• Ekim ayı Nobel ödüllerinin açıklanma zamanıdır. Bilim ve edebiyat çevreleri başta olmak üzere dünya kamuoyu bu ödüllerden ilgisini esirgemez. Kimya, fizik ve tıp ödülleri çok tartışılmaz. Bir şekilde hak edene verildiği düşüncesi kabul görür.

    Edebiyat ve barış ödülleri ise hemen her yıl tartışmanın odağında yer alır.

    Bu yılki barış ödülleri de bana göre beklenen tartışmanın pimini çekmiştir.

    Birisi Filipinli (Maria Ressa) diğeri Rus (Dimitri Muratov) adlı iki gazeteci arasında paylaştırıldı bu yılki barış ödülleri.

    Filipinler bize uzak bir yer. Önce İspanyol onu da izleyerek ABD egemenliği altında acılı yıllar geçirmiş bir ülke. Tıpkı Küba gibi. Ülkenin Amerikancı önderi Ferdinand Markos ve kaç bin çift ayakkabısı olduğunu bilinemeyen eşi İmelda’nın küresel ölçekli ünü bu uzak ülkeyi tanımamda önemli etkiye sahip.

    Rusya ise ebedi ve ezeli dost-düşman sayabileceğimiz komşumuz. Her zaman olmasa da en azından günümüzde çıkar ve yazgı birliği içinde olduğumuz ülke.

    Nobel Barış Ödülü’yle tanışıklığımız ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ödüle adaylığına dayanır. Bir zaman düşmanı konumunda olan Yunan önder Elefterios Venizelos önermiştir Atatürk’ü bu ödüle. Bu bilgi aklıma geldikçe iyi ki bu ödül Atatürk’e verilmemiş derim kendi kendime. Verilmiş olsaydı Nobel onurlanırdı hiç kuşkusuz. Ama, Milletler Cemiyeti’ne giriş tartışmaları sırasında “biz bu topluluğa katılmayı düşünmüyoruz, ama çağırırlarsa düşünürüz” diyebilen bilgelik bu ödülü kabul eder miydi sorusunu sormaktan da alamıyorum kendimi.

    Bu yılki Nobel ödüllerine dönersek…

    Ödülü paylaşanlardan birisi Filipinli gazeteci Maria Ressa! Her ne kadar ödül bu hanımefendiye verilmiş olsa da bu ödül aracılığıyla ileti gönderilmek istenen yer Filipinler yönetimi ve dolayısı ile de Başkan Rodrigo Duterte’dir. Filipinler uzun süren sömürge dönemi sonrasında hiç de kısa olmayan bir emperyal dostluğu süreci yaşadı. Başka deyişle arka bahçe oldu. Uzun süren süren bu dönemin önemli adlarından birisi olan Ferdinand Marcos’un ayakkabı düşkünü eşi İmelda’ya ilgisini esirgeyen Batılılar şimdilerde Rodrigo Duterte’ye Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Kurulu aracılığıyla olumsuzluk yüklemekte gecikmiyorlar. Emperyal işbirlikçiliği dönemindeki insanlık suçlarına karşı duranlara Nobel ödülünü çok görenler Duterte karşıtlığını ödüllendirmekte gecikmediler.

    Zamanlama manidar!

    Dünyanın ekseninin doğuya kaydığı günümüzde doğal olarak emperyal güçlerin dikkati de bölgeye odaklandı. Orta Doğu ve Afganistan’da başarıya hasret kalan ABD şimdilerde Pasifik’i ısıtmakta buldu çareyi. Böylelikle Çin’i ve bağlaşıklarını denetim altına alacağı beklentisiyle. Bu koşullar altında emperyale yüz vermeyen Duterte’den daha iyi bir hedef bulunamazdı. Duterte karşıtı gazeteciye verilen ödülü emperyalin Filipinlere parmak sallaması olarak da algılamak yanlış olmaz. Hanımefendinin özgeçmişinden birkaç tümce okumak yeterli olabilir kimliğini öğrenmek bakımından.

    “Filipinli-Amerikalı gazeteci, “CNN için çalışmış baş araştırmacı”

    Ödüle ortak edilen Rus gazeteci Dimitri Muratov’a gelince.

    Doğrudan Çin karşıtlığına ödül verme özgüveni bulamayanlar doğuda emperyalin ayağına dolaşan iki ülkeyi hedeflemişler belli ki.

    Rusya da onlardan biri. Bu satırları okuyan kimileri “ama Rus önder Putin de otokrat, baskıcı, vb diyeceklerdir”. Bu ayrı bir tartışmaya konu olabilir hiç kuşkusuz.

    Ama, yalın gerçek varsa Rusya’nın kısa süren Yeltsin savrukluğu döneminden sonra Putin’le birlikte toparlandığı ve yeniden önemli bir güce dönüştüğüdür. Rusya’nın önemli güce dönüşmesinin bize yararı ne diyenlere yanıt olsun!

    Elbette, doğrudan bize yararı yok bu yükselişin! Ama, karşıtsız kalan emperyalin karşısında Rusya’yı bulması haydutluğunu sınırlandırması zorunluluğu sonucunu doğurmuştur. Bu önemli gelişme dünya ve Türkiye için doğru olmuştur demekle yetiniyorum. Bu görüşümün Rusçulukla değil de antiemperyalist bakış açısıyla özdeşleştirilmesini dilemekle yetinirim.

    Nobel Barış Ödülü, tarihi boyunca olduğu gibi bu yıl da emperyalin küresel ereklerine hizmet aygıtı olmuştur. Bunun böyle olduğunu, ödülün bugüne dek kimlere verildiğine bakarak da kolaylıkla anlayabilirsiniz.

    Arada tek tük renksiz, kokusuz ödül sahipleri olsa da Nobel Barış Ödülü alanlar benim gözümde sahibinin sesi olmuş kişi ve kurumlardır.

    Yanılıyor muyum?

  • Çocukluğumda işitmiştim iki Orta Amerika ülkesi El Salvador ve Honduras’ın futbol yüzünden savaştığını. Hatta, maç sırasında havadaki topun ateşli silahla vurulduğu efsanesinden bile söz edildiğini anımsıyorum.

    Futbol Savaşı nitelemesi hiç kuşkusuz ilgi çekici kılmaktaydı bu olayı. Oysa, futbolun bu  olaydaki payı buzdağının görünen bölümüne eşdeğerdi. Honduras ve El Salvador Meksika’daki 1970 dünya kupasına katılım hakkı elde etmek için karşılaşacaklardı.

    İlk maç 8 Haziran 1969’da Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da oynanır. Konuk El Salvador oyuncuları sabaha kadar uykusuz kalırlar. Honduraslılar bir gün sonraki maçın ilk yarısını oynamış olurlar böylelikle. Yorgun El Salvador maçı 1-0 yitirir. Maçın sonucunun El Salvador’da neden olduğu incinmeye acıklı örnek 18 yaşındaki bir genç kız olan Amelia Cardona’nın babasının silahıyla canına kıyması olarak tarihe geçti.

