• YİNE LANCET YİNE SİYASET

    Tıp dergisi Lancet sağlık ortamının tanışık olduğu bir yayın organıdır. Hatta, bugün Türkiye’de kime bu derginin adını verseniz çoğunun derginin saygın bir yayın organı olduğunu söyleyeceğini öngörebilirsiniz.

    Gerçek böyle mi?

    Bakalım!

    Elbette yazdıkları üzerinden değerlendirmek gerekir Lancet’i!

    Örneğin, bundan 4 yıl önce Türk ordusu ve polisi hendeklerle ve tünellerle donatılmış Güneydoğu kentlerinde ayrılıkçı teröre karşı savaşım vermekteydi. Tam da o sırada Lancet dergisi bizim TTB’nin “Savaş bir halk sağlığı sorunudur!” sözüyle uyumlu şekilde devletimizin haklı ve yerinde mücadelesini karalayan ve hatta saldırganlıkla suçlayan bir yazı yayımlamıştı.

    https://www.thelancet.com/action/showPdf?pii=S0140-6736%2816%2931414-3

    İlgi duyanlar bu sürece ilişkin olarak bağlantıdaki yazımı da okuyabilirler.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/09/30/lancetin-yanitina-yanit/

    Aynı Lancet bir kez daha sahnede!

    https://www.thelancet.com/action/showPdf?pii=S0140-6736%2816%2931414-3

    Bu kez hedef Dağlık Karabağ üzerinden Azerbaycan ve elbette Türkiye.

    Lancet tıp dergisi olduğunu unutmamış! Oldukça ağdalı bir giriş yapmış. Ermenistan’ın nüfusuna oranla dünyada en çok Covid 19 hastalığı tanısı konulan ülkelerden birisi olduğu özenle vurgulanmış. Bu yapılırken kimi bilgilerle bezenen yazı okurun acıma duygularını devinime geçirmeyi de göz ardı etmemiş.

    Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarından söz edilmediği için dünyadan habersiz birisinin yazıyı okuduktan sonra Azerbaycan’a saldırganlığı yakıştırması işten bile değil. Her zaman olduğu gibi Türkiye de Azerbaycan bağlaşığı olarak hedefe konmuş.

    Yazının ilerleyen bölümlerinde Azerbaycan’ın, topraklarını kurtarma amaçlı hamlesiyle kendisini gösteren savaşın Ermenistan’daki Covid 19 sıçramasına neden olduğu da ustaca anlatılmış. Buna karşılık, 30 yıllık işgalden, yerini yurdunu yitiren Azerilerden ve soykırıma eşdeğer Hocalı katliamından eser yok.

    Yazıya bakılırsa Azerbaycan ve Türkiye bir olup Ermenistan’daki Covid 19 felaketini körüklemişler. Bu durumun yaşanmaması için ne yapmak gerekirdi sorusu yanıtsız bırakılmış. İşgali sineye çekip bir 30 yıl daha beklesen senden iyisi olmayacak belli ki.

    Emperyalizm topuyla, tüfeğiyle, parasıyla puluyla olduğu gibi kalemiyle ve bilimsel (!) yayın organlarıyla işbaşındadır.

    The Lancet ve benzerlerinin bilimsel amaçlarının yanı sıra emperyalist amaçları olduğu da her fırsatta yinelenen bu tür yayınlar aracılığıyla bir kez daha anlaşılmış olmaktadır. Bu amaçlara erişmede olgunun bağlamından kopartılması, önünün sonunun karartılması ve benzeri sayısız eğip bükme işlemi sözde saygınlıkla gölgelenebiliyor.

    Parmak ucundan kan almak için kullanılan nazik aygıt lansetin adını taşıyan dergi gerçekte kanlı bir hançer olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

    Emperyalizmle savaşımın uzun soluklu, sabır ve kararlılık gerektiren uzun ince bir yol olduğu bir an olsun akıldan çıkartılmamalıdır.

    Yazının sonunda uluslararası topluluğun harekete geçmeye çağrılması da unutulmamış. Her ne yapacaklarsa!

    http://medikritik.com/kose-yazilari/yine-lancet-yine-siyaset

    http://www.hekimgucbirligi.org/kose-yazilari/yine-lancet-yine-siyaset/

    https://www.veryansintv.com/yine-lancet-yine-siyaset

  • İzmir Konak Meydanı!

    Kentin sıfır noktasıdır!

    Aynı zamanda en saygın olması gereken yeri!

    Meydan kavramı adındadır. Her ne kadar selatin kenti olmasa da İzmir’in simgesi olan Osmanlı kalıtı Konak Saat Kulesi de buradadır. Benzetmede hata olmazsa karşısındaki tarihsel Konak Camisi ile birlikte yozlaşmaya yenik düşmüştür.

