• Cumhurbaşkanı’nın uzayla ilgili sözleri tartışma yarattı. Amaç gündemi değiştirmekse amacına ulaştı. Karşıtlarının bu başarıdaki payı tartışmasız.

    Teknolojiyi üretmek değil de tüketmek konusunda oldukça hünerli olduğumuz söylenebilir.

    Osmanlı’yı imparatorluğa dönüştüren Fatih (gerçekte muhteşem sanını hak edendir) bir yandan resmini yaptırarak diğer yandan da bilim insanlarına gösterdiği saygıyla Rönesans’a göz kırpmıştı. Hemen ardından başlayan taht kavgası ve çapsızlık gösterisi Osmanlı’nın uygarlık sınavında sınıfta kalması sonucuna yol açtı.

    XVI. yüzyıl bitmeden Takiyüddin’in gözlemevinin yerle bir edilmesi ve Hezarfen’in başına gelenler “biz ilerlemek istemiyoruz” manifestosu gibiydi.

    Durum böyle olunca imparatorluğa XV. yüzyılda gelen matbaanın Osmanlı yararına kullanımı için 300 yıl beklemek gerekti.

    Yeniçeri ocağının çağdaş orduya dönüştürülmesi uzun yıllar aldı. Oluk gibi akan kan da cabası!

    Önce ordunun sonra da tıp öğretiminin dönüşümü kopyala-yapıştır türünden uygulamalar olsa da her iki alanda da özgün gelişmeler yaşandı. İlerleyen yıllarda bu özgün gelişmelerin ürünleri toplandı.

    Telgraf neredeyse eşzamanlı olarak Osmanlı’ya geldi. İmparatorluk kısa sürede yeryüzünün beşinci en yaygın telgraf ağına sahip oldu. Hatta, telgrafın mucidi Samuel Morse’a temsilcisi aracılığıyla Mecidiye nişanı bile verildi. Telgraf kullanıcılığının yararı II. Meşrutiyet’e giden yolda ve elbette Milli Mücadele’de fazlasıyla görüldü. Buna karşılık telgraf kullanıcılığı bu ya da bağlantılı bir başka teknolojinin üretiminde sıçrama yapmamız sonucuna yol açmadı.

    Benzer şekilde, Fransa’da Louis Pasteur’ün mikrobiyoloji alanındaki devrime eşdeğer buluşları da Osmanlı’da hızla yankılandı. Pasteur’e II. Abdülhamit zamanında yalnızca nişan değil parasal yardım da yapıldı. Üç Osmanlı hekimi Pasteur Enstitüsü’ne gönderilerek eğitilmeleri sağlandı.

    Bu yerinde girişim Osmanlı’nın aşı üreticisi olması sonucunu doğurdu. Bu üreticiliğin meyveleri Cumhuriyet’le birlikte daha fazla toplanır oldu.

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında uçak üreten Türkiye Atlantik ağına takılarak yeniden tüketici olmayı seçti.

    Bilim ve teknoloji alanında uluslar arasında etkileşim ve alışveriş olması doğaldır. Doğal olmayan bu ilişkinin sürekli edilgen tarafında yer almaktır. “Ver parayı, al malı” anlayışı miskinliği, edilgenliği ve geri kalmışlığı besleyen can suyudur.

    Türkiye, günümüzde enerji üretimi amaçlı nükleer santral sahibi olma yolunda ilerliyor. Bu durum pek çok açıdan eleştirilebilir kuşkusuz. Ama, Attilâ İlhan’ın da vurguladığı gibi böylesi bir girişim ülkenin nükleer teknolojiyi öğrenmesi ve dolayısı ile üretici olma noktasına gelmesi bile bir kazanç sağlayabilir(di).

    Türkiye’nin uzay serüvenine girişmesi hiç kuşkusuz sokaktaki insanı heyecanlandırır.

    Benim kuşağımın çocukluğu Uzay Yolu ve Uzay 1999’u izleyerek geçti. O zamanki düşün şimdilerde gerçekleşmesi olasılığı sayısız insanın ilgisini çeker. Bu nedenle, Türkiye’nin uzay serüvenine yönelik küçümseyici yaklaşımların toplum gözünde değer taşımayacağını da vurgulamakta yarar var.

    Diğer yandan, günümüzde ticarileşen uzay yolculuklarının bilet almak ve dolayısı ile bedelini ödemekle olanaklı olabildiğini de akılda tutmak gerekir. Böyle bir durumda elbette uzaya çıkmanın onurunu parası karşılığında yaşarsınız!

    Ya sonra?

    Türkiye’nin uzay serüveni üzerine tartışmalar uçlarda geziniyor. Bir taraf uzaya çıkana ne ad konması gerektiğini öne çıkartırken diğer taraf da olayın ciddiyetiyle uyumlu bir tutum sergilemekten uzak duruyor.  

    Soru şu olmalı!

    Bu fırsattan yararlanılarak uzay ülkesi olunabilir mi?

    Teknolojiyi kullanmaya tamam! Ama, o teknolojinin üreticisi olmak ve yeri gelince de geliştiricisi olmak neden düşünülmez?

    Amaç, uzaya gitmek metaforu üzerinden propagandaysa üretici olmaya elbette gerek yok!

    Ama, uzaya gitmenin yanı sıra uzayda söz sahibi olmak düşünülecekse daha gidilecek çok yol var demektir.

    Teknolojiyle ilişkimizi tüketicilik üzerinden belirlemek zaman, enerji ve para kaybı anlamına gelir. Bu yapılırken konuyla ilgili bilgimizi ve teknolojimizi geliştirmek de düşünülürse verirken almak gibi bir olumluluğun altına imza atılmış olur.

    Amaç uzaya bilet alabilmekse günümüzde uzaya gidişin ticarileştiği de düşünüldüğünde olanaksız bir iş değildir. Ama, uzaya biletle çıkmak kadar uzay teknolojisi sahibi olmaksa amaç başka türlü davranmak gerekir.