    Bir hafta sonra El Salvador’da yapılan rövanş maçında uykusuz gece geçiren Honduraslı oyunculardı. El Salvador sahadan 3-0’lık yengiyle ayrılmıştı. Honduraslı oyuncular stadyumdan ancak zırhlı araçlarla uzaklaştırılabilmişti.

    Futbol bu kadar önemli midir?

    Hem evet hem de hayırdır bu sorunun yanıtı.

    1978 Arjantin Dünya Kupası’nı anımsıyorum. Askeri cuntanın tepe tepe kullandığı, Brezilya’ya karşı Peru üzerinden şike yapıldığını hiç unutamıyorum. Salazar’ın deyişiyle 3 F’den birisi olan futbol özellikle Latin Amerika tarihinde her zaman önemli olmuştur.

    Bir başka örnek yakın tarihten.

    Kolombiyalı Andrés Escobar Saldarriaga 1994 Dünya Kupası’nda takımının ABD’yle yaptığı maçta kendi kalesine gol atmıştır. Elbette kazayla. Bu hatasının bedelini ülkesine döndükten birkaç hafta sonra yaşamının baharında, 27 yaşındayken canıyla ödemiştir.

    Futbolun hemen her zaman futbolun ötesinde bir olgu olduğuna örnektir. Honduras-El Salvador savaşı. Yeşil sahadaki savaşım yerini savaşa bırakmıştır.

    El Salvador uçakları Hondursa kentlerini bombalamaya başlamıştır. Karada da durum farksızdır. Siperler kazılmakta, barikatler kurulmaktadır.

    Askersel güç bakımından üstün olan El Salvador’da radyolara yansıyan şu sözler utkudan kuşku duyulmadığının kanıtı sayılır :

    “BİRKAÇ EL ATEŞ, BAM BAM

    HONDURAS’IN İŞİ TAMAM!”

    Daha güçsüz ve yoksul görünen Honduras’ın bu savaşta en küçük şansı olmadığı görüşünde olanlar çoğunluktaydı.

    Savaş toplam 100 saat sürmüştü ve geride 6000 ölünün yanı sıra onbinlerce yaralı bırakmıştı.

    Buzdağının görünmeyen bölümüne gelince.

    Dikkatleri savaşın çıkmasını sağlayan kıvılcımdan sorumlu futbol maçından fıçıyı barutla dolduran sürece yöneltmekte yarar var.

    El Salvador o dönemde küçük bir orta Amerika ülkesi olsa da tüm Amerika anakarasında nüfus yoğunluğu en yüksek olan ülkeydi. Kilometrekareye 160’tan çok insan düşmekteydi. Anlaşılacağı gibi alan kısıtlı. Kısıtlı alanlar ise 14 ailenin elinde toplanmış. Tam bir oligarşi. Hatta, El Salvador’u bu 14 ailenin özel mülkü olarak görenler bile var. Bin toprak sahibinin elindeki toprak niceliği 100.000 köylünün elindekinin 10 katına eşdeğer. Bu durumda işsiz, aşsız El Salvadorluların payına düşen El Salvador’dan 6 kat büyük Honduras’a göçmek oluyor. Bu toprak genişliğine karşılık Honduras’ın 2.5 milyonluk nüfusu El Salvador’un yarısı kadar. El Salvadorlular kendi ülkelerinde kuramadıkları köyleri Honduras’ta kurup görece daha iyi yaşam koşulları oluşturuyorlar.

    Bu kez topraksız Honduraslıların huzursuzluğu ve hoşnutsuzluğu baş gösteriyor. Honduras hükümeti bu huzursuzluğa karşı toprak reformu seçeneğini uygulamaya koysa da büyük Amerikan şirketlerinin tarım yaptığı alanlar bu reformdan bağışık tutuluyor. Üç yüz bin El Salvadorlunun sahip olduğu toprakların Honduraslı topraksızlara dağıtılmasından başka çıkar yol görünmüyor. Topraksız El Salvadorluların bu durumda anayurtlarına dönmekten başka seçenek kalmıyor önlerinde.  Geri dönmesi olası olanlara toprak sunma olanağı bulunmayan El Salvador hükümeti ise bu duruma karşı tutum alıyor.

    Kısa süren ateşli savaşın sonunda bir bölüm El Salvadorlu ülkesine dönse de çoğunluk Honduras’ta kalıyor. Bu bakımdan her iki tarafın da amacına ulaştığı söylenebilir. Futbol deyişiyle savaş berabere bitmiştir.

    Görünen nedeni futbol olan El Salvador-Honduras savaşının gerçek nedeni aş, iş, toprak olarak kendisini gösteriyor. Bu koşullar altında futbola düşen rol “günah keçisi” olmaktan öte değil.

    Futbolla bitirelim.

    İki ülke arasındaki 3. Maç tarafsız Meksika’da taraftarlar arasına yerleştirilen silahlı güçlerin gölgesinde oynanıyor.

    Bu maçın kazananı 3-2’yle El Salvador. 1970’te Meksika’da yapılan dünya kupasına katılma hakkı elde ediyor.

    Belçika’ya 3-0, Meksika’ya 4-0 ve Sovyetler Birliği’ne 2-0 yenilerek kupa defterini kapatıyor. El Salvador daha kötüsünü 1982 Dünya Kupası’nda Macaristan’a 10-1 yenilerek yaşıyor. Dünya kupaları tarihinin en gollü ve farklı sonuçlarından birisi böylelikle yaşama geçmiş oluyor.

  • Yazının başlığı geçtiğimiz yüzyıla damga vuran buluşlarından birisini yapan Amerikalı hekim Jonas Salk’tan ödünç alındı. Tam olarak şöyle.

    Milyonlarca ölüme ve bir o kadar engelliliğe neden olan çocuk felcini önlemede etkili olan aşılardan birisini bulan Dr Jonas Salk’a sorulur :

    “Buluşunuz için patent alacak mısınız?”

    Salk’ın soylu ve erdemli yanıtı tarihe geçecek niteliktedir :

    “Güneşin patenti mi var ki aşının olsun!”

    Bir an için tersini düşünelim!

    Jonas Salk’ın erdemin ve bilgeliğin tarafında değil de özçıkarının peşinde olduğunu varsayalım!

    Jonas Edward Salk (1914-1995)

    Önemli buluşuyla milyonların yaşamını kurtarırken, bir o kadarının engelli bir yaşam sürmesinin önüne geçti

    “Aşının patentini elbette alacağım! Bu benim en doğal hakkım!” demiş olsaydı hiç kuşkusuz cüzdanını şişirme, küpünü doldurma fırsatı yakalardı. Bu davranışı karşılığında ne denli eleştiri alırdı? Kestirmek güç!

    Böyle bir durumda Salk’ın buluşu değerinden bir şeyler yitirir miydi? Ya da Salk’ın insani açıdan eleştiri alacak sözleri insanlığın yararına bu buluşun kullanıma girmesini önler miydi?

    Hiç kuşkusuz hayır!

    Bu arada başka sorular sıralayalım!

