• Pankart benim gençlik yıllarımın önde gelen gündelik kamusal gereçlerinden birisiydi. Çoğunlukla korsan olarak asılır ve iliştirilen patlayıcı görünümlü eklentiler pankartı birilerinin indirmesi bir yana yanına bile yaklaşamaması güvencesini sağlardı. Kısacası, pankart o yılların gündelik yaşamında kaygı, korku ve ürkü kaynağıydı.

    Aradan geçen 40 yıldan sonra pankartın bir kez daha gündelik yaşamımızın gerginlik kaynağı olacağı akla getirilemezdi.

    “128 Milyar Dolar Nerede?” sorusu pankartı bir kez daha sakıncalı kılmaya yetti. Yanlış okumadıysam bu sorunun kamusal ortamda görseller aracılığıyla dile getirilmesi altın çağını yaşayan yargımızın “Cumhurbaşkanına hakaret ihtimali” yorumuna bile yol açmış. Önleyici hukuk kapımıza gelmiş dayanmış da haberimiz olmamış.

    Gerginlikten beslenmesiyle bilinen güçlü iktidarımızın pankart konusunu da amacına uygun şekilde kullandığı görülüyor. Oysa, 128 milyar dolar öncekilerde olduğu gibi dövizin yukarı yönlü gidişini denetim altına almak amacıyla kullanılmıştır anlamında bir açıklama yeter de artardı. Önceki hazine ve maliye bakanı katıldığı izlencelerde “ben dolara bakmıyorum, siz de bakmayın derken” perde gerisinde dolara oldukça yakın ilgi göstermiş olmalı ki 128 milyar dolar tüketilmiş.

    “128 milyar dolar nerede” sorusuna karşılık arayanların Türkiye’nin artık gangrenleşmiş “döviz açığı sorununu” da mercek altına almaları beklenirdi. İktidarın da yönlendirmesiyle bu konu gerginlik gereci yapılmıştır. Anlaşıldığınca bu konudaki kısır tartışmalar hem iktidarın hem de muhalefetin hoşuna gitmiştir. Sonuç alınamasa da “iktidarcılık” ve “muhalefetçilik” oyununun sahnede kalması sağlanmıştır. Unutmadan eklemekte yarar! Hiçbir gerekçe bu haklı ya da haksız sorunun sorulmasının önünde engel olarak duramaz.

    Zehir hafiyelikte üstüne olmayan Türk polisi de durumdan görev çıkartarak işi gücü bırakıp vatandaşın balkonundaki pankartın bile peşine düşerek içinde bulunduğumuz dönemin acıklı güldürüye eşdeğer ortamına eşsiz katkı sunmaktan geri durmamaktadır.

    Bu konuda polisimizden rol çalmaya hevesli bir başka kamu görevlimiz olduğunu bugünkü (18.04.2021) tarihli Cumhuriyet gazetesine yansıyan bir haberden öğrenmiş olduk.

    Edirne valimiz kırk yıl önce buğday taban fiyatı konusundaki tartışmalara “kim ne veriyorsa 5000 TL fazlasını veriyorum” diyerek nokta koyan şimdi artık aramızda olmayan büyüğümüze taş çıkartan bir uygulamanın altına imza atmış. Korona virüs önlemleri kapsamında Edirne il sınırları içinde pankart asmayı yasaklamış. Yanlış okumadınız! 2021 yılının 21. Yılında yalnızca 128 milyar doları soran değil “koş vatandaş koş, tükenmeden sen de al” diyenleri de kapsayan bir yasağın altına imza atılmış.

    Bu eşsiz parlak düşünce ürünü kararın valimiz için hayırlara vesile olması yüksek olasılıktır. Türkiye’de yaşayan bizler gibi ortalama yurttaşlar için ise bu yasağın anlamı çok farklıdır!

    Ülke her geçen gün açık tımarhaneye dönüştürülmektedir.

    Edirne valisinin bu dönüşüme olan benzersiz katkısı hiç ama hiç unutulmayacak!

  • Kötülükten iyilik çıkartmak gerekirse Montrö tartışmaları yakın tarihimizin bu önemli belgesinin tanınmasına ve anlaşılmasına fırsat verdi denebilir.

    Lozan iyi kötü duyulmuştur, biraz olsun bilinmiştir. Lozan’a giden yolun başındaki Sevr’in yeterince bilinmemiş ve kavranmamış olması Lozan’ın hak ettiği değeri bulmamış olmasında önde gelen etkendir.

    Montrö ise bilinmek şöyle dursun kimilerince duyulmamıştır bile.

    Ayrıntısıyla bilen olmasa da Montrö’yle en tanışık olanlar İzmirlilerdir. İzmir’in biricik akciğeri konumundaki Kültürpark’ın 5 kapısından ikisi Lozan ve Montrö adını taşır. İki meydanın biri birine uzaklığı 150-200 metreden fazla değildir. Diğer kapılar olan 26 Ağustos, 9 Eylül ve Cumhuriyet’le birlikte Montrö ve Lozan Türkiye’nin temellerini simgeler.

    Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olsa da kimi konularda olması gereken koşulları sağlamaktan uzak kalmıştır. Lozan’da kusur varsa öne sürüldüğü gibi Ege adalarını sınırlarımız dışında bırakmasından çok boğazların ve Hatay’ın durumuyla ilgili eksikliklerdir. Bu kusurlar Lozan’a imza koyanlarca sırasıyla düzeltilmiştir.

    Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı sırasındaki savaşlar Çanakkale’yi GEÇİLMEZ kılmıştı. Lozan’la birlikte Çanakkale bu kez GİRİLMEZ olmuştur.

    Dünyada yalnızca bir devletin kıyıdaşı olduğu tek iç deniz Marmara’dır.

