dert son derece yaşamsaldır.

  • Gıda ederlerinin neredeyse günlük değiştiği bugünlerde bir şey dikkat çekici geldi bana.

    “Yerli muz”

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Muz

    Un, yağ, şeker ve aklınıza gelebilecek pek çok besinin ederi katlanırken yerli muz deyim yerindeyse olduğu yere çakıldı. Çok yerde 10 TL’nin altında ederle edinmeniz olası. Buna karşılık dışalım muzun 20 lirayı aştığını anımsatmış olayım.

    Kimi marketlerde yerli muzun 8 liraya satıldığını gözlerimle gördüm.

    Tropik meyve olarak bilinen muz üretiminde Türkiye’nin de, hiç olmazsa kendine yetme kapsamında var olduğunu görmek olumlu bir durum gibi görünebilir.

    Elma, armut ve benzeri birçok meyvenin yerli muzdan pahalı olduğu günümüzde muz bağlamında bir “bolluk” olduğundan söz edilebilir.

    Araştırma gereği duydum.

    Bu yazı çıkmış oldu ortaya.

    Tablodan anlaşılacağı gibi muz üretim alanı son 5 yılda 2 kat artarken, üretilen muzun niceliğindeki artış 3.5 kat olmuş. Her ne kadar Türkiye’nin muz üretimine uygun iklime sahip bölgeleri bulunsa da, son 5 yıldaki muz üretimi örtü altı (sera) muz yetiştiriciliğine yönelmiş. Her ne kadar iklimimiz uygun olsa da riskler de eksik değil. Don olasılığı en uygun yerler için bile hemen her zaman söz konusu.

    Elbette desteklenmiş ve özendirilmiş son 5 yılda muz yetiştiriciliği.

    Kaynaklarda belirtildiğine göre muz yetiştiriciliğinin insan gücü gereksinimi ve dolayısı ile de maliyeti son derece düşükmüş. Muza yönelişin önemli etkenlerinden birisi olsa gerek bu durum.

    Bu haliyle muz yetiştiriciliğinin çekim merkezine dönüştüğü söylenebilir. Bu noktada planlamanın önemi anımsanmalıdır. Son yıllarda tarım ve hayvancılığı unutan, hatta çökerten yönetsel iklimde “planlama” demek “pilavlama” demeye denk düşecek bir dilektir. Bu yöneliş şimdiki hızla sürerse ülkemiz patates ve soğan üreticilerinin sıkça başına gelen durum muz yetiştiricilerinin kapısını da çalabilir.

    Pek çok tarım ve hayvancılık ürününde hızla dışa bağımlı duruma gelen Türkiye’nin muz konusundaki sıçraması ilgi çekicidir. Çok daha temel gereksinim konumundaki tarım ve hayvancılık ürününde destekleme ve özendirmeden uzak duran tarım yetkililerinin muza yaklaşımı ilginç olduğu kadar doğruluğu tartışmalı bir seçim olsa gerektir. Geçenlerde basında yer alan bir haberde Türkiye’nin tahıl dışalımının Çin’i bile geçtiği bilgisine rastlamıştım. Muzsuz da yaşanır ama tahılın olmadığı ya da kıt olduğu ortamda olmayı çoğu insan haklı olarak düşünmek bile istemez.

    Muz örneği destek ve özendirme olduğunda tarımın ve hayvancılığın ayağa kaldırılabileceğini düşündürmesi bakımından önemlidir. Ancak, sektördeki pek çok ürünün muz kadar insan kaynağından bağımsız yetiştirilemeyeceği gerçeği de akıldan çıkartılmamalıdır.

    Muza ilişkin bir olumsuzluktan söz etmemek olmaz. Muz çok su tüketen bir ürün. Ülkemizde muz tarımı açık alanda yapılmadığına ve tropik ülkelere göre birim alan düşen yağış çok olmadığına göre sulama insan eliyle yapılmaktadır. Su kaynakları çok da varsıl olmayan Türkiye’nin su dostu olmayan muz üretimini gözden geçirmesi kaçınılmazdır.

