• Dünyayla birlikte ülkemizin de başı koronayla dertte! Aşılanma sürecinde bir başka acıklı tablo çıktı ortaya. Gaziantep’te bir özel hastanenin yoğun bakımında Covid 19 tedavisi gören 9 hasta iyileşmeyi beklerken patlama kurbanı oldu! Bu hiç beklenen bir gelişme değildi!

    İlk açıklamalara bakılırsa ölçütlere uymayan bir solunum aygıtıdır patlamanın ve 9 canımızı aramızdan alan yangının nedeni. Çaydan geçerken su birikintisinde boğulmaktır bunun adı!

    Türkiye, salgında birinci yılı doldurmaya doğru geri sayarken, başından bu yana tartışmaların odağında oldu. Test sayılarıyla başlayan tartışmalar, zaman içinde kimin olgu kimin hasta sayılacağıyla sürdü.

    Günümüzde ise aşıya yaklaştığımız sırada hiç gereği olmayan aşı tartışmaları gündemin başına oturdu.

    Gaziantep’teki patlama hiç beklenmiyordu!

    Sağlık Bakanlığı’nın jet hızıyla gündeme düşen yazısına bakılırsa bekleniyormuş bu patlama. Hatta, kamuoyuna yansıdığı ya da yansımadığı kadarı ile bu patlamanın işaret fişekleri başka yerlerde atılmış.

    Elbette, Sağlık Bakanlığı yazdığı yazıya dayanarak “ben uyarmıştım” deme hakkı görebilir kendisinde!

    Patlamaya neden olan ölçüt dışı aygıt nerede üretilmiştir?

    Türkiye’de üretildiyse bu sakıncalı üretimin görmezden gelindiği açıktır!

    Dışalım yoluyla ülkemize girdiyse Sağlık Bakanlığı’nın yazısına konu olan eksiklik ve aksaklık bir şekilde göz ardı edilmiş olmalıdır ki, söz konusu ürün ülke topraklarına girmiş ve kullanıma konu olmuştur.

    Sağlık Bakanlığı yazısına bakılırsa bu türden aygıtların kullanılmakta olduğunun öngörüldüğü söylenebilir. Bu durumda da söz konusu aygıtların peşine düşülmemiş olması sorgulanmayı gerektirir.

    Ülkemizde salgının eriştiği boyut göz önüne alındığında yoğun bakım ve solunum aygıtı gereksiniminin her zamankinden daha fazla olduğunu söylememize gerek olmadığı açıktır.

    Ülkemiz tıp teknolojisi konusundaki dışa bağımlılığının bedelini canla ödemektedir. Başka birçok alandaki aygıtlarla ilgili olarak da sonuçları yaşamsal olmamakla birlikte sorun olduğu bu aygıtları, araç ve gereçleri kullanan çalışanların hemen her gün karşılaştığı sorundur.

    Sağlık Bakanlığı basına da yansıyan yazısıyla yasal sorumluluktan kurtulmuş olabilir!

    Ya vicdani sorumluluk?

    Bakanlık bu ve benzeri konularda gerekeni tümüyle yapmış mıdır?

    Yanıt bekleyen soru budur!

    Gereken yapılmış olsa Gaziantep’te ölümcül Covid 19’la pençeleşen hastaların yangın sonucu yaşamlarını yitirmiş olduğu haberini okumak zorunda kalır mıydık?

    Devlet her şeyi bilen ve her şeyin farkında olansa bunu da bilmekle ve bu sorunun da farkında olmakla yükümlüdür!

    Sorumluluktan ve yükümlülükten yoksun yetkinin sözlüklerdeki adı başkadır!

  • Nedendir bilmiyorum! İlkokul yıllarımdan bugüne yansıyan silinmez anılarım yerli malı haftasıyla ilgili. Şölen havasında geçen yerli malı haftalarının sosyal ortamlar oluşturmayı kolaylaştırması da olasılıkla belleklerde yer etmesinde etken olmuştur.

    Bir yerli malı haftasının daha içindeyiz.

    Kim ne kadar ilgili? Bilmek güç!

    İlgili olanlarınsa yerli malı yokluğu karşısındaki düş kırıklıkları da acı bir gerçek!

    İnsanlık bitirmek üzere olduğumuz yıl boyunca enerjisini Covid 19’a karşı umar bulmaya harcadı!

    Bu çabaların sonucunda aşı öne çıkan seçenek oldu!

    Ülkemizde de bu doğrultuda çalışmaların olduğunu biliyoruz.

    Farklı merkezlerde yürütülen çalışmaların en azından bir kaçının uygulamaya yakın olması elbette kıvanç kaynağımız!

    Tüm bunlar, yerli malı haftasında Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü anımsamamıza engel değil.

    Pastör, Robert Koch ve Edward Jenner’ın adını taşıyan enstitü yapılanmasının ülkemizdeki adıydı Dr Refik Saydam Hıfzıssıha Enstitüsü.

    Sağlıkta sözde devrime eşdeğer düzenlemelerin kurbanı oldu!

    Şimdilerde “yerli ve milli” tutkusuyla yanıp tutuşanların önceki aşkları olan “parasıyla değil mi, bastırır alırım” anlayışı uyarınca kapısına kilit vuruldu bu çok önemli kurumumuzun.

    Bu tartışılmaz hatanın bedelini küresel salgın sürecinde ödemeye başladık denebilir.