    Yaklaşık 1.5 aydır Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlara bakılırsa ülke yönetiminin sahip olduğu vizyonun tüketicilikten ve bu tüketiciliğin propaganda aracı olarak kullanılmasından öte olmadığı söylenebilir.

    Sosyal medya geyiklerine konu olan uzay yolculuğunun yazıya konu edilen yanıyla düzeyli tartışmalara da konu olması dileğiyle!

    Görev bilim çevrelerinde ve aydınlarda!

  • İlkokul yıllarımızda belleğimize çivilenen bilgidir :

    “Türkiye besin üretiminde kendi kendine yeten 7 ülkeden birisidir!”

    Kırk-50 yıl öncenin bilgisiydi.

    “Devlet kasaplık, manavlık, bakkallık, celeplik yapmamalı!”

    (Turgut Özal, (80’li yıllar)

    Et-Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve onlara eklenen başkaları ya kapatıldı ya da elden çıkartıldı.

    Neoliberal özenti züccaciyeci dükkânına girmiş fil gibiydi. “Özelleşecek, güzelleşecek!” masalının dinleyicisinin çok olduğu yıllardı.

    Üretmekten vazgeçen Türkiye her 7-10 yılda bir ekonomik kriz yaşama alışkanlığına tutulmuştu. Onlardan 2001’de yaşananı emperyalizme arayıp da bulamadığı fırsatı sundu. Koskoca Türkiye, Türk adı taşıyan, Türkçe konuşan Kemal Derviş’e sarılınca “15 günde 15 yasa” ile batan geminin malları kapışıldı. On beş yasadan 3’ü şeker, tütün ve tuz üzerineydi.

    Tütün uluslararası tekellere teslim edildi. Türk halkı zehirlenirken bile yabancıyı zengin etti.

    Planlı ve disiplinli yapısıyla tarım işletmeleri arasında ayrı yeri olan şeker endüstrisi de şeker yasasıyla ipi çekilenlere eklendi. Yabancı ülkelere anahtar teslimi şeker fabrikası kurma birikim ve yeteneğine erişmiş olan şeker sanayisi sahneden inince mısır şurubuna gün doğdu. Kotası ve tüketimi artırıldı. Kuşkusuz şeker bolca tüketilesi bir ürün değildi ama kötünün kötüsü mısır şurubu ortamın başat oyuncusu olmaya doğru yol aldı. Kötü beslenme patlama yaparken obezleşen Türk halkı başkalarının cüzdanını şişirir oldu.

    Tuz gibi temel yaşam gereksinimi de devlet denetiminden kurtarılınca dünyanın her yerinden getirilen tuzlar ortamı doldurdu. Akademik unvanlı yabancı tuz tutkunlarının pompalamasıyla tuz tüketim alışkanlığı bile değiştirildi. Yemeğe attığımız tuz da yabancının zenginleşme aracına dönüştü.

    Her alanda üretmekten vazgeçen Türkiye vurgunun büyüğünü tarım ve hayvancılıkta yedi.

    Bir örnek!

    Çok değil 10-15 yıl önce 1 milyonu aşkın olan manda sayısı serbest düşüşle 100 bine geriledi. Diğer hayvan türleri de benzer azalma yaşadı.

    Burada Hollanda’dan söz etmenin sırası geldi!

    Kanallar açarak ve binbir emekle ve çabayla topraklarını denize kurban vermekten korumaya çalışan bu “alçak topraklı ülke” (Alçak nitelemesi aşağılama değildir. Ülkenin Fransızca adı bu anlama gelir) tarım ve hayvancılık alanında yılda 50 milyar dolarlık üretim eşiğini aştı.

    Özal’ın özlü (!) sözünün gereğini yapan Türkiye yaklaşık 30 yıl sonra tanzim satış kavramını anımsamak zorunda kaldı.

    Bu arada, Türkiye’yi tanzim satışla tanıştıran ve bu alanda önemli büyüklüğe ulaşan İzmir belediyesi katılımlı TANSAŞ da Özal’ın aklına uyulup özelleştirildi.

    Sonuç mu?

    Şimdi artık yok!

    Adı bile kalmadı!

    İki yıl önceki yerel seçimler öncesinde kapımızı çalan besin krizinin adı patates ve soğandı. Öyle güçlüydü ki, devletin nesi var nesi yoksa satanlara Kadıköy meydanında tanzim satış çadırı kurdurdu. Düşmez kalkmaz bir Allah diyelim yeri gelmişken!

    Tanzim satış konusundaki en çarpıcı ve yaratıcı örnek de tanzim satışın beşiği İzmir’de yaşandı! Dokuz Eylül Tıp Fakültesi hastalara şifa dağıtmakla yetinmedi. Halkımızı ucuz sebze ve meyveyle de buluşturdu. Tarihsel önemde girişimdir!

    Önceki besin krizinin üzerinden 2 yıl geçmemişken bu kez ayçiçek yağı oldu krizin adı. Planın ve programın olmadığı tarım ve hayvancılıkta patates ve soğana heves eden üretici bu işten kazanç sağladı mı bilinmez ama hiç olmazsa memlekette bu temel ikilinin yokluğundan söz edilmedi.

    Ayçiçek yağı ateş pahası!

    Zeytinyağına ulaşmayı aklından geçirmeyen dar gelirlinin yağ adına erişebildiği de aldı başını gitti.

    Geçen yıl korona salgını küresellikle etiketlenir etiketlenmez bir gelişme yaşandı. Elbette, çoğu gibi hak ettiği ilgiden yoksun kaldı.