    İşte boğazlar bu eşi benzeri olmayan iç denizi diğerlerine bağlayan doğal su yollarıdır. Bu su yollarının Lozan’da belirlenen uluslararası komisyon tarafından yönetilmesi genç Cumhuriyet’in egemenlik hakkını kısıtlamıştır. Lozan’daki bu önemli eksikliğin giderilmesine odaklanılması dünya savaşına geri sayıldığı sırada yaşamsal önem taşımaktaydı.

    Türkiye’nin yönetmediği boğazların olası dünya savaşında çatışmaları besleyen, savaşı yaygınlaştıran işlev görmesi güçlü olasılık olarak belirmekteydi. Önceki dünya savaşının sonunda imzalanan sözde barış antlaşmaları gerçekte yeni bir savaşı fitilini ateşleyen kıvılcımlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın hesabını çok beklemeden Kurtuluş Savaşı ve Lozan’la gören Türkiye’nin ise kendisini zerrece ilgilendirmeyen bu savaşa girmeye elbette niyeti yoktu.

    Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu bakımdan da önem taşımaktaydı.

    Sözleşme öncelikle Türkiye’yi savaşlardan uzak tutarken, savaşın geniş alana yayılmasını önleme bakımından da önem taşımaktaydı. Başka deyişle, Montrö varlığını savaşlara borçlu olan Türkiye’nin “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” temel ilkesini de güçlendirmekteydi.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine oturtulduğu sağlam temellerden birisi olan Montrö’den vazgeçme olasılığını 101 yaşındaki TBMM Başkanı aracılığıyla seslendirmesi Montrö’yü kendisine engel olarak görenleri ummadıkları anda sevindirmiş olmalıdır. Bunca yıldır sağladığı adaletle ayakta kalmış Montrö’nün gözden geçirilmesi Karadeniz’i savaş alanına dönüştürmek isteyen Atlantik ötesi gücün öncelikli ve belki de hiç unutulmamış ereklerinden birisi olagelmiştir.

    Montrö’den vazgeçme belirtilerinin görüldüğü günümüzde her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının bu konuda söz hakkı vardır. Amirallerin ise konuyla bilgili olmalarının ötesinde bilirkişi oldukları anımsandığında herkesten çok söz hakkına sahip oldukları tartışmasızdır.

    Montrö duyarlılığına vurgudan öte amaç taşımayan bildirge üzerinden amirallerin gözaltına alınmış olması Montrö umudunu tazeleyen emperyal güçlerin sevincine coşku katmış olmalıdır.

    Montrö’nün ne büyük başarı ve sevinç kaynağı olduğunu anlamak için 21 Temmuz 1936 tarihli gazetelere göz atmak yeterli olacaktır.

    Tarih bilinmezse bugün anlaşılmaz!

    Bugün yeterince anlaşılmazsa yarın güvencesiz kalır!

    Not : Yazıdaki gazete görselleri “Montrö Boğazlar Konferansı, Tutanaklar, Belgeler” (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2020) kitabından alınmıştır.

  • Amiraller bildirisinden sonraki gelişmeler her açıdan ibretlik. Anayasayla güvence altında olduğu sanılan düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının yerle bir edilmesi, bildiriden yeri ve gereği yokken darbecilik çıkartılması bir yana gözaltı uygulamasının eziyete dönüştürülmüş olması yargımızın yürekler acısı durumunu bir kez daha gözlerimizin içine soktu.

    Bildiriyle eksikliği ve duyarsızlığı ortaya çıkan muhalefetin edilgen tutumu bildiriden “darbecilik” çıkartmaya çalışan iktidarın işini kolaylaştırdı.

    Son 2 gündür gündeme düşen haberler olayla ilgili olarak kafası karışmaya hazır olanlar için bire bir etki yarattı.

    Adının önünde gazeteci sıfatı taşıyan ve yalancı tanıklığı belgeli birisi üzerinden yürütülen algı çalışmasıyla amiraller bildirisi özenle dikkatten kaçırılmak istenmektedir. Olay özünden arındırılarak ayrıntılar üzerinden algı yaratılması amaçlanmaktadır.

    Bildirinin başına Türk Milleti eklenerek ve yayımlanma saati değiştirilerek darbe izlenimi yaratılmasının amaçlandığı öne sürülmektedir. Ne Türk Milleti’ne seslenmek ne de anayasadan kaynaklı bir hakkın kullanım saati darbecilikle ilişkilendirilemeyecek olsa da kafası karışanlar ve hatta “şimdi anladınız mı” türünden bilgiçlik taslayanların hiç de eksik olmadığı ortamda birkaç anımsatma yapmak kaçınılmaz olmuştur.

    Amiraller bildirisinin ayrıntılarından darbecilik çıkartmaya çalışan iktidara da muhalefete de bildirinin ana içeriğini iki maddeyle anımsatmakta yarar var :

    1. Montrö’nün tartışmaya açılmasıyla birlikte Türkiye’nin güvenliği tehlikeye atılmıştır. Rusya-Ukrayna gerginliği ortamında Karadeniz’e çıkacak olan Amerikan savaş gemileri bu tehlikenin güncel kanıtları olarak not edilmelidir. Kanal İstanbul tutkusunun tazelenmesi de bu kapsamda değerlendirilmesi gereken bir diğer önemli gelişmedir.
    2. Sarıklı amiral ve bununla bağlantılı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısının tehlikeli bir şekilde değişime açık hale gelmiş olması. Aklı başında herkesin sarıklı amiralle ilgili gelişmelerin takipçisi olması gerekirken amiraller bildirisi üzerinden yürütülen gerçek dışı tartışmaların gündemde yer bulabilmiş olması düşündürücüdür.

    Bildirgenin içeriğini oluşturan iki önemli başlık bir yana bırakılarak alevlendirilen tartışmalar Türkiye’de hem iktidarın hem de muhalefetin aymaz, duyarsız ve tutarsız yaklaşımını yansıtması bakımından önemli bir gösterge olmuştur.