    Ülkemizde Türkiye’nin otuzlu ve kırklı yıllarına sevgi ve saygıyla yaklaşmayanların bulunduğunu biliyoruz. Bu kimselerin bu duygularını hemen her fırsatta incelikten yoksun bir söylemle yansıttığını da!

    Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü işte o yılların kutup yıldızıdır!

    Salgının ilk aylarında o kutup yıldızının kırklı yıllarda şimdilerde Covid 19 aşısını edinmeye çalıştığımız Çin’e kolera aşısı yardımı yaptığını öğrenmiştik! Gururlanmanın yanı sıra hüzünlenmiştik enstitünün güncel durumuna bakarak!

    Aşağıdaki bağlantıya göz atıldığında Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün dünya ölçeğindeki başarılarının saymakla bitmeyeceğini anlamış oluruz!

    https://www.sozcu.com.tr/2020/dunya/akpnin-kapattigi-hifzisihhada-gelistirilen-virus-ile-covid-19-asisi-uretilecek-6168546/

    Enstitüden arta kalanlara Almanya’nın sahip çıkması ve aşı çalışmalarında kullanması insanlık için sevindiricidir. Ancak, bu kurumu hiç gereği yokken kapatıp değerbilmezlik ve akılsızlık sergileyenleri sorgulamamız gerektiği de gün gibi ortadadır.

    Cumhuriyet’in ulu çınarlarını bir bir devirmek aymazlıktır!

    Yerli malı haftasında enstitünün birikimi yerli ve milli aşının üretilmesine olumlu katkı sunar mıydı sunmaz mıydı? Hiç kuşkusuz EVET’tir bu sorunun yanıtı!

    Enstitü, Cumhuriyet’in akla ve bilime dayandığının da simgelerinden birisiydi!

    Tarihten günümüze yansıyan bir birikimin de anıtlaştığı kurumdu!

    Yokluğunda bile başarılarından başkalarının yararlandığı bu kurumun yok edilmiş olması üzdüğü kadar düşündürmeli!

    Yeniden yapılandırılması ve hizmete sokulması için bundan daha geçerli gerekçe olabilir mi?

    Ceyhun Balcı, 15.12.2020

  • Küresel salgının büyük öğretmen olduğunu düşünmeye başladım! Kendi hatası ve aymazlıkları sonucu içine düştüğü küresel salgının nedenini çözmede yetersiz kalan (şaşkın) insanlık aşının yaşama girmesi olasılığıyla bile sevindirik oldu desek yeridir. Aşı tarihi göz önüne alındığında korona aşısının bulunması ışık hızına eşdeğer bir zaman aralığında başarıldı.

    Aynı başarı aşının eşitlikçi ve adaletli paylaşımında yinelenebilir mi?

    Atı arabanın önüne değil de arkasına koşmaya alışmış kolaycı insanlık bir kez daha işbaşında!

    Şaşkın insanlığın aşının paylaşımına ilişkin ilk haberler hiç de iç açıcı değil!

    Örneğin, İngiltere farklı kaynaklardan 300 milyon doz aşı istiflemiş.

    Dünya nüfusunun % 13’üne denk düşen AB üyesi 27 ülkeye eklenen 5 varsıl ülke dünya aşı üretiminin yarısını kapatmış durumda.

    Yakışıklı önderi üzerinden dünyanın ve elbette ülkemizdeki pek çok kişinin hayranlığını kazanan Kanada bu konuda hemen her ülkeyi solda sıfır bıraktı. Kanada kişi başına 9 (dokuz) doz aşı edinme başarısı(!) göstermiş!

    Ülkelerin kişi başına aşı doz siparişleri
    Aşı ön siparişleri

    Türkiye’nin yeterli aşı edinemediğinden dem vuran ve her şeyi bilen aydınlarımızın doğru saptamalarını Kanada için de yapmaları beklenirdi. Birilerinin aşının çoğunu kapatmasının bir başkalarının yeterince edinememesi sonucuna yol açması elbette şaşırtıcı değil.

    Küresel salgının hemen her aşaması büyük insanlığın değil ama şaşkın insanlığın foyasını meydana çıkartıyor.

    Aşı uygulaması hiç kuşkusuz küresel salgında bir dönüm noktası olacaktır. Elbette, bu süreç doğru ve akılcı yönetilirse! Pek çok kişide kendisini göstermekte olan “aşı bulundu, salgın son buldu” algısı en az salgın kadar tehlikeli ve kaygı verici!

    Bu dönüm noktasının küresel ölçekte olumlu ve eşitliğe yaraşır şekilde yönetilmesi de bir o kadar önemlidir.

    Bu aşamada dünya aydınlarına ama daha da çok Türkiye ve eşdeğeri ülkelerin aydınlarına önemli iş düştüğü açıktır. O aşı bu aşı diyerek meleklerin cinsiyetine yönelik anlamsız ve gereksiz tartışmalara girmek yerine küresel salgınla baş etmede önemli gereç olan aşının küresel ölçekli paylaşımına ilişkin şaşkın insanlık örnekleri mercek altına alınmalıdır.

    Her fırsatta ülkemizi ve dolayısı ile de başka pek çok ülkeyi yeterli aşıyı edinememekle suçlayanların (ülkemizi yöneten istendin bu konudaki yetersizliğini ve başarısızlığını göz ardı etmeksizin) hemen her konuda olduğu gibi aşı konusunda da Batıyı kıble belirlemeye ara verip gerçeklere odaklanmaya çağırma görevini görmezden gelmeyelim!