    “İçimizdeki Yabancı : Virüs” kitabımda yer vermiştim bu önemli gelişmeye!

    https://www.reuters.com/article/us-health-coronavirus-vietnam-rice-idUSKBN21H0GO

    https://www.aa.com.tr/en/economy/russia-bans-grains-exports-over-coronavirus-pandemic/1776274

    Vietnam pirinç, Rusya tahıl dışsatımını yasaklamıştı. İki ürünün önde gelen iki üreticisinin bu kararı “paranla da olsa bulamayabilirsin” anlamına gelen bir gelişmeydi. Oysa, bizim tarım bakanımıza bununla ilgili soru yöneltildiğinde alınan yanıt : “Paramız var, besin kıtlığı yaşamayız!” olmuştu. Öngörüden ve kapıdaki tehlikeyi sezmekten uzak anlayışın saç baş yolduran açıklamalarından bir diğeri olarak tarihteki yerini almıştı.

    Geçenlerde Cumhuriyet’te yer alan bir haber akılların başlara toplanmadığını düşündürür gibiydi. Çoğu satılan ve daha da kötüsü üretim dışı kalan şeker fabrikalarına odaklanan haberin ayrıntılarında rant amaçlı ve günü kurtarmaya yönelik satışların sürdüğü anlaşılıyordu.

    Bugün Türkiye saman dışalımı yapıyor. Azalan hayvan varlığına karşılık yaşanan bu çarpıcı durum tahıl üretiminin de baş aşağı gittiğini düşündürür.

    Türkiye çok sevdiği susamı bile üretmekten vazgeçmiş olmalı ki, simidi ve helvası için gereken susamı dışalım yoluyla ediniyor. Çok acı vericidir ayrıntı gibi görünen bu nokta.

    Bu yazının özetine gelince!

    Küresel salgın pek çok şey gibi küresel ölçekte gıda krizine yol açmaya adaydır!

    Üretenler, tarım ve hayvancılıkta planlamayı unutmayanlar için sorun yok elbette!

    Ya bizim gibi savruklaşan ve planlamayı da unutup üretimi boşverenler?

    Onlar için besin krizi kapıda!

    Yazının sonunda kendimce bir yol da göstermek isterim!

    Bir şekilde kırsalla, köyle ilişkimiz varsa bunu avantaja dönüştürebiliriz.

    Az ya da çok!

    Verimli ya da çorak!

    Bir parça ekilebilir tarlamız varsa tahıl ektirme girişiminde bulunalım.

    Bu küçük girişim bile besin darlığında işe yarayabilir.

    Toprak ana her zaman vermeye hazırdır!

    Yeter ki ondan ilgimizi esirgemeyelim!

    Ceyhun Balcı, 06.02.2021

    https://www.veryansintv.com/kapimizdaki-sorun-besin-kitligi

  • Türkiye’nin gündemi hızla değişim gösteren hava durumu gibi. Hafta başında Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın salgına ilişkin kısıtlamalar üzerine yapacağı açıklamaya kilitlenmişken kucağında nurtopu gibi bir gündem buldu.

    ANAYASA!

    Her şey bir yana bırakıldı! Anayasa tartışmasına odaklanıldı!

    Oysa, kusursuz olmasa da Türkiye Cumhuriyeti’nin bir anayasası var!

    Yerli yerinde durmakta üstelik!

    Anayasa yerli yerinde dursa da sorun anayasanın paspasa dönüştürülmüş olmasıdır. Daha doğrusu o anayasa yokmuş gibi davranılmasıdır.

    Laiklik ve demokratik haklar başta gelmek üzerine olan ne kadar anayasal düzenleme varsa rafa kaldırılmıştır Türkiye’de!

    Türkiye’nin Osmanlı döneminden bugüne uzanan 150 yıllık bir anayasa birikimi olduğu söylenebilir.

    1876’da başlayan serüven başlangıçta birkaç ay sürse de, 1908 anayasası imparatorluğun yıkılmasına dek yürürlükte kaldı!

    Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışken 1921’de anayasa yapıldı. Milli Mücadele yıllarında doğal olarak KUVVETLER BİRLİĞİ üzerinde yükseldi.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz da 1924 anayasası yapılarak yeni duruma uyum göz ardı edilmemiş oldu.

    Cumhuriyet’i kuranların yasa-çağ ilişkisini önemsediklerinin kanıtıdır.

    Cumhuriyet kurulduktan yaklaşık 40 yıl sonra yapılan 27 Mayıs ürünü 1961 anayasası çıtayı öyle bir yükseğe taşıdı ki, bugün bile pek çoğumuz anayasa denince 1961 diye sayıklayıp duruyoruz. Ne yazık ki 10. yaşını görmeden bu anayasa da delik deşik edilmeye başladı.

    12 Eylül’de de ortadan kaldırıldı.

    Bugünkü anayasamızın varlığı 12 Eylül’e tarihlense de 100’den fazla maddesinin değiştirildiği unutulmamalıdır.

    Kusursuz değilse de özellikle kurucu ilkelere ilk 4 maddede yapılan göndermeler varlığını sürdürmektedir.

    Dolayısı ile var olan anayasayı takmayanların “yeni anayasa” sözü buz gibi hava esmesi için yetti de arttı!

    Çok geçmeden anlaşıldı ki “yeni anayasa” sözü de oltanın ucuna takılacak yemdir. Tıpkı HDP gibi o da iç siyasetin ucuz gereci olacaktır.

    Oysa, anayasa bir devletin, ülkenin, milletin varlık belgesi, tapu senedi değil midir?

    Böylesine önemli simgesel özelliği olan belgenin gündelik siyasete kurban edilmesi olacak iş midir?

    Yeni anayasa tartışmasıyla birlikte Türkiye’de yaşayacak daha çok şey olduğunu bir kez daha anlamış olduk!

    Çok açıktır ki Türkiye’nin güncel ve öncelikli gereksinimi “yeni anayasa” olmaktan çok varlığını sürdüren anayasaya uymaktır.

    Anayasa ciddi bir kavram!

    Bu kadar örselenmemeli!

    Sonsöz :

    “Anayasası olup da anayasasız olan Türkiye’nin anayasayla kandırılıyor oluşu ayrıca ironiktir!”