    Bir kez daha yinelemekte yarar var!

    Amiraller bildirisi Türkiye’nin başındaki iki önemli derde değinerek siyasetçilerin nasırına basmıştır.

    İktidarın yersiz ve gereksiz biçimde geliştirdiği darbecilik savları kadar muhalefetin konudan hak ettiği ilgiyi esirgemesi bildiriyi kaleme alanların haklılığının kanıtları olarak görülmelidir.

    Türkiye, siyasetiyle ve basınıyla bu önemli konuda iyi bir sınav vermemektedir.

    Meral Akşener’in yeri ve gereği olmaksızın amirallere yaraştırdığı zevzekliğin şu günlerde gerçekten işbaşı yaptığını saptamak yanlış olmaz.

  • Sabaha karşı kararnameleriyle ülke yönetenler emekli amirallerin gece yarısı bildirisine pek bozulmuşlar. Kimi aşkın iktidar ileri gelenleri elbette görüş açıklanabilir ama bunu Kızılay meydanında yapsalar daha uygun olurdu türünden gülümseten açıklamalar yaptılar. Bu yol seçilseydi eğer, hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki amirallerin toplandığı yere sayılarının 10 katı çevik kuvvet polisi anında yığılırdı. İtme, kakma, derdest etme gibi aklınıza gelebilecek her türden yakışıksız davranış da yanlarına kazanç kalırdı.

    Her şeyden önce emekli amirallerin ve onlara katıldıkları anlaşılan subayların bildirisini saygıyla selâmlıyorum. Bu bildiri Cumhuriyet’e ve çağdaş değerlere kol kanat germenin ötesinde insan onurunu kurtarma işleviyle de anılacaktır. Tarihe not düşmenin ötesinde bir amacı olduğunu kimse ileri süremez. Bu ise bir dönem üstlerinde amiral üniforması taşımış bireyler için sıradan bir yurttaşlık görevidir.

    https://www.veryansintv.com/104-amiralden-montro-ve-ataturk-bildirisi

    Üçüncü yaşına basan tek adam, tek ses yönetimi bırakınız eleştiriyi çatlak ses işitmeyi bile unutmuşken gelen bildiri gündeme damga vurdu. Meşrutisi olabildiğince zayıflatılmış yeni monarşik rejim önceden olduğu gibi “haddinizi bilin” ya da “meraklıysanız gelin siyaset yapın” dayılanmalarıyla dört elle sarıldı bu bildiriye. Kendi adıma ifade etmem gerekirse, çamur deryasına dönüştürülerek içine girilmesi değil yanından geçilmesi tehlikeli duruma getirilen siyaset Türkiye’de “kenar süsü” konumuna düşürülmüştür.

    Sözüm ona demokrasi ve hukuk açılımı yapacak olan siyasi iktidarın amiraller bildirisine yönelik orantısız tepkisi hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da içtenlik içinde olmadığını anlamamızı kolaylaştırmış oluyor.

    Yeni anayasa çıkışıyla anayasa dışılığına kılıf uydurma çabası içindeki güncel iktidarın kendisine aykırı gelen hemen her sese tepkisi bilinmeyen bir durum değil. Bu nedenle amirallere tepkisi de şaşırtıcı sayılmamalı.

    Hemen her fırsatta “darbe” metaforu üzerinden harekete geçenlerin bu kez de fırsatı kaçırmadıkları anlaşılıyor.

    Şimdi sormak gerek, buldukları her fırsatta mağduru, yoksunu oynama ustalarına!

    Bildiriye imza koyan 103 emekli amiral görevde mi?

    Etkileri bir yana yetkileri var mı?

    Bu soruların yanıtları “hayır”sa bu insanlar nasıl darbe yapacaklar?

    Hiç unutulmasın ki, bildiriye imza atanların hemen tümü 15 Temmuz darbesine karşı durdukları gibi, çoğunluğu bedenini bu hain kalkışmaya siper edecek denli aklı başında ve vatansever kimselerdir. Her birisinin geçmişinde değil darbecilik en küçük başka bir leke bile bulamazsınız.

    Bildirinin ertesinde tepki gösterenler korosuna ilk olarak Bay Kurtulmuş’un onu izleyerek Bay Oktay’ın, Bay Kalın’ın ve Bay Çelik’in katıldıkları görüldü.

    Eski mafya babasına sevgisi ve ilgisiyle, tescilli FETÖ’cüye tutkusuyla nam salmış Bay Bahçeli’yi unutmayalım! Deniz kuvvetleri kapatılsın demediğine seviniyoruz kendisinin. Bildiri imzacılarının rütbelerini sökmeyi önerse de şimdilik onları aç bırakalım demiş olmamasını da şans saymalıyız.

    Merkez Bankası’nın eksideki döviz bilançosu, yönetilemeyen Covid 19 salgını iktidarın sinirlerini epeyce bozmuştu son günlerde. 2023’ü dilinden düşürmeyen iktidarın kimi papağanlarından 2023’ün Cumhuriyet’in 100. Yılı olmaktan çok açılmış parantezin kapatılma tarihi olacağını anlıyoruz.

    Adının önünde akademik unvanlar taşıyan TBMM Başkanı’nın bu yüce kurumun 101. Yaşını kutlamaya hazırlandığı bugünlerde Montrö’yü tartışmaya açması kendi aklıyla dile getireceği sözler olamaz. Montrö’yü tartışmak Cumhuriyet yıkıcılığındaki kararlılığın göstergesidir. TBMM Başkanı’nın mecliste yapılmış oylamayı yok sayıp yeniden yaptırmak istemesi az önce değindiğimiz silik meşrutiyet, koyu monarşi anlayışının işaret fişeğine benzetilebilir. Tıpkı Montrö tartışmasının 2023’teki parantez kapatma girişiminin önsözü olması gibi.

    Düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki amiraller bildirgesi iktidarın temel hak ve özgürlüklere bakış açısını değerlendirmemiz için bir diğer turnusol kâğıdı olarak işlev görecektir. Tekkeci, sarıklı amirale sessiz kalanların bildiriyle “kral çıplak” diyen emekli amirallere yönelik öfkesi anlmalıdır!

    Tek adamlı tek sesli sessizliği yırttıkları için hepsini saygıyla selâmlıyorum!

  • XIX. yüzyılın sonlarına doğru Rodos’ta dünyaya geldi. Pek çok yaşıtı ve dönem aydını gibi ülkesinin çalkantılı ortamında yaşadı.

    Asıl uğraşı hekimlikti.

    Ama, insan kaynağının sınırlı olduğu dönemde hekimlikle yetinemezdi.

    Yeri geldi köycü oldu!

    Tam köycü olmuşken Milli Mücadele patlayınca şifa veren elleri silah tuttu.

    Cumhuriyet kurulunca milletvekili oldu. 1925’te vekil olarak Ankara’ya geldiğinde kıramadığı bir arkadaşına cebindeki tüm parayı borç verdi. Mersin’deki ailesinden para gelene dek Ankara’da aç kaldı.

    Sonraki yıllarda kitap almak için paraya gereksinim duyan bir üniversite öğrencisine cebindeki paranın neredeyse tümünü verdi. Sonuç yine darlık ve sıkıntıydı.

    Atatürk’ün ilgisini çekmekte gecikmedi. Elbette bunu amaçlayarak yapmadı. Cumhuriyet ve devrimlerle ilgili görüşleriyle ve tutumuyla sivrilmesi kaçınılmazdı.

    Atatürk’le bile tartışmaktan geri durmadı.

    Köy öğretmenleriyle söyleşti, milletin efendisi köylüye rehberlik edenleri bilgiyle donattı.

    Bunca işin arasında çocuk bakımı üzerine kitapçıklar hazırladı.

    Bu arada, kol kanat gerdiği Cumhuriyet ihanete uğrayınca Şeyh Sait başkaldırısı sanıklarını yargılayan İstiklâl Mahkemesi’nde görev aldı.

    Kendi uğraş alanı dışındaki bilgisini kitaplara borçluydu. Kitap tutkusu kültürel derinliğini artırırken toplumu aydınlatan ışık kaynağına da dönüşmesini sağladı.

    Milli Eğitim Bakanı oldu!

    Cumhuriyet kurulmuş olsa da, Devrimler bir bir yaşama geçirilse de bir şeyler eksikti.

    Akademinin dönüşümü için onun gibi bir fikir fedaisine gereksinim vardı.

    1942’de evinin tavanına dek dört duvarı kütüphane olan salonunda son nefesini verdiğinde cebinden 5 lira çıktı.

    Kütüphanesi alabildiğine varsılken, kendisi yoksuldu!

    Yaşamı boyunca paranın kendisine efendi olmasına izin vermemişti.

    O, Dr Reşit Galip’ti!

    Andımız üzerinden boy hedefi yapıldı!

    Ne şovenliği kaldı, ne ırkçılığı!

    “Türküm” demesini bile Türkiye’deki başka kökenden insanları incitiyor demeye vardırdı kimileri.

    Türklük üzerinden uydurulan ırkçılık bahaneydi!

    Cumhuriyet’e, Atatürk’e ve Devrimler’e saldırmaksa şahane!

    Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir!” diyen özlü ve yalın sözü her şeyi anlatsa da… Kötüler amaçlarına uygun algı içinde olmayı sürdüreceklerdi.  

    Bir yandan ümmetçiliği rehber edinmiş dinci gericilik diğer yandan etnik bölücülük Türk karşıtlığında birleşince olan Andımız’a oldu!

    Birleştiren Andımız, Cumhuriyet’e vurma gerekçesine dönüştürüldü.

    Yargı şikesiyle Andımız’a son (öldürücü) darbe vuruldu!

    Önünde saygıyla eğilinecek Reşit Galip’in anısına saygısızlık yapıldı!

    Onun ayağının tozu olamayacakların yol açtığı acı katlanılır gibi değil…

    Andımız tartışmalarının başladığı 2013’te yazmış olduğum konuyla ilgili bir başka yazım :

  • Tümünde değilse bile 120 dolayında ülkede başlayan aşılama umutları da artırıyor. Aşılamada başarılı olmak için gerekli eşik toplumun % 60-70’inin aşılanması olarak belirlenmiş durumda bilim insanlarınca. Küresel salgında bu oranın küresel ölçekte tutturulması gereğini unutmamakta yarar var. Bu amaca ulaşmada virüsün mutasyona uğramaması ya da varyantlar üretmemesi ya da varyant ve mutantların aşılara duyarlı olmasıkoşulu önemli gereklilik. Ancak, evrim gerçeği bu koşulun yerine gelmesinde önemli engel olarak öne çıkıyor.

    Her şeye karşın kimi başlıkların gözden geçirilmesinde yarar var.