    Kaynakça :

    https://www.nature.com/articles/d41586-020-03370-6

  • Aşılarla ilgili hiç gereği olmayan tartışmaların bir şekilde bitmesi umuduyla sürecin bir başka önemli yanına bakmakta yarar var!

    Covid 19’la ilgili bilmediklerimizin bildiklerimizden fazla olmayı sürdürdüğü bugünlerde bildiklerimiz üzerinden bir anımsatma yapalım!

    Covid 19 geçirenlerin ikinci kez hastalığa yakalanabilecekleri salgının ilk günlerinde de dile getirilmişti. Geldiğimiz noktada sayıları artan bu türden olgular hastalık karşısındaki işimizin hiç de kolay olmadığını ortaya koymuştur. Hastalığa karşı insanda gelişen antikorların bir görüşe göre 3 ay bir diğerine göreyse 6 ay sonra ortadan kaybolduğu ileri sürülmektedir. Dolayısı ile hastalığı geçirmiş olmak önlemleri bir yana bırakma hakkı tanımamaktadır.

    Güncel gelişme hiç kuşkusuz aşıdır. Şu an için aşı hastalıkla baş etmede biricik tutunacak dalımızdır.

    Aşının sağlayacağı bağışıklığın ne kadar süreceği de bugünlerde konuşulur olmuştur!

    Aşıya erişim önemli zorluk olarak varlığını sürdürüyor! Küresel ölçekli aşı isteminin tavan yapması üreticileri bu isteme yanıt vermede zorluyor. Her zaman olduğu gibi cüzdanı şişkin vicdanı ve insafı ise tersine yok olmaya yüz tutmuş yayılmacı ülkeler gereksinimlerinin ötesinde aşı edinme çabası içindeler. Hatta, edinmiş durumdalar. Bu tutum bir açgözlülüğün ürünü olabilir. Ama, aşının hastalığa karşı sağlayacağı bağışıklığın süresiyle ilgili kuşku ve kaygılar da bu davranışın altında yatan önemli bir diğer nedendir.

    Aşıların sağlayacağı bağışıklığın süresinin 6 ayla sınırlı olma olasılığı göz ardı edilmemelidir.

    Aşıya erişip, onu edinmekle işin bitmeyeceği kolaylıkla öngörülebilir.

    Aşıyı gerekliliğe uygun şekilde taşımak ve bireylerle buluşturmak da bir şekilde Türkiye’nin başarabileceği bir iştir.

    Bu bilgiler ışığında odaklanılması gereken nokta aşamalı aşılamanın olası olumsuzluklar olmalıdır.

    Örneğin, toplumun bir bölümünün aşılanması sonrasında diğer bölümün aşılanması için geçebilecek uzun süre ilk gruptaki bağışıklığın ortadan kalkması ile bu ilk grubun yeniden hastalık taşıyıcısı/kaynağı (rezervuar) olması söz konusu olabilecektir.

    Bu nedenle aşılanması tasarlanan birey sayısının 2 katı kadar aşının edinilmesi sonrasında hızlı bir aşılamayla az önceki sakıncanın ortadan kaldırılabilmesi olası olabilecektir.

    Ben ille de Alman, Amerikan ya da İngiliz aşısı olurum. Çin aşısını istemem türünden yaklaşımlara da bu ortamda yer yoktur.

    Türkiye’nin bir yandan aşı edinimine odaklanırken diğer yandan da kısa zaman aralığı içinde hedef kitleyi aşılama düzenlemesini gündemine alması gerekir. Geçmişte aşılama başarıları olan ülkemizde bu bağlamda insan kaynağının olduğu söylenebilir. Hatta, bu olağan dışı koşullarda geçmişteki aşılama başarısını ortaya koyanlar göreve çağırılarak onlardan yararlanılması göz ardı edilmemelidir.

    Diğer yandan, büyük ölçüde aşıya güvensizlik ve sayıları çok olmasa da “aşı reddi” olgularının görülebileceği akıldan çıkartılmamalıdır.

    Aşıya güvensiz kitlenin sayıca küçültülmesi bilimin sesini ortama egemen kılarak olası olabilir.

    Her şeye karşın “aşı reddi” tutumu alabilecekler için de devletin aşılamayı zorunlu kılmak gibi bir seçeneği yürürlüğe koymayı akıl etmesi gerekir.

    Edinilmiş aşıların güvenlik testlerinden geçirilmesi gereklilik olduğuna göre Türkiye’de aşılamaya 2021 yılı başından önce başlanamaz. Bu arada geçecek sürede çığ gibi artan ölümlerin önüne geçme gereği de tüm yakıcılığıyla kendisini göstermeyi sürdürmektedir. Bu nedenle de en az 14 günlük tam kapatma seçeneği ülkemizi yönetenlerin gündemine gelmelidir.

    Covid 19’a karşı geliştirilen aşılar aşı tarihçesine göz atıldığında en kısa sürede bulunmuş aşılar olarak tarihe geçmiştir. Bu eşsiz başarının aşıyı eşitlikçi, adaletli ve akılcı şekilde dağıtma ve uygulama gibi önemli diğer başarılarla taçlandırılması gereği gün gibi ortadadır.

