• Günümüz Türkiyesi kadını boğan, sıkan ve soluk almasını önleyen bir cendereye benzetilirse hata olmaz!

    Acı, gözyaşı ve kan kadının ülkemizdeki güncel yazgısı olmuştur!

    Oysa, aynı Türkiye 3 Nisan 1930’da kadınına seçme ve seçilme hakkını yasayla tanımlamıştı. Yerel seçimlerle başlayan kadın devrimi 1934’te Türk kadınına 22 yaşında SEÇME ve 30 yaşında SEÇİLME hakkı tanıyan yasayla doruğa erişti. Bu bakımdan genç Türkiye Cumhuriyeti geriden gelerek Fransa, İtalya, Hırvatistan ve Slovenya’nın 11 yıl, Romanya’nın 12 yıl, Bulgaristan’ın 13 yıl, Belçika’nın 14 yıl, Yunanistan’ın 15 yıl ve şimdi sıkı durun günümüzde uygarlıkla özdeş tutulan İsviçre’nin 36 yıl önüne geçivermişti.

    Bir önemli ayrıntı daha gözden kaçırılmamalı!

    O yıllarda şimdiki gibi kadın sorununu öne çıkartan, çözüm gereksinimi duyumsatan bir ortam yoktu.

    Her ne kadar Dünya Kadınlar Günü XX. yüzyılın başlarında sosyalistlerin ilgi göstermiş olduğu bir kavram olsa da 1967’de feminist hareketin ilgi alanına girdi. 1975’ten sonra ise Birleşmiş Milletler’in kutlama kapsamına girdi. Özetle, otuzlu yıllarda küresel ölçekli bir kadınlar günü olgusundan söz edilemezdi.

    Bir şeyleri anlamada ve anlatmada çizgiler ve görseller hemen her zaman baskın olagelmiştir.

    Salgından önce hemen her gün önünden iki kez geçtiğim tarihsel İzmir Kız Lisesi girişinde çok şey anlatan görsellerden birisi yer alır. Bugün de oradadır.

    Atatürk yurt gezilerine ilgisiyle bilinir. Başöğretmen de olduğu için okullar ve okulları var eden öğrenciler o gezilerde önemli yer tutmuştur. Kimi zaman bir derse konuk olurken kimi zaman da okuldaki sınavı onurlandırmıştır.

    İzmir Kız Lisesi girişinde bugün de varlığını sürdüren görsel 1 Şubat 1931’deki ziyareti ölümsüzleştirmiştir.

    Cemal Işıksel’in objektifinden Atatürk’ün İzmir Kız Lisesi ziyareti. 1 Şubat 1931.(Atatürk Fotoğraflarının Hikâyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2020)

    O görselde kızların ve kadınların çoğunluğu oluşturduğu ilk bakışta fark edilir. Bir de o yüzlere yansıyan coşku, sevinç ve kıvanç! Gazi’yle aynı fotoğraf karesine girmiş olmanın etkisi kuşkusuz yadsınamaz. Ama, o yıllarda toplumun yarısı olduğu kabul gören ve toplumun saygın öğesi olduğu görüşü, atılan adımlarla da desteklenen kadınlarımızın ve kızlarımızın yüzüne yansıyan mutluluğa şaşırmamak gerekir. İtilmek kakılmak bir yana her biri toplumun baştacı olmuşlardır.

    Günümüze geldiğimizde ise o günlerin baştacı ve öznesi kadınlarımızın nesneleştirildiklerini, gizli gündemlerin koçbaşı yapıldıklarını üzülerek izliyoruz.

    Görseldeki görüntünün canlandırılması ve kadınlarımızın kendilerine yaraşır konuma gelmelerinin tek koşulu Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine geri dönmek ve Atatürk devrimlerini bir an önce yaşamımıza yeniden egemen kılmaktır.

    Dünya Kadınlar Günü bu duygularla kutlu olsun…

    Ceyhun Balcı, 07.03.2021

  • Yaşama, canlılığa, doğaya ve çevreye saygısız insan yarı canlı virüsün eşsiz dersi karşısında yere serildi. Özellikle, kendisini “uygar” sayan kibirlilerin hali yürekler acısıydı. Ne şişkin cüzdanlar ne de kabarmış benlikler insanlığın acınası duruma düşmesine engel olamadı.

    “Büyük insanlık” aşıyı buldu bulmasına da bu parlak buluş da kendisini kurtaracağı yanılsaması yaratmaktan öteye geçemedi. Aşının bulunmasıyla birlikte yüreklere serpilen serin sular çok geçmeden yerini iç parçalayıcı gelişmelere bıraktı.

    Cicim ayları geçtikten sonra aşı bağlamındaki utancın gölgesi bir kez daha büyüdü.

    Nüfusun % 13’üne sahip varsıllar aşıların % 51’ini edindi. Parayı veren düdüğü çaldı başka deyişle. Oysa, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) oluşturduğu COVAX ve C-TAP (Teknoloji Erişim Havuzu) aracılığıyla aşı paylaşımında eşitliği ve adaleti sağlamayı amaçlamıştı. İki milyar doz aşıyı 190 ülkeye ulaştırma hedefiyle yola çıkan COVAX’ın da, Teknoloji Erişim havuzu oluşturmayı amaçlayan C-TAP’in de hedeflerini şimdiden 2024’e ertelediği haberlerine bakılırsa her iki düzeneğin de ölü doğduğu gerçeği kabul anlaşılmış olacaktır.

