• Bugün günlerden Uğur Mumcu!

    Ölünce doğandır, hatta yaşamı sonsuzlaşandır!

    Bu kadar çok seveni olup da bu denli az anlaşılan var mıdır?

    Bir kitabında belgelere dayanarak 12 Eylül öncesi sokaklarda çatışan karşıt görüşlülerin aynı kaynaktan silahlandırıldığını yazmıştı.

    Nedense bu önemli saptaması hemen hiç bir zaman ilgi görmedi.

    Varsa yoksa yas, ağıt, ağlatı…

    Böyle anılmak Uğur Mumcu’ya yaraşmıyor…

    Anısına saygı için ilkeleri benimsenmeli, sözleri ve yazıları döne döne okunmalı, algılanmalı!

    Ağlama değil, anlama öne çıkmalı!

    Ceyhun Balcı, 24.01.2021

  • Basının tanınan ve okunan kalemleri Sözcü’den Uğur Dündar ve Serpil Yılmaz ile Cumhuriyet’ten Emre Kongar özel sektör aşı dışalımı yapsın, aşı eczane raflarında yer alsın ve gücü olanlar olmayanlar için askıda aşı yöntemiyle aşıya erişim sağlasın türünden bir düşünceyi paylaşınca bu yazıyı yazmak kaçınılmaz oldu!

    Bir yıldır dünyayı ve insanlığı silkeleyen küresel salgında aşı seçeneğinin ortaya çıkmasıyla ilk kez umutlandık. Maske-Mesafe-Temizlik üçlemesi etkili olsa da bu üçlemenin salgının kökünü kazımada yetersiz kaldığı da açıktı.

    Her şeyden önce aşının tüm zamanların en önemli buluşu olduğu, insanın sağlığını ve yaşam süresini doğrudan olumlu yönde geliştirdiği gerçeğinin altı çizilmelidir. Örneğin, bu satırların yazarı önemsiz bir bulaşıcı çocukluk hastalığının ölümcül bir komplikasyonu nedeniyle çoktan toprağa düşmüş olabilirdi.

    Geçen yüzyılın ilk üç çeyreğinde insanlığı ve özellikle de çocuklarımızı kırıp geçiren çocuk felci aşısını bulan Jonas Salk’ın aşıya patent almayacak mısınız sorusuna verdiği yanıt belleklere çivilenmiştir.

    “Güneşin patenti mi var ki aşının olsun!”

    Özlü ve soylu sözleri aşının insanlığın malı olduğunu yalın şekilde vurguluyor.

    Günümüzde hızlı şekilde üretilen korona aşıları içinde doğrudan devletlerce üretilenler olduğu gibi çoğunluğu devlet desteğiyle üretilmiş özel girişim ürünüdür. Gönül isterdi ki tüm aşılar kamu üretimi olsun, hiç olmazsa bu kez insanlığın ortak malı kazanç gözetilmeksizin hakça ve eşitlikle paylaşılsın!

    Günümüz dünyasında vatandaşı başına 6-9 doz aşı edinen gönenç ülkelerinin yanı sıra aşının neredeyse adını duymamış dünyalılar da var!

    Oysa küresel salgın belki de başka hiçbir konuda olmadığı kadar “Ya hepimiz, ya hiç birimiz!” sözüne uygun bir çözüm gerektiriyor. Başka deyişle, aşı istifleyenler dünyada aşılanmamış çoğunluk olduğu sürece rahat soluklanamayacaklar. Durum bu denli açık ve anlaşılabilirken açgözlülüğün tavana vurması ancak emperyal içgüdüyle açıklanabilir.

    Askıda aşıyı gündeme getiren hanımefendiye ve beyefendiye kısa yoldan söylemekte yarar var! Elbette iyi niyetinizden kuşkum yok! Ama…

    “Askıda aşı olmaz!”

    Her ne kadar korona aşıları hızla üretilip kullanıma sunulmuş olsa da hiç birisi ruhsat alabilmiş değildir. Şu anda başlanan aşılamalar Faz IV çalışması kapsamında İvedi Kullanım Onayı ile yapılabilmektedir. Dolayısı ile ruhsatsız bir ürünün eczane rafına konması ve parası olanın kullanımına sunulması gibi bir uygulama söz konusu olamaz. Diğer yandan ise, böyle bir uygulamanın vicdana sığmayacağı da unutulmamalıdır.

    Her fırsatta sormamız gereken iki soruyu anımsattıktan sonra sürdürelim!

    1. Türkiye olarak neden yeteri kadar aşı edinemedik?
    2. Neden edindiğimiz aşıları çeşitlendiremedik?

    Bu iki soru usun ve bilimin kaçınılmaz gereğince, saydamlıktan ve toplumu bilgilendirmekten hoşlanmayan yönetenlere her fırsatta sorulmalıdır.

    Diğer yandan ise, aşı sürecinin başından bu yana gerek basının ve gerekse kimi akademik unvanlıların aşı retçiliği değil ama aşıya güvensizlik pompalayan açıklamaları ortamdaki bir diğer olumsuzluk olarak kendisini gösterdi ve göstermeyi sürdürmektedir.

    Özel sektör aşı dışalımı yapsın, isteyen satın alsın türünden söylemlerin de aşıya güvensizlik değirmenine su taşıyacağı açıktır.

    Ayrıca, küresel ölçekli bir aşı darlığının söz konusu olduğu ortadayken özel sektöre aşı dışalımı yolunu açmak darlığı gidermeye katkıda bulunmaz. Olmayan şeyi kim almak isterse istesin bulamayacaktır.

    Aşıyı güneşle özdeşleştiren Jonas Salk’ın sözünden esinle sağlığın ve elbette koruyucu sağlığın birincil öğesi olan aşının üretiminin değilse bile erişiminin kamusal kapsamda sağlanması son derece önemlidir. Bu alanda ikilik anlamına gelecek iki tarafı keskin bıçağa eşdeğer uygulama çözümün değil sorunun parçası olacaktır.

    Çok okunan ve dolayısı ile de saygı ve güven duyulan gazete yazarlarının kafalarında kurguladıkları kimi tasarımları kamuoyuyla paylaşmadan önce uzmanlara danışmalarında ve süzgeçten geçirdikten sonra yazmalarında sayısız yarar var!

    Daha önce de belirtildiği gibi korona aşılarının tümü ruhsatsızdır. Dolayısı ile ruhsatsız ama ivedi kullanım onaylı bu ürünlerin kamu otoritesi güdümünde kullanılmaları olmazsa olmaz gerekliliktir.