    Covid 19 küresel salgınına kendi hatalarıyla tutulan insanlığın hiç olmazsa aşılama sürecinde iyi bir sınav vermesi dileğiyle…

    Daha önceki bir yazımda en iyi aşının elimizdeki aşı olduğuna vurgu yapmıştım. Bu bağlamdaki eksiğimi tamamlamak isterim! En iyi aşı kendi ürettiğiniz aşıdır gerçekte! Bu durumu saptayınca Türkiye’yi aşı üreticisi olmaktan çıkartıp aşı tüketicisi yaparak Refik Saydam Enstitüsü’nü kapatanların kulaklarını çınlatmayı unutmamak gerekir. Şu günlerde yaşadıklarımız aşının ne denli stratejik ürün olduğunu öğrenmemizi de sağlamış olmalıdır. Olağanüstü durumlarda ve koşullarda aşının parasıyla da elde edilemediği yaşanarak deneyimlenmiştir.

    Dr Refik saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü : Cumhuriyet’i kuranların toplumcu sağlık anlayışının anıtı!

    Ceyhun Balcı, 11.12.2020

  • Irkçılık dün akşam Paris’te bir kez daha sahne aldı! Bu ifade yanlış değerlendirmeye de açıktır. Okuyan, ırkçılık silinmeye yüz tuttu da hortladı izlenimi edinebilir. Aslına bakılırsa ırkçılık neredeyse hiç hız kesmeden yoluna devam ediyor.

    Dün akşam yaşanana benzer ırkçılık yansımaları yaşamın her anında her ortamda sayılamayacak kadar çok yaşanıyor. Dün akşamın diğerlerinden farkı milyonlarca izleyicinin gözleri önünde yaşanmış olmasıydı. Tıpkı Minneapolis’teki polisin bir siyahinin boğazına çöküp yaşamına son vermesi gibi.

    UEFA’nın önde gelen söylemlerinden birisidir : “No to Racism” (Irkçılığa Hayır!)

    Bu çağrının hemen her yıl yoğun şekilde yinelenmesi de tek başına ırkçılığın gündelik yaşamın bir parçası olduğunu anlatmaya yeter.

    Kamerunlu Pierre Webo ülkemizde top da koşturmuştu! Başakşehir yardımcı antrenörü Webo dünkü kaba ırkçılığın hedefi oldu.

    Buna benzer hemen her olayda saman alevi gibi parlayıp sönen bir tepki seliyle karşılaşılır. Irkçılık lanetlenir, ırkçı önderlerin heykelleri denizlere, ırmaklara atılır, yüksek perdeden tepkiler dile getirilir! Hemen hiç değişmez şekilde önceki yaşama geri dönülür. Irkçılık da yoluna emin adımlarla devam eder.

    Yalnızca İngiltere’deki ırkçı kimselerin anıtları. Irkçılıkla savaşım keşke heykellerini ortadan kaldırmak kadar kolay olsaydı!

    Bir başka yanılsama ise ırkçılıkla ilgili davranışları belirli bir kalıba dökmektir.

    Çoğu insan ırkçılık saptaması için geçen yüzyılın son çeyreğine kadar özellikle ABD’de kendisini duyumsatan kaba uygulamaları koşul sayar. Ya da Nazilerin ırkçı uygulamaları bir ölçüt olarak alınır!

    Oysa, takvimler ilerlese de ırkçılık bir şekilde varlığını korur. Değişen yalnızca zamanın ruhuna uygunluktur.

    Bir diğer önemli nokta ırkçılığı doğuran ve yaşamımıza sokan birincil öğenin göz ardı edilmesi ya da yeterince tanınmamakta oluşudur.

    Irkçılık, kaba ve insanlık dışı bir yöntem olsa da varlığını bir başka önemli olguya borçludur!

    EMPERYALİZM!

    Irkçılık, emperyalizmin ürünüdür!

    Yayılmacı güçlerin sınır tanımaz tutumlarının vazgeçilmezidir!

    Sınır tanımazlığın akılsallaştırılması olarak da tanımlanabilir ırkçılık!

    Dün akşamki ırkçılık olgusu yanlış zamanda, yanlış yerde kendisini göstermiş bir iş kazasıdır!

    Göze ve kulağa hoş görünse de ırkçılığı önlemek futbol izleyicilerinin sahadaki siyahilere fıstık ya da muz atmasının önüne geçmek kadar kolay değildir. Bu da bir kazanım sayılabilse de köktenci çözüm sunamaz!

    Irkçılık an gelir Minneapolis’te polis üniformasıyla ete kemiğe bürünür!

    Bir başka anda Paris’te hakem giysili Romen olarak karşımıza çıkabilir.

    Ya da Almanya, Fransa veya İngiltere’de bilge öğretmen sıfatı taşıyabilir.

    Kimi zaman bunların hiç birine gerek kalmaz!

    Uygar batı ülkelerinin birisinde sıradan bir hizmet alanında görevlinin delici bakışları hançere dönüşüverir.

    Çok uzattım!

    Ne yapmalı?

    Irkçılık derdini yeryüzünden kalıcı olarak silmenin tek yolu ona can suyu veren emperyalizmi ortadan kaldırmaktan geçer. Bunu başaramadığımız sürece bu türden yazılar yazmayı sürdürürüz!

    Elbette, bıkıp usanmazsak…

  • Aşının adı yetti!

    Bir tartışmadır sürüyor!

    Almandan şaşmam, o olmazsa başkasını olmam diyen mi ararsınız!

    Ya da daha alçakgönüllü davranıp Alman’ı ya da İngiliz’i öncelerim ama bulamazsam olanı yaptırırım diyerek alt perdeden gideni mi?