    Jonas Salk : Bugünlerde saygıyla anılması gereken kişilik. Çocuk felci aşısını bulan bilim insanı. “Güneşin patenti mi var, aşının olsun!” sözleriyle tarihe geçti.

    Yüksek gelirli 49 ülkede uygulanan aşı dozu sayısının 39 milyon olmasına karşılık en düşük gelirli ülkelerden birisindeki sayının 25 (yirmi beş) olması utancın boyutunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

    Aşı geliştirme sürecinde yaşananlar da ayrıca irdelenmeye değerdir.

    Varsıl ülkeler aşı geliştirmesi için şirketlere 2 milyar Avro kamu kaynağı aktarmış durumdadır. Bu hatırı sayılır kaynağın şirketlerin riskini en aza indirdiği açıktır. Buna karşılık üretici şirketler patentleri ellerinde tutarken, aşı ederleri bağlamında ülkelerle görüşme yapabilme gücüne erişmiş durumdadırlar. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi “katılım toplumsalken, kazanç şirketsel” ilkesi öne çıkmıştır.

    Diğer yandan ise, “Güneşin patenti mi var ki, aşının olsun diyen” çocuk felci aşısı mucidi Jonas Salk’ın kemikleri de kim bilir kaçıncı kez sızlatılmıştır.

    Kamu destekli özel girişim modelinin tercih edildiği aşı üretiminde doğrudan kamu üretimini tercih eden ülkeler Rusya ve Küba’dır. Aşı üretimi sürecinin eş zamanlı olarak aşı şovenizmine dönüştüğü de ortaya çıkan bir başka acı gerçektir. Şirketsel ürünlerin oluşturulan halkla ilişkiler düzeneği aracılığıyla öne çıkartılmaya çalışıldığı da ibretle izlenmektedir. Böylelikle kamusal aşı üreten iki ülkenin adının olabildiğince az anılması sağlanmaktadır.

    Dünya ölçeğindeki aşı istemini karşılamaktan uzak olan aşı üretiminin yetersizliğine aşı paylaşımındaki eşitsizlik ve adaletsizlik eklenmiştir. Yurttaşı başına 9 doz aşı edinen Kanada gibi kimi varsıllar karşısında aşının adını duymakla yetinenlerin varlığı insanlık tarihinde yeni bir utanç sayfası açılmasını kaçınılmaz kılmıştır.

    Aşı paylaşımında eşitliği ve adaleti sağlama amaçlı COVAX ve C-TAP düzeneklerinin işlevsiz kalması karşısında DSÖ Genel Yöneticisi Thedros Adhanom Ghebreyesus’un şu sözleri utanç anıtının yazıtı olmayı hak ediyor :

    “Dünya felakete eşdeğer bir ahlâki çöküntünün eşiğindedir. Bu felaketin bedeli yoksul ülkelerde yitirilecek yaşamlarla ödenecektir.”

    Bir yılını dolduran salgın bir yandan insanlığın canını yakarken diğer yandan da akıldan ve bilimden kopmuş olan insanlığa paha biçilmez dersler vermiştir. Vermeyi de sürdürmektedir. Önü alınamaz kazanç tutkusu dünyayı salgına sürükleyen önde gelen etkenlerden birisi olmuşken, aynı tutkunun salgını geride bırakmada önemli gereç olan aşı bağlamında da kendisini göstermiş olması ironik bir durum olsa gerektir.

    Henüz tartışmaları süren ve ülkemize Çin’den getirilen 1 milyon doz bedelsiz aşının devlete fatura edilmiş olması kazanç tutkusuna güncel örnek olmanın yanı sıra vicdanlarda açtığı derin yarayla da tarihteki yerini almıştır.

    Avrupa Birliği’nden kopan İngiltere’nin İngiltere’de üretilen aşıları alıkoyması, AB’deki % 5’lerde dolaşan aşılama oranlarını kendi ülkesinde 15’lerin ötesine taşıması gibi ayrıntılar önemle irdelenmelidir.

    Salgının başlangıç döneminde yaşanan dağınıklık ve acıklı görüntü aşının devlet destekli özel kazanç temelli üretimiyle ve buna eklenen eşitsiz ve adaletsiz dağıtımla sürdürülmektedir.

    Büyük insanlık utanç anıtları parkına bir yenisini eklemeyi başarmıştır.

    Salgının sona ermesi insanlığın eylemlerinden çok evrim şöleni sunan virüsün geçireceği değişikliğe bağlı olacak gibi görünmektedir.

    İnsanlık bir kez olsun akılcı ve bilimsel davranıp kendi göbeğini kesmek yerine virüsün insafını beklemek gibi kendi gelişmişliğiyle(!) orantısız bir durumun içine düşmüş durumdadır.

    Sözün özü, hastalığa olduğu gibi insanlığın tüm kesimleri aşıya da eşit uzaklıkta değildir. Dünyayı egemenliği altına alan eşitsizlik ve adaletsizlik sarmalı küresel salgında da olanca varlığıyla kendisini duyumsatmaktadır.