    • Aşının hastalığı önlemede ya da ağır hastalığın önüne geçmede etkin olduğu kuşkusuz olmakla birlikte yapıldığı kişinin bulaştırıcılığını önlemesi konusunda bir kesinlik yok. Kitle bağışıklığına erişmede aşının yapıldığı kişinin hastalığı bulaştırmasını önleme yeteneğine sahip olması son derece önemli bir gereklilik. Aşıların bu yeteneğindeki belirsizlik önemli bir sorun olarak öne çıkıyor.
    • Aşı dağıtımındaki belirsizlik bir diğer önemli sorun olarak boy gösteriyor. Dağıtım denince insanlığın bu konuda küresel ölçekte başarılı olduğunu söylemek neredeyse olanaksız. Örneğin,İsrail bugün için nüfusunun % 50’sini aşılama başarısına erişmiştir. Bu doğrudur. Ancak, İsrail’in komşuları olan Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan’da aşılama oranlarının % 1’lerde olduğunu anımsatarak “tek başına kurtuluşun olanaksız” olduğunu eklemekte yarar var. Bu ve benzeri dengesizliklerin dünyanın başka pek çok bölgesi için söz konusu olduğu bilinmeyen bir durum değil.
    • Aşılamanın virüsün mutasyonu ve yeni varyantlar geliştirmesi süreciyle bir yarış olduğunu unutmamak gerekir. Virüsün bulaş süresi uzadıkça bu olasılığın da arttığı bellekte tutulmalıdır. Haziran 2020’de Brezilya’nın Manaus kentinde nüfusun % 60’ının hastalığa tutulduğu ve böylelikle kitle bağışıklığına erişildiği bildirilmişti. Ocak 2021’de Manaus’taki olgu sayılarında yeniden görülen artış virüsün varyant oluşturma yeteneğinin sonucu olarak değerlendirilebilir. Aşıların da varyant üretimine yol açtığı bir diğer gerçektir.
    • Hastalığın geçirilmesi ve aşılama ile sağlanan bağışıklığın süresiyle ilgili bilinmezlikler de bir başka önemli başlıktır. Bu sorunun uygulamaya yansıması aşılamanın olabildiğince kısa zaman aralığında tamamlanması gereğidir. İçinde bulunduğumuz koşullarda gerek yeterli aşının bu zaman aralığında üretilmesinin olanaksızlığı ve gerekse amaçlanan zaman aralığında aşılamanın tamamlanamayacak oluşu önemli bir sorundur. Buna bağlı olarak nüfusun önemli bölümü için ek aşılama gereği doğacak olması da bir diğer olumsuzluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
    • Aşılama sürecinde toplumda gelişmesi olası yanılsamaya da değinmeden geçilemez. Aşılamanın başlamasıyla birlikte hemen her gün her ortamda aşılamaya karşın MASKE-MESAFE-TEMİZLİK üçlemesine uyma konusunda gevşeme olmaması gereğinin toplumdaki yansıması ne yazık ki ters yönde gerçekleşmektedir. Tıp dışı önlemler olarak da nitelenebilecek bu üçlemenin toplumun genelince sürdürülmesindeki isteksizliksorunla baş etmedeki bir diğer zayıf halkadır.

    Covid 19 küresel salgını yukarıda sıralanan başlıklara ek olarak önceden de var olan ırksal ve toplumsal eşitsizliklerin su yüzüne çıkmasına yol açtı.Böylece, sosyoekonomik durumun sağlık ve sağkalımla yakın ilişkisi bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Dünyanın pek çok ülkesinde salgın kaynaklı hastalık sıklığı ve hastalığa bağlı ölümlerin sosyoekonomik durumla bire bir ilintili olduğu istatistiksel verilerle de kanıtlandı.

    Az önce değinilen beş başlıktan kaynaklanan nedenlerle epidemiyologlar (salgınbilimciler) aşının etkileyici bir aygıt olmasına karşın yalnızca aşıyla kitlesel bağışıklık edinmenin olası olmadığı görüşüne ağırlık vermeye başlamış durumdadır. Dolayısı ile zamanla etkisi azalacak olsa da hastalığın kısa zaman içinde yaşamımızdan çıkması olası görünmemektedir.

    Salgının sürmesinin yanı sıra hastalığa tutulma ve buna bağlı ölümlerin sınıfsal niteliği “ya hep birlikte ya da hiçbirimiz” ikilemini derinleştiren bir diğer etken olarak öne çıkmaktadır.

    İnsanlığın bu sarmaldan eşitlikle ve adaletle kurtulması ne yazık ki pek olası görünmüyor.

    https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(21)00659-0/fulltext?dgcid=raven_jbs_etoc_email

  • Salgında birinci yıl dolarken başından bu yana değişmeyen tartışma salgının yönetimiyle ilgili oldu. Ne dünya ne de birkaçı ayrı tutulursa ülkeler bu konuda başarılı oldu denemez.

    Başlangıçta birkaç ay süre biçilen salgın uzadıkça salgın dışında kalan süreğen hastalıklara yaklaşımla ilgili sorunlar kendisini göstermeye başladı.

    Buna ilişkin bir yaşanmışlığı paylaşarak başlayalım.

    Bugün başvuran bir hastamın anlattıklarının özetidir.

    “Ailecek kovide yakalanırlar bundan birkaç ay önce. Üç kişilik aileden anne ve oğlu belirtili olsalar da hastalığı atlatırlar. Baba ise önce hastaneye yatırılır. Ardından da yoğun bakıma kaldırılır. Bir ayı aşkın süre sonunda yaşamını yitirir. Salgından önce de temizliğine özenli olan baba salgın sırasında sarılık nedeniyle içinden gelmese de hastaneye gidip gelmek zorunda kalır. Salgın ortamında sıkça hastanede olmak kovide yakalanmakla karşılık bulur. Üstelik ölümcül hastalık karşısında direncini düşüren yandaş hastalığı da vardır.”

    Bu olguya ilişkin olarak “büyük şanssızlık” nitelemesi de yapılabilir.

    Ancak, bu gelişmenin salgının kötü yönetimiyle yakından ilişkili olduğu göz ardı edilmemelidir.

    Elbette, öncelikle salgına odaklanmak doğal ve gereklidir. Ancak, yaşam da sürmektedir. Diğer ciddi sağlık sorunları salgın nedeniyle varlıklarını sonlandırmadıkları gibi süreli kontrollerin aksaması ya da sağlık kuruluşlarına başvuru konusunda öteleme eğilimi can yitimine yol açan sonuçlara yol açabilmektedir.

    Salgının başından bu yana salgın hastanelerinin ayrılması, diğer hastalar için de salgın hastalık nedeniyle başvuru almayan hastane ve sağlık kuruluşlarının ayrılması doğrultusunda uyarılar yapılmıştı.