    Korona aşısında gelinen durumu aşı tarihinin yazmadığı kesin! Virüs etkenli hastalıklara bu kadar kısa sürede aşı geliştirildiği görülmüş şey değildi.

    Niye yalan söyleyeyim!

    Bir hekim olarak korona aşısının bu kadar kısa zamanda kullanıma hazır olacağına olasılık tanımamıştım.

    Dünya yoruldu!

    Başta hekimler olmak üzere her kesimden sağlık çalışanları tükenmeseler de epeyce eksildiler!

    Yerküre aşıya odaklandı. Üç yüzü aşkın aşı çalışmasından yarısı üretilebilir olmaya aday durumda günümüzde. Aklın, bilimin, emeğin ve çabanın başarısıdır. Bu doğrultuda gecesini gündüzüne katarak çalışan her bir insana şükran borcumuzu unutmayalım!

    Küresel salgın için artık elimizi uzatıp edinebileceğimiz çözüm aşıdan başkası değil!

    Dolayısı ile o aşıdan olmam bunu olurum türünden istekler ve tartışmalar akılcı ve yararlı değil!

    Bu kesinliğe karşın sorgulanacaklar tükenmiş sayılmaz!

    İzleyen soruları aklımıza getirmezsek insanlığın gereğini yerine getirmemiş oluruz!

    1. Ülkemizin alım bağlantısı kurduğu Çin yapımı ölü virüs aşısından ilk aşamada edinilecek 50 milyon dozun gerisi gelecek midir? Her bireye 2 doz uygulanacağına göre bu sayının Türkiye için yeterli olmadığı açıktır.
    2. Açıklık ve saydamlık olmadığı için bilemiyoruz. Kullanıma hazır olacak başka aşılarla ilgili alım hazırlığı var mıdır? Varsa ne durumdadır?
    3. Güvenilirliği konusunda fazlaca kuşku olmayan Çin aşısıyla ilgili Faz 3 verilerinde söz konusu olabilecek olumsuzluk durumunda seçeneğimiz var mıdır?
    4. Bir yetkilinin açıklamasından öğrenildiği kadarı ile Çin’le aşı alım sözleşmesine Faz 3’le ilgili olumsuzluk olasılığı üzerinden madde konmuş. Türkiye’nin bu durumda Çin’e ödeme yükümlülüğünden kurtulması olasıymış. Öngörülü ve olumlu bir madde kuşkusuz.  Ama, bu durum bizi bir başka aşının sahibi yapacak mı?
    5. Bu koşullar altında tek seçeneğe bağlanıp, olası terslik durumunda aşısız kalma olasılığı korku ve kaygı nedeni sayılmaz mı?
    6. Aşı bedelsiz edinilmediğine Çin aşısı için ülkemizin doz başına yapacağı ödemeyi bilmek biz vatandaşların hakkı değil midir?
    7. Her şey yolunda gider de belirlenen tasarım doğrultusunda aşılamaya başlama aşamasına gelindiğinde ayrı bir sorun çıkabilir karşımıza! Örgütlü, düzenli ve disiplinli olmak olmazsa olmaz gerekliliktir. Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşların bu bağlamdaki hazırlıkları şimdiden başlatması ve hatta tamamlaması da doğal beklentimizdir.
    Aşının gerekliliği ve iyisi/kötüsü tartışılmamalı. Ancak, edinilen nicelik elbette tartışma ve sorgulama konusu olmalı!

    En iyi aşı eldeki aşıdır, tıpkı en kısa yolun en iyi bildiğiniz olduğu gibi!

    Dikkat edilirse konunun uzmanı hiç kimse tartışmayı “en iyi aşı” üzerinden yürütmemektedir.

    Aşının iyisi ya da kötüsü üzerinden yürütülen düzeyden ve dayanaktan yoksun tartışmaların pusudaki aşı ve bilim karşıtlarını yüreklendireceği unutulmamalıdır!

    Ceyhun Balcı, 08.12.2020

  • Son 30 yılı ülkemizin birliğine, dirliğine ve bütünlüğüne karşı adayan TTB’ye (Türk Tabipleri Birliği) çağrıda bulunuyoruz. Çağrılarımızı toplasak hatırı sayılır bir oyluma erişir.

    Biraz kanıksamış olsak da bunu yapmaktan yorulmadık, bıkmadık, usanmadık!

    Oturup konuştuğunuzda bizim ülkemizin birliğiyle ve dirliğiyle sorunu yoktur, olamaz diyenlerin hemen her gündeme gelişlerinin yıkıcı bölücülük olması sıradan bir rastlantı olabilir mi?

    Uzun yıllar İzmir Tabip Odası’na hemen her düzeyde (seçilerek) hizmet vermiş bir hekim olarak yukarıdaki soruya EVET yanıtı veremiyorum.

    Geçenlerde tutuklanan TTB Yüksek Onur Kurulu üyesi meslektaşımızın ilişkilendirildiği kuşkuyla ona kol kanat gerenlerin öne sürdükleri “iyi hekimlik” gerekçesi uzaktan yakından ilişkili değildi.

    Yeni haber şöyle :

    https://aydinlik.com.tr/ttb-yoneticisi-kuzey-kurdistan-temsilcisi-olarak-pkk-konferansinda-225125#2

    Bu kez TTB Merkez Konseyi üyesi olarak seçilmiş bir meslektaşımız Avrupa’da düzenlenen ve buram buram ayrılıkçılık ve bölücülük kokan bir etkinlikte boy göstermekten kaçınma gereği duymuyor.