    Bu yazı aşağıdaki bağlantıda da yayımlanmıştır :

    https://haber2021.com/insanligin-yeni-utanc-kaynagi-asi

  • Biraz zaman ayırıp izleyen bölümceyi okumanız dileğiyle…

    “Ben Amerika’da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

    Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur.

    Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa, onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı… Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerine düşünmek lâzım.

    Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım, sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum. ‘Vurma oğlum’ dedi. Ben, sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde,  ‘Ne var parmak gibi küp küçücük kuş’ dedim.

    Analığımın cevabı: ‘Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah.’ dedi.

    Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar sonra bunun anlamını anladım. Anladığım zaman ağlamaya başladım.

    Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki Amerikalı kadın, ne oluyor bu adama diye meraklanmaya başladı. Ne oluyor dedi. O kadar mutluydum ki, ‘çok mutluyum’ dedim ağlayarak. Kendi kendime ‘Ya Rabbi! Çok şükür. Sağken bunun farkına vardım.

    Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok. Hepsi birbirine eşit. Onur eşitliği var. Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş. Şu bilinci görüyor musunuz? Nereden geliyor bu?

    Bu, tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirmemişse, hâlâ bu mayamızda var. Ben zamanım olsa, hiç şehir yüzü görmemiş hiç okumamış köylülerin, özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikler öğrenmek isterim.

    Bu topraklarda neler birikmiş. Ne insanlık deneyimleri var. Bir de doğadan kopmamış. Sürekli doğayla haşır-neşir içerisinde o bilgelikler bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.”

    Doğan Cüceloğlu

    Psikolog olarak, kişisel gelişim uzmanı olarak ve elbette bir aydın olarak tanımıştım yakın zamanda yitirdiğimiz Doğan Cüceloğlu’nu. On bir çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu olarak eriştiği nokta da Cumhuriyet çocuğu olduğunun güvencesidir.

    Sıradan gibi görünen ama derin çözümleme içeren yukarıdaki Cüceloğlu gözlemi çok şey anlatıyor.

    Ülkemizde hemen her şeyi bilen, her konuda düşüncesi olan ve dolayısı ile de sokaktaki insana tepeden bakma, o da yetmez onu aşağılama hakkı olan aydınımızı anlama kılavuzu olarak da iş görebilir Cüceloğlu’nun saptamaları.

    Cüceloğlu’nun hedefe koyduğu şehirli-eğitimli insan tipine özellikle kitle iletişim araçlarında ve başkaca bulunabilecekleri yerlerde rastlamak hiç zor değil.

    Umarsızlıktan kıvranan toplumun umarsızlığına “bu halktan bir şey olmaz” vecizesiyle katılarak son noktayı koyan çevresine aydınlık saçma yeteneğinden yoksun aydınımızın kısa tanımıdır gerçekte okuduğumuz.

    Bir yanda aydın cehaleti diğer yanda Anadolu bilgeliği!

    Üzerinde çok düşünülmesi ve açıklığa kavuşturulması gereken sorunsal tam da budur!

    O zorlu işi bir başka yazıya bırakarak Cüceloğlu adının önüne “bilge” sıfatını ekleyerek koyalım noktayı.

    Yazının başındaki Cüceloğlu dağarcığı ürünü bilgelik örneğini bir de günümüz salgınını anlamak için kullanırsak dersimiz tamamlanmış olur…

    Ceyhun Balcı, 02.03.2021

  • Birkaç gün sonra aralarında halifeliğin kaldırılmasının da olduğu üçlü devrim yasalarının 97. Yıldönümünü kutlayacağız. El alışkanlığıyla kutlama mı yazdım yoksa?

    Bu önemli kaygılarımızın kabarması çok daha olası!

    Bağlantıda ayrıntısı var.

    https://www.veryansintv.com/yeni-safakta-hilafet-krizi-o-isim-ile-yollar-ayrildi

    Derin Tarih ve Mustafa Armağan tarihin ve tarihçiliğin iki yüz karasıdır saptamasını yapmak eksik bile kalır da abartı olmaz.

    Bağlantıdaki gelişme Türkiye iklimiyle hiç de uyumlu sayılmaz. İskilipli Atıf Efendi’nin devlet katında anıldığı Türkiye’ye göz atmakta yarar var.

    İskilipli Atıf Efendi’yle ilgili bilgilendirici bir yazı için bağlantı yararlı olacaktır.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/iskilipli-atif-efendi-ve-siyasal-islam-osman-selim-kocahanoglu-1816833

    Türkiye, “tek adam” yönetiminin başladığı 2018’den bu yana III. Meşrutiyet’i yaşıyor. Önceki ikisi ileri adımlar olmuşken sonuncu meşrutiyet geriye gidişi simgelemektedir. Bu yolun sonu monarşiye çıkarsa kimselerin şaşırmaması gerekir. Resmen değil ama eylemli olarak monarşik ortam oluşturulmuştur. 1921 Anayasası üzerinden yürütülen algı çalışmaları bu yapılanmanın anayasallaştırılması çabaları olarak da algılanabilir.

    “Tek adam”ın kayıtsız koşulsuz iktidar isteği ve bu isteğin mutlak olması yönündeki tutku artık hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak denli açık ve ortadadır.

    Bu tutkunun iki kaynağından birisi iktidar seviciliğiyse diğeri de iktidardan düşme durumunda hiçleşme olasılığıdır.