    Birkaç ay içinde sönümlenmiş olsa diğer önemli sağlık sorunlarıyla ilgili gelişmeler bu denli can yakıcı olmayabilirdi. Salgın uzadıkça acıklı sonuçlar da artış göstermeye başladı. Salgın hastaneleri olarak eldeki hastanelerden yararlanılabileceği gibi, salgının başlangıcında Çin’in yaptığı gibi geçici hastaneler de yapılabilirdi. Bu amaçla sahra hastaneleri bile kurulabilirdi. Böylelikle kovid hastaları yalıtılırken diğer hastalıklar için de güvenli ortamlar oluşturulabilirdi.

    Salgının ağır baskısı altında gündemde kendisine yer bulamayan bu önemli başlık araştırma konusu olursa kovid ortamında uygun ve yeterli sağlık hizmeti alamayan ve bu nedenle yitirilen hastaların hiç de az olmadığını ortaya koyacaktır.

    Salgın yönetimiyle ilgili pek çok olumsuzluktan söz edilebiliyorken kovid dışı önemli ve ertelenemez sağlık sorunları ve bu gibi sorunları olan hastaların gördüğü zarar ve hatta yaşam kayıpları hak ettiği ilgiyi görmüyor diyebiliriz.

    Salgın ortamında salgını yönetmek kadar salgın dışı sağlık hizmetlerini de diri ve ayakta tutmak son derece önemli.

    İçinde bulunduğumuz yılın da salgın yönetimiyle geçeceği varsayıldığında bu önemli konuya hak ettiği ilgiyi göstermek için geç kalınmış olsa da gereğinin yapılması kaçınılmazdır.

  • Daha önce de farklı ortamlarda paylaşılmış olan iki önemli sözü bir kez daha anımsamakta sakınca yok.

    “Güneşin patenti mi var ki, aşının olsun!”

    (Jonas Salk, Polio (Çocuk felci) aşısının geliştiricisi Amerikalı bilim insanı)

    “Dünya felakete eşdeğer bir ahlâki çöküntünün eşiğindedir. Bu felaketin bedeli yoksul ülkelerde yitirilecek yaşamlarla ödenecektir.”

    (Thedros Adhanom Ghebreyesus, Dünya Sağlık Örgütü Genel Müdürü)

    Salgını önleyemeyen insanlık görüntüsüne aşıyı paylaşamayan insanlık eklendi

    Kimi ülke, vatandaşı başına 5-10 doz aşı edinirken dünyada 130 ülke aşıyı edinmek şöyle dursun, adını duymakla yetindi. Küresel salgınla başa çıkmak bölgesel ya da ülkesel başarılar sağlamakla olası değil. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de medyanın ve akademinin bu önemli konuyla yeterince ilgili olmadığını görmek ayrıca acı verici. Hemen her gün salgını ve şimdilerde de aşıyı kimi zaman haklı olarak gündelik siyasetin gereci olarak kullananların bu konuya neredeyse değinmemeleri dikkat çekicidir.

    Günümüzde küresel ölçekte yaşanmakta olan Covid 19 krizine, biricik çözüm olan aşının adaletsiz ve eşitsiz dağıtımından kaynaklı kriz eklenmiştir. Küresel salgına, öngörülere karşın hazırlıksız yakalanan insanlığın aşı paylaşımındaki beceriksizliği ve başarısızlığı irdelenmeye değerdir.

    Bu acıklı durumu açıklamak için beceriksizlik ve başarısızlık nitelemeleriyle yetinmek eksiklik yaratacaktır.

    Ne medyamızın ne de akademimizin ilgisini çekebilen bu önemli ayrıntıyı biraz olsun irdelemekte yarar var.

    Aşıya erişim zorluklarına ek olarak günümüzde tartışılan bir diğer önemli başlık aşı üretimiyle ilgili patent sorunudur. Belki de, aşının eşitsiz ve adaletsiz dağıtımının ardındaki önde gelen gerekçedir patentten kaynaklanan engel. DSÖ Genel Müdürü Thedros Adhanom Ghebreyesus bu konuyla ilgili olarak “Şimdi değilse ne zaman?” diyerek batıda “Big Pharma” olarak adlandırılan büyük ilâç şirketlerine patent hakkından vazgeçme çağrısında bulunuyor. Ghebreyesus’un çağrısının duyulamaması olanaksız. Ancak, bu çağrının karşılık alıp almayacağı kuşkuludur.

    Küresel salgınla savaşımın küresel ölçekte yürütülmesi gereği tartışılmaz olsa gerektir. Gereklilik bu kadar açık ve ortadayken aşı paylaşımındaki eşitsizlik ve adaletsizlik nasıl açıklanmalı?

    Küresel aşı üretimi kamu destekli özel girişim kaynaklıdır. Dolayısı ile güncel aşı gereksiniminin karşılanması ticari kimliğe sahiptir. (Küba ve Rusya’daki aşı çalışmalarının kamu destekli ve kamu üretimi olduğunu unutmadan eklemiş olalım.) Üretim özel olunca aşılar da patent koruması altında olmakta ve patentin paylaşımı ticari kazançtan vazgeçmeyi gerektirmektedir. Patent de neymiş diyen Jonas Salk’ın yüce anısı aradan geçen üç çeyrek yüzyıl sonra kazanç hırsıyla gölgelenmektedir.

    Küresel salgının alt edilmesi için aşının bulunması kadar aşı sayısının artırılmasının yanı sıra aşıların dünyanın farklı yerlerinde üretilmesi gereği yaşamsal önemdedir. Bulunan aşıların çok yerde üretiminin önündeki birincil engel aşıların patent koruması altında olmasıdır. Aşı üreticileri patent hakkından vazgeçmedikçe çok yerde üretim tasarım olmanın ötesine geçemeyecektir.