    Bu kadar mı rastlantı olur?

    TTB’ye egemen olan grupçukların her seferinde bölücülükle, ayrılıkçılıkla ilintili olması rastlantıyla açıklanabilecek denli sıradan bir durum mudur? Ayrılıkçılık ve bölücülük değirmenine su taşıyanların bir kez olsun vatansever tutum almaması da rastlantıyla açıklanabilir mi?

    Hep söyledik!

    Bıkıp usanmadan çağrıda bulunduk!

    Yapmayın, etmeyin dedik!

    Dinletemedik!

    Türk hekimlerinin ve Türkiye’de sağlık ortamının dağları aşan sorunları varken bir TTB Merkez Konseyi üyesinin akla zarar bir etkinliğin katılımcısı olması nasıl bir izlenim yaratır?

    Sokaktaki vatandaşı ve meslek örgütlerine olumsuz yaklaşımı kuşkuya yer bırakmayacak denli belli olan iktidarı bir yana bırakıyorum.

    Bu tutum, meslek örgütünün gerçek sahibi olan ortalama bir hekimi nasıl etkiler?

    Can alıcı soru budur!

    Hemen söyleyelim!

    Bu sorumsuz ve sınır tanımaz tutum meslek kuruluşunun birincil öğesi olan hekimleri meslek örgütünden daha da uzaklaştırır.

    Uzun yıllar boyunca yaptığımız bir saptama vardı!

    Bu saptama sezgilerden çok somut olgulara dayanmaktaydı!

    TTB’ye 30 yıldır egemen olan dar grupçu anlayış hekimleri kucaklamak ve onları kapsamaktan çok onları kendi öz kuruluşlarından uzaklaştırmayı amaçlamaktaydı.

    Son örnek de bu doğrultuda atılmış pervasız bir adım olarak tarihte yer alacaktır.

    Uyarıyoruz!

    Türk Tabipleri Birliği kirli siyasetten uzak durmalıdır!

    Türk hekimlerinin ezici çoğunluğunun gönülden bağlı olduğu Tıbbiyeli geleneği TTB’nin vazgeçilmez rehberi olmalıdır.

    Hekim kitlesi ancak böylelikle kazanılabilir.

    Toplum gözündeki olumsuz izlenim silinebilir.

    Böylelikle TTB, varlık nedenine uygun, kazanım sağlamada başarılı çizgiye çekilebilir!

    Ceyhun Balcı, 05.12.2020

    https://www.veryansintv.com/turk-tabipleri-birligi-kirli-siyasetten-uzak-durmalidir

  • Salgının ilk dalgasının başlarında zamanın Zonguldak valisi Erdoğan Bektaş’ın Covid 19 bulaşıyla ilgili olarak sağlık çalışanlarını suçlayıcı söylemini yadırgamıştık. Hatta, izleyen günlerde merkeze çekilmesi biraz olsun içimizi rahatlatmıştı.

    Zonguldak valisini kitabıma da konu etmiş olduğumu anımsadım.

    Bağlantıdaki haber yeni :

    https://www.sozcu.com.tr/2020/saglik/covide-yakalanan-saglik-calisanlarina-sorusturma-soku-6152330/

    Bu türden haberlere ilk bakışta sakın şaka olmasın diye yaklaşır oldum. Öyle ya! Ülkemizde zaytung haberciliği adıyla anılan gülmece kolu da epeyce gelişti. Masa başında üretilen herhangi bir belgenin üreteni bile şaşırtan paylaşımlara konu olmasına şaşırmaz olduk!

    Haberin ayrıntısı okunduğunda söz konusu yaptırımdan önce çalışanların uyarıldığı anlaşılıyor. Başka deyişle, perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş. Covid 19’a yakalanırsanız hoşgörmem, yaptırıma uğratırım demiş!

    Aşağıdaki haber de taze. Bugünkü Cumhuriyet’ten!

    https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/memura-hastalik-cezasi-1796299

    Söz çizginin olsun! PCR pozitifse maaş negatif! Bu kadar açık ve anlaşılır!

    Gündelik hekimlik uygulamamdan da biliyorum. İşyerinde Covid 19 olguları patlayan işveren henüz hastalığa yakalanmamış çalışanlarını hekim istirahat raporu almaya özendiriyor. İdari izinli saydığı çalışanına aylık ödemesi patronca yapılırken istirahatli çalışana aylığı istirahat süresince SGK tarafından yapılıyor. Böylece patronun cüzdanı yükten kurtulmuş oluyor.

    Bu örnekten yola çıkarak devletin de çalışanını idari izinli saymakla birlikte tıpkı işçi-işveren ilişkisinde olduğu gibi kayba uğratmakta olduğunu düşündüm. Benzer uygulama salgınla ön cephede baş etme çabası içinde olan aile hekimleri için de söz konusu olmuştu. İşi gereği hastalığa yakalanan hekimler bir yandan kimi zaman yaşamlarına bile mal olbilen bulaşa ilişkin meslek hastalığı nitelemesinden özenle uzak tutulurlarken diğer yandan da parasal kayba uğratılmışlardı.

    Bu haberleri okuyunca Eski Zonguldak Valisi’nin suçu neydi sorusunu dile getirmek kaçınılmaz oldu!

    Bir yandan sağlık çalışanlarını işleri gereği yakalandıkları hastalıktan ötürü yaptırıma uğratmak diğer yandan verdikleri kamu hizmeti nedeniyle yakalandıkları hastalık nedeniyle cezalandırmak şaka olmadığına göre derinden yaralayıcı uygulamalar olarak tarihe geçmiştir.