    Muz eksik olsun denebilir sonuç olarak. Muza verilen destek ve özendirmeyi görünce insanın darısı tahılın ve diğer temel besinlerin başına diyesi geliyor.

    Besin ederlerinin roket gibi fırladığı bugünlerde muzun bu durumdan bağışık olması da bir başka ilginç durum olsa gerek.

    https://www.dunya.com/kose-yazisi/serada-muz-uretimi-5-yilda-35-kat-artti/617685

  • Kriz bir bakıma “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) anlayışının doğal sonucudur

    “Faiz sebep, enflasyon sonuç” diyen olursa yazının başlığı da bir başka söylem oluverir.

    “Hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemek” kısır döngüsündeyiz.

    Son aylarda Türkiye kocaman bir iktisat laboratuvarına dönüştürüldü. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” diyen tek kişilik iktidar değil Türkiye’nin, dünyanın gözlerinin üzerimize dikilmesine neden oldu.

    Hemen belirmekte yarar var!

    Elbette yüksek faiz iyi bir şey değil. Ama, bu zorunluluğa düşmemek için de bir şeyler yapmış olmak gerekirdi.

    Tam 40 yıldır aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyoruz. Kırk yıl boyunca “serbest piyasa” denen sarmalın dışına çıkmayı aklına getiren olduysa da yaşama geçirmeyi deneyen olmadı.

    Oysa, üzerinde yaşadığımız ülke kurulmadan önce iktisat kongresi yapılmıştı. Bağımsız ekonominin olmadığı yerde ne ülkeden, ne devletten ne de bağımsızlıktan söz edilemeyeceği 100 yıl önce düşünülmüştü.

    Lozan’da İsmet Paşa’nın bir türlü kırılamayan direnci karşısında isteklerini not ettiği kâğıdı katlayıp cebine koyan Lord Curzonlar 100 yıl önce çıktıkları yolda utkuya eriştiler.

    Tam 40 yıldır kısır döngüye soktukları Türkiye’yi bir kez daha dize getirmiş olmanın kıvancı içindeler. Bizlerse tersine üzüntülüyüz. Gururumuz ve onurumuz kırılmış durumda.

    Cumhuriyet’i kuranlar ekonomiyi bağımsızlaştırmak için “ithal ikame” (dışalım gerektiren ürünleri üretme) yöntemi benimsenmişti.

    Zamanla vazgeçilen bu yönteme en iyi bildiğimiz tarım ve hayvancılığı da çökerterek eşsiz bir yıkım eklemiş olduk. Şimdilerde fiyat belirsizliği nedeniyle çekilen besin kıtlığının önümüzdeki aylarda yokluğa dönüşmesi hiç de şaşırtıcı olmayacak.

    Nasıl olup da her yıl rekorlar kıran dışsatımımız ekonomimizi bir türlü düze çıkartamıyor. Her 100 TL’lik dışsatım için 60 TL’lik dışalım yapmak zorunda olduğumuzu söylemekle yetinelim.

    Tekstil-İnşaat-Turizm üçgenine sıkışmış üretim anlayışımıza değinmeden geçmeyelim.

    Turizmle kalkınmış ülke yok dünyada. Ama, kalkınmış olup da turizmden iyi getiri sağlayanlar eksik değil. (Fransa-İtalya-İspanya)

    İnşaatla kalkınana da rastlayamazsınız. Ama, Japonya gibi kalkınmış olup da inşaattan para kazanan bir örnek var karşımızda.

    Tekstilse ucuz işgücü ülkelerinin gözdesidir. Kalkınmış ülkelerin hiçbir şekilde ilgi alanında değildir.

    Özetle, TİT üçlüsü kalkınmaya değil ama karın tokluğuna yarar. Öyle de oluyor.

    Bir başka önemli veri de Türkiye’nin rekorlar kıran dışsatımının nitelikten yoksun oluşudur. Dillere destan başarı öyküleri yazan dışsatımımızın 1 kilosunun karşılığında kasamıza 1.3 USD girmektedir. Bir kiloluk dışsatımı 45-70 bin dolar olan ülkelerin varlığı bu saptamaya açıklık getirecektir.