    DSÖ Genel Müdürü Thedros Adhanom Ghebreyesus’un şu sözleri anlamlıdır :

    “Covid’i aşıda eşitliği sağlamadan yenemeyiz. Dünyanın aşı eşitliği olmadan iyileşemeyeceği çok açıktır.”

    Patent hakları Dünya Ticaret Örgütü’nün güvencesi altında tutulduğu için DSÖ başta olmak üzere aşı eşitliğinden yana kurum ve kişiler hiç olmazsa Covid 19 aşıları için patent hakkından vazgeçme çağrıları yapıyorlar. Buna karşılık, aralarında Avustralya, Kanada, Norveç, İngiltere, Brezilya, Japonya, İsviçre ve AB’nin bulunduğu ülkeler patent hakkından vazgeçme karşıtı konum alıyorlar. Böylelikle, dünya aşı bağlamında VARLIKLILAR ve DİĞERLERİ bölünmesiyle karşı karşıya kalmış oluyor.

    Kişi başına ABD’nin 10.2, İngiltere’nin 7.6, AB’nin 6.5 ve Avustralya’nın 5 doz aşı edindiği bilgisi anımsandığında dünyanın diğer ülkelerindeki YETERSİZLİK çok daha iyi kavranmış olacaktır.

    Dünyanın kimi ülkelerinde aşırı sayıda edinilmiş aşıların toplamda dünyayı salgının sonlanmasından uzak tutacağı kuşkusuzdur. Bu durumun yaratacağı bir başka sonuç salgının hız kesmeksizin sürmesi olacaktır. Bunun sayılarla ifadesi ise 40-50 milyon daha fazla hasta ve 2-3 milyon daha fazla ölümdür.

    Her şey insanın elinde aşının eşitsiz ve adaletsiz dağıtımıyla daha fazla ÖLMEK. Ya da, aşıyı akılcı ve eşit paylaşarak SAĞ KALMAK!

    Olmak ya da olmamak gibi bir durum…

    Umalım ve dileyelim de insanlık hiç olmazsa sağlık konusunda kamusal girişimin önemini ve değerini anlasın! Bir sonraki salgını daha hazır karşılasın!

    Bir yıldır dünyayı sallayan nanometrik yarı canlı virüs insanlığın sırtını yere getirmekle kalmadı. Aşı gibi bir buluşun işe yararlığı konusunda da insanlığı tarihsel bir sınava çekiyor.

    https://www.veryansintv.com/asi-esitsizligi

  • Yaklaşık 10 yıl boyunca İzmir Tabip Odası’na çeşitli organlara seçilerek hizmet verdik. Bu süreçte bir meslek örgütü olarak üyelerin özlük haklarını savunmak, toplum sağlığını iyileştirmek ve geliştirmek öncelikli görevimiz oldu.

    Çok önemli ve vazgeçilmez kırmızı çizgimiz 14 Mart ruhuna, Tıbbiyeli Hikmetlere ve elbette ülkemizin kurucusu büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk’e bağlılıktı. Atatürk’ün en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i koruyup kollamayı vazgeçilmezimiz olarak gördük.

    Her 14 Mart’ta meslekte 40. Yılını dolduran meslektaşlara sunduğumuz anı plaketlerinde Atatürk’ü hiçbir zaman unutmadık. Bu önemli ayrıntı köklerimize ve Cumhuriyet’e bağlılığın doğal gereğiydi. Plaket sunduğumuz hemen tüm meslektaşlar bu duyarlılığımıza övgüyü eksik etmedi.

    14 Mart bu topraklarda doğmuş ve kökleşmiş bir bayramdır. Başka deyişle, bir tek bizde kutlanır. Her ne kadar adı tıp bayramı ise de Osmanlı’dan bu yana modernleşme, ileriye gitme, Milli Mücadele, Cumhuriyet ve Devrimler 14 Mart ruhunun ayrılmaz öğeleri olagelmiştir.

    Türk Tabipleri Birliği hekimlerin meslek kuruluşu olarak 14 Mart kutlamasına bütünüyle sırt çeviremese de 14 Mart ruhuna ve 14 Mart’a anlam katan değerlere uzak durmayı yeğlemesiyle, buna karşılık ülke yararına olmayan hatta çoğu zaman da zararına olduğu kuşku götürmez olan ayrılıkçı ve bölücü siyasetlere yakınlığıyla ünlendi. Ülkemizdeki hekimlerin ezici çoğunluğunun düşünce ve duygularını yansıtmaktan uzak kalan bu tutum hemen her dönemde hekimlerin öfke ve kızgınlığına neden oldu. Kitlesinden kopan, onların yüksekte tuttuğu değerlerden uzaklaşan TTB’nin etkisiz ve marjinal bir yapı olması kaçınılmazdı. Şu anda bu olumsuzluk tüm yakıcılığıyla yaşanmaktadır.

    İzmir Tabip Odası yönetimine 2018’den bu yana egemen olan dar grupçu anlayış kendisinde 14 Mart’a ihanet etme cesaretini bulmuştur.

    Her 14 Mart’ta meslekte 40. Yılını dolduran hekimlere dağıtılan anı plaketlerinden Atatürk görseli kaldırılmıştır. Geçtiğimiz 2 yıl boyunca yaşama geçirilen uygulama bu yıl plaket alacak hekimlerin tepkisini görmüştür. Plaket alacak hekimler adına bir heyetin Oda başkanıyla yaptığı görüşmede plaketlere Atatürk görseli konması “şekilcilik” olarak nitelenerek ülkemiz ve elbette Tıbbiyeliler için en yüksek değer olan “Atatürk” aşağılanmış ve önemsizleştirilmeye çalışılmıştır.

    14 Mart’ın tarihini yaptıklarıyla yazan Türk hekimleri her zaman, ülkemizin varlığının biricik güvencesi olan Atatürk ve Tıbbiyelilik ruhuna bağlı kalmışlardır. Bağlı kalmayı da sürdüreceklerdir.