    • Yeryüzünde sağlık gibi temel ve insani bir konuda ticari etkinlikler alıp başını gitti mi?
    • Büyük ilaç şirketleri hem ilaç hem de aşı üzerinden eşi benzeri görülmemiş kazançlar sağladılar mı?
    • Kimi ilaç üreticileri önce ilaç tasarlayıp ardından bu ilaca pazar yaratacak hastalıklar tanımlanmasını desteklediler mi?

    Otuz beş yıllık bir hekim olarak yukarıda sıralanan ve sayıları kolayca çoğaltılabilecek sorulara EVET yanıtı vermekte zorlanmam!

    Diğer yandan ise, büyüklü küçüklü ilaç üreticilerinin kullanıma sunduğu pek çok ilacın çağdaş tıp uygulamalarında yeri olduğunun da altını çizmek gerekir.

    Ancak, ilacı ya da aşıyı değerlendirirken onu üretip kullanıma sunanların amaçlarından bağımsız değerlendirmek de bir o kadar aklın ve bilimin gereğidir.

    Günümüze dönersek!

    Salgının önce denetim altına alınmasında ve sonrasında da sönümlenmesinde aşı yaşamsal öneme sahip.

    • Bu önemli gerecin gönençli ülkelerce vatandaşları başına 10’a varan dozlarda istiflendiğini de utanarak, sıkılarak saptadık ve dile getirdik.
    • Aşının eşitlikçi bir biçimde paylaşılmadığını üzülerek gözlemledik.
    • Aşı milliyetçiliğinin ve emperyalizminin en olumsuz örneklerini yaşayarak gördük.

    Tüm bunlar aşının suçu değildi kuşkusuz!

    Aşıyı bulmak kadar, bulunmuş olan bu aşıyı eşitliğe, hakkaniyete ve adalete uygun şekilde paylaşmak, dağıtmak ve kullanmak da önemliydi. Burada hata olduğu kuşkusuzdur ve bu hata insan kaynaklıdır.

    Pek çok ortamda aşının hızla bulunması ve kullanıma sunulması üzerinden de aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu yapıldığına sıkça tanıklık edildi.

    Aşı tarihine bakarak bu kez aşıların hızlı geliştirilmesi ilk bakışta eleştiriyi hak eder görünse de ülkemizde kullanıma sunulan ölü virüs aşısı teknolojisinin hiç yeni olmadığı, mRNA teknolojisinin de 20 yıla varan bir geçmişi olduğunu anımsatmak bilmem işe yarar mı?

    Kuşku duymak insanın olmazsa olmaz özelliği. Hatta, kuşkucu olmanın insanı insan yapan bir öğe olduğu tartışılmaz.

    Aşı ya da ilâç gibi bir gerecin ticarete ve kazanca konu olmasının tüm insanları kaygılandırması son derece olağandır. Bu kaygıyı gidermenin yolu da sağlık hizmetinin, sağlık hizmetinin gereği olan gereçlerin ticarete konu olmasını önlemekten geçmektedir.

    Sağlık ortamında bulunanların ezici çoğunluğunun Jonas Salk gibi düşündüğü kuşku götürmez gerçektir. Ama, sağlık ortamı Jonas Salk’ın düşüncesine uyarlanmadıkça aşı ve ilâcın kazanç aracı olmasının önüne geçilemeyecektir.

    Bu duyarlı noktada görev tüm insanlara düşmektedir.

    Küresel ölçekli sağlık ticareti olumsuzluğunun aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu öğesine dönüştürülmemesi salgınla baş etmede önemli gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

    İnsanlık bilim ve teknoloji geliştirmedeki başarılarını toplumsal davranışlarla tamamlamak göreviyle karşı karşıyadır.

  • Sosyal medyayı birkaç gündür çalkalayan görüntüler üzerine bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu.

    İstanbul’da uzman doktor unvanı taşıyan bir doktor hanım çok izlenen tv kanallarından birine sabah konuğu oluyor. İzlencenin sonunda sunucuyla birlikte alaturka ezgi eşliğinde göbek atınca olanlar oluyor. İzlencede söyledikleri değil ama sonunda verdiği görüntüyle gündeme oturuyor.

    Söz konusu görüntüler yüzbinlerce kişi tarafından izleniyor. Hekim olsun olmasın, izleyenler şaşırıyor. Hekimlerin üzerinde uzlaştığı durum “doktor hanımın hekimlik mesleğinin saygınlığını aşındırdığı” yolunda. Hemen her gün irili ufaklı ya da yerel-ulusal pek çok radyo ve tv kanalında hekimler boy gösteriyor. Toplumun sağlık izlencelerine ilgisi üst düzeyde. İzleniyor olmalı ki bu türden programlar azalmak bir yana her geçen gün artış gösteriyor.

    Sosyal medya bir kez daha paylaşım ortamı olmanın ötesine geçerek yargı ve infaz kurumuna dönüşüyor. Şaşkınlıklar aşağılayıcı ve eleştirel ifadelerle dışa vuruluyor.

    Yorumları okuyunca bir an için sorular beliriyor zihnimde!

    Örneğin, doktor hanım alaturka dans gösterisi değil de vals, tango ya da Latin dansı sergilemiş olsa böylesi tepki görür müydü? Doktor hanımın müzik ve dans seçimine doğrudan tepki gösteremeyenlerin “hekimlik mesleğinin saygınlığı” aracılığıyla tepki göstermesi karşısında tıpkı görüntüleri izleyen pek çok kişi gibi şaşırıyorum.

    Hemen her ortamda boy gösterip, sağlıkla ilgili doğruluğu, yerindeliği ve bilimselliği tartışmalı görüşler sunmak, kamuoyunu hiç de doğru olmayan yönde etkilemek hekimlik mesleğinin saygınlığı konusunda olumsuz etki göstermiyor olmalı ki, alaturka ezgi eşliğindeki dans Türk hekimlerinin % 99.9’unun “haklı!” tepkisini çekiyor.

    Sosyal medya ortamında estirilen rüzgâr öylesine güçlü ki, Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi bile konudan ilgisini esirgeyemiyor. İstanbul Tabip Odası konuyla ilgilenilmesi isteğiyle yazıyla bilgilendiriliyor.

    “Hekimlik mesleğinin saygınlığı” söz konusu olunca akan sular duruyor.

    Hemen her eylemini ve söylemini hekimlik dışı ilgi alanlarıyla bezeyen meslek örgütünün aklına “saygınlık yitimi” geliveriyor. Doktor hanımın sosyal medyayı sallayan görüntüleri TTB’yi bile etkileyerek “hayırlı!” bir sonuca yol açmış oluyor.

    Hekimlik mesleğinin saygınlığıyla yakından ilgili olduğu anlaşılanlar var ortamda!

    Onlara ve konuya ilgi duyabilecek başkalarına birkaç başlık sunma görevini göz ardı etmek istemiyorum.