    Bugünlerde bir kez daha duvara çarparak ağır hasar gören ekonomimizin onyıllardır bu yanlış yolda ilerlediğini görmezden gelirsek doğrudan uzaklaşmış oluruz.

    Ucuz döviz, ucuz dışalım ve kabaran iç tüketim büyüme sayılarında iştah açıcı sıçramalara yol açmış olabilir. Ancak, sel gider kum kalır deyişine benzer şekilde bu tatlı yaşamın sonsuza dek süremeyeceği, bir şekilde sonlanıp gerçeklerle yüzleşmemize yol açacağı uzunca süredir söylenmekteydi. Utku sarhoşu siyasilerin, bir avuç oligarkın ve tüketmenin dayanılmaz hafifliğiyle kendinden geçmiş kitlelerin bu uyarıları işitmesi, işitse bile önemsemesi olanaksızdı.

    Bilmem kaçıncısı yaşanan ekonomik krizlerin her birinden sonra bu son olsun dilekleri tutulmuştur.

    Ancak, aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekleme hastalığı bir türlü sonlandırılamamıştır. Bu nedenle son yaşanan krize şaşırana şaşırmak gerekiyor.

    Bu toz dumanda doğal olarak siyasetin güncel gerecine dönüştürülen krize ilişkin farklı söyleme sahip olan siyaset odağını ara ki bulasın!

    Muhalefet iktidarı (haklı olarak) suçlarken bir daha kriz olmaması için yapılacakları söylemekten deyim yerindeyse kaçınıyor.

    Karagöz-Hacivat atışmasına dönüşen Türk siyasetinde muhalefetin biricik söyleminin “ben daha çok ve elverişli koşullarda borç bulurum”dan öteye geçmediği ibretle izleniyor.

    Özetle, yaşamakta olduğumuz kriz dış güçlerin arzuladığı ve güdülediği bir yıkımdır. Ama, kesinlikle doğrudan onların edimi de değildir. Ekonomimizdeki yanlış yönelişin fazlasıyla farkındadır dış güçler. Ama, bu yanlış yönelişin öznesinin kendimiz olduğunu vurgulamalıyız.

    Türkiye’de son 70 yılda ve özellikle de son 40 yılda iktidar koltuğuna oturanların Cumhuriyet’in temeli olan “tam bağımsızlık” ilkesini hiçe saydıkları ve öncekiler gibi bu krize de elverişli ortam sağladıkları kuşkusuzdur.

    Bu yönetenleri iktidara getirenler de biz olduğumuza göre aymazlığa varan duyarsızlık hepimizin eseridir.

  • İnsan sormadan duramıyor.

    Ne değişti de, hangi duyarlılığımızı önceleyen gelişme oldu da böyle bir karar alındı?

    Türkiye-Ermenistan ilişkileri karşı tarafın sırtını emperyale dayayan duruşuyla çıkmazdadır. Ekonomisi varla yok arasında olan, karaya sıkışmış bu devletçiğin olağan koşullarda sergileyeceği bir davranış olamaz yakın geçmişte sergiledikleri. Azerbaycan’a yönelik Ermenistan işgali geçen yıl sonlandırılabildi. Ermenistan’ın Türkiye toprakları üzerindeki savlarından vazgeçtiğine ilişkin bir belirtiden söz etmek de olası değil.

    Bayram değil, seyran değil!

    Ermenistan’a yönelik bu U dönüşüne eşdeğer politika değişikliği neden?

    Bağlantıdaki haberde yer alan “emperyali hoşnut kılma” yorumu sevimsiz olsa da akla yakın duruyor.

    https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/turkiyenin-ermenistanla-normallesme-surecine-biden-yorumu-6825740/

    Birkaç ay önceye gidelim.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’ı öldüren ASALA teröristi Hampig Sasunyan yaşamboyu hapisle cezalandırıldığı halde serbest bırakıldı. Hukuksal düzlemde neredeyse olanaksız olan bu gelişmeden hemen sonra ABD’den sınırdışı edildi. Soluğu Ermenistan’da aldı. Eli kanlı katil köklerinin olduğu ülkede yaşamını bundan böyle “kahraman” olarak sürdürecek.

    Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili kınama bildirisi yayınladığına göre bu önemli gelişmeden haberdar olduğumuz açıktır.

    https://www.mfa.gov.tr/sc_-44_-los-angeles-baskonsolosumuz-sehit-kemal-arikan-in-katili-terorist-hampig-sasunyan-in-serbest-birakilmasi-hk-sc.en.mfa

    Ege denizindeki ada, adacık ve kayalıklarına sahip çıkmaktan kaçınan, Doğu Akdeniz’deki yer altı varsıllıklarının başkalarınca sahiplenilmesi karşısında izleyici olan ülkemiz yetkililerinin Ermenistan politikasına ilişkin keskin dönüşü hiç şaşırtıcı değildir.

    İçte de dışta da Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yön veren etkenin ilkeler ve ulusal çıkarlar olmadığı bu son gelişmeyle bilmem kaçıncı kez doğrulanmıştır.

    Türkiye’nin bir yandan ekonomik krizle boğuşurken diğer yandan iç ve dış siyaset yalpalamalarının tek nedeni vardır!

    İKTİDARA MECBUR İKTİDAR!

    Rehberimizin bu denli basitleştiği ortamda bundan sonra yaşanacak her türlü gelişme artık şaşırtıcı olmayacaktır.

    İKTİDARA MECBUR İKTİDAR o zorunluluğunun gereğini yerine getirmek için hiçbir adımı atmaktan kaçınmayacaktır.

    Not : Bilenler bilir. Bilmeyenler için belirtmiş olayım. Hariciyeci değilim. Uluslar arası ilişkiler uzmanı da! Ülkesine, yaşadığı dünyaya duyarlı, haberleri izleyen ortalama bir yurttaş olarak kâğıda dökmeye çalıştım düşüncelerimi.

  • Covid 19 salgını karşısında şimdilik en önemli korunma gereci olan aşılara kısaca göz atarak başlayalım. Küresel ölçekte, farklı ülkelerde toplam 194 aşı geliştirilmekte.

    Dünyada virüs, protein temelli, viral vektörlü ve nükleik asit temelli olmak üzere 4 tür aşı üretimi söz konusu.

    Bugün için dünyada farklı türlerde 23 aşı (ivedi) kullanım onayı almış durumda. Bu 23 aşı şu ana dek dünya nüfusu sayısınca uygulanmış. Başka deyişle en az bir bu kadar daha ve belki de daha fazla sayıda uygulanması gerek. Ancak, aşı dağıtımı ve kullanımı konusunda başından bu yana varlığını sürdüren ve bir türlü üstesinden gelinemeyen eşitsizlik göz önüne alındığında insanlığın aşı yoluyla küresel ölçekli toplumsal bağışıklıktan oldukça uzak olduğu söylenebilir.

    Aşı geliştirme ve üretmede başlangıçtan bu yana dikkatlerden kaçmayan bir başka önemli ayrıntı kamu/devlet destekli aşı sayısının azlığıdır. Rusya, Hindistan ve Küba dışında kullanıma girmiş aşılar arasında devlet desteğiyle üretilmiş/geliştirilmiş olan yok gibidir. Türkiye’de geliştirilmekte olan ve kullanıma en yakın aşı Turcovac’ı da devlet destekli aşı listesine ekleyebiliriz. Aşıların özel şirketler eliyle geliştirilip üretilmesine karşılık bu şirketlere parasal katkının önemli ölçüde devlet kaynaklı olduğu da bir başka önemli gerçektir. Özel girişim böylelikle riske değil kazanca ortak olma ayrıcalığına sahip kılınmıştır. Bu olumsuzluklara karşın ayrıntısıyla bilemesek de aşının dünyanın pek çok ülkesinde ücretsiz olarak kullanıma sunulduğunu söyleyebiliyoruz.