    Elbette, aşı niceliğiyle birlikte aşı türleri çeşitlendirilmelidir. Ancak, çeşitlendirmenin yolu aşıyı da sadaka kapsamına alarak bir bakıma denetimsiz ürüne dönüştürmekten geçmiyor.

    https://www.veryansintv.com/askida-asi

  • Prof.Dr. Levent DOĞANCI

    Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı

    Zaman ayırabilecekler yazının sonundaki bağlantıya tıklayarak bilgileri görüntülü olarak alabilirler.

    Bu soruya en kısa yanıt “çünkü salgından kurtulmak için başka bir çare görünmüyor! ” olur. Yaklaşık bir yıldır tüm dünya siyasi, ekonomik, ticari, tıbbi ve bilimsel bir mücadele içinde “pandemi” dediğimiz bütün ülkeleri etkileyen bu salgınla boğuşmaktadır. Çok eskiden beri bilinen Corona isimli virüsün, yeni bir melezi olan CoV-2 (Covid-19) ölümcül ve yaygın bir infeksiyonla bütün ülkeleri ciddi bir şekilde etkilemektedir. Etkili ve özgül bir antiviral tedavisi olmayan bu salgın hastalığın başarılı bir şekilde yok edilebilmesi için önümüzde ikisi doğal biri yapay üç yol bulunmaktadır. İlk yol yerkürede yaşayan tüm insanların büyük bir çoğunluğu yıllarca süren bir salgında, doğal olarak virüsle karşılaşarak toplumsal bir immünite oluşturur ve sonunda sağ kalanlar bağışıklık kazanarak salgın doğal olarak sonlanır; yani “ herd immünite ” denilen olay gerçekleşir.  İkinci doğal yol olarak mutasyona açık olan bu virüs bir büyük mutasyon (melezlenme) daha geçirerek insandan insana bulaşma veya hastalık yapma kabiliyetini kaybederek diğerCorona virüsler gibi tarihe karışıp gider. Mutasyon virüsün çok daha ölümcül de olmasına yol açabilecek bir değişim de gösterebilir ki o zaman insanlık açısından (çok az bir olasılık da olsa) yok olma tehlikesi doğabilir. Bu doğal olayların insanlığın kaç yılına mal olacağı ve yapabileceği toplumsal hasarın ne büyüklükte olacağı tahmin bile edilemez. Görüldüğü üzere bu pandemiyi bitirebilmek için insanoğlunun elinde aşılama ile kazanacağımız bağışıklık haricinde kullanabileceği başka bir metod şu an mevcut değildir. Diğer bir deyişle aşılanmaktan başka bir çare görünmemektedir.

    Dünyada rutin olarak aşı üreten ve yeni bir aşı üretme-geliştirme kapasitelerine sahip bir kısmı çok uluslu, çok sayıda tıbbi kartel bulunmaktadır. Bunlar arasında uluslararası boyutta müthiş bir rekabet ve yarış vardır. Çünkü artık medikal kartel, birçok diğer kartelin (silah, petrokimya, turizm vb.) önüne geçerek muazzam bir boyutta ekonomik güç ve endüstriyel bir dev olmuştur. Bu rekabetin uluslararası boyutta olduğu ve zaman zaman etik değerlerin de dışına çıkılarak yarışın devam ettirildiğini söylemek çok güç olmaz. Toplumun birçok kesiminin kafa karışıklığına düşmesinin bir nedeni de bu rekabetin körüklediği ve internet ortamında hızlı bir şekilde yayılan asılsız bilgi kirliliğidir. Bizim ülkeler gibi kendi beşeri aşı teknolojilerini stratejik olarak geliştiremeyen uluslar bu bilgi kirliliğinin de ana hedefleri haline gelmektedir. 

    Bu kısa girişten sonra gerek halk ve gerek ise sağlık çalışanları arasında Covid-19 aşılarıyla ilgili çeşitli soruları yanıtlamaya çalışalım:

    –          Hangi aşı?

    Bu sorunun ek kısa yanıtı, “en kısa zamanda ve güvenilir olarakulaşılabilen” aşıdır. Çeşitli üretici firmaların değişik tekniklerle hazırladıkları aşıların bilimsel olarak etkinlikleri arasında doğal olarak küçük farklılıklar olacaktır. Artık aşı çalışmalarının kuralları, fazları, güvenlik-etkinlik oranları ve hatta yayınlanan bilimsel makaleler bile sağlık çalışanı olmayan diğer insanlar tarafından da medyatik ortamda yakından izlenmektedir. Bu durum aşı kararlarının verilmesine yardım etmediği gibi daha da kafa karıştırıcı olmakta, yarardan ziyade zarar getirmektedir. Hangi firmanın ürettiği Covid-19 aşısının salgını söndürmek için bir diğerinden üstün olabileceği hakkında bir yorum yapmamıza şu andaki bilimsel veriler yeterli değildir.

    –         Kaç gün ara ile aşı olmak daha yararlıdır? 

    İnsan bağışıklık sistemi dışardan uygulanan aşı içinde bulunan bir antijene karşı (Bu antijen virüsün dikensi proteini, virüsün öldürülmüş kendisi, veya virüs partiküllerini sentez ettirebilen genetik mühendislikle hazırlanmış genetik dizilimler (m-RNA) olabilir) belirli bir sürede yanıt verir. Gözle görülemeyen bir sistem olan bağışıklık sisteminin kendi koruyucu proteinlerini (antikorlarımız) sentez edebilmesi için 14-21 günlük bir süreye ihtiyaçları vardır. Bu süre içinde yine fark edemesek bile immün sistem hücre ve dokuları bu yeni antijenik uyarıma karşı oldukça yoğun bir çalışma içine girerler. Öncelikle daha büyük ve ekonomik olmayan immünglobulin M dediğimiz antikor sentezlenir; bu askerlikteki hazır kuvvete benzeyen bir yapıdır ve ekonomik bir molekül değildir. Vücud içindeki saklanma süresi kısıtlıdır.  Bağışıklık sistemimiz daha uzun süreli ve daha ekonomik olarak saklayabileceği immünglobülin G antikorlarını 14-21 günlük bir sürede yeterli düzeye çıkartır ve hücre ve dokularda bu molekülün sentezlenme aşamaları hazır hale getirilir ki bir sonraki gerçek mikrop temasında antikor yanıt süresi çok kısa olabilsin. İlk aşılamadan sonra 14-21 gün içinde koruyuculuğumuz oluşur. Bu koruyuculuğun etkisini ve süresini arttırmak için ikinci bir aşı yapılır ki bağışıklık doku ve hücrelerimizin hafızalarına aldıkları yanıt çok daha güçlü olsun. Örneğin ülkemizde çocukluk çağında uygulanan Hepatit-B aşılarımız (gen mühendisliği tekniğiyle hazırlanan bir diğer aşıdır) üç kez (ilk ay, bir-iki ay sonra ve 6-12 ay sonra) yapılır ve üç uygulama sonrasında yaşam boyu süren bir bağışıklık kazandırır. 2000’li yılların başından beri yapılan uygulama ile ülkemizdeki hepatit-B sorunu oldukça azaltılabilmiştir. Covid-19 aşılarında da amaç toplumun bir an önce etkin bir düzeyde antikor düzeylerine ulaşmasıdır. Oluşan bağışıklığın da bir müddet koruyucu düzeyde kalması gereklidir. Bu açıdan belirlenen 28 gün uygun mantıklı ve bilimsel bir süre olarak öngörünmektedir. Büyük kitlelerin aşıya verdiği yanıta göre bu sürede bazı değişiklikler olması da muhtemeldir.