    II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü için İzmir’e armağan olan saat kulesi

    Şimdi de varlığını sürdüren SSK İşhanı bir yandan, Hükümet Konağı yanındaki emniyet müdürlüğü ve Konak Kaymakamlığı ile çiçeği burnunda SGK yapısı ve onlara eklenen İZSU genel müdürlüğü diğer yandan bu sözde meydanın çirkinlik anıtlarıdır.

    XVIII. yüzyıldan kalma Konak Camisi külliyesinin üzerinde günümüzde Konak Kaymakamlığı yükseliyor

    Meydanın en çirkin bir diğer varlığı olan Büyükşehir Belediyesi yapısının Sisam depremi sonrasında yapılan incelemelerde depreme dayanıksız olduğu anlaşılmış!

    Yağma ve talanla baş etmesi gereken kurumun yağma ve talan ürünü ucube yapısı :
    İzmir Büyükşehir Belediyesi

    Bağlantıdaki habere bakılırsa yıkılacakmış!

    Kentin yerel yönetim yapısının depreme dayanıksızlığı ironisi bir yana bırakılacak olursa bu iyi bir haberdir.

    https://www.milliyet.com.tr/gundem/izmir-buyuksehir-belediye-binasi-icin-yikim-karari-6366023

    Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in açıklamaları öteden beri kafamda canlandırdığım tablonun oluşumu için fırsat yaratabilir. Simgesel yapıya bile gerek yoktur kanımca! Hükümet Konağı yangın sonucu kül olup yeniden yapılmış olsa da tarihsel bir yapıdır. Oysa, büyükşehir yapısının böylesi bir niteliği de yoktur. Tam bir ucubedir. Yapım sürecinin uzun zaman aralığına yayıldığı anımsandığında depreme dayanıksızlığı şaşırtıcı değildir.

    Yıkımından sonra kazanılacak alan Konak Meydanı’nı biraz olsun meydan olmaya yaklaştıracaktır. Burada simgesel de olsa bir yapılaşma yerine Hasan Tahsin Anıtı çevresinde 9 Eylül’ü canlandıran sanatsal bir düzenleme İzmir’e çok yakışacaktır.

    Saat kulesinin kaybolup gittiği meydanda Hasan Tahsin anıtının sözü mü olur?

    Tunç Soyer’in buradaki belediye yapılaşmasını sonlandırma kararına emniyet, kaymakamlık, İZSU, SGK, Merkez Bankası ve maliyenin de katılımı bir düşün gerçekleşmesine eşsiz katkı vermiş olacaktır.

    Kamunun hiç olmazsa bu kez kamucu, toplumcu ve kent kültürü yanlısı bir tutum alması varlık nedenleriyle örtüşen eylem olarak tarihe altın harflerle yazılacaktır.

    Bilmem bu dilek gerçekleşir mi?

    Ama, dilemekten zarar gelmeyeceği de kuşkusuzdur.

    Son bir dilek daha!

    Şu andaki büyükşehir yapısının Konak Meydanı’na bakan güney cephesinde yer alan sayısal ekranın da bir zahmet varlığına son verilir umarım!

    Sayısal ekran bu tarihsel (!) meydana dikilmiş tüy gibi görünmüyor mu?

    Ceyhun Balcı

    28.11.2020

  • Bayraklı’yı vuran Sisam depreminden arta kalanlar daha iyi fark edilir oldu. Depremde yıkılan yapı sayısı iki elin parmakları kadar bile değildi. Oysa, depreme bağlı oturulamaz ve şu sıralarda yıkılmakta olana yapı sayısı hiç de az değil.

    Bayraklı’da çalıştığım için bu yapılar hemen her gün gözümün önünde!

    Birisi var ki yazıya konu etmem kaçınılmaz oldu!

    Bu yapı Mustafa Kemal Caddesi üzerinde. Bayraklı Belediyesi tarafından işletilen Değirmen Kafe’nin yanı başında. Özetle, görülemeyecek yerde değil.

    Yapının adı Kılınçaslan apartmanı. Dışarıdan bakıldığında oturulamayacak denli hasarlı olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor!

    Her ne hikmetse altındaki oto lastikçisi açık.

    Depremi izleyen hafta içinde önce 155’i aradım. 181’i aramam gerektiği söylendi.

    Üşenmedim 181’i de aradım!

    Yapıyı ve altındaki ticari kurumu bildirdim. Tarafıma bilgi verileceği söylenmesine karşın 3 haftadır bilgilendirilmedim.

    Hemen her gün söz konusu yapının yakınından geçerek hafiye gibi denetlemeyi sürdürüyorum!

    Olan bitene akıl erdirmekte zorlanıyorum.

    Belli ki benim bilmediğim bir şeyler var!