    • Ülkemizde etkin olan ve bunlara yurtdışından eklenebilecek birkaçıyla birlikte sayıları 120’leri aşmış olan tıp fakültelerinin 30’a yakınında İngilizce tıp öğretimi yapılırken hekimlik mesleğinin saygınlığı aşınmış olmuyor mu?
    • İçinde bulunduğumuz salgın ortamında “uzaktan eğitim-öğretim” palavrası alıp başını giderken bu yöntemle hekim yetiştirilmiş ve hatta diploma verilmiş olması hekimlik mesleğinin saygınlığını zedelemiyor olmalı ki bırakınız eleştiriyi ağza bile alınmıyor.
    • Temel işlevi hekim yetiştirmek, araştırma yapmak ve bilim dağarcığına katkıda bulunmak olan tıp fakülteleri ve eğitim hastaneleri parça başı üretim alanlarına dönüştürülüp “ne kadar iş, o kadar karşılık” anlayışının üretim bantlarına dönüştürülürken de hekimlik mesleği saygınlığından bir şey yitirmiyor belli ki.
    • Yaşamın her anında sözel ve fiziksel şiddetle karşılaşan hekimlerin ezici çoğunlukta olduğu ülkemizde bu ve benzeri davranışlar hekimlik mesleğinin saygınlığına gölge düşürmüyor olmalı ki önlenmesi yolundaki çabalar karşılıksız kalıyor.

    Listeye eklenebilecek sayısız başlığın varlığını sürdürdüğü yerde doktor hanım verdiği görüntüyle “hekimliğin saygınlığını yerle bir ederek” akıl almaz bir işin altına imza atıyor.

    Tez zamanda haklana!

    Hekimlik mesleğinin onuru kurtarıla!

    Kaçırılmaz fırsat tepe tepe kullanılıyor…

  • 89. Yaşını dolduracak olan genç dil bayramımızı kutluyoruz. Bu bayram, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277’deki öğüdünü dinlemeyen Osmanlı’nın ardından Türkçe’nin yeniden doğuş günüdür.

    Büyük önderin 80 yıl önce yazdığı Geometri kitabına vak’a ve obje ile karşılık vermek yakışıyor mu?

    Toplumları uçuran ve kuşun iki kanadına benzetilen sanat ve bilim konusundaki çoraklığımız üzengiden bu yana buluş yapamayışımızdan bellidir. Heykel ve resim sanatının yokluğunu eklediğimizde Türklerin uçmayı bir türlü becerememiş olmasını anlamamızı sağlar.

    Geçenlerde sonsuzluğa uğurladığımız bilge ve filozof Doğan Kuban’ın bir saptamasını anımsamanın tam da sırası.

    “Bilimle ve sanatla varlık gösteremediğimiz bu dünyada Türkçe biricik ve son derece değerli kültür varlığımızdır!”

    Bilge Kağan, Tonyukuk, Kaşgarlı Mahmut, Yunus Emre, Karamanoğlu Mehmet  Bey ve elbette Mustafa Kemal Atatürk biricik ve en değerli varlığımızı var edenler, yükseltenler ve yaşamda tutanlar olarak sıralanabilecek ilk adlar.

    Beş yüzyılı aşan Osmanlı döneminde Türkçe, yaşamının en karanlık dönemini yaşadı. Arapça-Farsça karışımı kimliksiz ve kişiliksiz Osmanlıca’ya kurban edilmek istendi. Bu karanlık olduğu kadar vicdansız ve insafsız dönemde bile halkın dilinde yaşamayı sürdüren Türkçe Cumhuriyet’le ve elbette Atatürk’le birlikte yeniden yaşama döndü.

    Atatürk dil devrimine sanılanın tersine çok daha önceleri karar vermişti. Bulgar Türkolog Manolof’a  dil devrimine ilişkin tasarımını açtığında yıl 1905’ti.

    Cumhuriyet’in ilk 5 yılında Atatürk’ün dil devrimi konusunu bir kenarda tuttuğu bilinir. Yazar Hüseyin Cahit Yalçın’ın bu doğrultudaki özendirmesi karşısında bile şimdi zamanı değil demekten alamaz kendini. Zaman geldiğinde, 1928 yılında çevresine konuyu açar. Ne kadar zamanda tamamlarız yazı devrimini sorusuna karşılık aldığı yanıtlar doyurucu olmaktan uzaktır. “Ya hemen şimdi, ya da hiçbir zaman” diyerek kimilerinin “tepeden inme” olarak nitelediği biçemle yaşama geçirir bu tasarımını. Devrimler başka türlü olmaz ki dememiştir olasılıkla çevresine. Elbette inceliğinden!

    Devrim kısa sürede yaşama geçirilse de dile ilişkin yapılacak o kadar çok şey vardır ki! Konu dil gibi canlıya eşdeğer bir olgu olduğunda bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek.

    Yorulmaksızın “sürekli devrim” anlayışı en çok da dil için gerekli olmalı.

    Dil Bayramı’nda dilimiz ne durumda?

    Olumlu şeyler söylemek güç bu konuda! Söylenecekleri azaltmak, yazıyı hoşgörü sınırları dışına taşırmamak için 2 örnekten yola çıkmayı deneyeceğim.

    Vak’a

    İki yıla doğru hızla ilerleyen küresel salgında en çok başvurulan sözcüklerden birisi oldu vak’a.

    En çok basın ve onlardan da çok hekimler ve elbette akademik çevreler başvurdu bu yabancı ve kulak tırmalayıcı sözcüğe. Sayılabilseydi milyarlarca kez kullanılmış olduğu saptanabilirdi vak’a denen Türkçe olmayan sözcüğün. Her fırsatta ilericilikten, çağdaşlıktan, Cumhuriyetçilikten ve Atatürkçülükten dem vurma gereksinimi içinde olanların vak’a tutkusu bilmem nasıl yorumlanmalı? Türkçemizin bir başka ustası Yunus Emre’ye kulak verip “Sözün us ile düşürgil!” desek yararlı olur mu? Biricik ve paha biçilmez kültürel varlığımız Türkçemiz Dil Bayramı’nın 89. Yılında aydınların, ilericilerin, Cumhuriyetçilerin aymazlığıyla karşı karşıyadır. Okuru daha fazla usandırmadan ikinci örneğe geçmeli!

    Çığlık atmadan duramam! Güzelim olgu sözcüğünün nesi yetmedi diye sormak isterim!

    Obje

    Bir sergi açılmaya görsün. Cumhuriyet çocuğu, varlıklarını Cumhuriyet’e borçlu anlı şanlı sanat insanlarımızın dilinden düşmeyen obje. Yüzünü çağdaşlığa ve aydınlığa dönmekle Batıcılaşmayı biri birine karıştıranların obje aymazlığına diyecek söz bulmak zor. Belki de olanaksız! Nesne neyimize yetmez? Nesne dersek sıradanlaşır mıyız? Ya da hor görülmeyi hak etmiş mi oluruz?

    89 yaşındaki ikinci dil bayramımız yazı devrimini izleyerek devinime geçirilen dilde özleşme adımının kutlama günüdür.

    Zaman zaman işitiyorum ya da okuduğum oluyor.

    Bir dile iki bayram çok gelmez mi diyenleri ya da yazanları!

    Onlara yanıtımdır! Az gelir!