    Kamusal soruna kamusal olmayan çözümün aşı paylaşımındaki önemli engel olduğu kuşkusuzdur. Bu durumun aşı karşıtlığının değil ama aşıya güvensizliğin de önemli besleyicisi olduğu söylenebilir. Büyük ilâç ve tıbbi gereç üreticilerinin küresel ölçekte kötü sicile sahip olmaları pek çok insanın kafasında aşıya güvensizlik gelişmesinde önemli etken olmuştur.

    Küresel salgının başından bu yana toplum sağlığı konusuna ilgili olan pek çok kişinin “Küba aşı geliştirmedi mi?” ya da “Küba neden bu işin içinde değil?” sorusunu mırıldandığını işitmişizdir.

    İçinde bulunduğumuz yılın başında Küba’nın geliştirmekte olduğu aşılarla ilgili bir yazım Veryansıntv’de kendisine yer bulmuştu. İlgilenenler için bağlantısı :

    https://www.veryansintv.com/kuba-asisi-fark-yaratabilir

    İngiltere büyüklüğündeki yüzölçümüne sahip, 10 milyonu biraz geçkin insan varlığıyla kendisi küçük ama sağlıkta dev olduğu tartışılmaz olan Küba’nın da aşı geliştirmekte olduğu kamuoyuna yeterince duyurulmamıştı. Yeri gelmişken vurgulamış olalım. Salgının başından bu yana salgınla ilgili sayısız gelişmenin küresel güç savaşımına konu edildiğini söyleyebiliriz. Salgının en başında Avrupa’da Çinlilere yönelik saldırılardan, hastalık etkenini Çin virüsü olarak adlandırmaya ve hatta virüsün Wuhan’daki laboratuvardan bilinçli olarak kaçırıldığına varıncaya dek bir dizi savın bu bağlamda üretildiği söylenebilir.

    Emperyal alışkanlığın ürünü olduğundan kuşku duyamayacağımız bu ve benzeri yaklaşımların üretilmiş aşıların ediniminde açgözlülük ve benmerkezcilikle taçlandırıldığına tanık olduk. Utanarak, sıkılarak ve de öfkelenerek…

    Küba’ya dönersek…

    Bilindiği gibi Küba devrimden bu yana ABD ambargosu ve kuşatması altındadır. Bu olumsuzluğun Küba’da kendi kendine yetme, kendi olanaklarıyla toplumunu koruma ve yükseltme anlayışını besleyen önde gelen etken olduğu göz ardı edilemez. Aşıda ya da başka bir temel sağlık gereksiniminde başkasının eline bakacak bir Küba’nın aşı gibi önemli bir gereçten yoksun kalması ve dolayısı ile ülkenin birincil kazanç kapısı olan turizmi daha uzun süre kapalı tutması kaçınılmaz olacaktı. Diğer yandan, toplum sağlığını her şeyin önüne koyan Küba sağlık anlayışının öncelikli kaygısı da varlığını sürdürmüş olacaktı aşı yokluğunda.

    Öyle ki, Kübalı yetkililer bağımsızlıklarını toplumlarının sağlığıyla ilişkilendirecek denli önem yüklemektedir yurttaş ve dolaysısı ile toplum sağlığına.

    Küresel ölçekli propaganda düzeneğinin görmezden geldiği Küba aşı çalışmalarının Soberana 01-02 ve Abdala adları altında başlatıldığı ve sürdürüldüğü her nasılsa öğrenilebilmişti. Havana’daki Finlay Aşı Enstitüsü’nde üretilen Soberana 02’yle ilgili ilk sonuçlar 6 Kasım’da yayınlandığında belirtili Covid 19 enfeksiyonuna karşı % 90 koruma sağladığı anlaşıldı.

    Kasım ayı ortalarında 2 yaşa kadar çocukları da kapsayan Küba halkının % 89’una 1 doz Soberana 02 aşısı yapıldığı bildirilmiştir. Diğer aşı Abdala’nın da koruyuculuk oranının % 92’lerde olduğu açıklanmıştır. Küba aşılarının şimdilik Venezuela, Vietnam, Nikaragua ve İran’da kullanıma sunulduğu aşı kısıtı içindeki çok sayıda ülkenin de kullanımına sunulabileceği özellikle vurgulanmış. Büyük şirketlerin aşı formüllerinin paylaşılması çağrıları karşısındaki sessizliği ve ilgisizliği göz önüne alındığında bu kamucu ve paylaşımcı yaklaşımın değeri daha iyi anlaşılacaktır.

