Osmanlı’nın son döneminde başlayan ikilinin tanışıklığı doğallıkla çöküş yıllarına tanıklık eder.
İmparatorluğun yıkıntıları üzerindeki Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kuruluşu, Devrimler derken genç Cumhuriyet’in çalkantılı ve karmaşalı yılları!
Dostlukları kimi zaman görüş ayrılıklarının etkisiyle sarsılsa da hiç ama hiç sonlanmadı.
Atatürk-İnönü ilişkilerindeki bu ayrıntılardan yararlanarak gerçeklerle uzaktan yakından ilintisi olmayan kitapların bile yazıldığı oldu! Üretilen asılsız söylentilerin niceliği ise sayıları belirlenemeyecek kadar çoktu.
Yazgı birliğiyle bir araya gelen ikiliyi etle tırnağa ya da bir elmanın iki yarısına benzetmek hata olmaz.
Atatürk’ün İnönü’ye sonsuz güvenini dile getiren sözü
Her ne kadar durum böyle olsa da her ikisi farklı kişiliklerdi.
Atatürk çok daha köktenci ve kısa sürede sonuca gitme yanlısıyken, İnönü biraz daha bürokratik kişilikli ve buna bağlı olarak çevresindeki bürokratların etkisi altında kalma eğilimindedir. İnönü bu eğiliminin doğal gereğince daha sağlamcı bir tutumu benimser devlet yönetiminde olduğu sürece. Anlaşmazlıklarının ekonomik yatırımlar ve kararlar üzerinde odaklandığı söylenebilir.
İnönü’nün öz kardeşine ait kömür işletmelerinin devletleştirilmesi konusundaki ödünsüz ve ikilemsiz davranışı dürüstlüğüne ilişkin sayısız örnekten yalnızca birisidir.
Tüm bu farklılıklarına karşılık hem Atatürk hem İnönü vatanseverlik konusunda şaşmaz bir uzlaşı içindedirler.
Askerlik disiplini tartışılmaz olan İnönü’nün alçakgönüllülüğüne, askerine ilgisine ve sevgisine örnek
Kurtuluş Savaşı’nın verilmesi, Cumhuriyet’in ilânı ve Devrimler konusunda Atatürk’le görüş ayrılığına düşen pek çok kişinin tersine İnönü Ata’sını hiçbir şekilde yalnız bırakmamıştır.
İnönü’nün bir diğer özelliği, Atatürk’e doğrudan saldırma cesareti gösteremeyenlerin boy hedefi olmasıdır.
“İki Mustafa’yla” ilgili daha fazlasını bilmek isterseniz :
Okuma önerisi : Atatürk-İnönü İlişkileri, İlk Beraberlikten Sonuna Kadar, Nazmi Kal, 2020.
Sisam depremi yaşanmasa bu denli ilgisiz kalmazdık ABD seçimine.
Bu kezlik hoşgörsünler!
Yine de, depremin arama ve kurtarma temelli gösteri bölümü sonlanınca kimi kanallar ABD seçimine odaklanabildiler. ABD’de öğretim üyesi olan bir hanımefendi olanca Bidenciliğiyle ABD seçiminin önemine değindi. Biden seçilirse her şey düzelecek ve yerli yerine oturacak demeye getirdi. Buradan katılan anlı şanlı gazetecimiz de ara gazı vererek üzerine düşeni yaptı!
ABD Başkanlık seçimleri gerçekte bir tiyatroya eşdeğer etkinliktir.
ABD başkanlık seçimleri öteden beri vitrine çıkarılacak kişinin belirlenmesi amaçlı olmuştur.
Dünyanın bir numaralı emperyal devleti ABD’nin ulusal ve küresel ölçekteki amacı ve duruşu neredeyse hiç değişmez. Değişse değişse ancak öncelikler değişebilir.
Türk televizyonunda bu konuyu işleyenlerin olguya bizi ilgilendiren yanıyla değinmediklerini de şaşırarak izledim.
Sokaktaki bir TC vatandaşı olarak Biden-Trump ayrımı yapmaya çalıştım!
Hangisi seçilse PKK-YPG aşkından vazgeçecek?
Hangisi seçilse ülkemizin de içinde bulunduğu bölgeye yönelik Amerikan bakışı ve davranışı değişecek?
Hangisi seçilse yükselen doğuya yönelik Amerikan tutumu farklılaşacak?
Hangisi seçilse yeryüzündeki yer altı ve yerüstü varsıllıkların denetimini elinde tutmaktan vazgeçecek?
Şu günlerde Amerikan başkanlık seçimine yönelik bakış ve değerlendirmelerin bile Türkiye’deki siyasi saflaşmadan pay aldığını görüyoruz.
Biden’ın Türkiye karşıtı açıklamaları ile Trump’ın Erdoğan dostu görünen yaklaşımları bir araya getirilerek anlamsız bir Bidencılık sığlığına düşüldüğü gözlemleniyor.
Dünyaya ve dolayısı ile ABD’ye küresel egemenlik penceresinden bakılmadığında Amerikan başkanlık seçimlerine anlam yüklemek kolaylaşıyor. Bu bakış açısında bilgisizlik kadar emperyalizmi bilerek göz ardı etme cinliğinin etkisi olduğu kesindir.
Diğer yandan, Trump’a oy veren Amerikalıları tıpkı burada olduğu gibi aptallıkla suçlayanların da eksik olmadığı görülüyor. Kuşkusuz bu da bir gerçektir. Ama, düşünen, gözlemleyen ve çözümleme yapan insanların düşünce çıtasını biraz daha yükseltmeleri gerekmez mi?