  • İnsanlar arası ilişkilerde iki tarafı keskin bıçağa benzetilebilir insanı bir başka canlıyla özdeşleştirmek. Kültürler arası farklar da oldukça derindir bu konuda!

    Örneğin bizde aslana, kaplana, koça ya da kurda benzetilmek sorun yaratmaz. Eşek, öküz ya da ayıya benzetilmek ise kan dökülmesine varan sonuçlara yol açabilir.

    Bağlantıda ayrıntısı var. Bir tv izlencesindeki katılımcılar fareye benzetme üzerinden biribirlerine girmişler. İyi ki farklı stüdyolardaymış. Yumruk yumruğa kavga kaçınılmaz olurmuş tersi durumda.

    https://www.veryansintv.com/canli-yayinda-gergin-anlarmete-yarar-studyoyu-terk-etti

    Bir konuşmacının fareye benzeme üzerinden verdiği ileti diğerinin dehşetli öfkesine neden olmuş. Stüdyo terk edilmiş.

    Tipik insan kibri örneği! Her şeyi ben yarattım, her ortamın egemeni benim diyen başımızın derdi insanmerkezcilik!

    Doğaya ve canlılığa tepeden bakan anlayışın doğal tepkisidir bu!

    Ondan türememiş olsak da maymun bugünkü yaşam ortamındaki en yakın akrabamızdır. Fare de uzağımızda sayılmaz. Bir bakıma iyi ki fareyle benzeriz bile diyebiliriz. Hatta demeliyiz! Biz insanlar için geliştirilen hemen her ilaç ya da sağaltım yönteminin en başta gelen deneğidir bu uzak olmayan akrabamız. Canımız tatlı olduğu için önce onda deneriz her yeni buluşu. O sağ ve sağlıklı kalırsa kullanmayı göze alırız ilacı ya da sağaltım aracını.

    Akılcı ve bilimsel pencereden bakmak gerekirse kendisini doğa ve canlılık dostu olarak gören her bireyin bir başka canlıya benzetilmeye tepki duymaması gerekir. Tersine, anlayışla ve sevgiyle yaklaşılmalıdır bu gibi benzetmelere.

    Fareye benzetilmeyi gururuna yediremeyen (!) pek değerli kişimizin tepkisi bana 150 yıl kadar önce yaşanmış bir diyaloğu çağrıştırdı.

    Evrim Kuramı’yla ünlenen Charles Darwin’in buldogu olarak da bilinen Thomas Huxley din adamı Wilberforce ile tartışmaktadır. Wilberforce aklınca Evrim Kuramı’nı eleştirmek için Huxley’i maymunla akrabalığı üzerinden kışkırtmaya çalışır. Huxley’in yanıtı açık ve nettir. Sizinle akraba olacağıma maymunla akrabalığı tercih ederim.

    Wilberforce-Huxley tartışması (1860)

    Yüz elli yıllık bir diyalog bugüne de ışık tutmuş oldu.

    İnsan neye benzer diye sorduk başlıkta!

    İnsanın neye benzediği kadar canlı bilincine sahip olup olmadığı da önemli! Yerküredeki tüm canlıların ortak atadan türediği, başka deyişle uzak ya da yakın akraba oldukları akılda tutulursa maymuna ya da fareye benzetilmek sorun olmaktan çıkacaktır!

  • Küresel salgınla bozulan morallerimizi bozan başka olayları da hemen her gün yaşıyoruz!

    Bugün de o günlerden birisi olarak geçti tarihe!

    Akdeniz’de tatbikat yapan AB silahlı güçleri Türk bayraklı ticaret gemisini durdurarak sözcüğün tam anlamıyla saygısızlığın ve sınırtanımazlığın varabileceği noktayı göstermiş oldu.

    İşin uzmanlarına bakılırsa bu yaşanan olay Cumhuriyet tarihinin karanlık sayfalarından birisi olmaya adaydır. Bu durumu irdelemeyi uzmanlarına bırakmak en iyisi!

    Türkiye tarafındaki dağınıklığa ve iş bilmezliğe değinmekse kaçınılmaz.

    Pek çok ortamda iş bağlamından kopartılarak Yunan kaptan, Alman gemisi üzerinden hedefe konuluyor. Böylece asıl görülmesi gereken eksiklik ve hata örtülmüş oluyor.

    Kolaycılık sayılmazsa eğer yaşanana neden olan birikimi yakında arayacağım!

    Önce son 18 yıla bakmalı!

    Bu zaman aralığında mutlak iktidar içte demir yumruk kullanırken ve yine iç kamuoyu önünde dışa efelenirken Ege’deki onlarca ada, adacık ve kayalığı Yunan’a armağan etmiş durumda. Anlaşılır şekilde söylemek gerekirse yeri göğü titreten güçlü iktidarımız bu konuda süt dökmüş kediden de kötü durumda.

    Bir de birkaç hafta önceye bakalım!