    Tüm bu nedenlerle iktidarın göstermelik de olsa seçimlere ve sözde demokrasiye dayandırılması kesintisiz sürdürülebilirliği bağlamında zayıf halkaya eşdeğerdir.

    Anılan gerekçelerle, güncel iktidar sahiplerinin hilafet özlemi ve tutkusunu kestirmek hiç de zor olmasa gerektir. Böylesi kutsal bir zırh sonsuz iktidar özlemcilerinin hiç kuşkusuz arayıp da bulamayacağı bir gereç olacaktır. Böylesi bir gereç sonsuz iktidarın yanı sıra iktidarın soya özgü aktarımını da olanaklı kılması bakımından paha biçilmez değer taşıyacaktır.

    Yazının başındaki değiniyle ilgili olarak diyeceğimle sonlandırmış olayım!

    “Erken öten horozu kestiler!”

    Ceyhun Balcı

  • Yaşıtlarım ve büyüklerim sıkça işitmişlerdir yazıya başlık olan soruyu. Yasadışılık ve düzensizlik söz konusu olunca kullanılırdı.

    Kişi başına 10.000 dolardan fazla sağlık harcaması yapan ABD’de Covid 19 ölümleri 500.000 sınırına dayandı. Bu görünen durum. Şeytan ayrıntıda gizli. Salgında sırtı yere gelen ABD’de Covid 19 süreci ırk ve sınıf ayrımını da belirginleştirdi. Çok daha utanç verici bir görüntüdür.

    Aynı ABD bundan birkaç gün önce 427 milyon kilometre uzağımızdaki kızıl gezegen Mars’a AZİM’i başarıyla indirdi. Mars’ı komşu kapısına indirgeyen bu başarının gündemde olduğu sırada bir başka haber gündeme bomba gibi düştü.

    ABD’nin Türkiye’ye yakın yüzölçümü ve 40 milyonu aşan nüfusuyla ülke iriliğindeki Teksas eyaletini kış vurdu. Türkiye’de 40 yıl geride kalmış olan tüp kuyruklarına tanıklık edildi. Su ve yakacak bulmakta zorlanan elektriksiz Teksas görüntüleriyle tarihe not düşülmüş oldu.

    TEKSAS
    Nüfus 30 milyon, Yüzölçümü 695.000
    km2

    Bir önemli nokta var ki göz ardı edilmemeli.

    Teksas’taki son enerji kıtlığında aralarında çocukların da bulunduğu 70 (yetmiş) Amerikalı donarak yaşamını yitirdi.

    Mars’a başarıyla erişen ABD sıradan soğuktan kaynaklanan enerji kıtlığı günlerinde yurttaşlarının yaşamını koruyamadı.

    Bir zavallılık ve utanç tablosudur. Hiçbir başarı bu utancı göz ardı ettiremez!

    Her şey bir yana!

    ABD’nin son yıllarda giderek zayıflayan hegemonyasının yurttaşının yaşamını koruyamama noktasına gerilediği gerçeği göz ardı edilmemeli.

    Başkanlık yarışı sürecinde kendisini gösteren “Trump kötü, Biden iyi” saplantısı kökteki sorunları ve onların değişmezliğini gölgeledi.

    Neoliberal çılgınlıktır Teksas’ta yaşanan insanlık trajedisinin sorumlusu.

    Ülke iriliğindeki Teksas aynı zamanda Amerikan petrolünün de üretildiği yerlerden birisidir.

    Kamu hizmetlerinin sorumsuzca ve ahlâksızca özel sektöre kazanç alanı olarak sunulması yitirilen 70 candan sorumludur.

    Teksas federal yapı gereği özerklikte katarın topuzunu kaçırmış. Elektrik şebekesini ulusal ağdan kopartmış. Bu duruda “ölüyorum dese yardımına koşan olamazdı”.

    Diğer yandan ise, elektrik üretimi ve dağıtımı tümüyle özelleştirilmiş olan Teksas’ta kazanç öne çıkartılınca altyapı yatırımları doğallıkla göz ardı edilmiş. Bu da kırılganlık ortamında enerji krizinin kendisini göstermesine çağrı çıkartmış.

    Bunlara bağlı yetersizliklerin ortaya koyduğu fatura : 70 can!

    Elektrik dağıtımında özelleştirme çılgınlığı Türkiye’de de yaşandı. Şu anda, Türkiye’de elektrik dağıtımı “ali kıran, baş kesen” özel şirketlerin elinde. Altyapı yatırımı hak getire. Varsa yoksa kazanç!

    Benzer bir kırılganlık Türkiye’de de Teksas’takine eşdeğer bir krize yol açabilir.

    Yine, yeniden KAMUCULUK, TOPLUMCULUK tek çıkış yoludur. Bu bağlamdaki boşvermişliğin bedeli Türkiye’de de canla ödenebilir.

    Orası neoliberalizmin ve Cumhuriyetçi ayrılıkçılığın beşiği Teksas.

    Biz bir kez daha “Burası Teksas mı?” diye sormak zorunda kalmasak iyi ederiz.

  • HEM DE HEMEN, ŞİMDİ!

    Salgındaki can yitimi 500 bine dayanan ABD’de bu kadar insan Birinci ve İkinci Dünya savaşlarıyla Vietnam’ın toplamında yitirilmemiş. Türkiye’deki ölüm sayıları da tüm karartmalara ve yok saymalara karşın 30 bine dayanmış durumda. Türkiye kurtuluş savaşında bile bu kadar insan yitirmedi.