    Okuryazarlığı tartışmasız, aydınlık yüzlü, ilerici insanların vak’a ve obje üzerinden yaylım ateşine tuttuğu Türkçe’nin yılda iki bayramı varsa yılın geri kalanı yüzlerce kara günse iki bayramın çokluğundan söz edilebilir mi?

    Her fırsatta bilisiz insanları hedefe koyan okuryazar ve derinlikli insanların Türkçemizi örselemesini iki sözcük bağlamında anlatmaya çalıştım!

    Dil bilincimin gelişmesine katkıda bulunan iki insana saygılarımı sunarak bağlayayım yazıyı!

    İlki ortaokul (Eskişehir Anadolu Lisesi) Türkçe öğretmenim Süleyman TOY! Yaşamı uzun olsun dimdik ayaktadır, yaşamaktadır.

    İkincisi ise Bülent ECEVİT! Ruhu şad olsun! Dilimizin özleşmesinde ve Türkçeleşmesindeki çabaları yadsınamaz. Olgu, sorun, soru, yanıt ve daha nicelerinin dilimize yerleşmesini ona borçluyuz. Atamızın dil devriminin yılmaz ve kararlı sürdürücülerinden önde gelenidir.

    En değerli kültür varlığımız Türkçemizi yaşayanlara ve yaşatanlara en derin saygılarımla…

  • Aşılanma konusundaki ikilemler aşılamazken (sosyal) medyaya düşen kimi söylentiler allanıp, pullanıyor. Bu yaldızlama işleminin sonuna “kobay mıyız?” sorusu eklendiğinde ister istemez hatırı sayılır bir etki yaratılmış oluyor.

    Son olayı anımsayalım!

    Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof Dr Zafer Kurugöl’ün bir tv kanalında söylemedikleri söylenmiş gibi gösterilerek deyim yerindeyse linç edilmek istendi.

    Yanlış aşı olgusu şöyle özetlenebilir :

    İzmir dışında bir yerde bir bebeğe hepatit aşısı yerine yanlışlıkla Covid aşısı yapılıyor. Durumun farkına varılarak gerekli yerlere haber veriliyor, tutanak tutuluyor. Altını çizerek belirtelim. Tekil bir olay söz konusudur. Keşke olmasaydı.

    Bebek EÜTF’de Zafer Kurugöl tarafından izleniyor. En küçük sorun gelişmiyor. Bu arada, bebekte Covid 19 aşısı kayaklı antikorlara da bakılıyor. Oldukça iyi bir yanıt verdiği anlaşılıyor. Aşı karşıtlığı/kuşkuculuğu ortamında Zafer Karagöl bu verileri aşı yararına kullanmak istiyor. Üstelik bu olguyu bilimsel belgeye de dönüştürüyor. Makale saygın bir dergide yayımlanma sırasını bekliyor.

    Burada hata ya da kusur demeye dilim varmasa da bu kapsamda bir sorun varsa eğer hocanın olayı medyada dile getirmesidir. Ben olsam öyle yapmazdım diyebilirim ancak.

    Gazeteci etiketlinin çok gazetecilik yapanın neredeyse yok olduğu Türkiye’de medya arayıp da bulamadığı fırsatın üzerine atlıyor. Konu sosyal medyaya düşünce tekil olgu, çoğullaşıyor. Yanlışlık bilinçli uygulamaya dönüşüyor. Yaşamını sosyal medyada ipe sapa gelmez paylaşımlara dayandıran sayıca az ama etkice çok birileri, çocuklara el altından covid aşısı yapıldığını ve bir çalışmaya konu edildiklerini ileri sürmeye başlıyor!

    Hemen eklemekte yarar görüyorum. İçinde bulunduğum pek çok sosyal medya grubunda olayın aslını araştırma gereği duymayan meslektaşlarım hocayı ipe götürmekte ikileme düşmüyor. Bu olay bile günümüzde sosyal medyanın nasıl bir giyotine dönüştüğünü yansıtması bakımından ibretlik ders vermiş oluyor.

    Can alıcı soru “kobay mıyız?” bu sürecin üzerine tüy dikiyor.

    O olayda buna benzer bir durum kesinlikle yok. Tekil bir yanlışlık var. Zarar gören de yok. Aşı karşıtları ve kuşkucuları her zaman olduğu gibi bu fırsatı da kaçırmak istemiyorlar. Kobay edebiyatıyla mağduriyet yaratma peşine düşüyorlar.

    Ama, yine de “kobay mıyız?” sorusuyla düzeyi yerlere düşürmeye meraklı her şeyi bilenlere yanıt vermiş olayım.

    “Kobay değiliz, ama deneğiz!”

    İvedi kullanım onayı alan covid aşılarının kitlesel uygulamaya başlamasıyla birlikte aşılanan herkesin Evre IV çalışmasının katılımcıları olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Aşı tarihine bakarak 3 yıldan önce aşı geliştirilmemiş olduğuna vurgu yapanlara sormak gerekir : “Üç yıldan önce aşı geliştirilememesi kutsal kitap buyruğu mudur?” Sizlerin cahil ve paşa gönlü olsun diye geliştirilen aşılar 3 yıl süreyle buzdolabında mı bekletilecektir? Bu arada, yine sizlerin beklentisinin karşılanması uğruna milyonlarca insanın daha toprağa düşmesi mi beklenecektir?

    Türk Tabipleri Birliği henüz açıkladı!

    Aşıdan önceki sağlıkçı ölümleri koşar adım 500’e ilerlerken, aşıdan sonra ölümler 26’da kaldı. Onların da önemli bölümü aşısızlar, aşılarını tamamlatmamışlar ve aşılansalar da bağışıklık sistemleri antikor üretemeyenlerden oluşuyor.

    Aşılanmamakta üsteleyip virüse kobay olmak mı?

    Aşılanıp aşı çalışmalarına denek olmak mı?

    İnsafınız, vicdanınız ve varsa ahlâkınız bu soruya ne yanıt verir?

    Ben ölmeye hazırım diyenlere de bir çift sözüm var!

    Hekimler ve hekimlik kişinin kendi hür istenciyle de verilmiş olsa bu kararın yaşama geçmesine gücü yettiğince karşı durur.

    Üstelik küresel salgında bireysel kararın yeri yoktur. Sizin kendiniz için uygun bulduğunuz son, toplum sağlığı için uygunsuz olabilir. Dolayısı ile aşılanmamak, hastalığa tutulmak ve hatta ölmek gibi bir özgürlüğünüz olamaz.

    Devletin bir hekim olarak tarafımın yararlanmasına sunduğu 2 tür aşının toplam 4 dozunu yaptırarak bir yandan kendimi ve toplumu korurken diğer yandan aşı deneği olduğumu ilgilenen ilgilenmeyen herkese gururla duyururum.

  • Doğan Kuban’ı yitirdik!

    Adının önüne sayısız sıfat konabilecek önemli değerlerimizin sonuncularından birisiydi.