    Bir yanda hastalığa yakalandıkları için yaptırıma uğratılan kamu çalışanları!

    Diğer yanda, göz göre göre bu ayıbı yaşama geçirerek tarihin not defterindeki yerlerini kara harflerle almakta sakınca görmeyen yönetenler!

    Yazıklar olsun!

    Ceyhun Balcı, 05.12.2020

  • Bu yazının esin kaynağı Yılmaz Özdil’in 4 Aralık 2020 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanmış olan “Çin Aşısı” yazısıdır.

    Aşıyı bulduk da Çinini, Almanını, İngilizini tartışıyoruz.

    Çocukluk yıllarımdan anımsarım! Yetmişli yıllarda Japon malı demek dayanıksız, çabuk bozulan ve hızla çöpe atılan demekti. Daha doğrusu başarıyla(!) yaratılan izlenimdi! Bugün Japonya’nın eriştiği düzey üzerine yazmaya da söylemeye de gerek yok!

    Günümüzde Çin yetmişli yıllardaki Japonya’nın yerine konmuş durumda!

    Kısaca vurgulamak gerekirse Çin eski Çin değil!

    Hatta, Çin’in günümüzün dünya devi olduğunu söylemekte sakınca yok!

    İnsanın kendi hatasıyla içine düştüğü küresel salgın ortamında “mücadele” ya da “savaş” sözcükleri durumu anlatmaya yetmiyor. Korunma her şeye karşın virüse karşı insanın sığınabileceği tek liman.

    Dolayısı ile aşı da korunmanın önde gelen gereci konumunda!

    Günümüz koşullarında küresel salgından kaynaklanan ivedilik bilimsel süreçleri de alışılmışın dışına taşıdı. Umut kaynağı olarak görülen hemen her yönteme başvuruldu.

    Aşıyı da bu kapsamda değerlendirip aşıyla aramızdaki duvarları yıkmamızda yarar olduğu kuşkusuzdur.

    Yılmaz Özdil’e gelince!

    Koşulları hiçe sayarak Çin aşısını küçümsemiş!

    Üstelik en küçük bilgi, belge ve dayanağa başvurma gereksinimi duymaksızın!

    Oysa, aşı çalışması süreci içinde bulunan her kim olursa olsun her türlü saygıya değerdir. Bu gibi süreçlerin ülkesi, dili, dini ve başkaca bir kimliği olmaz. Elbette, insanlığın kullanımına sunulan aşıların eşitlikçi, adaletli ve vicdana uygun bir şekilde dağıtılması titizlikle izlenmelidir. Bu bağlamda ortaya çıkabilecek yanlışlıklar da çekinilmeksizin eleştirilmelidir!

    Doğaya ve çevreye karşı özenli olmak bir yana her yerin egemeni benim, benim karşımda kimseler duramaz büyüklenmesi içindeki insanlık küresel salgınla deyim yerindeyse bir duvara çarpmıştır.

    Dünya nüfusu 7 milyar olduğuna göre kimi aşıların her bireye 2 kez yapılması gereği ortadayken şu aşısı bu aşısı tartışmasına girilmesi gereksiz olduğu gibi akıllıca da değildir.

    Her kimin aşısı olursa olsun Türkiye’nin milyonlarca doz aşı bulabilecek olması sorgulanacak değil sevinilecek bir gelişmedir.

    Özdil, Brezilya, Endonezya ve Filipinler’in adını anarak “tırışka “nitelemesinde bulunmuş. Bu nitelemeyi yapmadan önce kısa bir araştırma yapsa ve bu ülkelere Türkiye’yi eklese dünya nüfusunun % 10’undan söz ettiğini anlamış olurdu. Bu ülkeler “tırışka”ysa Covid 19 salgının başlangıcında insanlarının evlerinde, huzurevlerinde ve hastane koridorlarında ölüme gidişini izlemekten başka bir şey yapamayan Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya ve ABD’ye nasıl bir etiket yapıştıracağız.

    Hemen her gün bir hekimi, hemşireyi ve sağlık çalışanının Covid 19’a kurban veriyoruz! Bu kısır ve korkunç döngüden çıkabilmek için korunma, korunmadaysa aşı önde gelen gereç olarak karşımızda duruyor.

    Köşe yazarının da, siyasetçinin de ve elbette sokakta yürüyen insanın da sorumlu ve akılcı olmasının en çok gerektiği dönemdeyiz.

    Burada bizlere rehberlik etmesi gereken gündelik siyasetin çıkmazları değil aklın ve bilimin sesidir!

    Eşsiz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir!” sözünü hiç aklımızdan çıkartmamamız gereken bir darboğazdan geçiyoruz.

    Zaman ancak sosyal medya geyiklerinde ya da kahvehanelerde rastlanabilecek kafa karıştırıcı söylemleri öne çıkartma zamanı değildir.

    Okur beni hoşgörsün ama asıl tırışkalık budur!

    Salgının aldığı canları azaltmak ve hatta sıfırlamak için gecesini gündüzüne katarak canla başla çalışan bilim insanlarına saygıda kusur edilmemelidir. İnsanlığın kafası salgını önleme fırsatı karşısında karıştırılmamalıdır.  