    Ceyhun Balcı

    05.02.2021

  • Yeni yıl yeni sorun!

    Boğaziçi rektörlüğü!

    Hemen her olumsuzluktan kazanç sağlamaya alışmış sınır tanımaz iktidar Boğaziçi rektörlüğü ataması üzerinden de utku kazanmaya kararlı görünüyor!

    Diyelim ki tepki verilmedi!

    İktidar kendince kale olarak tanımladığı Boğaziçi’ni emeksiz ve zahmetsiz düşürmüş oluyor.

    Tepki verilirse de senaryo belli!

    Tepkileri terörle ve din düşmanlığıyla özdeşleştirip saygınlıktan arındırmak! Şöyle ya da böyle tepkileri alt edip yenilgiye uğratmış görünme başarısına erişmek!

    Her iki yol da iktidarı başarıya ulaştırıyor!

    Boğaziçi’nde olup bitenlere yaklaşım her geçen gün yeni boyut kazanıyor!

    Çeşitli ortamlarda bunların her türüne rastlanabiliyor!

    Örneğin, Boğaziçi tarihinden yola çıkarak bu üniversiteye misyonerlik yakıştırması yapılıyor. Bu eğilimde olan insanlar yalnız Boğaziçi’nde mi var? Başka pek çok üniversitede misyoner ruhlu insanlar yok mu?

    Diğer yandan, Boğaziçi’nde rektörlük yapmış olanların mason etiketine vurgu yapılıyor!

    Pes doğrusu!

    Her iki durum da “ben senin babanı da sevmezdim!” anlayışıyla tanımlanabilir. Son derece yakışıksızdır.

    Şu andaki tartışma konusu nedir?

    Boğaziçi’ne rektör olarak atanan kişinin bu göreve yaraşırlığı değil midir!

    Dolayısı ile, sorun bu kadar açık ve ortadayken Boğaziçi tarihinden girip masonluktan çıkmak şık olmadığı gibi etik de sayılmaz!

    Ülkemizin son zamanlarda alışık olmadığı bir direniş var Boğaziçi’nde.

    İktidar bu direnişi lekelemek için elden gelen kışkırtmayı esirgemiyor!

    Bugünkü sorunla uzaktan yakından ilintisi olmayan az önce değindiğim türden kuşku yaratma amaçlı paylaşımlar iktidarın değilse kimin ekmeğine yağ sürüyor?

    Ayıplıyorum be ve benzeri bağlamından kopuk buram buram  komplo kokan yaftalamaları!

    Ceyhun Balcı, 05.02.2021

  • “Şubat ayındaki yağış ortalaması birkaç saatte düşünce böyle oldu!” İzmir’de bugün yaşanan selden sonrayetkililerin kamuoyunun karşısına bu sözlerle çıkması peşin savunma gibi geldi bana. Doğanın tepkisi son aylarda İzmir’e odaklandı.

    Önce deprem!

    Şimdi de sel!

    Her iki doğa başkaldırısı da insana sınırını bildiren sertlikte!

    Konak altgeçidinin bugünkü görünümü!
    Kent içine batan çıkan uçan kaçan yol yapma tutkusunun kaçınılmaz sonucu!

    Yerleşirken zeminini ve sağlamlığını gözetmeyen insan, dere yatağında ve sulak alanlara yerleşme konusunda da ısrarcı oldu!

    Birkaç saatte 125/m2 yağıştan yakınanlara sormak gerek!

    Doğayla sözleşme mi yaptınız?

    Daha birkaç gün önce yağmur yağmıyor, kuraklık canımızı yakacak diye dertleniyordunuz!

    Buyurun yağmura!

    Havadan kazanç uğruna kent suçu işlerken akla getirilmeyenler deprem yıktığında ya da sel önüne katıp götürdüğünde sorgulanıyor.

    Çok geç!

    Bugün sosyal medyaya göz atınca öfke seliyle karşılaştım!

    Hemen herkes atanmışıyla seçilmişiyle yerel yönetimi yaylım ateş altına almıştı!

    Kuşkusuz haklılık payı vardı yazılanların!

    Ama, eksik vardı!

    Depremde yıkılan yapılar, sele teslim olan büyük köy!

    Bunca önemli sonucun nedeni yerel yönetimlerin hatalarıyla ve kusurlarıyla açıklanamaz!

    Pek çok kent suçunun bir araya gelmesiyle karşımıza çıkan bu sonuçta kabahatin birazı da kentte yaşayanlarındı!

    Başka deyişle “ortaklaşa” işlenmiş bir suç vardı karşımızda!

    Dere yatağına yerleşirsen gün gelir doğa kendine ait olanı geri alır!

    Birkaç dakika önce kanlı bıçaklı ve boğazlaşmak üzere olan belediye meclisinin karşıt görüşlü üyeleri imara açma kararlarına sıra gelince ortam barış bahçesine dönüşüverir. Bu ortak paydada kol kola giriverir oybirliği!

    Benzeri toplum için söz konusudur!

    Çoğu konuda karşıtlaşan insanlar iş imar rantına gelince fire vermeksizin tek vücut oluverir.  Paranın sıcak yüzü tüm buzları eritmeye yeter de artar! Bu birliktelik felaketi izleyen ağlaşma seanslarında da sürdürülür. Çok geçmeden her şey unutulur!

    Çıkarlar, getiriler, kamu zararına davranmalar tez zamanda utkuya erişir.

    Cepler dolar, yüzler güler…

    Felaketler suratların asılmasına neden olsa da nasılsa herkese çıkmaz bu piyango!

    Belediye başkanı bugün olabildiğince evden çıkmayın der!

    Valinin de gönlünden yarım gün izin kopar kamu çalışanına!

    Salgında evde kal!

    Depremde evden kaç!

    Selde evde üst komşuya çık!

    İnsan uygarlığının düştüğü acınası durum!