    –  60 yaş üstü insanlarla ilgili çalışma olmadan aşı uygulanabilir mi?

     Faz III çalışmaları 60 yaş üstünde yürütülmediği için 60 yaş üstüne aşı uygulaması tehlikeli midir sorusu çok sorulmaktadır. 60 yaşına kadar bağışıklık siteminin normal olan bir kişinin bir anda bu sistemi arızalanmayacağına göre bu korku çok yersizdir. Diğer bir çok aşıda olduğu üzere bu yaşda olan insanlar aşının uyandıracağı antikor yanıtına daha az sahip olacaklardır. Bu gerek mevsimsel influenza (grip) aşılarında ve gerek ise Pnömoni (zatürre) aşılarında da bu şekildedir. Yani 60 yaş üzerindeki insanlarımız da bir kontrendikasyon yok ise aşılanmalıdırlar.   

    Virüs mutasyonundan dolayı aşı etkisini kaybeder mi?

    Virüsün dikensi çıkıntısında çok büyük bir mutasyon olmadığı sürece kaybetmez.

    Nasıl aşı nasıl olabilirim?

    Covid-19 aşıları ülkemizde aksine bir karar olmadıkça devlet kontrolünde uygulanacak aşılardır.

    –         Kimler Aşı Olabilecek ? 

    Devletin oluşturduğu E-nabız ve HYSY (Halk Sağlığı Yönetim Sistemi)’ nin izin verdiği ve onayladığı kişiler salgın açısından risk sıralamasına göre belirlenerek aşı olabileceklerdir.

    Corona Aşısı Olan Kişiler de Maske Takmalı mı?

    Evet, aşılanan kişiler de koruyucu önlemleri şimdiki gibi devam ettirmelilerdir, ta ki salgının sona erdiği ilan edilene kadar.

    Covid 19 Aşıları Kaç Doz Yapılmaktadır?

    Ülkemize getirilmesi olası tüm aşı çeşitleri iki doz olarak planlanmıştır. 

    Covid-19 Hastalığı Geçirmiş Olanlar Aşı Yaptırmalı mı?

    Hayır. Sağlık Bakanlığının ikinci bir talimatına kadar Covid 19 geçiren (PCR pozitif asemptomatikler de dahil olmak üzere) aşı uygulaması yapılmayacaktır.

    Covid 19 Aşıları Uzun Vadeli Koruma Sağlayacak mı?

    Bu soruya bilimsel olarak “umarız” diye yanıt vermek daha gerçekçi olur. 

    Covid-19 Aşımı Nerede Yaptırabilirim?

    Devletin size göstereceği yetkilendirilmiş sağlık merkezlerinde yaptırabileceksiniz.

    Covid19 Aşısı Kısa Sürede Nasıl Bulundu?

    Aşı teknolojisine ve yeni geliştirme kapasitesine sahip üreticiler (aşı kartelleri), ileri bilimsel ve teknolojik merkezlerle yaptıkları işbirliği ve yeterli innovasyon imkan ve kabiliyetleriyle; en önemlisi de daha önceki teknolojilerinin getirdiği avantajı kullanarak çok hızlı bir şekilde aşıları üretmiş ve uygulanabilecek hale getirmişlerdir.

    Koronavirus Aşısı Alerji Yapar mı?

    Allerjik bünyelerde her antijen allerji yapma olasılığı taşır. Bu nedenle aşılar sağlık kuruluşlarında yapılacak, erken allerji olasılığına karşın hasta 30 dakika süreyle bekletilerek, allerji açısından gözlenecektir.

    Koronavirüs Aşısı Kısırlığa Neden Olur mu?

    Bu tür bir yan etki şimdiye kadar hiçbir aşıda bildirilmemiştir. 

    Koronavirüs Aşısı Koruyuculuk Oranları Nelerdir?

    Koruyuculuk oranları (protective immunity) değişik çalışmalara ve aşı yapılan kişinin yaş ile bağışıklık durumuna göre değişiklik göstermekle birlikte %75-95 gibi yüksek bir oranda saptanmaktadır. Ancak buradaki kilit sorunun “ aşılar salgını durdurmakta ne kadar başarılı” olabileceğidir ki, bunun yanıtını 2021 yılında hep birlikte görebileceğiz.

    Emziren Anneler Koronavirüs Aşısı Yaptırabilir mi?

    Gebe ve emziren anneler kendi istekleri halinde aşı olabilirler. Gebeliğin ilk üç ayında uygulanmaması önerilmektedir.

    Koronavirüs Aşısı Şeker ve Kanser Hastalarına Yapılır mı?

    Kendi klinisyenleri tarafında değerlendirilmek kaydıyla yapılabilir. 

    Son söz olarak, internet üzerinden veya görsel medyadan uzmanı olmadığı halde çeşitli komplo teorilerileri ve absürd bilgilerle, insanlarımızın geleceğini tehlikeye atanları dinlememekte büyük bir toplumsal  yarar vardır.  Unutmayın ki son 2 yüzyılda insan ömrünün uzaması, dünya nüfusunun inanılmaz bir ölçüde artması iki büyük buluşla gerçekleşmiştir. İmmünizasyon (aşılama) ve antibiyotikler. Bu bağlamda, aşı uygulamasının yaygın bir başarısı için her aydın bireyin yardımının gerekliliğini vurgulayarak sağlıklı günler dilerim. 