    Küba’da 3. doz aşılama da gündeme alınmıştır.

    Küba’nın Abdala aşısı geçmişte Küba’nın geliştirmede ve üretmede başarılı olduğu Hepatit B aşısı altyapısı üzerinde yükselmiş. Bu bilgiye özellikle vurgu yapmakta yarar var. Covid 19 için üretilen aşıların geçmişteki aşılara göre çok daha hızla geliştirilmesini eleştiri konusu yapanlar için bu bilgi önemlidir. Covid 19 aşılarının hızlı geliştirilmesinin altında eldeki teknolojilerin bu amaçla uyarlanmış ve kullanılmış olmasının yattığı unutulmamalıdır.

    Protein temelli olan hem Soberana 02’nin hem de Abdala’nın küresel ölçekli aşı dağıtımını kolaylaştırma gibi önemli üstünlükleri olduğu göz ardı edilemez. Ulak RNA temelli Biontech ve Moderna gibi aşıların dağıtımında son derece düşük dereceli soğuk zincir olmazsa olmaz gereklilikken Küba aşıları bu koşuldan bağışıktır.

    Yan etkilerinin azlığı bakımından da üstünlükleri bilim insanlarınca altı çizilen Küba aşılarının insanlık açısından taşıdığı önem göz ardı edilemez.

    Salgının insanlığı küreselleşme çılgınlığının ortasında yakaladığı düşünülürse salgına yaklaşımdan salgını önlemeye varan bir dizi konuda kamuculuğun ve devletçiliğin mumla aranıp bulunamayacağı açıktır.

    Böylesi bir ortamda Küba’nın kamucu-devletçi sağlık yaklaşımı son derece önemlidir. Varyantların birinin diğerini kovaladığı salgında daha alınacak çok yol olduğu göz önüne alındığında kamucu-devletçi sağlık anlayışının taşıdığı değer çok daha iyi anlaşılacaktır.

    Küresel salgın pek çok şey gibi sağlığa yaklaşımı da değiştirme gizilgücüne sahiptir desek yanılır mıyız?

    Küresel salgında küresel bağışıklama olmazsa olmaz koşul olduğuna göre aşıyla ilgili yapılacak çok şey olduğu açıktır. Küba aşısına bu ortamda çok iş düşeceğini öngörebiliriz.

    Türkiye’deki kamucu-devletçi sağlık anlayışını ortadan kaldıranlara, aşı gibi stratejik bir gereci üreten Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapatanlara veryansın etmemek elde mi?

    https://www.veryansintv.com/kuba-asisinin-dusundurdukleri

  • Dövizin durdurulamayan yükselişinin gündeme oturduğu geçtiğimiz hafta içinde kim ne kadar fark etti bilemiyorum. Hekim aylıklarına yönelik iyileştirme de olabildiğince kendisine yer buldu. Toplumda hekimlerin aylıklarına zam yapıldığı algısı (başarıyla) yaratıldı.

    Ertesi günü ise düzenlemenin geri çekildiği ve görüşmelerinin bütçe sonrasına bırakıldığı bildirildi. Bu gelişmeninse topluma ne denli iletildiği ve anlatıldığı ise belirsiz durumda.

    Bu yazıda konu hekim aylıklarında artış gibi gözükse de olaya başka tarafından bakmaya çalışacağım.

    Hekim ve sağlık çalışanı olmayan okurlar için kısa bir özet.