    Faiz baskısı uygulayan finans kapital karşısında umarsız kalan güçlü iktidarımızın tek kişisi kendisini ve elbette koltuğunu kurtarmak uğruna Merkez Bankası döviz birikiminin eksilere düştüğünü sağır sultanın bile duyacağı şekilde açıklamadı mı?

    Bir yanda iktidarı boyunca topraklarına sahip çıkmamış diğer yanda da Merkez Bankası’nın yürekler acısı durumda olduğunu söylemekte sakınca görmeyen bir yönetim.

    Uzmanı olmasam da uluslararası ilişkilerin duyarlı dengelere bağlı olduğunu sayısız yaşanmışlıkla öğrendim.

    Zayıflığını ve kırılganlığını açık etmekte sakınca görmeyen bir ülkenin Libya’ya giden sivil gemisinin başına gelene şaşırmamak gerekir. Hiç kuşkusuz kışkırtma söz konusudur!

    Ama, kışkırtma kadar başımıza gelenin sorumlusunun yine biz olduğumuz, daha doğrusu kabul edilemez hatalarımız olduğu kesindir.

    Alman gemisinde Yunan kaptan masallarını dinleyene kadar aynaya bakmak gerekmez mi?

    Yüz yıl önce üstesinden geldiğimiz emperyalizm bugün her yakaladığı fırsatta o günlerin öcünü almaya çalışıyor desek yanılır mıyız?

    Ceyhun Balcı, 23.11.2020

  • SUNUŞ

    Değerli okur!

    Birazdan okuyacağınız yazı 27 Nisan 2020’de kaleme alındı. O zaman karantina günleri yaşamaktaydık. her ne kadar bilimsel karantina değilse de KARANTURKA günlerindeydik.

    Salgının yeniden hız kazanmasıyla karantina kavramı bir kez daha gündeme geldi.

    Bu kez de bize özgü bir karantina süreci yaşamaya başladık.

    Salgınbilimin gerekleriyle ilintisi sınırlı olan bu uygulama için hiç olmamasından iyidir denebilir mi?

    Bundan bile emin değilim!

    Bu yazı haziran ayında okurla buluşan kitabımda da yer aldı.

    KARANTURKA

    Korona küresel salgını sonunda Türkiye’nin kapısını da çaldı. Bize gelene dek bir dizi deneyim birikmişti bile. Çin başta olmak üzere uzak doğunun tümü ve onları izleyerek İran tanışma sürecini tamamlamıştı. Avrupa’da İtalya başta olmak üzere bir dizi ülke de bize yol gösterecek bir süreci yaşamaktaydı.

    Dünyanın farklı yerlerinde farklı yaklaşımların olması sayısız odaktan farklı tepkiler gördü. Örneğin, Çin Wuhan ve bağlı olduğu Hubei eyaletinde tam karantina uygularken kendisini hastalığa uzak sananların “antidemokratik” nitelemelerine göğüs germek zorunda kaldı.

    Güney Kore ise kesesine güvenerek “test, test, test” dedi. Demekle kalmadı yaptı! Çok sert karantina gerekmeksizin yalıtabildi sağlıklıyı hastadan. Japonya, Singapur, Tayland ve onlara eklenebilecek diğer uzak doğulular kimi zaman parasal olanakların sınırsızlığından çoğu zaman da disiplinli toplum geleneğinden yararlandılar. Böylelikle küresel salgın başladığı yerde daha fazla tutunamadan batıya doğru yolculuğa başladı.

    Uzakdoğudaki başarının ardındaki bir başka önemli etken kamucu-devletçi yaklaşımdı. Örneğin, Çin’de binlerce yataklı hastaneler birkaç gün içinde yükselmişti Wuhan’da. Başta hekimler olmak üzere her türden sağlık çalışanından oluşan görkemli sağlık orduları ülkenin dört bir yanından salgının merkezine yığıldı. Tıbbi araç ve gereç sıkıntısından neredeyse söz edilmedi.

    Unutmadan eklemekte yarar var! Türkiye’de daha düne kadar değersizleştirilen ve şiddet hedefine dönüştürülen sağlık çalışanları oralarda baştacıydı. Hatta, Çin’deki olağanüstü koşullarda olayın ciddiyetini algılama sorunu yaşayanlara hekimlerin ve sağlıkçıların buyruklarını yerine getirmeyenleri en ağır şekilde cezalandırmaktan kaçınılmayacaktır çıkışı bile yapıldı. Söz konusu olan toplum sağlığıydı! Hasta olmayanların korunmasıydı.

    Rusya ve Hindistan parasal olanakların sınırlılığına bağlı olarak karantinayı öncelediler. Özellikle Hindistan’daki sopalı karantina görüntüleri dünya kamuoyunun epeyce ilgisini çekti. Toplumlar, gelenekler, kültürel özellikler korona salgınının ardından bir geçit resmi sunmaktaydı aynı zamanda. Havuç göstererek de sopa kullanarak da korona salgınına karşı durmak olasıydı.