    İnsan dediğimiz en gelişmiş canlının gelişmişliğine yakışır davranması ve şu söze kulak vermesi dileğiyle!

    “Naturam non vinces nisi parendo.”

    Onunla uyumlu olmadıkça doğaya üstün gelemezsiniz.

    Roger Bacon

  • “Cehalet suyuyla yıkanan bir beyin, altın suyundan çıkan demir gibidir. Asla altın olamaz, ama ancak altın gibi görünür!”[1]

    Endemi, epidemi, pandemi ve infodemi! Hızını kesmek bilmeyen salgın ortamında dağarcığımıza katılan kavramlar oldu.

    Doğanın çığlığı sayılabilecek salgın bir yandan, hatalarına hata ekleyen insan diğer yandan! İş her geçen gün karmaşıklaştı.

    Yalan ya da yanlış bilgi salgını olarak tanımlanabilecek infodeminin ayrılmaz parçasından söz edelim.

    “Agnotoloji” ya da anlayacağımız dille : Cehalet bilimi!

    Agnotoloji Yunanca bilgisizlik anlamına gelen agnozis’ten köken almış. Agnozis, tıpta bireyin farkındalığını hedef alan ve ender görülen nörolojik bir bozukluğu tanımlamak için de kullanılıyor.

    Yazımıza konu olan agnotoloji, hatalı ya da çarpıtılmış bilimsel(!) veriler yayarak bilgisizliğe yol açan koşulları araştıran bilim dalıdır.

    Günümüz felsefecilerinden Daniel De Nicola’ya göre İskoç filozof James Frederick Ferrier tarafından ilk kez 1850’de kullanılan agnoioloji yalnızca felsefe disiplini içinde kalan bir tanımlamayken; Robert Proctor’un agnotoloji yaklaşımı toplumsal olarak oluşturulmuş cehalete odaklanan yeni bir disiplin ya da disiplinler arası alandır. Güncel agnotoloji’nin bu kapsamda açıklanması daha doğru olacaktır.

    Her ne kadar cehalet bilimi bugünlerde ilgimizi daha çok çekse de tarih boyunca var olan bir kavramdı. İnsanlık tarihiyle birlikte doğdu ve bugüne erişti dense yanlış olmaz.

    Cehalet bilimi küresel salgının etkisiyle belirginleşen korku ortamında daha bir öne çıktı.

    Çok iyi biliyoruz ki, günümüzde bilgi sanal ortamda ve çoğumuza bir tık uzaklıkta! Gerçekten de aklınıza gelebilecek hemen her soruya bilgisayar başında anlık yanıtlar bulabilirsiniz. Sorun bulmanın ötesinde, eriştiğiniz bilginin aradığınız bilgi olup olmadığında ve aradığınız bilgiyse doğru olup olmadığında düğümleniyor. Durum böyle olunca, sanal ortamın bilgi yaymanın yanı sıra algıyı yönetme aracına dönüştüğünün altını çizmek gerekiyor.

    Kimi düşünürler yaşadığımız çağı bilgi ve iletişimle etiketliyorlar. Doğrudur. Aklınıza gelebilecek hemen her ortamda bilgi akışına ve çoğu zaman da bilgi çokluğuna rastlamanız şaşırtıcı değildir günümüzde. Bu yalın gerçeği hangi bilgi ya da doğru bilgi mi sorusuyla tamamlamazsanız eksik bırakmış olursunuz. Başka deyişle nicelik nitelikle de tartılmalıdır.

    Salgının başlangıcındaki günlere dönelim!

    “Salgın Türkiye’ye ulaşmaz! Ulaşsa da Türk soyunu etkilemez!”

    “Bol kelle paça tüketirseniz virüs size uğramaz!”

    Yukarıdaki iki “özlü” söz de adlarının önünde akademik unvanlar bulunan ağızlardan çıkmıştı. Bu önemli gerçek ışığında cehalet olgusunu eğitimsizlikle ve öğretimsizlikle sınırlamamak gereği ortaya çıkmış oluyor. Eğitimli ve öğretimli kimselerin sergilediği sayısız cehalet örneği hemen her gün gözlerimizin önüne geldiğine göre eğitim ve öğretime dürüstlüğün ve akılcılığın eklenmesi olmazsa olmazdır.

    Cehalet bilimi aynı zamanda bir algı yönetimi olduğuna göre medyanın ve medya aracılığıyla akademik unvanlı kimselerin aldığı role şaşırmamak gerekiyor.

    Salgının sönümlenmesi için dünyanın pek çok yerinde sürdürülen aşı çalışmalarından gelen olumlu haberler cehalet biliminin bu kez aşıya odaklanmasına neden oldu.

    Çok okunan ve dolayısı ile de güvenilen köşe yazarları sahne aldı bu kez. Kuşkusuz onlara akademiden kişiler de eşlik etmekten geri kalmadı.

    Aşı milliyetçiliği kavramıyla tanıştık bu kez. Falanca aşı gelmezse aşı olmam diyene bile rastlandı.

    Yakın geçmişte aşı üreticisi olan ve hiç gerek yokken bu konumundan vazgeçen Türkiye’nin bu akıldışı seçimi karşısında ses çıkartmamış olanların en gür sesle aşıya güvensizlik korosuna katılmakta oluşu da anlamlıdır.

    Bu arada, içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullar aşı konusundaki yaklaşımları da etkiledi. Olağan durumda bir aşının kullanımı için gereken 4-5 yıllık süre ivedi gereklilik nedeniyle alışılmamış şekilde kısaltıldı. Ruhsatlandırma yerine ivedi kullanım onayı üzerinden aşıdan yararlanma yoluna gidildi. Bu konuda da cehalet bilimi kendince kutsal gerekçelere dayanarak aşı konusunda toplumun kafasını karıştırma konusunda gerekenleri yapmaktan kaçınmadı. Küresel salgının sonlandırılması için eldeki biricik gereç olan aşılar ya tek tek ya da toptan karalanarak bireylerin kafasında soru işaretleri oluşması başarıyla(!) sağlandı.