    Benim gözümde tüm özelliklerinin yanı sıra bir düşünür ve bir bilgeydi…

    Cumhuriyet Bilim Teknoloji ekinde başladığı düzenli yazılarını son olarak Herkese Bilim ve Teknoloji dergisinde sürdürmekteydi. Derginin okuru olarak onu okumadığım hafta olmamıştır.

    Yalın dille, kimi zaman konuşur gibi yazma biçeminin hayranlık uyandırmaması olanaksızdır. Yazma becerisinin yanı sıra eşsiz birikiminin etkisi yadsınamaz bu özelliğinde.

    Doğan Kuban dört dörtlük Cumhuriyet ürünüydü. Seçkin olmasının yanı sıra hemen her zaman Cumhuriyet’i ve Atatürk devrimlerini koruma, kollama görevinin de neferiydi demek abartı olmaz.

    Ardında büyük bir boşluk bırakacağı kuşkusuzdur.

    Ardında bıraktığı dağlarca yapıt, yazı ve yaratıyla şimdiden ölümsüzleşmiştir.

    Türkiye’nin bir kaç yüzyıl geriden gelerek bir kaç on yıla sığdırdığı çağdaş uygarlığı yakalama serüvenini onun kadar iyi pek az insan anlatabildi. Bu serüvene önemli ölçüde tanıklık etmiş olması onun büyük şansıydı. Günümüzdeki hızlı geriye gidiş başta gelen üzüntü kaynağı olsa da, Doğan Kuban üzerine titrediği Cumhuriyet konusunda umutsuz olma kolaycılığına sapmamasıyla da belleklerimizde iz bıraktı.

    Anısına saygıyla…

    Yapıtlarıyla ve düşünceleriyle yaşayacak…

    Güle güle Doğan Kuban!

  • Baştan söylememde yarar var. Yazının başlığı eğitim, öğretim üzerine olsa da bir hekim olarak olaya sağlık penceresinden bakmaya çalışacağım.

    “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” sözü boşuna söylenmemiş.

    Geleceğimiz çocuklarımız. Çocuklarımızın geleceği de okullarımız olduğuna göre gamsızlık mı yoksa duyarsızlık mı demeli bilemiyorum ama çocuklarımızın geleceğini 1.5 yıl boyunca çaldık dersek yanılmış olmayız.

    Ekonomik bağımsızlıktan yoksun oluşumuza eklenen şantaja açık siyasi iktidarımız olumluluklardan olduğu kadar bu olumsuzluktan da sorumlu olmalı!

    Yakın çevremden kaynaklı duyumlardır!

    Falanca okulda filanca sınıfta saptanan Covid 19 olgusu nedeniyle sınıf 2 hafta süreyle evde karantinaya alındı.

    Bir başka okulda birkaç sınıfta aynı durum yaşandı.

    Ya da falanca okulda onlarca PCR pozitif öğrenci saptandı.

    Okulları açma kararı alanlar şaşırdı mı bilinmez ama bu sonuçlara salgının üst düzeyde yaygınlıkla varlığını sürdürdüğü göz önüne alındığında şaşırmak gereksizdir. Bileşik kaplar kuramı gereğince toplumda yaygın olan hastalıktan okulların bağışık olması düşünülemez(di).

    Birkaç hafta önce yeni öğretim yılının yüzyüze başlayacağı açıklandığında görenlerin hayranlığını gizleyemeyeceği görsel ağırlıklı yönergeler ve algoritmalar yayımlanmıştı.

    Basında cılız biçimde yer alsa da öğretmenler başta olmak üzere yaş durumuna göre öğrencilerin aşılanmasıyla ilgili oranlar üzerinde durulmadı. Oysa, eylül ayı başında okulları açma kararı alan iktidarın hazırlıklara yaz başında başlaması gerekirdi. Eldeki biricik korunma gereci aşı olduğuna göre öğretmenlerin ve yaş aralığına göre öğrencilerin, okul servisi ve okul çalışanlarının ayrıcalıksız aşılanmasının tamamlanması gerekirdi. Turistin göreceği herkesi aşılamakla övünç duyan iktidarın burada da aynı duyarlılığı sergilemesi beklenirdi.

    Bu koşullar altında İstanbul’da aşı karşıtı miting yapılmasına seyirci kalabilen iktidarın arka bahçesinden kaynaklanan bir sıkıntı içinde olduğunu düşünmekten alamıyor insan kendisini.

    Hemen her konuda otoriter olabilen, yurttaşların ne yiyip ne içeceğinden ne giyip giymeyeceğine kadar karışma yetkisini kendisinde görebilen iktidarın aşı yaptırma(ma) konusundaki hoşgörülü ve demokrat(!) yaklaşımı anlaşılır gibi görünmese de son derece anlaşılırdı. Arka bahçenin rüzgâr güllerini korkutmaktan çekinmekteydi iktidar. Hemen her konu gibi bu yaşamsal başlık da gündelik siyasi beklentilere ve daha da doğrusu oy avcılığına kurban edilmişti.

    Tam da burada 91 yıldır yürürlükte olan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’na değinmekte yarar değil zorunluluk var.

    Doksan bir yıldır yerli yerinde duran bu Cumhuriyet yasasına göre toplum sağlığı gerektirdiğinde aşı zorunluluğu bile getirilebilir. Çiçek aşısı buna örnektir. Dünyada milyonlarca kişinin canını alan ve bir o kadarında kalıcı izler bırakan çiçek hastalığı yeryüzünden silinerek tarih olduysa bu tutumun etkisi yadsınamaz.

    Doksan bir yaşındaki yasa iktidara olduğu kadar özellikle çalışanlar üzerinden kurumlara da görevler yüklemiş. Kurumların çalışanlarını aşılatması konusunda duyarlı değil zorunlu olmaları koşulu getirilmiş.

    Geçen hafta rastladığım bir olgu ne demek istediğimi anlatmama yardımcı olacaktır.

    Kişi 22 yaşında hemşire. Kapısında üniversite hastanesi yazan bir kurumun yoğun bakımında çalışıyor. Bir doz aşı yaptırdıktan sonra gerisini getirmemiş. Kuşkusuz kişinin duyarsızlığı ve ihmali söz konusudur. Ancak, bu kişinin çalışanı olduğu üniversite hastanesinin çalışan sağlığı birimi yok mudur? Varsa, çalışanlarının aşılanma takvimini izleme konusunda görevini yerine getirmekte midir?

    Soru ve sorun çok!

    Ya çözüm?

    Aklı ve bilimi içselleştirmemiş, bilim insanları yönetiminde sürdürülmesi gereken süreci yürütürken bile gündelik siyasetten yakasını kurtaramamış iktidar çözümün önündeki birincil engel olmayı sürdürüyor.

    Bu engel orada durdukça salgınla baş etmede “bir ileri, iki geri” durumunda değişiklik olmayacaktır.

    Olan da hepimizle birlikte özellikle de geleceğimiz olan çocuklarımıza olacaktır.

    Bir kuşağı kendi ellerimizle ve aymazlığımızla yitirmekte olduğumuzun farkında mıyız?

  • Sonda söyleneceği baştan söylemekte sakınca yok!