    Varlıklı ülkemizin yoksul devletinin varsıl yöneticileri geçen haziranda hızlı normalleşme kararı aldıktan sonra sonbaharda patlayan olgular ayda 4-5 bin kişinin canını almaya başlayınca bize özgü önlemler iki aydır yeniden uygulanır oldu. “Karanturka” diyorum ben bu parlak buluşa.

    Her ne kadar önlemler öncesindeki olgu ve ölüm sayıları baskılanmış olsa da, her iki ölçütün de şu günlerdeki düzeye takılıp kaldığı ve daha fazla düşmediği görüldü. Azalmış haliyle bile hastalık ülkemizde ayda 2500 kişiyi öldürmeyi sürdürüyor.

    Ailenle ya da bir dostunla bir yere oturup bir bardak çay içmen sakıncalı! Açık havada futbol maçına gitmek de. Hatta, hafta sonu kısıtlamalarıyla açık havadaki her türlü bir araya geliş de yasak listesinde.

    Yeme, içme ve eğlence hizmetlerindeki garsonlar, komiler, aşçılar ve müzisyenlere oldu olan. Bu kesimden canına kıyanların haberleri basında yer alır oldu.

    Her ne hikmetse çerezciler ve şans oyunu oynatanlar kısıtlamalardan bağışık tutuldu. Buradan ekmek yiyenlerden çok bu yolla cüzdanlarını şişirenlerin korunup kollandığı tüm açıklığıyla ortaya.

    Bir yanda işsizlik kol gezerken fırın ve besin sektöründe çalışanlar dinlenememekten yakınmaktalar.

    Bu arada göze batan bir konu var ki, vicdanı nasırlaşmamış insan ne diyeceğini bilemiyor.

    İktidar partisi hemen her ildeki kurultayını eksiksiz topluyor. Önderinin deyişiyle kongre ortamları “lebaleb” dolu. Eleştiri ve hatta aklın egemen olduğu ortamda utanç ve suç konusu olacak durum övünç gerekçesi yapılabiliyor. Karadeniz’deki olgu patlamasının bu etkinliklerden kaynaklandığı yönünde görüşler sayısal verilerle doğrulanıyor. Karadeniz’i kurultaycı başka iller izlerse vay halimize!

    Bir süredir yeniden normalleşme sesleri yükselmeye başladı.

    Dünyanın başka yerleriyle birlikte ölüm sayısına çoktan alış(tırıl)mış olan Türkiye’de hemen her hafta bir ilde toplanan binlerce katılımlı AKP il kurultaylarının bulaştırıcılık işlevine başka pek az etkinlik yetişebilir.

    Böyle bir ortamda birilerine alabildiğine özgürlük, diğerlerine sıkı yasaklama ölüm sayılarına zaten alışmış olan toplumdaki vicdani nasırlaşmayı hızlandırmaktan başka ne işe yarıyor sorusunu sormadan edebilir miyiz?

    Böylece akla, bilime ve emeğe saygısızlık yapılmaktadır. Bilim demişken kurulunu anmamak olmaz. Bilim kurulunun lebaleb kurultaylara yeşil ışık yakmadığı kuşkusuzdur. Ama, yine de hemen her konuda basında boy göstermeyi seven kurul üyelerinin bu can alıcı konuda söyleyecek tek sözleri yok mudur?

    Vicdanları nasırlaşmışların vicdanları kanatmakta olduğu gün gibi ortadadır.

    Madem öyle!

    Normalleşme!

    Hem de hemen şimdi!

    Hemen her şeyin gündelik siyaset malzemesine dönüştürülebildiği günümüzde bu önemli konunun hak ettiğince tartışılmıyor oluşuna salgının etkilerine yakından tanıklık eden bir hekim olarak değinmek istedim.

    Elbette yazının başlığındaki dilek ironi amaçlıdır. Ayda 2500 yaşamın yittiği günümüzde bu döngüye olumsuz katkı sağlanmasına başkaldırının ürünüdür.

    Vicdanların devinime geçmesi dileğiyle.

    Yazı bağlantıdaki adreste de yayımlandı :

    https://www.veryansintv.com/normallesme-hem-de-hemen-simdi

  • İçinde bulunduğumuz günler insanlık tarihinin önemli sıçramalarından birine tanıklık ediyor. ABD, kızıl gezegen Mars’ta görev başında olan iki uzay aracına (Insight ve Curiosity) üçüncüsü olan Perseverance (Azim-Dayanç)’ı ekledi. İçinde bir de mini helikopter (Ingenuity) bulunan kara aracı Perseverance Mars yüzeyine başarılı bir yumuşak iniş gerçekleştirdi. Adları anmışken bu adların tümünün çocuklara koydurulduğu ayrıntısını eklemiş olalım. Perseverance’ın Mars’a inişini canlı yayında izledim. Her fırsatta öğrencilere ve çocuklara önem verildiğine tanıklık ettim.