    Bu yazı kaleme alınırken gündeme düşen haber cehalet biliminin dur durak dinlemeyeceği doğrultusunda bir başka ibretlik örnek olarak tarihteki yerini almıştı bile!

    Aşı kıtlığının özel kurumların aşı dışalımına izin verilerek üstesinden gelinebileceğini savlayan kimi yazarların bu adımın, askıda aşı kampanyasıyla tamamlanması önerisi şaşırtıcı olduğu kadar gülümseticiydi. Bu önerinin toplumcu dünya görüşüne sahip yazarlardan gelmiş olması ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir diğer önemli ayrıntıdır.

    Hiç kuşku yok ki aşı tüm zamanların en önemli buluşlarından birisidir. İnsanın yaşam süresine doğrudan etkisi olmuştur. Örneğin, bendeniz aşının olmadığı bir dünyada önemsiz sayılabilecek bir çocukluk hastalığının ölümcül komplikasyonu nedeniyle çoktan toprağa karışmış olabilirdim. Bu satırları yazmam da olanaksız olurdu.

    Aşı her şeyden daha toplumsal olması gereken biricik gereçtir. Keşke güncel umudumuz olan korona aşıları devletlerce üretilmiş olsaydı. Keşke bu yolla üretilen aşılar dünya insanları tarafından hakça paylaşılmış olsaydı.

    Günümüzde kişi başına 6-9 doz aşı edinip istifleyen gönençli ülkeler var. Gönençli ve cüzdanları şişkin her birisinin kuşkusuz. Ama, ya vicdanları,  insafları ve de akılları?

    Durum böyleyken özel sektör aşı dışalımı yapsın! Aşılar eczane rafına konsun! Biz de askıda aşı kampanyasıyla vicdanlarımızı rahatlatalım diyebilmek cehalet biliminin değirmenine su taşımak değilse nedir?

    Örnekler çoğaltılabilir. Hatta, bu yazıyı okuyan herkes yakın ve uzak çevresindeki cehalet bilimi olgularını listeleyebilir de!

    Cehalet biliminin hemen her koşulda hız kesmeksizin yol almayı sürdürmesi, hemen her ortamda boy göstermeyi başarabilmesi eğitim ve bilimin parasalcılaşmasına da önemli ölçüde bağlıdır kanısındayım. Bu kirli ve kabul edilemez döngü sonlandırılmadıkça cehalet bilimi varlığını ve dirliğini sürdürecektir.

    Aşı demişken, aşıda bile sadaka gündeme getirilmişken çok uzak olmayan geçmişten bir anımsatma!

    Çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk’ın soylu sözü unutulmamayı hak ediyor.

    Aşının patentini almayacak mısınız sorusuna yanıtıdır.

    “Güneşin patenti mi var ki, aşının olsun!”

    Bir yandan doğayı ve çevreyi hiçe sayan insanmerkezcilik diğer yanda insanlık içinde cehalet biliminin yılmaz ve kararlı bayraktarları.

    Doğanın, çevrenin ve insanlığın esenliğe çıkması her ikisiyle savaşımı kaçınılmaz kılıyor.


    [1] https://indigodergisi.com/2014/10/bilgisizlik-bilimi-ve-dagilim-tezi/

    Yazı Dağarcık Türkiye’nin şubat sayısında yayımlanmıştır :

    http://dagarcikturkiye.com/2021/02/01/cehalet-bilimi/

  • Duygu ve düşüncenin dışavurum aracı DİL türümüze de ayrıcalık kazandıran bir öğe.

    Genelde dil, özelde Türkçe cimriliği de savurganlığı da kaldırmayaz!

    Gerekeni kullanmadığınızda eksiklik, gerekmeyeni kullandığınızda fazlalık yaratabilir ve kimi zaman başınıza dert bile açabilirsiniz.

    “Sayın” son zamanlarda savurganca kullanılan sözcüklerden birisine dönüştü. Böyle olunca da dilimize yapıştı. Hak etmeyen için de yanlışlıkla da olsa iki dudak arasından çıkar oldu!

    Gündelik konuşma ve yazı dilinde sayın sözcüğünü hemen her fırsatta kullanmaya gerek yok oysa ki!

    Sayın Cumhurbaşkanımız

    Sayın Bakanımız

    Sayın Başkanımız

    Sayın Müdürümüz

    Liste uzar gider!

    Bir kişi ya da kurumdan söz ederken sayın nitelemesini ekleme gerekliliği yok gerçekte. Bir işgüzarlığın ve hatta çoğu zaman dalkavukluğun sonucudur bu savurganca kullanım!

    Bir devlet büyüğünden ya da bir başka kişilikten söz ederken saygısızlık içeren niteleme kullanmadığınız sürece “sayın” sözcüğünü mutlaka kullanmak gerekmiyor. Olumsuz söz kullanmadığınız sürece sözünü ettiğiniz kişi ya da kuruma saygınızı koruduğunuz varsayılır. En azından saygısız olmadığınız açıktır!

    Çok kullanılan sözcükler az önce de vurguladığımız gibi dilimize yapışıp kalıyor. Durum böyle olunca da özellikle doğaçlama konuşulduğunda bebek katilinin adının önünde bile yer bulabiliyor kendisine! Bu nitelemeyi söz konusu kişi için bilinçle ve özellikle kullananları ayrı bir yere koyuyorum. Onlar farklı şekilde değerlendirilmesi gerekenlerdir.

    Bu yazıyı yazmak nereden aklıma geldi?

    İçinde bulunduğum bir grupta çıkan tartışma esin kaynağım oldu!

    Bebek katiline “sayın” demeyi aklının ucundan geçirmeyecek bir dost katıldığı tv izlencesinde dil savurganlığının kurbanı olmuş anlaşıldığı kadarı ile. Pek çok sayından söz ederken sıra bebek katiline gelince bu nitelemeyi onun için de ağzından kaçırıvermiş. Özde değil ama biçimde içine düştüğü hata epeyce eleştiri konusu oldu!