    ​ https://www.youtube.com/watch?v=gRaSYt2IGPA&feature=youtu.be

  • Bizdeki bir kısım okuryazar birkaç aydır bir sevinçli, bir sevinçli! Nedeni Biden’ın Trump’ı yenmiş olması. Kendi ülkelerinin çoğu sorununa ABD’ye gösterdiklerinin pek azını gösterirler bu vatandaşlarımız. Çoğu İngilizce okur, İngilizce yazar. Türkçe okuyup yazanların bile Amerikanca düşündüklerine tanıklık edilir.

    Biden sevinçlerinin Obama’nın başkanlığı onuruna koyunlarını kurban eden Vanlı saf köylümüzden eksiği yoktur.

    Haksız da sayılmazlar!

    Çok kutsal bir gerekçeleri var!

    Yeryüzünde bir ülkenin ve o ülkede yaşayanların faşizmden kurtulmuş olması yabana atılır gibi olmasa gerek!

    Sözlüklerdeki anlamlar hiç kuşkusuz gereklidir ve yararlıdır! Faşizm’in karşısına çoğu kaynakta Mussolini’yle başlayan, baskıcı, genişlemeci ve hatta sosyalizmden motifler taşıyan bir anlayışla bağdaşan şeyler yazılır.

    Yanlış olmasa da eksiktir bu tanımlama.

    Sözcük anlamının kavramsal ve güncel anlamla bütünleşmesi gereği olmasa sevinenler kervanına ben de katılabilirdim.

    Düşünsel bakımdan faşizmin, emperyalizmin önde gelen aygıtı ve benzetme yerindeyse sopası olduğu eklenmezse eksik bırakılmış olur.

    Sevinçlerini gizleyemeyen vatandaşlarımız her nedense olaya bu açıdan bakmaktan kaçınırlar. Böyle bakılması gereğini herhangi birimiz kadar bilirler. Ama, bu açıdan baktıkları anda efendilerine başkaldırmış olacakları kesindir. Kaçınmaları bundandır. Bunun yerine, Trump’ın yenilgisi gerekçesiyle Amerikan emperyalizmini allama pullama eylemini yeğlerler. Bir bakıma kendilerini Beşinci Kol etkinliğine gönüllü etmiş olurlar.

    Özellikle 2. Dünya Savaşı’nı izleyerek emperyalizmin birincil gücü konumuna gelen ABD o günden bu yana ve özellikle de sosyalist blokun yıkılması sonrasında emperyal azgınlığını her geçen gün artırmıştır. Bu eğilim dışta kesinlikle faşizmi gerekli kılmıştır. Yeri geldiğinde uzaklardaki işbirlikçi kollarını kullanan ABD emperyalizmi, yeri geldiğinde ise acımasız silahlı güç kullanmaktan çekinmemiştir. Dolayısı ile ABD hiç olmazsa son 75 yılda dışta faşist bir güç olmaktan kaçınmamıştır.

    Amerikan dış faşizminin ülkemizdeki yüklenicileri : BİZİM ÇOCUKLAR!
    Dış faşizm

    Faşizm, Amerikan dış politikasının omurgasıdır dense abartılmış olmaz. Amerikan anayurdunun binlerce kilometre uzağındaki, deniz aşırı topraklarda Amerikan egemenliğinin sürdürülebilirliği faşizm olmadan düşünülemez bile. Bu nedenle, ABD’de faşizmi Trump’la sınırlamak, diğerlerini adlarındaki niteleme gibi “demokratlıkla” özdeşleştirmek en iyi olasılıkla safdillikle özdeşleştirilebilir. Emperyal güç olmaktan vazgeçmediği sürece faşizm ABD için bir seçenek olmanın ötesinde zorunluluktur. Faşizmsiz dünya efendiliği düşten öte beklenti olamaz.

    Amerikan halkının faşist baskı altında olması ve bir şekilde bu baskıdan kurtulması da kuşkusuz sevindirici bir durumdur. Ancak, bu sevinç ABD emperyalizminin dıştaki etkinlikleri görmezden gelinerek dışa vurulursa cehaletten ya da kötü niyetten söz etmek kaçınılmaz olur.

    ABD emperyalizminin içteki etkileri de görmezden gelinemez. Eşitsizlik, adaletsizlik ve acımasızlık üçlemesiyle de tanımlanabilecek bu durumun milyonlarca Amerikan vatandaşını bunalttığı çok açıktır.

    Örnek vermek gerekirse, geçtiğimiz yılın ortalarında soluksuz bırakılarak Minneapolis’in orta yerinde yaşamına son verilen siyahi Amerikalı George Floyd olayı hemen her yıl birden çok kez yinelenen trajedidir. Amerikan emperyalizminin dıştaki faşist tutumu içteki olumsuzlukları perdelemeyi de amaçlar.

    İç faşizm!

    Oksijene değinmek gerekirse!

    Bugünkü bir Amerikan gazetesinde rastladığım haber dünyayı ve kimi yurttaşlarını oksijensiz bırakan süper güç manzarasını sermekteydi gözlerimizin önüne. Haberden anlaşılan, inanılması güç olsa da Kaliforniya’da oksijen kıtlığının yaşandığıydı.

    Küresel salgını başlangıçta önemsemeyen ve hatta Çin’le olan ekonomik ve teknolojik yarışında avantaj öğesi olarak gören ABD’nin Covid 19’la karşılaşır karşılaşmaz ringe iki seksen bir doksan uzanmış boksör gibi yere serildiği görüldü. Kişi başına yılda 10 bin doları aşkın sağlık harcaması yapan üstün gücün nanometrik yarı canlı karşısındaki umarsız görünümü tarihsel bir olaydı. Tarihe geçen bu gelişme zamanı geldiğinde tüm çarpıcılığıyla yazılacaktır.

    Yeryüzünde geçtiğimiz yıllar boyunca zemin ve güç kaybeden emperyal faşizmin oksijensiz kalışı ilginç bir gelişme olsa gerek. Etme bulma dünyası deyip geçmek kolaya kaçmak olur. Küresel salgının başından bu yana gözden kaçırılmaması gereken bir başka önemli ayrıntı hastalığın sınıfsal ayrım gözetmese de, sınıfsal farklılıkların hastalığa yakalanmada önemli etken olduğudur. Buna bağlı olarak dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi ABD’de de salgının kurbanları arasında toplumun alt katmanları yer almaktadır. Haberdeki benzetmeye dayanarak karneye bağlanmış olduğu anlaşılan oksijen gazı kısıtı da doğallıkla bu kesimleri vuracaktır.