    Milli Mücadele’yi yapanları, Cumhuriyet’i kanları, canları pahasına kuranları ve devrimleri yaşama geçirenleri saygıyla anma görevi hiç ama hiç göz ardı edilmemeli. Anıları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.

    Her geçen gün öğrendiğim ve varlığının farkına vardığım gerçekler başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kurtarıcılara, Cumhuriyetçilere ve Devrimcilere olan hayranlığımı ve saygımı katlanarak artırıyor.

    Tarihimiz kuru kuruya ve bir olaylar zincirinin zaman dizinsel anlatımına indirgendiği için pek çok şeyin farkına varmakta zorlandığımız ve dolayısı ile değerbilirlik duygularımızın her geçen gün köreldiği açıktır.

    23 Nisan 1920’de Milli Mücadele’yi yürütsün ve yönetsin, egemenliği gökten yere indirsin diye açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk aldığı kararlardan birinin salgın hastalıkları denetim almaya yönelik olduğu neredeyse bilinmez.

    Milli Mücadele’yle birlikte İstanbul’dan Anadolu’ya yoğun bir insan ve silah akımı oluştuğu biraz olsun öğrenilmiştir. Ancak, bu akımın içinde mikropların da bulunduğu bir başka bilinmeyen olarak öğrenilmeyi beklemektedir.

    Tıbbiyeli Hikmetler “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” diye haykırmakla kalmamış, İstanbul’dan zor koşullarda, bin bir güçlükle kaçırdıkları mikroplarla Ankara Cebeci’de aşı üretimine girişmişlerdir. Milli Mücadele’de yer alanlar askerlerimizin ve Anadolu halkının yalnızca tüfek ve çelikle ölüme gitmediğinin fazlasıyla farkındadır. O dönemde Anadolu’da kol gezen sayısız bulaşıcı hastalık da hem savaşın temel öğesi askerlerimizi hem de Anadolu’nun yoksul ve yoksun halkını yaşamdan kopartmaktadır.

    İşte o Tıbbiyeli Hikmetler Cebeci’de kısıtlı olanaklarla ürettikleri aşıları cephede kullanıma göndermezden önce kalite denetimini de kendilerine uygulayarak tamamladılar.

    Öncülleri binlerce yıl öncesine dayansa da modern aşının 200 yıllık geçmişi olduğu unutulmamalı. Bu geçmişte biz Türklerin etkisi ve kullanımı da gözden kaçmayacak denli belirgindir.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz toplum sağlığı ve koruyucu hekimliği her şeyin önüne koyan kurucu kadronun ilk işlerinden birisi de Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kurmak oldu. Bundan 10 yıl önce varlığına son verilen bu kurum günümüzde varlığını sürdürmüş olsaydı Covid 19 aşısı geliştirmede birkaç adım önde olmaz mıydık diye hayıflanmamak elde değil.

    Salgının aşı evresinde iki ileri bir geri yapan ülkemizde olan bitene kafa yorarken kimilerinin aşağıladığı, itip kakmaya çalıştığı 1930’lar Türkiye’sinde çıkartılmış bir yasayı üşenmedim okudum. Yazıya başlarken sıraladığım övgü sözlerini yazmamda bu yasanın önemli etkisi olduğunu unutmadan eklemeliyim.

    Yasa 1930’da çıkartılmış. Üç yüzü aşkın maddeden oluşmakta. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte yapılan uyum değişiklikleri dışında günümüze gelene dek neredeyse hiç değişmemiş. Bu durumu yasanın geliştirilmemesine bağlamak da olası olmakla birlikte, yasanın bugünün gereksinimlerine karşılık verecek denli kapsamlı ve öngörülü olmasına bağlamak çok daha doğru olur.

    Yasa toplum sağlığını korumak, bulaşıcı hastalıklarla baş edebilmek için pek çok düzenlemeyi kapsarken, bildirimi zorunlu hastalıklar, karantina, aşılama, hastalığa neden olan etkenlerin ortadan kaldırılması gibi kavramlara da yer vermiş.

    Aşılamanın en önemli koruyucu sağlık aracı olduğu yasanın iliklerine işlemiş dense yeridir. Aşılamanın ücretsiz olması, devletin görevi olduğunun altına çizilmesi ve kurumlara da çalışanlarını aşılatma görevinin verilmesi önde gelen başlıklar olarak dikkatimi çekti.

    Okurdan yasanın tümünü okumasını beklemek yerine güncel salgınla bağlantısından yola çıkarak oluşturduğum seçkinin kısa ve kolay okunur olduğunun altını çizmeliyim.

    Küresel ölçekte özellikle yoksul ülkelerde aşıya erişimin sorun olmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Buna karşılık kişi başına 10 doza varan aşı edinmiş varsıl ülkeler olduğunu da. Türkiye ölçeğinde zaman zaman aşı kısıtı yaşansa da son aylarda böyle bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz.

    Sağlık Bakanı’nın hemen her gün ya kameralara karşı sözlü olarak ya da sosyal medya iletileriyle halkı aşılanmaya çağırdığını ve bu çağrıyı yaparken kimi zaman yalvar yakar olduğunu bilmeyenimiz olmasa gerektir.

    Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nu okuduktan sonra kafamda bir soru belirdi. 1930 tarihli 91 yaşındaki bu yasayı az önce değindiğim gibi sokaktaki vatandaşın okumasını beklemek gerçekçi olmazdı. Ama, sağlık bakanı, bürokratları ve başka ilgililer de mi bu yasayı okuma zahmetine katlanmamışlardı?

    Deyim yerindeyse bugünün gereksinimlerini de bire bir öngörmüş olduğu hemen her satırına sinmiş olan bu yasa varlığını sürdürürken sayın bakan başta olmak üzere yetkililerin umarsızlık sergileyen söylemleri anlaşılır gibi değildir.

    Bir deneyimle sürdüreyim. Geçenlerde hastam olan genç bir hemşirenin ocak ayındaki ilk doz Covid 19 aşısı sonrasında aşılanmadığını fark ettim. Sorguladığımda gerekçesinin geçersiz olduğu açıktı. Zaman yitirmeden aşılanmasını öğütledim. Bir şeyi daha sorgulamak gerektiğini düşündüm. Bu kişi bir üniversite hastanesinin yoğun bakımında çalışmaktaydı. Kurumu böylesi bir eksikliği bu zamana gelmeden fark edip gereğini yapmalıydı. 1930’da yazılan ve yapılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kurumlara da sorumluluk verip aşılanmayanları pek çok ortamda bulunmaktan yasaklarken günümüzde bu önemli eksikliğin gözden kaçırılmış olması akıl alır gibi gelmedi bana.

    Yine geçenlerde haber olmuştu. Bir devlet hastanesinde aynı zamanda yönetici de olan bir hekimin aşılanmadığı ve Covid 19 nedeniyle yaşamını yitirdiğiydi haberin konusu. Hekim, aşı karşıtı ve hastane yöneticisi. Bu üçünün bir araya gelmesine nasıl seyirci kalınabilir? En verimli çağında bir hekimin yaşamdan kopması kabul edilebilir mi?