    Komşu İran salgınla tanıştığında Türkiye-İran sınırı açıktı. Bir süre daha açık kalmayı sürdürdü. Hem havayoluyla büyük kentlerimize hem de karadan doğu illerimize İran bağlantısı sürdü. Doğal olarak virüs akışı da.

    Hatanın büyüğü Suudi Arabistan’a umre yolculuklarının kısıtlanmamasıyla yapıldı. Kâbe’nin kapanmasına neden olan küresel salgın bizi etkilemiş görünmedi. Umreye gidişin bir de dönüşü vardı. Sonraları karantina önlemi alınsa da başlarda gevşeklik üst düzeydeydi. Gelen umrecilere uçakta ateş düşürücü verilerek denetimden sıyrılmalarının sağlandığı bile ileri sürüldü. Çok iyi bilinir! “Bir şeyin söylentisi de gerçekleşmesi kadar kötüdür.” Evinden çıkmama öğüdüne uyanların evlerinde konuk ağırlamaları doğal olarak haber değeri taşıdı.

    Yalnız umreciler değildi yurtdışından virüs taşıyanlar. Avrupa ve okyanus aşırı ülkelerden de bolca mikrop taşındı ülkeye. Hava, kara ve deniz ulaşımının olağan bir şekilde sürdüğü sırada Avrupa salgının merkezi olarak anılmaya başlamıştı bile. Kısa süre önce Çinlilere nefretle bakanlar, Çin’deki sert önlemleri demokrasi tartısına çıkartanlar çoktan tam karantinaya geçmişlerdi.

    Karantina İtalyanca kırk günlük süreden köken almış bir sözcük. Beş yüz yıl kadar önce dönemin küresel salgını kara ölüm vebaya karşı geliştirilmiş bir korunma yöntemi. Günümüz salgınından ağır şekilde etkilenen İtalya kökenli bir uygulama olması yazgının cilvesi olmalı!

    İzmir’de bir semtin de adıdır Karantina. XIX. yüzyılda kente gelenler burada karantinaya alınmışlar. Hastalık taşımadıkları anlaşıldığında ülkedeki serbest dolaşımlarına izin verilmiş. Özellikle deniz yoluyla girilen kentlerimizin hemen hepsinde böylesi uygulamaların yapıldığı yerler olmuştur. Tarih incelendiğinde bunlar öğrenilebilir.

    Basit, zahmetsiz ve etkili bir yöntemdir. Bugün de işe yarıyor oluşuna şaşırmak gerekmiyor.

    Türkiye’nin salgın sürecinin başından bu yana yaptığı en doğru şey bilim kurulu oluşturmak oldu. Her ne kadar halk sağlığı uzmanlığı gibi salgın yönetiminin olmazsa olmazı olan dal sonradan eklenmiş olsa da bilim kurulu sürecin yönetimine olumlu katkılar sundu. Kuşkusuz bilim kurulu aklın ve bilimin sesi olsa da alınan kararların uygulanması yönetsel istencin işiydi. Bilim kurulu ne kararlar aldı? Neler önerdi? Bu bağlamda saydamlık olmadığı, kararlar kamuoyuyla paylaşılmadığı için bilmemiz olanaksız.

    Türkiye zaten adı konmamış bir ekonomik bunalımın içinde olduğu için salgına olabilecek en kötü koşullarda yakalanmış oldu.

    Varlıklı ülke!

    Yoksul devlet!

    Umarsız yurttaş!

    Yukarıdaki üçleme özellikle yönetsel düzeneğin salgın karşısındaki konum ve tutumunu belirlemiş oldu.

    Her ne kadar bilim kurulunun ne kararlar aldığını, yönetime neler önerdiğini bilemesek de çok test olanağının bulunmadığı koşullarda salgının denetim altına alınması için biricik yöntem tam karantinaydı. Sokağa çıkma yasağı olarak da adlandırılan bu yöntemin gerçek adı bilimsel karantinadır. Bilim kurulu başından bu yana tam karantina önerdiğinden en küçük kuşkumuz yok.

    Yönetsel düzenek bilinen nedenlerle bundan kaçındı!

    Vicdanla cüzdan arasına sıkışan kimileri gibi ekonomiyle salgın biliminin gerekleri arasında sıkışıp kalan iktidar özgün bir düzenlemenin altına imza atmış oldu. Virüsle anlaşma mı yapıldı sorularını haklı çıkartırcasına hafta sonu karantina, hafta içi normal yaşam!