    Dünyayı titreten, kendi vatandaşlarının yanı sıra dünyanın boğazına çökerek oksijensiz bırakan süper gücün oksijensiz kalarak oksijeni karneye bağlamak zorunda kalması ibretlik olsa gerektir.

    Amerikan faşizmini sonlandırmak için keşke Amerikan halkının oyları yeterli olsa!

    Ceyhun Balcı, 13.01.2021

  • Bağlantıdan okuyabileceğiniz yazı yazı bundan 1.5 yıl önce yayımlanmıştı.

    http://dagarcikturkiye.com/2019/06/01/kizamuk-agidi/

    O zaman, şimdi yerküreyi kasıp kavuran  küresel salgının adı bile yoktu. Doğal olarak, “aşı reddi”ne yoğunlaşılmıştı. Bugün, küresel salgınla aşı aracılığıyla baş etmeye yakın olduğumuz güncel durumda “aşıya güvensizlik” olgusunun öne çıktığını biraz da şaşırarak izliyoruz.

    Aşıya güvensizlik bağlamında ellerinden geleni yapanların başarılı oldukları kuşkusuzdur. Son yapılan kamuoyu araştırması Covid 19 aşısını yaptırmayacağını söyleyenlerin oranı % 50’ye yakın. Aşının toplumun en az % 60-70’ine yapılmaması durumunda beklenen başarının elde edilemeyeceği önemli bilgisini de bir kenara not edelim.

    Bu güncel gelişmede bizleri şaşırtan ise eğitimli-öğretimli cehaletin öne çıkmış olması. Bu tür cehaletin öne çıkmasında basının güvenilir (!) ve çok okunan kalemlerinin yanı sıra, adlarının  önünde hekim nitelemesi ve akademik unvanı taşıyanların katkısı da ayrıca ironik bir durumdur.

    Aşıya güvensizlik yaratan görüşler arasında komplo kuramları da var! Aşının üretildiği ülkenin güvenilmezliği de! Rusya’da üretilen aşı için çok işitilmedi ama Çin’de üretilen aşılar şimdiden yerin dibine batırıldı sayılır. Bunu yapanların yakınlarındaki değersiz sayılmayacak bir teknoloji ürüne göz atmaları bilmem işe yarar mı? Diğer yandan, yine Çin’in geçtiğimiz haftalarda aya uzay aracı gönderip geriye de getirebildiğini, dünyanın en hızlı işlem yapan bilgisayarını ürettiğini anımsatmakla yetinelim.

    Dünyanın bu salgın ortamını ne psikolojik ne de ekonomik olarak daha uzun süre kaldırması olası görünmüyor. Bunun kadar önemlisi, sağlık dizgesinin ve elbette o dizgenin özneleri olan hekimlerin ve onların ayrılmaz parçası olan sağlık çalışanlarının bu yoğunlukta çalışmayı sürdürmelerinin her geçen gün olanaksızlaştığı da unutulmamalı.

    Elbette, ülkemiz neden daha fazla sayıda aşı edinemedi ya da edindiği aşıları daha fazla çeşitlendiremedi soruları bir yandan sorulmalıdır. Ancak, salgında gelinen durumda aşıya güvensizlik yaratan her trülü eylem ve söylemden uzak durulması yaşamsal önemdedir.

    Bundan bir kaç yıl önce aldığı kararla aşı reddini hukuksal güvenceye kavuşturan yüksek yargı organı Anayasa Mahkemesi, konuyu akılcı ve bilimsel açıdan yeterince irdelememekle büyük hataya düşmüştü. Bu durum karşısında, yeni bir yasal düzenlemeyle bu hatayı giderme görevi olan siyasi iktidar ve yasa koyucu da oralı olmamakla bir diğer hatanın altına imza atmış oldu.

    Toplum sağlığını korumada olmazsa olmaz gereç olan aşı konusunda özgürlük kisveli baskıya direnilebilmiş olsa bugünün salgın ortamında çok daha rahat olunabilirdi.

    Ne yazık ki, bu ve benzeri sıradan gerekçeler salgın yönetiminin arkasında olmak yerine önünde olmak şansını ortadan kaldırmıştır. Aşı gibi önemli bir dönemeçte karşılaşılacak başarısızlığın bedelini kafanızda canlandırmayı denemeniz bile dehşet verici olmalıdır.

    Oysa, çok temel bir bilgi ve ilke değil midir? Özgürlüğün bir başkasının hakkını sınırladığı yerde sonlandığı, sonlanması gerektiği. Üstelik söz konusu olan bir de yaşam hakkıysa!

    Ceyhun Balcı, 12.01.2021

  • Böyle soru mu olur diyenler çıkacaktır! Onların hoşgörüsüne sığınarak sürdüreyim!

    Salgını yeryüzü egemenliği için çatışan derin devletlerden birinin başlattığını yazıp çizenler de var!

    Hatta, biraz daha ileri gidip gerçekte küresel salgın yok, ölüm sayılarında geçen yıla göre fark yok diyenlere de rastlamak olası!

    Komplocuları ve görmezden gelicileri kendi küçük dünyalarıyla baş başa bırakmak en iyisi!

    Aşıya karşı olup da durumun olumsuzluğu karşısında “susmak iyidir” diyerek pusuya yatanlar aşıyla ilgili en küçük olumsuz gelişmede sahne almayı sabırsızlıkla beklemekteler.

    Aşı yaptırırım ama Alman, İngiliz ya da Amerikan olursa diyen “İngiliz sicimiyle asılmalı” anlayışındakiler ise ayrı bir alem. Konuyla ilgili en küçük yetkinlikleri olmadan bu konuda alabildiğine kalem oynatarak aşı karşıtlığı değil ama aşıya güvensizlik yarattıklarının ya farkında değiller. Ya da karizma sarhoşluğu gözlerini kör etmiş durumda!