    Dili ölçülü kullanmak önemli!

    Ne eksik ne fazla!

    “Sayın” nitelemesi de bunlardan birisi!

    Bu kadar çok kullanıldığında kazaya uğramak kaçınılmaz oluyor…

    Türkçe’nin gelmiş geçmiş en büyük tutkunlarından ve bir bakıma dirilticisi de olan Atatürk’ün ölümüne dakikalar kala “Dilim, dilim! Ahhh efendim dilim!” diye sayıkladığı söylenir.

    Dil, Atatürk’ün sayıkladığı kadar önemlidir…

  • Cavit Orhan Tütengil!

    Bedrettin Cömert!

    Bedri Karafakioğlu!

    Çetin Emeç!

    Bahriye Üçok!

    Muammer Aksoy!

    Uğur Mumcu!

    Turan Dursun!

    Ahmet Taner Kışlalı!

    Necip Hablemitoğlu!

    Hrant Dink!

    Eksiği çok fazlası yoktur listenin!

    Türkiye’nin siyasi içerikli sokak cinayetleri yazılsa ciltleri doldurur!

    Geride bıraktığımız ocak ayı yakın geçmişin acılı izlerini taşıması bakımından anlamlıydı!

    Geride kalan günlere güncel sokak cinayetleri değil ama sokak saldırıları eklendi!

    Politikacı Selçuk Özdağ!

    Gazeteci Orhan Uğuroğlu!

    Gazeteci Afşin Hatipoğlu!

    Türkiye uzun yıllardır parasal ve siyasal baskıyla politikanın biçimlendirildiği yer oldu! Bu da bir tür şiddetti. Ama hiç olmazsa fiziksel saldırı ve dolayısı ile de kan yoktu!

    Adliye ve polisiye yöntemlerle kuşatılan tanıdık tanımadık sayısız insan etkisizleştirildi.

    Son dönemde ardışık olarak kendini gösteren sokak saldırıları beni 40 yıl önceye götürdü. 12 Eylül’e gün saydığımız sırada sokakta güvenle yürümek, evinize, işinize ya da okulunuza ulaşabilmek şans işiydi.

    Bugün, bu denli karamsar olmasak da politikacı ve gazetecilere yönelen fiziksel saldırılar korku ve ürkü yaratıcı boyutlardadır.

    Daha da korkunç ve ürkü verici olan bu saldırıları kınamakla, o da yetmez önlemekle ve saldırganları arayıp bulmakla yükümlü olanların verdiği sestir. Sussalar ve hiç konuşmasalar bu kadar yaralayıcı olmazlardı!

    Bir siyasi parti önderi “geçmiş olsun” ve “bizle ilintisi varsa aramızda barındırmayız” gibi dil ucuyla da söylenebilecek bir çift sözü esirgeyip işi karşıtlara ayar vermeye vardırınca…

    İçişleri Bakanı bu saldırıları “tepkisellikle” açıklayınca…

    Korkmamak ve ürkmemek ne mümkün!

    Milletvekili olmanın ötesine geçememiş bir kabadayının sözleri çok daha kan dondurucu!

    Bir tv izlencesinde Sebahattin Önkibar’a saldırıyla ilgili olarak kınamak bir yana, fırsatım olsa ben döverdim diyebiliyor. Bedeni başka, gönlü başka yerde olan bu vekil saldırganlığı kutsadığı gibi saldırganları “hareketin delileri” olarak niteleyip aklamakta sakınca görmüyor. Bu iş öldürmeye de varabilir diyerek saldırganlığı özendirmenin ötesine geçebiliyor.

    “Kaşının üzerinde gözün var” diyene fezleke düzenleyen savcıları ara ki bulasın!

    Bu önemli sorunun köküne değinerek bağlayalım yazıyı!

    Türkiye’nin önde gelen sorunu “iktidara mecbur bir iktidarın varlığıdır”.

    Tam da burada siyaseti bırakan Almanya Başbakanı Angela Merkel’i anmadan geçebilir miyiz?

    Son saldırılarla verilmek istenen ileti açıktır!

    İktidardan uzaklaşmamak için akla gelebilecek ne varsa yapabiliriz iletisi topluma verilmiştir!

    Her neyse!

    Yazının başlığına aldırmayın!

    Korkmak, ürkmek ya da bir başka insani davranış çözüm değil!

    Bu ve benzeri saldırılara akıllıca ve haklılığa gölge düşürmeden direnmek tek çıkar yol!

    Ceyhun Balcı, 31.01.2021

  • Baştan söylemiş olayım!

    Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye gelişiyle ilgili teknik çözümleme yapacak değilim. Ama, medyanın hemen her türünde güzellemeden bol bir şey olmadığından bu olayı güzelleyenler zincirine de eklenecek değilim.

    Dibe vuran futbolumuzun yeni umudu!

    Aklım yukarıda özetlediklerime ermez ama bu işlerin içinde benim ya da başkaca yalın yurttaşların aklının ereceği, ermesi gerekeceği ayrıntılar olduğu da kuşkusuzdur.

    Düş kırıklığının adı : Falcao!

    Dünyayla birlikte salgını yaşayan ülkemiz salgının doğrudan etkilerinin yanı sıra ekonomik etkilerini de bir o kadar ağır biçimde duyumsuyor. Milyonlarca insan işsiz ve dolayısı ile de bunalımda.

    Mesut Özil’in Fenerbahçe’ye gelişinden sana ne diyeceklere yazının sonuna gelindiğinde doyurucu bir açıklama yapmış olacağımı umuyorum.

    Elbette gözden de kaçabilir.

    Ama, bu konuyla ilgili allayan pullayan yazıların tersine sorgulayanına rastlamadım!

    Kısaca ülkemiz futbolunun sacayağından söz etmeliyim!