  • İzmir’de yıkıma neden olan Sisam Depremi’nin (kesinlikle İzmir Depremi değil) üzerinden bir ay geçti. Doğa kendisine yapılana çoğunlukla anlık tepkiler vermiyor! Bir kenara yazıp, sırası geldiğinde verdiği karşılıksa oldukça sarsıcı ve yıkıcı olabiliyor.

    Yerkabuğu da durup durup belirli aralılarla tepki veren doğa unsurlarından birisi!

    30 Ekim’deki depremden hemen sonra tıpkı öncekilerde olduğu gibi “ders almalıyız” tekerlemesi bolca işitildi. Bu durumun geçici şaşkınlıktan kaynaklı olduğundan adım gibi emin olsam da bir olasılık yanılmayı dilemiştim.

    Ne yazık ki yanılmadım!

    Sisam depreminin İzmir’de yıkıma neden olduğu Bayraklı ve Bornova yoksulların değil orta ve üzeri gelirlilerin yerleştiği bölgedir. Bu nedenle iki aydır süren yoğun taşınma etkinlikleri hız kesmiş değildir. Bir şekilde ekonomik olanağı bulunan pek çok insan bu karabasanı bir kez daha yaşamamak için bölgeden uzaklaşmayı sürdürüyor.

    Diğer yandan ise unutma zamanı çoktan gelmiş gibidir!

    Bölgede yaşayan herkes buraları bırakıp gidemeyeceğine göre şu ya da bu şekilde duruma alışmak kaçınılmazlaşıyor.

    Gözümle görmesem de pek çok hasarlı yapıda kolon ve kirişlerin makyajlanması işlemi başlamış olmalıdır. Buralarda mülk sahipleri değilse de onların kiracıları oturmayı sürdürecektir. Böylece emlak pazarındaki sorunlu durum da bir ölçüde giderilmiş olacaktır.

    Depremde yıkılan ya da yıkılmasa da sonradan yıkımı tamamlanan yapılar için gündemdeki konu yeniden yapım olacaktır. Bakanlıkça da açıklandığı gibi hiçbir şey olmamış gibi aynı yere benzer yapılar dikilecektir. Buradaki sorun ise yeniden dikilecek yapıların yatay ya da dikey genişleme/uzama istekleri çevresinde düğümlenecektir. Emlak yatırımını barınak sahibi olmanın yanı sıra kazançlı bir alan olarak da değerlendirme alışkanlığı edinmiş pek çok kişi bu iş için ceplerinden para çıkmasına hiç ama hiç sıcak bakmayacaklardır. Dolayısı ile ver arsayı al konutu anlayışı yeni üretilecek yapıların kaçınılmaz üretim yöntemi olmayı sürdürecektir.

    Yer kabuğunun kükremesi karşısında dehşete ve ürküye kapılanlar için unutma zamanı geldi bile.

    Çalıştığım kurum İzmir’de depremin yıkım merkezinde olduğu için depremden bu yana hastalarımla depremi de konuşuyorum.

    Çöken bir apartmanın yıkıntısından ayak parmağındaki önemsiz bir kırıkla kurtulana bile rastladım.

    15 yıl kadar çalışma arkadaşlığı yaptığım bir sağlık çalışanının oğlunu depremde yitirmesi de, bir meslektaşımın eş ve çocuklarını depreme kurban vermesi de, terör gazisi bir hastamın biricik kızını sonsuzluğa uğurlamış olması da geçtiğimiz iki ayın acıklı olgularından benim bilebildiğim bir kaçıydı.

    Birkaç gün önce çalıştığım merkezin yanı başındaki bir sitede oturduğunu öğrendiğim hastamın anlattıkları da bir o kadar etkileyiciydi. Hasarlı yapıyı inceleyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri yıkıma gerek görmezken bağımsız bir deprem analiz şirketi yapıda oturmanın tehlikeli olduğuna ilişkin görüş bildirmiş. Bakanlığın, deprem hasar belirleme çalışmalarına TMMOB yetkililerinin katılımını istememesinin nedeni böylece zihnimde şekillendi.

    Yine çok göz önünde, ana cadde üzerinde bir yapıdaki konutlar oturulamaz durumdayken altındaki oto lastikçinin hiçbir şey olmamış gibi hizmet vermeyi sürdürmesi de anlaşılmazlar listemdeki yerini almış durumda. Görselini paylaştığım bu yapıdaki çelişkili durumu ALO 181’e 10 Kasım’da bildirmiştim. Bir buçuk ay sonra yanıtlandım. Yapıya ORTA HASARLI raporu verilmiş. Konutları kullanılamaz durumda olan yapının altındaki işyerinin etkinliğini sürdürmesine ilişkin bilgilendirme yapmayı ise gerekli görmemiş yetkililer.

    ORTA HASARLI

    Bir yandan devlet kendi sırtına binmesi kaçınılmaz olan yükten kurtulmaya çalışacak. Diğer yandaysa vatandaş unutma sürecine girecek!

    Kuşkusuz açılan yaralar kabuk bağlayacak ve iyileşecek!

    Doğanın ve yaşamın kuralı gereğince.

    Sorun unutmakta değil unutmanın yeni acılara ve yıkımlara maya olmasında!

    Unutmadan eklemekte yarar var!

    Her ne kadar yönetenlerin hatası önemliyse de, imar suçlarının bu denli yaygınlaşması ve yerleşik duruma gelmesinde bu suçlara geniş toplumsal katılımın göz ardı edilmemesi gerekir.

    Ceyhun Balcı, 03.01.2021