    Plaketlerden silseler de Atatürk’ü ve Tıbbiyelilik ruhunu gönüllerden silmeye güçleri yetmeyecektir.

    Atatürk görseli plakete çok değil az gelir!

    Tıbbiyeliler bu kabul edilemez tutumu not etmişlerdir.

    Günü geldiğinde bu aymazlığın hesabının sorulacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

    Anıları ve ruhları incitilen başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere 14 Mart ruhunu eylemleriyle ve söylemleriyle var eden Tıbbiyelilerin yüce anıları önünde saygıyla eğilerek…

    TTB ve İzmir Tabip Odası’nın tıp bayramında adını anmadığı Tıbbiyeli Hikmet : Tıbbiyelilerin kutup yıldızı!

    Hiç unutulmasın!

    Nasıl ki Atatürk’e ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine yaklaşılarak ülke esenliğe çıkacaksa, hekim meslek kuruluşu da Tıbbiyeli Hikmetlere yaklaşarak Türk hekimlerinin güvenini kazanacak, güçlenecek ve büyüyecektir.

    Yazı aşağıdaki bağlantılarda da yayımlanmıştır.

    https://www.veryansintv.com/14-marta-ihanet

    http://www.hekimgucbirligi.org/kose-yazilari/14-marta-ihanet/

  • Papa’nın Irak’ı ziyareti anısına bastırılan pulda ülkemizin güneydoğu Kuzey bilmem ne istan olarak gösterilmiş. Şaşılacak gibi değil!

    Pulun ilgilisince biriktirilen ya da belirli amaç için parasal değer taşıyan bir kâğıt olmasının ötesinde anlamı olduğu söylenebilir örneğe bakarak. İliştirilen harita aracılığıyla pulun dört dörtlük bir gösteri ve duyuru aracına dönüştürüldüğüne tanık olunmuştur.

    Vatikan’a gelince!

    Roma’daki bir tepede 0.5 km2 alana oturan, yerleşik nüfusu 1000 kişi ancak olan ve resmi adı Stato della Citta del Vaticano’dan da anlaşılacağı gibi bir kent devleti vardır karşımızda. Bir din devleti de demekte sakınca yoktur. Hıristiyanlığın Katolik mezhebinin yeryüzündeki yönetsel ve dinsel merkezidir Vatikan.

    Tıpkı pul gibi Vatikan da göründüğü gibi değildir.

    Oylumuyla ters orantılı bir siyasal ve parasal güç odağıdır bu kent devleti. Devletin başkanı da olan Papa’nın neredeyse her söylemi, eylemi ve tutumu küresel ölçekte ilgi görür.

    Bu kent devleti görünümlü parasal iriliğin 200’den fazla gazete-dergiyi yönlendirdiği, 150’yi aşkın radyo istasyonuna ve 50 kadar tv istasyonuna sahip olduğu bilinir.

    Vatikan’ın taşınır ya da taşınmaz varlıklarıyla birlikte eriştiği parasal büyüklüğü kestirmek hiç de olası değil. Yalnızca ABD’deki Katolik parasal varlığının 200 milyar doları aşkın olduğu bilgisini eklemekle yetinelim.

    Böylesi parasal büyüklüğün yalnızca dinsellikle yetinmeyeceği açıktır.

    Vatikan aynı zamanda Batı’nın koçbaşıdır. Dinsellik kaynaklı kutsallık Vatikan’ın dolayısı ile de Batı emperyalizminin maymuncuğu işlevi de görmektedir.

    Dinin siyasallaşması olarak da okunabilir Vatikan’ın güncel konumu ve etkinlikleri.

    Papa’nın Irak ziyareti gerekçesiyle yayımlanan pula iliştirilen haritayı Vatikan’dan soyutlamak saflık olur. Papa, ülkemiz topraklarını da kapsayan etnik bölücülüğe vesile olmuştur.

    Emperyalizm yönetiminde Papa-etnik bölücülük ortak yapımı filmin afişi

    Pul krizi olarak anılacak bu gelişmeyle ilgili olarak Türkiye’nin de dışişleri aracılığıyla tepkisini dile getirdiği yansıdı haberlere. Kuşkusuz doğru ve yerinde tepkilerdir.

    Ancak, pula haritayı iliştirene de değinmek gerekir.

    Irak kuzeyindeki özerk bölgenin yönetimi ile Türkiye ilişkilerine de bakmak gerekir. Başka deyişle, onlara kafalarındaki sınırları pula yansıtma özgüvenini Türkiye vermiş olabilir mi diye sormadan geçmemek gerekir!

    Yakın geçmişteki açılım saçmalığı sürecinde pul krizine yol açanlar Türkiye’de el sütünde tutulmadı mı?

    Özerk yönetim Türkiye’ye sırtını dayayarak palazlanmadı mı?

    Irak kuzeyi Türkiye sayesinde imar edilip, kalkındırılmadı mı?

    Kendi toprak bütünlüğünü koruma çabası içindeki Türkiye’nin yanı başındaki bölücü emperyal projeye destek olması, bu yapının varlığını güvence altına alması en büyük hataydı. Türkiye’nin zararına ama emperyalin yararına olan bu kurguya destek olmak intihara eşdeğer bir tutumdu.

    Türkiye’nin son çeyrek yüzyıla damga vuran bu hatalı tutumu besleyip, büyüttüğü yapının harita aracılığıyla kendisini anımsatması sonucunu doğurdu.

    Pul krizi derse eşdeğer yol göstericiliktedir.

    Bir kâğıt parçası olan pul da, dinsel önder Papa da göründüklerinin ötesinde etkiye sahip iki aygıttır.

    Aygıtlar ise varlıklarını emperyalizme borçludur.

    Görebilene, değerlendirebilene…

    Ceyhun Balcı, 10.03.2021