    Bu düzenlemenin güçsüz devlet umarsızlığının ürünü olduğu kuşkusuzdu. Tam karantina diyebilmek için devletin gerçek anlamda ve güçlü bir şekilde ortaya çıkması gerekirdi. Bu olamadı! Olamadığı gibi vatandaşa kol kanat germesi gereken devletimiz İBAN numarası alacak yerde vermek zorunda kaldı.

    Karanturka bir Türk buluşu olarak tarihe böyle geçti.

    Ne var ki, Karanturka fiyaskoya eşdeğer bir başlangıçla yaşama geçti. Karanturka bile iyi yönetilemedi. Haftalarca bilinçaltımıza yerleştirilen sosyal mesafe kavramının birkaç saat içinde yerle bir olduğuna tanıklık ederek korku ve ürkümüzü beslemiş olduk.

    Korkulan boyutlara erişmese de Karanturka başlangıcındaki karmaşa olgu sayılarında sıçramaya yol açtı.

    Hiç olmamasındansa Karanturka kötünün iyisi olarak işlev gördü.

    Mayıs ayına varıldığında olgu sayılarının düşme eğilimi göstermesi elbette umutlarımızı yeşertti.

    Karanturka yerine tam bilimsel karantina olsa daha iyi olmaz mıydı diye sormaktan alamıyorum kendimi.

    27.04.2020

  • Ortalık yerde çokça dolaştığı ve paylaşıldığı için adlarını anmakta sakınca yok. Duyurusu yapılan pazarlama MİGROS ve Anadolu Sağlık Merkezi ortak yapımı.

    Migros müşterilerine sağlık hizmeti pazarlıyor.

    Yıllar önce bir reklamda belleğime çivilenen sözdü :

    “……… ‘sa koy sepete!”

    Görseldeki pazarlama hekim kamuoyunun tepkisine yol açtı doğallıkla.

    Hekimler dışındaki kesimlere ne çağrıştırdı bilmek zor ama bu reklamı bir fırsat olarak görenlerin çıkmış olması kimseleri şaşırtmaz.

    Tepkiler üzerine yapılan açıklama da bir o kadar sorunlu!

    “Bir pazarlama hatası” olarak tanımlanmış durum. Pazarlamaya evet ama hatasız olmak koşuluyla demeye getirmiş açıklamayı yapanlar. Elbette konumuz bu değil.

    Günümüzde Türkiye’de sağlığın bir pazarlama konusu olduğunun artık kabullenilmiş olduğu anlaşılıyor.

    Bu alanda vicdan ve insafın çoktan tükendiği bilinmeyen bir gerçek değildi.

    Yazıya konu olan örnek aracılığıyla bundan böyle ahlâk ve etik sınırlarının da zorlanacağı şimdiden öngörülebilir.

    Şu anda bir kamuoyu araştırması yapılsa siyasi iktidarın sağlık üzerinden azımsanmayacak kazanımlar sağladığı kolaylıkla ortaya çıkartılabilir.

    MİGROS-Anadolu Sağlık Merkezi ortaklığında sahnelenen pazarlama kazası iktidara paha biçilmez getiri sağlayan Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın olağan ürünüdür. Bu süreçte sağlık, toplumcu bir eylem olmaktan çıkartılarak pazarın kurallarına uyarlanmıştır. Daha da kötüsü bu dehşet verici olgunun olağan bir durummuş gibi algılanması sağlanarak bir başka başarının daha altına imza atılmıştır.

    Vahşi piyasa koşullarına ilişkin can acıtıcı sayısız örnek gündelik yaşamımızda hemen her gün karşımıza çıkmaktadır. Bu acımasız koşulları yaratanların sağlık gibi insancıl olması gereken bir alanda sınır tanımaları beklenmemelidir. Vahşi piyasa anlayışı nerede kazanç varsa orada gerekeni yapmaktan çekinmez.

    Gereğinde hastayı sağmal inek yerine koyabilen sınır tanımazlığın yeri geldiğinde doktoru da market sepetine koymasına bu nedenle şaşırılmaz.

    Durum bu kadar açıkken, bu çarpıklıkla nasıl baş edilecek?

    Kamuoyunun sağlık tüketicisi olmaya iyiden iyiye alıştırıldığı günümüzde iş yine hekimlere düşecek gibi görünüyor.

    Buradaki sorun ise örgüt ve önderlik eksikliği olarak kendisini gösterecektir. Hekim meslek kuruluşunun ayrılıkçı terör örgütüyle içli dışlı olmakta sakınca görmediği ortamda saygın ve sürükleyici önderlik eksikliği her zamankinden daha çok duyumsanacaktır.

  • İstifa öteden beri aramızın pek de hoş olmadığı bir kavram. Tek yanlı bir karardır. Açıklanması da, uygulanması da bir o kadar hüner gerektirir. Sesletimden öte benzerliği olmayan “istifade” ise bizde çok daha fazla ilgi gören olgudur. Bu uğurda yapılmayacak yoktur. Altına girilmeyecek yük de!

    Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Pazar akşamı istifa ederek bu kavrama olan özlemimizi gidermemiz umudu yarattı.  İlerleyen saatlerde ise “keşke etmeseydi” dedirtecek gelişmeler yaşandı.

    Her şeyden önce istifa kararının açıklanması bu denli belirsizliğe yol açmamalıydı. Devlet geleneğine ve yerleşikleşmiş eğilimlere tümüyle ters düşen bu yöntem 24 saati aşkın süre gündemin başına yerleşti.

    Tek kişi rejiminde tek kişinin en yakınındakinden gelen bu çıkıştan çok seçtiği yöntem öne çıkmış oldu.

    Pazartesi sabahı açıklığa kavuşan karmaşık süreç boyunca kapıkulu medyasının sessizliği hangi çağda yaşıyoruz dedirten düzeydeydi.

    Belli ki gocuklu celep vaktiyle sopasını öyle bir kaldırmış ki! O gün bugündür medya değil haber vermek ağzını açamıyor. Bilginin ve haberin ışık hızıyla yayıldığının savlandığı çağımızda bu savın sahiplerini iyiden iyiye güç duruma düşürecek tarihsel saatler yaşandı. Başta gazeteciler olmak üzere her kesimden insanı utanca sürükleyen bir zaman aralığı yaşandı.

    İnstagram açıklamasına iliştirilen sağlık nedenleriyle sözüyle birleşen derin sessizlik Albayrak’ın sağlığından ve yaşamından kuşku duyulmasına bile neden oldu denebilir.

    Ülke ekonomisinin bıçak sırtında olduğu herkesçe az çok bilinen ama neredeyse açıklan(a)mayan bir gerçek!

    Bu sabah (10.11.2020) medyaya yansıyan haberlere (belki de söylentilere) bakılırsa yeni Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal ile eski bakan Berat Albayrak sarayda yumruk yumruğa kavga etmişler. Türkiye’ye egemen olan yeni dönemde devlet katında önemli görev yapanların biribirlerine omuz atmalarına tanık olunmuştu.

    https://www.cumhuriyet.com.tr/video/albayraka-omuz-atan-soyludan-kameralara-tebessum-1044406

    Yumruklaşma bu konudaki davranışların boyut değiştirmekte olduğunu gösteriyor.

    https://www.veryansintv.com/berat-albayrak-naci-agbal-ile-yumruklasti-iddiasi

    Denebilir ki!

    Bu bir söylentidir!

    Elbette olabilir!

    Ama, unutulmasın ki, kimi şeylerin söylentisi de gerçekleşmesi kadar kötüdür. Bu da onlardan birisidir.

    Türkiye’nin içine düştüğü ekonomik açmaz kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeneğinde kendisini gösteren akıl almaz ve hiç de alışık olmadığımız davranış biçimleri kaygı verici boyutlara erişmiş durumdadır.

    2001 ekonomik krizinden hemen önceki gün tüm TL birikimini dövize çeviren zamanın Merkez Bankası Başkanı epeyce eleştirilmişti. Bugünlerde yaşananlara bakınca o zamanki gelişmenin solda sıfır kaldığını görmek de bir o kadar acı vericidir.

    Türkiye 70 yıldır belirli aralıklarla ekonomik kriz yaşıyor. Şimdi yaşanmakta olan da zamana yayılmış olarak onlardan birisi! Akılsız başımızın cezasını toplumca bedeller ödeyerek çekiyoruz.

    Ama, devlet geleneğinde açılan derin yaraların iyileştirilmesi hiç de kolay olmayacak gibi görünüyor.

    Uğranılan parasal yitim kadar önemli olan bu ayrıntı anlaşılır ve açıklanabilir değil.

  • 10 Kasım 1938’de 17 milyonun babası Mustafa Kemal ATATÜRK sonsuzluğa göçtüğünde Türk milletinin gözyaşları sel olmuş akmaktaydı. Ardından gözyaşı dökenler arasında 19 yaşındaki Kuleli Askeri Lisesi öğrencisi ve Türk ordusunun onurlu üyesi olmaya doğru yol alan Mustafa Demir de vardır.

    Sığırtmaç Mustafa yokluk yıllarında babası tarafından Yalova’da bir çiftlik sahibine 3 TL aylıkla yanaşma olarak verilir. Böylece sofradan bir tabak eksilirken aile bütçesine biraz olsun katkı da sağlanmış olacaktır.

    Yıl 1929!

    Atatürk beraberindekilerle birlikte Yalova’daki çiftliğe yol alırken yolda sığırtmaç Mustafa’ya rastlar.

    Atatürk ve Sığırtmaç Mustafa

    Tanışırlar!