    Doktor unvanlı bir başkası ise Çinli firmanın rüşvetçiliğinden dem vurarak bu aşıyı yaptırmayın diyebiliyor. Bilgisizlik öylesine üst düzeyde ki, Biontech aşısının destekçisi Pfizer’ın 15 yıl kadar önce bir ilâç denemesi kapsamında Afrika’da rüşvet değil ama ölüm dağıttığından habersiz. Eski defterler karıştırılırsa hemen her şirketin geçmişinde oylumlu bir yazıya konu edilecek pek çok karanlık nokta bulunabilir.

    Şu andaki sorunumuz küresel salgın!

    Başta hekimler olmak üzere sağlık çalışanları salgın sürecinde özveriyle çalışmaktalar. O da yetmez! Hastalanmaktalar! Hatta, ölmekteler. Ölmek söz konusu olmasa bile bu yoğun ve ağır tempo daha ne kadar sürdürülebilir?

    Aşı konusunda armudun sapı, üzümün çöpü diyenlerin yukarıdaki soruyu anımsamalarında yarar var!

    Bir de bilimci kesilenler var!

    Faz 3 çalışmaları tamamlanmamışmış…

    Aşı tarihi bilinirse farklı yaklaşılabilir konuya!

    Tarihte kısa sürede geliştirilen aşılardan birisi olan EBOLA aşısı bile çalışmaların başlamasından 5 yıl sonra ruhsat alabilmiş.

    Küresel salgın ortamında sürenin daha da kısaltılabileceği öngörülse de en fazla 2-3 yıla geriletilebilir bu süreç.

    Covid 19 salgınında insanlığın bu kadar zamanı var mı?

    Yanıt evetse, faz çalışmaları sindire sindire uzatılabilir.

    Yanıt hayırsa “uzat kolunu dünya, uzat kolunu Türkiye” demekten başka çıkar yol bulunmuyor.

    Salgın ortamında yerleşikleşmiş bilimsel süreçlerin de kısaldığına tanıklık ediliyor. Konuyla ilgili bilimsel yayınların kısa sürede paylaşılmasına benzer şekilde Covid 19 aşıları da hızla kullanıma sokuluyor. Elbette ruhsatlandırma yoluyla değil. İvedi kullanım izniyle.

    Bugünkü ivedi koşullar altında sorulması gereken soru “aşı yaptıralım mı?” olmamalıdır!

    İlle de bir soru sorulacaksa, bu “aşı yaptırmama hakkı olmalı mı?” olmalıdır.

    İpe sapa gelmez gerekçelerle aşı konusuna olumsuz yaklaşanların yaşamın gerçeklerinden uzak oldukları kuşkusuzdur. Bu gibileri yaşamın gerçekleriyle tanıştırmak için bilmem ne yapmalı?

    Covid 19 hastalarının bulunduğu yoğun bakımlarda gözler önüne serilen manzaralar ve o ortamların birincil özneleri olan sağlıkçıların yürekler acısı görünümleri de akılları başa getirmeye yetmiyorsa çaresiziz demektir!

    Bu anlamsız ve gereksiz tartışmaların aşı reddi değil ama aşıya güvensizlik yarattığı yapılacak kamuoyu araştırmalarıyla ortaya konabilir. Aşıdan başka umara uzak olan insanlığın içinde bulunulan koşullarda aşıyla ilgili tartışmaları özenli yönetmesinde yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Yazının başlığı da olan soruyu yanıtlayabildiysem ne mutlu!

    https://www.veryansintv.com/asi-yaptiralim-mi

  • Bilenler için değil ama bilmeyenler için altını çizmeliyim! Fikri Sağlar’la yaşamımın hiçbir döneminde düşündeş olmadım. Tersine, Sağlar’ın pek çok konudaki duruşu tepkimi çekmiştir.

    Denebilir ki, sırası mıydı? Yargının bunca sorunu arasında türbanlı yargıç dert edilecek ayrıntı mıydı? Ben de aşağı yukarı bu görüşteyim.

    Ancak, vurgulamak istediğim konu başka!

    Fikri Sağlar gündemle uzaktan yakından ilintili olmayan, hiç akla getirilmesi gerekmeyen bir tartışmanın fitilini ateşlemiş olabilir.

    Diğer yandan ise bir düşüncesinin ötesinde duygusunu paylaşmıştır bu yolla! Her türlü eleştiride bulunabilirsin. Çılgınlıkla, densizlikle ya da düşüncesizlikle de suçlayabilirsin! Ama, bu açıklamayı suç kapsamına almak da neyin nesidir?

    Fikri Sağlar’ın geçmişteki sayısız yanlışından yola çıkarak, bir tür “ben senin babanı da sevmezdim” türünden yaklaşım da bu önemli gelişmeye ilgisiz kalmak da aklıma yatmıyor

    Bundan 10-15 yıl önce birilerinin “ben bu yargıya güvenmiyorum” demesini ne çabuk unuttuk. O sözler bile olgunlukla karşılanmıştı. Oysa, Sağlar’ın bugünkü sözlerinden çok daha önemli ve dikkat çekici değil miydi “yargıya güvenmeme” bağlamındaki açıklama?

    Sözlerin ve görüşlerin aldığı tepkiyi sözün ve görüşün sahibi üzerinden değerlendirmek çok doğru gelmiyor bana. Yakın geçmişte açılım masalarının ortada olduğu sürecin “iyi adamı” Sağlar’ın bugün kötü olması ders niteliğinde bir gelişmedir. Bugün iyi olanların yarın kötü olmayacağının güvencesi var mıdır?

    Sözü uzatmaya gerek yok!

    Böylesi, biri diğerini izleyen akla zarar gelişmelerden sonra kendimi cendereye girmiş gibi duyumsuyorum!

    Türkiye gündelik yaşamın giderek zorlaştığı bir ülkedir artık!

    Benzeri akla gelmez bir gerekçeyle herhangi birimizin kapısının çalınmayacağının güvencesi yoktur.

    Kafalarda oluşan düşüncelerin açıklanması öncesinde ortama ve iktidara uygunluk vazgeçilmez ölçüt olmaya doğru gitmektedir.

    Bir vatandaş olarak hiç de hoşnut değilim bu durumdan!

    Bu sorunu Fikri Sağlar’la sınırlamak hatanın büyüğü olur.

    Ceyhun Balcı, 06.01.2021

    Bu yazı http://www.azimvekarar.net’te de yayımlanmıştır.

  • Lascaux ?

    Altamira ?

    Bulmaca tutkunları için tanıdıktır az önce soru imiyle paylaştığım sözcükler.