    Perseverance’dan ilk görsel

    Bu önemli gelişme Türklerin de uzayla haşır neşir olmaya başladığı günlere rastladı. Sert-yumuşak iniş nitelemeleri biraz olsun öğrenildi. Türkiye’nin, gecikmiş bir atılımın eşiğine gelmiş olması karşısında heyecanlanmamak olanaksız. Başka pek çok gelişme gibi bu da ortadan ikiye yarılmış Türkiye görüntüsünü pekiştirme fırsatı oldu.

    Bir taraf Türkiye aya gitmiş kadar kıvanırken diğer taraf “biz yapamayız” tekerlemesini tercih etti. Ülkemizdeki hemen her olumlu gelişme gündelik siyasetin kaldıraç koluna dönüştürüldüğü için ülke yönetimine güvenmeyenler haksız sayılmazlar.

    Her şeye karşın, bu önemli dönemeçte olayın kişilerden arındırılarak adam akıllı tartışılması beklenirdi. Yazık ki bu başarılamadı. Aklınıza gelebilecek hemen her ortamda ön alanlar amigoluğa eşdeğer bir sığlıkla aklın ve bilimin sesini bastırdılar.

    Uzaya çıkmak Türkiye için bir yurttaşını oralara göndermekse Uzaya Bilet çağında olduğumuza göre bir miktar parayı gözden çıkartarak bu başarıya (!) erişmek hiç de uzağımızda sayılmaz. Siyasetçi açısından günü kurtaracak böylesi bir girişimin uzun soluklu olması, Türkiye’nin geç de olsa bir uzay ülkesi olması amaçlanırsa kuşkusuz kararlılık, parasal kaynak, bilimsel ortam ve elbette sabır gerektirdiği açıktır. Böylesi bir amaçla yola çıkmak için hiçbir zaman geç değildir.

    Türkiye Uzaya Çıkabilir mi? sorusunun yanıtı hiç kuşkusuz ve ikilemsiz EVET’tir. Bu evetin kendiliğinden gerçekleşmeyeceği, uzun erimli bir çalışma ve yaklaşım gerektireceği de açıktır. Hemen her yıl bir önceki yıla göre dışsatım rekorları kıran Türkiye’nin 1 kilogramlık dışsatımını 1.1 USD’den çok daha yukarılara çekmesi vazgeçilmez koşullardan birisidir. Başka deyişle tekstil, turizm, inşaat ve onlara biraz olsun eklenmiş olan teknoloji ürünü sayılmayacak başkalarından AR-GE’ye dayalı yüksek teknoloji üretimine geçilmesi gereklidir. Uzaya bir Türk’ü göndermekle uzay ülkesi olmak arasındaki kalın çizgidir bu aynı zamanda.

    Bu arada, bir başka rastlaşma da Mars yörüngesinde oldu. Çin ve Birleşik Arap Emirlikleri bayrağı taşıyan iki uzay aracı daha şu anda Mars görevinde. Tianven-1 (Cennete Sorular-1) adını taşıyan Çin aracı da bir süre sonra Mars’a inecek. Buna karşılık, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Mars aracı (Hope-Amal-Umut) yörüngede kalmakla yetinecek.

    Çin’in hemen her alandaki sıçraması göz önüne alındığında Mars’a uzay aracı göndermiş olmasında şaşılacak bir durum olmasa gerektir. Yakın zamanda Ay’a uzay aracı gönderip geri getirebilmiş olduğu unutulmamalıdır.

    Buna karşılık BAE’nin Mars’a uzay aracı gönderebilmiş olması pek çok kişiyi şaşırtmış olmalıdır. Bu başarıya “Mollalar İran’a” koşullanmasından farklı şekilde yaklaşılması gereği açıktır. Ellinci yaşını kutlamaya hazırlanan BAE’nin bu başarıya erişirken petrol zenginliğinin ötesinde bir zenginlik oluşturduğu göz ardı edilmemesi gereken önemli bir başka ayrıntıdır.

    BAE’nin başarısına biraz daha değinmekte yarar var.

    BAE, Mars görevini 2014’te planlamaya başlamış. Altı yıllık bir geçmişin Mars’a erişmeyi başarması da ayrı bir başarı öyküsü olmalı. BAE’nin Mars görevi projesinin başında 33 yaşında bir kadın olan bilgisayar mühendisi Sarah Al Amiri var. Projedeki kadın oranı % 34. Bu oran projenin bilimsel kanadında % 80’e tırmanmış.

    Birkaç çift sözü uzay fatihi ABD’den esirgememek gerek. Uzaydaki başarısı tartışmasız olan ABD, Mars’a başarıyla inerken ülkenin Covid 19 yitimleri yarım milyon eşiğini aşmıştı. Enerji darlığı yaşayan en büyük eyalet Teksas’ta milyonlar tüp, yakıt ve su kuyruğundaydı. Ülkelerin uzay başarısı elbette önemlidir ve saygınlık kaynağıdır. Ama, aynı başarının yeryüzünde de elde edilmesi gerekmez mi? Kendi yurttaşının gönencinden kesinti pahasına uzay başarısı sorgu konusu olabilir. Bu durum Türkiye için de söz konusudur.

    Yaşamda hiçbir başarı nedensiz değildir!

    Yaşamda hiçbir çaba karşılıksız kalmaz!

    Uzaya çıkmakla mı yetineceğiz yoksa uzay ülkesi olabilecek miyiz?

    Yanıtı bizim elimizde olan bir soru!