    İki Mustafa bir araya gelmiştir. Sığırtmaç Mustafa karşısındakinin kim olduğunu anlayınca şaşırsa da söyleşmeyi sürdürür.

    Atatürk’ün, bir yıllık kazancı olan 36 TL vermek istemesi karşısında rahatsız olur sığırtmaç Mustafa. Almak istemez! Yanındaki bir avuç ceviz karşılığında kabul eder 36 TL’yi.

    Biyolojik evladı olmayan Atatürk’ün çok sayıda evlatlığı vardır. Yurdun hemen her köşesinde evlatlar edinmiştir. Sığırtmaç Mustafa onlara eklenmiş olur.

    Kısa süre sonra sığırtmaç Mustafa Yalova’dan alınır ve İstanbul’a getirilir. Önce hastaneye yatırılarak derlenip toparlanması sağlanır.

    Ardından ver elini okul!

    Kurtarıcı, kurucu ve devrimci önder insanının yazgısını değiştirmeyi sürdürmektedir.

    Yalova’da yokluk ve yoksunluk içinde kıvranan Sığırtmaç Mustafa “Cumhuriyet Kimsesizlerin Kimsesidir” sözüyle tanışmıştır.

    Kuleli askeri lisesini bitirdikten sonra şanlı Türk ordusuna subay olarak katılmıştır.

    Atasının ardından gözyaşı döken milyonlardan birisiydi Sığırtmaç Mustafa!

    10 Kasım hiç kuşkusuz Türk milletinin hüzünlü günlerinden birisidir!

    Unutulmamalıdır ki bu hüzünlü gün aynı zamanda büyük kurtarıcının, kurucunun ve eşsiz devrimcinin doğduğu gündür!

    Dirisinin bileğini bükebilen olmadı!

    Ölüsüyle bile başa çıkamıyorlar!

    Yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…

    Ceyhun Balcı, 09.11.2020

  • Mustafa Kemal Atatürk!

    Mustafa İsmet İnönü!

    Birisi TEK diğeri İKİNCİ ADAM!

    Osmanlı’nın son döneminde başlayan ikilinin tanışıklığı doğallıkla çöküş yıllarına tanıklık eder.

    İmparatorluğun yıkıntıları üzerindeki Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kuruluşu, Devrimler derken genç Cumhuriyet’in çalkantılı ve karmaşalı yılları!

    Dostlukları kimi zaman görüş ayrılıklarının etkisiyle sarsılsa da hiç ama hiç sonlanmadı.

    Atatürk-İnönü ilişkilerindeki bu ayrıntılardan yararlanarak gerçeklerle uzaktan yakından ilintisi olmayan kitapların bile yazıldığı oldu! Üretilen asılsız söylentilerin niceliği ise sayıları belirlenemeyecek kadar çoktu.

    Yazgı birliğiyle bir araya gelen ikiliyi etle tırnağa ya da bir elmanın iki yarısına benzetmek hata olmaz.

    Atatürk’ün İnönü’ye sonsuz güvenini dile getiren sözü

    Her ne kadar durum böyle olsa da her ikisi farklı kişiliklerdi.

    Atatürk çok daha köktenci ve kısa sürede sonuca gitme yanlısıyken, İnönü biraz daha bürokratik kişilikli ve buna bağlı olarak çevresindeki bürokratların etkisi altında kalma eğilimindedir. İnönü bu eğiliminin doğal gereğince daha sağlamcı bir tutumu benimser devlet yönetiminde olduğu sürece. Anlaşmazlıklarının ekonomik yatırımlar ve kararlar üzerinde odaklandığı söylenebilir.

    İnönü’nün öz kardeşine ait kömür işletmelerinin devletleştirilmesi konusundaki ödünsüz ve ikilemsiz davranışı dürüstlüğüne ilişkin sayısız örnekten yalnızca birisidir.

    Tüm bu farklılıklarına karşılık hem Atatürk hem İnönü vatanseverlik konusunda şaşmaz bir uzlaşı içindedirler.

    Askerlik disiplini tartışılmaz olan İnönü’nün alçakgönüllülüğüne, askerine ilgisine ve sevgisine örnek

    Kurtuluş Savaşı’nın verilmesi, Cumhuriyet’in ilânı ve Devrimler konusunda Atatürk’le görüş ayrılığına düşen pek çok kişinin tersine İnönü Ata’sını hiçbir şekilde yalnız bırakmamıştır.

    İnönü’nün bir diğer özelliği, Atatürk’e doğrudan saldırma cesareti gösteremeyenlerin boy hedefi olmasıdır.

    “İki Mustafa’yla” ilgili daha fazlasını bilmek isterseniz :

    Okuma önerisi : Atatürk-İnönü İlişkileri, İlk Beraberlikten Sonuna Kadar, Nazmi Kal, 2020.