    Her ne kadar bu düzenlemenin gerekçesi olarak “hekimlerin salgın ortamındaki insanüstü ve özverili çalışmaları” öne sürülse de gerçek neden farklıdır. Basına da yansıdığı gibi son aylarda kamudan 8000 dolayında hekimin istifa etmiş olması önde gelen gerekçe olarak okunmalıdır. Kamu sağlık dizgesinin önemli kan kaybı anlamına gelen bu durumun salgından kaynaklı kısıtlamalara ek olarak topluma sağlık hizmeti sunumunu önemli ölçüde aksatmaya başladığı da gerçektir. Ekonomik güçlüklerin her geçen gün toplumu soluksuz bıraktığı ortamda kamu sağlık hizmetindeki eksikliğin hastaları özel sağlık ortamına itmekte oluşu da bir başka acıklı gerçektir. Özel sağlık ortamındaki katılım ücretlerinin yüksekliği göz önüne alındığında ne demek istediğim anlaşılacaktır.

    Aylık artırımı düzenlemesine bakıldığında özetlemeye çalıştığım gerekçeyi karşılamaktan uzak olduğu kolaylıkla anlaşılmaktaydı. Sözde seçimli ve meclisli yönetimin artık tam anlamıyla mutlak yönetime dönüştüğü günümüzde siyasi iktidarın özverili ve insanüstü hekim çalışmasını parasal boyutta karşılıklandırması hiç de aklına getirdiği bir şey olmamıştı. Salgının en yoğun olduğu günlerde bile bu kesime verilen destek “balkon alkışı”ndan öteye geçmemişti anımsanacağı gibi.

    Kamudan hekim kaçışı duyarsız iktidarı devinime geçirdi dersek yanılmış olmayız. O devinimin gerekçesi de kolayca kestirilebileceği gibi oy kaybı kaygısıydı. Ekonomiyle koşut olarak dibe doğru giden iktidar oylarının bir başka gerekçeyle daha azalmasına göz yumulamazdı. İçleri kan ağlayarak bu düzenlemeyi yaptılar.

    Başka pek çok uygulamaları gibi bunu da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

    Hekimi kamuda tutmanın yolu olarak aylık artırımını birincil gereklilik olarak gördüler. Paragöz iktidarın bu tutumunda da şaşılacak bir şey yoktu.

    Ancak, bu kez de pusulayı şaşırdılar.

    Çalışan hekimlere yönelik artırım soru işaretleriyle doluyken emekli hekim aylıkları hiç umulmadık şekilde artırılıyordu. (Bu yazıyı okuyan meslektaşlar yanlış anlamasınlar. Bir emekli hekim olarak bu artışı hak ettiğimizden zerrece kuşkum yok. Ancak, bu yazıda iktidarın şaşkınlığına ve iş bilmezliğine değindiğimi bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum).

    Bir diğer hata ise (Aslında hata da sayılmaz. İktidarın yaklaşımına ve gerekçesine göre son derece olağan bir durumdu.) aynı özveriyi gösteren sağlık ortamının diğer bileşenlerine aylık artışı öngörülmemesiyle kendisini gösterdi. Böylesi bir eksikliği öngörememiş olmak iktidarın günah hanesine yazılması gereken önemli bir başka hata olmuştur.

    Bu iktidardan vicdana, insafa ve hakkaniyete dayanan uygulama beklememeyi öğrenmiş bir vatandaş olarak zam haberine fazlasıyla şaşırdım. İktidarın mantığıyla ilintisi olmayan düzenlemenin bir iktidar iş bilmezliği olduğunu o anda anladım.

    Düzenlemenin ertesi günü geri çekilmesi iktidarın da bu durumun farkına varmış olmasıyla açıklanmalıdır.

    Amacını ve hedefini şaşırmış bir iktidarın aceleyle yaşama geçirmeye çalıştığı düzenlemenin bir yandan çok getiri sağlamaması diğer yandan da sağlık ortamının diğer bileşenlerini göz ardı ederek çalışma barışını bozma olasılığı taşıması önemli sakıncalar olarak boy göstermiş oldu.

    Zam bilmecesi olarak gündeme oturan gelişmenin kamuoyunca çok da görül(e)meyen gerçek nedenini yansıtmaya çalışırken kim bilir kaçıncısını yaşadığımız iktidar beceriksizliğine eklenen bir başka halkasına değinmiş oldum.