    Birisi Fransa’da diğeri İspanya’da olan  buraları tarih öncesi mağara resimleriyle ünlenmiştir!

    Daha çok av sahneleri ve dolayısı ile de hayvanları konu alır buralardaki resimler. Avcı-toplayıcı toplumların önde gelen gündelik yaşam etkinliklerini o zamanın tuvali sayabileceğimiz mağara duvarlarına aktarması kadar doğal bir durum olamazdı.

    Bulmacalarda ya da başka kaynaklarda olsun!

    Mağara ressamlığına ilişkin bilgilere rastladığımda yeryüzündeki uygarlığın sıfır noktalarından birisi sayılan Anadolu düşerdi aklıma!

    Anadolu’da mağara resimleri olmaması söz konusu olamazdı!

    İyi de bu konuda kaynak yok muydu?

    Varsa da bundan haberdar olmamamız olağan bir durum sayılır mıydı?

    Bugünlerde okuduğum bir kitap bu konudaki merakımı gidermiş oldu!

    Tarih öncesi kaya resimleri Anadolu’nun batısındaki İyonya-Karya sınırındaki Bafa Gölü’nü çevreleyen Latmos (Beşparmak) dağlarında. İzmir’den 1.5-2 saat uzaklıkta.

    İlginç bir başka nokta Lascaux ve Altamira gibi adı çok duyulmuş mağaralardaki kaya resimleri hayvanları konu alırken Beşparmak dağlarındaki kaya resimlerinin ana konusu insandır. Kadın, erkek, cinsellik ve gündelik diğer etkinlikler bu resimlerin konuları olmuştur.

    Anadolu insanlığın yoğun yaşam alanlarından birisidir bilindiği gibi!

    Anadolu uygarlığın beşiğidir hiç kuşkusuz!

    Bu uygarlığı yaratanların, günümüze ulaşmasını sağlayacak denli kalıcı sanatsal yapıt verenlerin yüce anısı önünde saygıyla eğilerek!

    Ceyhun Balcı, 02.01.2021

  • Öncelikle vurgulama gereği duyuyorum!

    Doğma büyüme İzmirli olmasam da, şu ana kadarki yaşamımın üçte ikisi bu kentte geçti. Burada olmaktan ve yaşamaktan hoşnutum. Kentlisi olduğum İzmir’in Atatürkçü ve çağdaş tutumunun gurur kaynağım olduğunu da eklemeliyim.

    Tüm bunlar, beni gerçeklere karşı kör etmeye yetmiyor!

    Aşağıdaki bağlantıda yer alan haberin anlamını kafanızda canlandırmanız için kısa bir betimleme yapmalıyım!

    İzmir’e kuzey yönünden gelen uçuşunuz sırasında teker koymaya az kala metropolü gözlerinizin önüne seren görüntüler izlersiniz. Bu görüntüler uzun sürmese de kentle ilgili bilgilenmenize yeter.

    Güneyden inişlerdeki Tahtalı barajı ve çevresi yeşilliği metropole oldukça uzaktır. Bu kentte yaşayanlar buranın yeşilini ancak uçuştan uçuşa görebilir.

    Kuzeyden inişe dönersek İzmir’in kuşbakışı görünümü yürekler acısıdır.

    Kentin biricik yeşili kültürpark ve İnciraltı kent koruluğundadır. Bir seferinde kendi kendime denizi çıkartsak İzmir’den geriye ne kalır sorusunu sorduğumu anımsıyorum.

    https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/tarim-alani-imara-acilmak-isteniyor-6183563/

    Doğası ve iklimi elverişli İzmir’in bir yeşil yoksulu olduğu acı olsa da gerçektir. Dolayısı ile az önceki bağlantıda verilen kara haberin en küçük akılcı dayanağı yoktur. Ülkemizde kolay kazancın yolu olan yapsatçı inşaatçılık anlayışının yeşil yoksulu İzmir’in son yeşiline göz diktiği açıktır.

    Haber aracılığıyla İzmir İl Toprak Kurulu’yla tanışmış oldum. Tek kişi yönetiminin halkoylaması ve seçimle onanması sonrasında oluşturulmuş bu kurum. Asıl adı İl Toprak Koruma Kurulu’ymuş. Ancak, siyasetçilerimizin inşaat aşkı göz önüne alındığında bu kurulun korumadan çok korumamayı, tarım alanlarını imara açmayı kolaylaştıracağı da oldukça açık. Önceki düzenlemenin imara açmayı zorlaştırdığı düşünülerek yağmacılığın önünü açma amaçlı bu yeni düzenleme engel tanımayacaktır bundan böyle.

    Ayrıca, çok değil 2 ay önce İzmir’de yıkıma neden olan Sisam depreminden de ders alınmadığı anlaşılıyor. Gevşek İnciraltı zemininin yerleşim ve yapılaşma için hiç de uygun olmadığını belirtmeye bile gerek olmamalı!

    İnciraltı’nı giyotine gönderme girişiminin geçmişi EXPO sürecine uzanır. EXPO’nun İzmir’e alınamamış olması bu hevesi duraklatsa da yağmacı ve talancı takımını vazgeçirmemiş. Bu kez çok daha despotça bir yöntemle ölümcül karar alınmış.

    Türkiye’yi yönetenlerin doğaya ve çevreye karşı tutumları bilindiğine göre, böylesi durumlarda ne yapılacağı önem kazanıyor.

    İktidar-muhalefet ilişkilerinin Salı grup toplantılarında sahnelenen orta oyunlarına indirgendiği günümüz Türkiyesi’nde muhalafetin içini doldurmanın ve muhalefete toplumsal nitelik kazandırmanın tam zamanıdır.

    Bir avuç paragöz yüklenici ve onların suç ortağı durumundaki az ama etkili sayıdaki politikacı dışında hiç kimse, kentli sıfatı taşıyan hiçbir İzmirli cinayete eşdeğer bu gelişmeye onay vermez. Hatta, bununla yetinmez var gücüyle karşı durur böyle bir girişimin. Elbette, böylesi bir karşı duruş kendiliğinden olmaz. Bir önderliğe, örgütlemeye ve yönlendirmeye gereksinim duyar.

    Türkiye uzun yıllardır etkili bir çevreci duruşa özlem duymaktadır. Böylesi talancı ve yağmacı bir girişim özlenen çevreci duruşun ortaya konması için fırsat yaratabilir. Hatta, yaratmalıdır!