    Mars bir tavla terimi olmakla birlikte Türkçemizde yenilgi ya da başarısızlık anlamında “mars olmak” deyimiyle de kendisine yer bulmuştur.

    Mars’ta olmak yolunda mars olmamak dileğiyle…

    Ceyhun Balcı, 21.02.2021

  • Irak kuzeyindeki Gara’da yitirdiklerimiz yüreklerimizi dağladı! Üzüntülü ve bir o kadar da öfkeliyiz!

    Hepsine tamam!

    Ama, bir şeyi unutamayız!

    Üzülmenin ve öfkelenmenin bile bir ağırbaşlılığı olmalı değil mi?

    Dünden bu yana bir sözde haber ajansının logosunu taşıyan ve Gara’da PKK terörü tarafından aramızdan alınan insanlarımızın görüntüleri paylaşılıyor. Çağımız insanının ayrılmaz parçasına dönüşen düşünmeksizin yapılan sayısız paylaşımdan bir başkası! Ama, bir o kadar da zararlı ve yaralayıcı!

    Paylaşanlara bakılırsa yitirdiklerimizi yakından tanımış oluyormuşuz!

    Ama, paylaşım izlendiğinde verilen ileti açık ve net!

    Eli kanlı terör örgütü PKK Türkiye Cumhuriyeti devletiyle sürdürdüğü asimetrik savaşımı masa başına, siyasi uzlaşmaya taşıma derdinde!

    Bu paylaşımın yarattığı acı ve öfkenin de katledilen vatandaşlarımızınkinden geri kalmadığını saptamak gerek!

    Sağduyuyla ve ağırbaşlılıkla paylaşılacak acı ve öfke yerini terör örgütünün değirmenine su taşımaya bırakıyor!

    Ünlü sözü anımsıyorum tam da burada!

    “Susmak erdemdir!”

    Günümüze uyarlarsak “Paylaşmamak erdemdir!”

    Yitirdiklerimizin görüntülere yansıyan duruşları bir zorlama ve baskı altında olduklarını açıkça ortaya koyuyor.

    Bu görüntüleri paylaşmanın yarattığı travmanın onları yitirmekten kaynaklanandan az olmadığı duygusuyla!

    “Terör tanıtımına son, anıya saygı!” diye haykırasım geliyor!

    Kahrolsun ABD güdümlü, bölücü-etnikçi PKK terörü!

    Ceyhun Balcı, 15.02.2021

  • Bölücü terör bir kez daha içimizi yaktı! Eli kanlı terör örgütü PKK’nin elinde 4-5 yıldır tutsak olan 13 vatandaşımız şehit düştü.

    Ortamda bu gelişmeye ilişkin pek çok yorum dolaşıyor!

    Ne yazık ki, bu yorumların önemli bölümü bilerek ya da bilmeyerek terör örgütünün ekmeğine yağ sürüyor.

    Bunun yerine Türkiye’nin “bölücü terör” sorununa odaklanmak gerek!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin bölücülük sorunu neredeyse Cumhuriyet’le yaşıttır. Çünkü, bu sorun emperyalist güdümlü ve uzun soluklu bir projedir. Hem Şeyh Sait hem de Tunceli kalkışmaları içlerinde farklı motifler barındırsa da özünde etnikçilik de taşımıştır. Her ikisinin emperyalizmle bağlantıları belgelidir.

    Son kırk yıla yakın süredir ise silahlı unsurlarıyla çok daha emperyal maşası kimliğe kavuşmuştur. Bu açık ve yalın durumu yalnızca silahlı ayrılıkçı terör olarak tanımlamakla yetinmek hoşgörülmez bir eksiklik olur.

    Türkiye’de PKK, Suriye’de YPG-PYD ve İran’da PJAK adlarıyla varlık gösteren örgütlerin özde bir oldukları unutulmamalıdır.

    Başta ABD emperyalizmi olmak üzere Avrupa emperyalizminin ülkemizin var oluşundan bu yana kendisini gösteren ayrılıkçı terör dört dörtlük emperyalist projedir.

    Bu önemli sorunla savaşımda Türkiye’nin de çeşitli dönemlerde (elbette emperyalist ülkelerin zorlaması ve etkisiyle) hatalar yaptığı kesindir. Çekiç Güç’e sessiz kalmak, Irak kuzeyindeki ayrılıkçı unsurları dost sayıp işbirliği yapmak, Oslo’da terörle masaya oturmak, terörle açılım adı altında uzlaşma niyeti sergilemek, çadır mahkemelerinde terörist aklamak ve terör unsurlarının topraklarımız içinde gövde gösterisi yapmasına izin vermek belleklerimize çivilenmiş hataların yalnızca bir kaçıdır.

    Diğer yandan, iç politikada da terör unsurlarının etkinliği karşısında gereken kararlılık gösterilmedi.

    Açılım sürecinde, “ben daha iyi açılım yaparım” yaklaşımıyla oy devşirme hatasına düşüldü.

    Günümüzde ise, terör örgütünün döpiyesli ve kravatlı temsilcilerinin yer aldığı siyasi parti görünümlü örgütten çeşitli dönemlerde farklı siyasi partilerin ilgilerini esirgemedikleri görüldü.

    Seçim aritmetiğinin albenisine kapılanlar bu siyasi partinin cezaevindeki genel başkanının yazdığı kitaplara terörist kod adları vermesini bile görmezden gelebildiler.