    1. Özellikle süper lig için söz konusu olan canlı yayın ve yayıncı kuruluş. Her şey yerlileşip, millileşirken her nedense (!) bu iş Katarlılaştı…
    2. Çok farkına varılmıyor olabilir ama bahis işi de bu pastadan pay alıyor. Hafta sonları sokağa çıkma kısıtlamasından bahis oynatanların bağışık olduğunu belirtmekle yetineyim.
    3. Bir de futbolun hem TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) hem de kulüpler düzeyinde yönetiminden söz edilmeli. Salazar’ın 3 F’sinden birisi olan futbol aradan geçen bunca yıla karşın ülkemizde afyon olmayı sürdürüyor. Bunun için de ülkenin ve kulübün gerçeklerinden kopmuş, savurgan ve iş bilmez yöneticiler gerekiyor. Burada amaç futbolu yönetmekten çok kitleleri ve elbette güncel deyişle algılarını yönetmek. Bunlardan da bolca bulunduğunu üzülerek görüyoruz.

    Geçen yıl Falcao, bu yıl Mesut Özil ve birkaç yıl önce tecavüz hükümlüsü Robinho!

    Tecavüz hükümlüsüne sığınak olmak yakışık aldı mı?

    Neden Türkiye bir tecavüz hükümlüsünün sığınağına dönüşüyor?

    Neden Falcao ya da Özil gibi topçular Türkiye’ye unlarını eleyip, eleklerini asmazdan hemen önce geliyorlar ya da getiriliyorlar?

    Başkasının parası benim elimi ya da çenemi neden yoruyor?

    Ne kadar biliniyor bilemem!

    Salgın ortamında perişan olan, işsiz kalan vatandaşı için devletimizin eli cebine gitmek bir yana IBAN numarası verdiğini biliyoruz. Aynı devletimizin kamu bankaları aracılığıyla iş bilmez ve savurgan futbol yöneticileri için kesenin ağzını açıp, çoğu anonim şirket olan kulüpleri krediye boğması ve bataktan çıkartmaya soyunması beni ve benim gibi milyonlarca insanı bal gibi ilgilendirir…

    Futbolun yalnız futbol olmadığını da…

    Umarım anlatabilmişimdir…

  • Zehir ve zehirlenmenin ortaçağda önde gelen korku nedenlerinden biri olduğuna vurguyla başlayalım söze. Yine, XIV. ve XV. Yüzyıllarda Avrupa nüfusunun en azından üçte birinden fazlasını yaşamdan koparan Kara Ölüm vebanın da zehirlenme sonucu yaşandığına inancın güçlü olduğu bir dönemden söz ediyoruz.

    Bu korkuyu yaşayanlardan birisi de Papa VII. Clement’tir. İtalyan cerrah  Gregorio Caravita 1524’te Papa’ya bugün için Covid aşısına eşdeğer sayabileceğimiz buluşunu sunar. İlgi görür görmesinde de bu buluşun başka deyişle panzehirin sınanması ve onaylanması gerekir.

    Bunun için de kişi ya da kişilerin zehirlenmesi ve panzehirin bu koşullarda uygulanması gereklidir.

    Hırsızlık ve cinayetten hükümlü iki Korsikalı tutuklu biçilmiş kaftandır bu deney için. Her ikisine badem ezmeli pasta içinde zehir verilir. Her ikisi de zehirlenme belirtileri gösterince birisine panzehir uygulanırken diğeri kontrol kolu olarak herhangi bir sağaltım almaz.

    Panzehir işe yaramıştır. Kurtulan hükümlünün cezası yaşam boyu kürek mahkûmiyetine çevrilir. Panzehir verilmeyen ise erkenden infaz edilmiştir.

    Caravita’nın panzehiri bir sonraki aşamada Papalık doktoru ve eczacısıyla birlikte bir senatörün katılımıyla oluşturulan heyet gözetiminde denenecektir. Denek yine bir cinayet hükümlüsüdür. Yumurta, şeker ve arsenikten oluşan zehir verildikten sonra zehirlenme belirtileri gelişince Caravita’nın panzehirinin bu kez de işe yaradığı görülür. Hükümlü, ölecekken kürek mahkûmiyetiyle yaşama tutunur.

    Bu deneyden 2 hafta sonra panzehir uygulaması 4 sayfalık bir yayına dönüştürülür.

    İzleyen yıllarda Fransa, İtalya ve Kutsal Roma İmparatorluğu toprakları üzerinde sayıları 1 düzineyi geçen tüyler ürpertici benzer deneyler yapılır.

    Antik Yunan’da da benzer deneylerin yapıldığı bilinmekle birlikte ortaçağdan Rönesans’a uzanan yıllarda bu tür deneyleri onaylayarak başlamasına izin veren kişi az önce adını andığımız Papa VII Clement oldu. Galen’in de kontrol kolu oluşturduğu gruplarda benzer deneyler yapmış olduğu bilgisini de ekleyelim.

    Tıp etiğinin gevşek ya da hiç olmadığı dönemlerde bu ve benzeri deneylerin çok düşünülmeden yapılabildiği unutulmamalı. Hatta, başarılı olunması durumunda ölümden kurtulma olasılığı bulunan hükümlülerin (eğer yapılandan haberdarlarsa) denek olmaya can attıkları bile öngörülebilir.

    Yazıya konu ürpertici deneyler ortaçağda kaldı sanıyorsanız eğer fena halde yanıldınız!

    Henüz geride bıraktığımız yüzyıl boyunca irili ufaklı böylesi deneyler yapıldı dünyada. Hem de hemen her ülkede. Kendilerine uygarlık etiketi yapıştıranların elleri hiç temiz değil.

    Konuya ilgi duyarsanız bağlantı derinleşme olanağı verebilir :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/04/08/emperyalizmin-irkci-tip-anlayisi/amp/

    Bu yazıya esin kaynağı olan Nature yazısına erimek için :