    Bu arada, hiç kimse bu kararın merkezi yönetimin kararı olduğu, bir şey yapılamayacağı gerekçesini ileri sürmemelidir!

    İnciraltı giderse İzmir ağır yara almış olacaktır! Öylesine ağır yara ki, sağaltımı olanaksız!

    İnciraltı giderse sıranın kültür parka geleceğinden kuşku duyulmamalı!

    İzmir önemli bir sınav verecek bu olası yağma ve talan girişimi karşısında!

    Ceyhun Balcı, 27.12.2020

  • Yazının başlığını oluşturan iki sözcükteki ses benzeşmesini bir yana bırakıp ikiliyi başka önemli konuda biri birine bağlayan kavrama değinelim.

    Bu yazıyı yazma gereksinimi nereden doğdu? Bağlantıya göz atılması dileğiyle.

    https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/son-dakika-erdogandan-turkce-kuran-tepkisi-6179644/

    Aslına bakılırsa dil-din tartışması coğrafyamızda neredeyse hiç bitmedi.

    Oysa, bu tartışma Avrupa ortaçağını sonlandıran bir özellik taşıdı.

    Avrupa’da Martin Luther’in bu tartışmayı açmasına dek, hemen hiç kimselerin anlamadığı dille yazılmış kutsal kitap üzerinden cennet pazarlaması (ENDÜLJANS) yapıldı. Luther’in anadilde din anlayışını başarıya ulaştırması din pazarlamacılarının elindeki önemli kozu yitirmeleri sonucuna yol açtı.

    Avrupa Rönesansı’nın da giriş kapısı saymak gerekir kutsal kitabı anlayabilir duruma gelmek!

    Dini anlayabilme kapısından girmek, dinle aldatılma seçeneğini ortadan kaldırmış oldu. Belki de bu şekilde insanlar sorgulayıcı olma, nedenini, niçinini anlama yolunda büyük adımlarla ilerleyebildiler.

    Kopernik ve Galile başta olmak üzere gökbilimciler Batlamyus’un yerküre merkezli gökbilim anlayışını yerle bir edebildiler.

    Sayamayacağımız kadar çok sanatçı insanı, doğayı ve başka gerçeklikleri betimleme yolunda dinselliğin zincirlerini kırabildi.

    Son olarak, Charles Darwin dinsel dogma ürünü üstün varlık (eşrefi mahlûk) koşullanmasına son veren Evrim Kuramı’nı insanlıkla buluşturdu.

    Anadilde eğitim, öğretim!

    Anadilde hukuk!

    Anadilde sağlık!

    Yukarıda sıralanmış olan ve başkaları da eklenebilecek listedeki ANADİLDE DİN kavramının yokluğu anlamlı ve önemli sayılmaz mı?

    Avrupa’nın aydınlanma kapısından girişiyle geriye saymaya başlayan Osmanlı varlığı XX. yüzyıl başında sona erdi. Birkaç yüzyıl geriden gelen Anadolu, Cumhuriyet’in kuruluşu ve Atatürk’ün devrimci atılganlığıyla arayı kapatma fırsatı buldu.

    Devrimler listesine bir göz atalım!

    Yazı, ölçü, giysi, şapka, hukuk ve başkaca pek çok devrimin yer aldığı listede bir önemli eksik vardır!

    Din devrimi!

    Dil üzerinden gerçekleştirilmiştir.

    Önce dilimiz anlaşılabilir duruma getirilmiştir. Anadolu’da halkın dilinde yaşamını sürdürebilmiş olan Türkçemiz Arap-Fars boyunduruğu altındaki melez Osmanlıca’dan kurtarılarak başlanmıştır işe. Böylece Türkler kendi diline kavuşturulmuştur.

    Hemen hepimiz Yazı Devrimi’nin 1 Kasım 1928’de yapıldığını biliriz.

    Pek azımız Türkiye’de ilk Türkçe ezanın 30 Ocak 1932’de okunduğunu anımsarız. Türkçe ezan 18 Temmuz 1932 tarihli Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesiyle yaygınlaştırılmıştır. Bu tarihten sonra Türk halkı yakarışa çağrı olan ezanı ve inandığı dinin kutsal kitabını Türkçe işitebilmiş ve okuyabilmiştir.

    Atatürk’ün Bursa Nutku bir dil-din sorunu ürünüdür. Türkçe ezana karşı kalkışmaya tepkidir.

    Türkçe ezana 16 Haziran 1950’de, kimilerinin demokrasi devrimi saydığı 14 Mayıs 1950 seçimlerinden 32 gün sonra son verildi.

    Giyotine gönderilen ilk Türk devrimidir din devrimi!

    Kur’anı Kerim’in başka dillere çevirisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son derece yararlı bir etkinliğidir. Kur’an bir tek Türkçe’ye mi çevrilemez sorusunun da yeridir.

    Kuşkusuz derinlikli ve bilinçli bir seçimin sonucudur!

    Din tüccarlarının yeniden sahne alabilmesi bu devrimin sonlandırılmasıyla olasıydı! Bu olasılığı yaşama geçirebilmenin biricik koşuluydu dinin anlaşılabilir olmaktan çıkartılması.

    Yetmiş yıl önce yeniden fırsat bulan dinle aldatma devinimi her geçen yıl ivme kazandı. Günümüzdeki baskıcı konumuna erişmesi bu 70 yıllık birikimin ürünüdür.

    Türkçe yakarış (ezan, dua, vb) dinle aldatanların ağrılı nasırıdır. Dinde Türkçe söz konusu olduğunda birilerinin nasırına basmanız kaçınılmazdır.

    Çığlıkları ve öfkeleri bundandır!

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Şebi Arus törenlerinde Türkçe yakarış seçimi devrimci bir tutumdur. Kutlamayı hak etmektedir!

    Özellikle din üzerinden yürütülen sistemli ve bilinçli uygulamalar Türkiye’yi aynı zamanda kocaman bir laboratuvara dönüştürmüştür. Bu laboratuarda tarihin tekerleğini geriye çevirmenin olası olup olmadığı sınanmaktadır!

    Sonucu hep birlikte göreceğiz!

    Anlaşılır dilde dinsellik, dine zarar vermek şöyle dursun dinin geniş kitleler gözünde yüceltilmesi demektir.

    Dinin ve inancın yüceltilmesi yerine kendilerinin yüceltilmesi ve dorukta tutulması olanların tepkisini anlayışla karşılamak gerekir.

    Ceyhun Balcı, 24.12.2020