    Bıçak sırtındaki Türk siyaseti yurttaşların şu ya da bu şekilde devşirilmiş oylarının doğru yöne gitmesini sağlayacak yerde o oyların sonsuza dek sahibi olduğu sanılan terör uzantılarına ilgi gösterme kolaycılığına saplandılar.

    Irak’ın kuzeyindeki Gara’da verdiğimiz şehitler üzüntümüzü de öfkemizi de bir kez daha kabarttı.

    Terörle alandaki askersel savaşım hiç kuşkusuz son derece önemlidir.

    Olmazsa olmazdır!

    Ama, terörün siyasi düzlemi kullanan sinsi unsurları da göz ardı edilemeyecek denli önemlidir. Bu önemli ayrıntı göz ardı edildiği için dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz!

  • Geçen yazımızda biz Türklerin teknolojiye ilgisinden tarihsel kesitler sunmuştuk. Bu ilgi ve hevesin kimi zaman olumlu sonuçlara yol açtığını ama çoğu zaman da tüketicilikle sınırlı kalmamıza yol açtığını saptamıştık.

    Yazının başlığındaki soruyu açmakta yarar var. Bir Türk uzaya şu ya da bu şekilde çıkacaktır. Benim ilgi alanıma giren bu soru üzerinden Türkiye’nin bir uzay ülkesi olup olamayacağıdır!

    Bir kez daha yinelemekte sakınca yok.

    Günümüzde uzay yolculuğu turizme eşdeğer bir eyleme dönüşme eğilimi içindedir. “Al bileti, çık uzaya” dönemine girmek üzereyiz. Türkiye Cumhuriyeti us ve beden sağlığı bu yolculuğa uygun bir yurttaşını parasal olarak destekleyecek güce sahip olduğuna göre uzayda bir Türk görmemize engel yoktur.

    Bu görüntüden onur ve gurur duyulabilmesi içinin doldurulmasına bağlıdır!

    Burada açılan pencereden aşağılama ve umursamazlık sergilemek yerine bu hevese tutulanları sorgulamak daha akılcı geliyor bana! En azından aydınların ve bilim insanlarının işi bu olmalıdır.

    Türkiye’yi yönetmeye çalışanların iktidarlarını koruma ve sağlam tutmaya odaklandıkları kuşkusuz. Uzaya ilgisi geciken Türkiye’nin bugünkü yöneticilerinde birdenbire kendisini gösteren uzay aşkının uzun erimli olmadığını kestirmek güç değil. Buna karşın konu ciddiyetle tartışılmayı hak ediyor.

    Sorun bir Türk’ün birinin uzaya çıkmasıysa iş bilet almaya bakar!

    Sorun Türkiye’nin uzay teknolojisiyle tanışması ve bu tanışıklığı uzun soluklu kılmaksa ayrıntıdaki şeytana odaklanılabilir.

    İktidarın üniversiteye yaklaşımı olumlu olmadığı gibi son Boğaziçi örneğine de yansıdığı gibi “benden değilsen hiçsin” sığlığına kadar gerilemiş durumdadır. Böyle bir ortamda uzay bilimlerine ilişkin çalışmalar hangi ortamda yürütülebilecektir?

    Diğer yandan, Türkiye’nin teknoloji üretimi konusundaki yeteneğini de mercek altına almakta yarar var.

    Hemen her yıl bir önceki aşılarak rekor kırılması dışsatımımızın olumlu yönüdür. Hiç kuşkusuz gurur ve onur kaynağımızdır bu durum. Ayrıntıya inildiğinde gururun yerini düşüncenin alacağı da kesindir.

    İstatistiğe başvurulduğunda Türkiye’nin her 1 kilogramlık dışsatımı karşılığında 1.1 USD kazandığını düşünürsek yüksek teknoloji dışsatımı yapamadığımız anlaşılır. Örneğin, 1 kilogramlık dışsatımı karşılığında 75.000 USD kazanan ülkelerin varlığı yazının başlığındaki soruyu yanıtlamamız kolaylaşacaktır.

    Güncel durumumuz da yüksek teknoloji üretme konusundaki yetersizliğimizi doğrulamaktadır.

    Son 20 yıldaki övünç kaynaklarımızı anımsayalım:

    • İstanbul Havalimanı
    • Çift yollar ve otoyollar
    • Köprüler, uçan, kaçan yollarla, tüneller ve köprüler
    • Bundan 60 yıl önce üretilmişine karşın yerli ve milli otomobil
    • Bu tabloda haklı övünç kaynağı olabilecek bir başlık varsa o da İHA ve SİHA’lardır. Onların bile motorları üzerinden dışa bağımlı olduğunu göz ardı etmemek koşuluyla.

    Her iktidarda attığı her adımın kendisine oy getirmesi refleksi vardır. Siyasetin doğası gereğidir bir bakıma bu durum.

    Diğer yandan ise, iktidarın hemen her fırsatı günü kurtarma, iktidarı koruma aracı olarak gördüğü anımsandığında Türkiye’nin uzay serüveninin de kandırma aygıtları listesine eklendiği kuşkusuzdur.

    Amaç bununla sınırlı kalınca uzay serüveninden nitelikli sonuçlar beklemek gereksizleşiyor.

    Ceyhun Balcı, 13.02.2021