    Bir yanda salgını bitirecek anahtar gereç olan aşı konusunda karşıtlık/kararsızlık sergileyen yurttaş, diğer yanda yasalar açık seçik gereğini yapma görevini vermişken oralı olmayan yöneticiler.

    Salgın böyle sorumsuz ve duyarsız davranarak bitirilebilir mi?

    Umudumuz virüste. Bugüne dek ortaya koyduğu kendisi açısından yararlı mutasyonlar yerine bir kez olsun insan yararına evrimleşmesinde.

    Başta yazdıklarımı yineleyerek bitireyim.

    Cumhuriyet’i kuranlara ve onu sağlam temeller üzerinde yükseltenlere bir kez daha şükranlarımı sunarım.

    Not : 1930’da çıkartılan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndan yaptığım seçkiye göz atılabilir. Önemli bulduğum alıntılar yapmaya çalıştım. Cumhuriyet kadrolarının değişmez rehberi olan akıl ve bilimin günümüzde o denli önemsenmemiş olması ilk bakışta şaşırtıcı görünse de post modern çılgınlık ve ona ülkemizde (ve elbette tüm dünyada) eşlik eden  bilgi kirliliği anımsandığında olağan bir durumdur.

    https://www.veryansintv.com/umumi-hifzissihha-kanununu-okuyan-var-mi

  • Çocukluğumuzdaki milli futbol maçlarında aklımda kalan “onurlu beraberlikler” ve “ şerefli yeniligler”di. Çoğunlukla yenilirdik. Denk getirip berabere kalırsak sevincimizden yanımıza varılmazdı. Gençlik yıllarımızın karabasanı ise bir elin parmaklarını aşan sayıda gol yediğimiz ve karşılık veremediğimiz ağır yenilgilerdi. O yıllarda yaşanan travmanın izleri bugün de aklımızdan çıkmaz.

    İki binli yıllarla birlikte Avrupa şampiyonalarında alınan başarılı sonuçlar ve 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü özgüvenimizi yerine getirmeye yetmişti. Kulüp düzeyinde Galatasaray’ın eriştiği UEFA kupası da yabana atılmaz. Yenilsek de üzülmez olduk. Kolay lokma olmaktan çıkmıştık. Hiç olmazsa kişilikli bir futbol sergileme noktasına evrilmekteydik.

    Futbolumuzdaki gerilemenin ayak izleri son yıllarda fark edilir oldu.

    Her ne kadar göze batan transferlerle bu durum gözlerden kaçırılsa da gerçek buydu.

    Dün akşamki Hollanda bozgunu bir akşamlık kötü şansa bağlanamaz. Bir sürecin kaçınılmaz sonucudur.

    Burada bir örnek belki işe yarar.

    Bundan 2 yıl önceydi. Radamel Falcao adlı Kolombiyalı golcü oyuncu ununu eleyip eleğini asmak üzereyken büyük ümitlerle Türkiye’ye getirildi. Falcao’yu alan Galatasaray’ın böylelikle gol atma sorununu çözdüğü yazıldı ve söylendi. Aynı Radamel Falcao bundan bir hafta kadar önce sessiz sedasız Türkiye’den ayrıldı. Bu kez de sevinçliydik. Hiç yararlanamadığımız ama çuval dolusu para harcadığımız dünya yıldızından kurtulmuştuk(!). Bu arada, Falcao’ya bir süre daha para ödemeyi sürdüreceğimiz her nedense çoğu haberde es geçildi. Sevincimiz kadroda bir yabancıya yer açıldığı içindi. Benzer bir savurganlığı bir kez daha yapabilmek için fırsat yakalamış olmamızaydı sevincimiz.  

    Bir başka örnek!

    Bundan yaklaşık 1 ay önceydi. Yirmili yaşlarının başında olan Danimarkalı yeni transfer İstanbul havaalanına inmişti. Yanında eşi ya da sevgilisi dışında iki kişi daha vardı. Devletin Tv kanalı TRT yapacak iş kalmamış gibi bir sunucu ve bir de kameraman göndermiş bu tarihsel anı ölümsüzleştirmek için. Yarım saati aşkın süreyle Danimarkalı genç gösterildi Türk halkına.

    Bu işi gerekmediği kadar ciddiye alıyoruz. Maçı kazanamayınca ve hatta bozguna uğrayınca da moraller sıfır oluyor.

    Buna karşılık çok daha az yatırımla ve ortalıkta neredeyse hiç görünmeden jimnastik, yüzme, okçuluk ve hatta atletizmde önemli başarılar yakalayabiliyoruz.

    Futbolun ülkemiz ortamındaki en yozlaşmış ve kirli alan olduğunu ise görsek de konuşmak istemiyoruz.

    Futbolun yöneticisi de, izleyicisi de ve elbette öznesi olan oyuncusu da kültürel sığlıkla anılıyor. Teknik direktörü kebapçı basıp adam dövmeye çalışırken ünlü futbolcusu uçakta gazeteci dövmeye kalkışabiliyor. Yüksek öğrenim gören ya da kitap okuyan bir futbolcu parmakla gösteriliyor. Bu da doğal olarak gazetelere haber oluyor.

    Futbol bu haliyle ülkenin kara deliğine dönüşmüş durumda. Yapılan harcamalar dipsiz kuyuya atılır gibi. Harcanan paranın karşılığını almak neredeyse olanaksız. Yurtdışından büyük paralar dökülerek getirilen her futbol oyuncusu ülke gençlerinin önünü kesen engel işlevi görüyor. Bir yandan yurt dışına döviz cinsinden para akıtılırken diğer yandan her gelen yabancı oyuncu Türk futbolunun geleceğini karartıyor.

    “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu” söylemiyle yabancı futbolcuyu kapısından sokmayarak örnek olan Altınordu’ya eşlik eden ikinci bir kulüp ara ki bulasın!

    Özetle, dün akşam Hollanda karşısında yaşanan bozguna kimseler şaşırmamalı.

    Ektiğimizi biçtiğimiz kuşkusuz.

    Bu kafayla ilerlemekte inat edersek daha da kötülerinin yaşanacağından ve bozgunların süreklilik kazanacağından kimseler kuşku duymamalı.

    Futbolumuz hem kulüp hem federasyon düzeyinde son derece kötü yönetiliyor.

    Son bir örnek!

    Hollanda’da bozguna uğrayan, Karadağ’ı ve Letonya’yı yenemeyen Cebelitarık’ı yenerek moral bulabilen Türkiye teknik direktörü Şenol Güneş’in bir yılda TFF’den kazandığı para 3.2 milyon Avro.

    Çantasını bile kendisi taşıyan başarı simgesi Guidetti.
    VNL ve Avrupa 3. sü, Olimpiyat beşincisi Ata’nın kızları

    Beş aydır o turnuva senin bu şampiyona benim deyip toplam 32 maça çıkarak göğsümüzü kabartan kadın voleybol takımımızın koçu Guidetti’nin TVF’den aldığı bir yıllık ücret 100.000 Avro.

    Vicdan ve insaf diyerek sonlandırıyorum sözlerimi…