Sonuç olarak, ABD’de başkanlığa kim seçilirse seçilsin Amerikan dış politikasının doğrultusu değişmeyecektir. Değişeceğini ummak safdillik olur.
Önemsenmesi gereken ABD’de kimin başkan olduğu değil ABD’nin hedefindeki ülkelerdeki yönetimlerin emperyal ülkeye karşı alacakları tutumdur.
Biden seçilirse dünya kurtulur Trump seçilirse vay halimize anlayışı anlamlı değildir.
Yazının sonunda Obama seçildiğinde koyunlarını kurban eden Vanlı vatandaşımız geldi aklıma. Bugün Biden adına zafer çığlıkları atanlar eksik değil Türkiye’de.
Aradaki fark mı?
Önceki öğrenimsiz cahildi bugünkü öğrenimli cahil!
Türkiye ve belki de dünya ne çekiyorsa “aydınlarından” çekiyor!
Depremselliğin araştırılmasında ve sonuca varılmasında yer bilimlerinin önemi tartışılmaz. Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte hemen her bilim dalında gösterdiği başarım hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli ortadadır.
Bu başarımda yer bilimlerine ayrıca değinmek gerekir.
Sırrı Erinç ve İhsan Ketin öncülüğünde kendisini gösteren sıçrama günümüzde adlarını tek tek sayamayacağımız kadar çok nitelikli yer bilimcilerimiz aracılığıyla sürdürülüyor. Celâl Şengör onlar arasında yaşayan anıt gibidir. Yer bilimlerinin bu denli gelişmişliğine ve her fırsatta doğruları dile getirmesine karşılık hemen her depremde “arama-kurtarma” başarısıyla yetiniyor oluşumuz ironik olduğu kadar utanç vericidir.
Hemen her depremden sonra işittiklerimizi bu kez de işitiyoruz.
Hatta, bu kez çok daha hızlı davranılarak depremde yıkılan yapıların yüklenici ve teknik sorumluları yargı karşısına çıkartılmaya başladı. İç ferahlatıcı bu gelişmenin süreklilik kazanıp kazanmayacağı çok daha önemli.
Sıcak süreç geride kaldıktan sonra unutkanlık devreye girecek mi?
Hasarlı ve oturulamaz yapılar türlü girişimlerle “oturulabilir” raporu alarak bir sonraki depremin öldürücüsü olmayı bekleyecek mi?
Deprem döngüsünün bilinmesinde tarihten de yararlanılıyor.
Örneğin, İzmir’deki depremsellikle ilgili milattan hemen sonraki yıllardan günümüze uzanan bir zamandizinsel deprem çizelgesi oluşturulmuş durumda. İzmir’e çok da yakında olmayan son depreme uzak olmayan erimde yenilerinin eklenebileceği ve 332 yıldır kırılmayan 1688 depremine de neden olmuş fayın hareketlenebileceği öngörülüyor.
Yakın tarihten bir yaprak günümüze ve yakın geleceğe ışık tutabilir.
Çok değil 50 yıl önceki İzmir depremi (1974) sonrasındaki birkaç gazete haberi ilgi çekebilir.
Bu depremden hemen sonra deprem zabıtası kurulması ve yapıların denetiminin çok daha sıkılaştırılmasından söz edilmiş. Gazete manşetleri kanıtımız!
Bugün de benzer sözler işittiğimize göre o gün söylenenlerin sözde kaldığı ve zamanla unutulduğu açıktır.
Elbette, yapının zemininin kötülüğü, yapının yüklenicisinin ve teknik sorumlusunun aymazlığı ile onlara eklenen konut tüketicilerinin bilinçsizliği gibi sorunlar hemen herkesin özümsediği başlıklar.
Bu üçlemede bir eksik var!
Her depremde başımıza dert açan sorunlar zincirine “kirli siyaset” eklenmeden sonuç almak, sorunları çözmek olanaklı değildir. İşte bu nedenle yapıların yapım aşamasında denetlenmesi, olamıyorsa yapıldıktan sonra denetlenerek ölümlerin önüne geçilmesi olası olamamaktadır. Yerleşme ve yapılaşma ülkemizde her geçen gün çamur deryasına dönen siyaset ortamının önde gelen destekleyicisi olmayı sürdürmektedir.
İlle de iktidar diyen kirli siyasetin bu tutkusundan vazgeçmesi ne yazık ki söz konusu bile değildir.
Durum böyle olunca siyaset esnafının altın yumurtlayan tavuğu kesmesi beklenemez.
Yerleşme ve yapılaşma alanındaki düzenin kökten değişmesi sorunun çözümü için olmazsa olmazdır! Bu olmadıkça, minik Elif ve Ayda’nın enkazdan çıkartılması üzerinden “cambaza bak” gösterisi izlemeyi sürdürürüz. Tam da burada Elif’le Ayda neden yıkıntı altında kaldı sorusunu sormamız gerekir. Burada arama-kurtarma başarısı yakalamak kadar evlatlarımızı ve insanlarımızı koruyamamış olma başarısızlığını görmek de önemlidir.
Bir kesim arama-kurtarma üzerinden başarı öyküsü yazarken diğer kesim İzmir’in ve İzmirlinin dayanışması ve yardımlaşması üzerinden güzelleme yapma peşindedir.
Her ikisi de doğrudur!
Ama, bir olumsuzluğu yaşamamak dururken yaşanmış olan üzerinden kazanılan başarıyla perdeleme yapılması da bir o kadar düşündürücüdür.
İzmir’de yaşanan son deprem her şeye karşın ucuz atlatılmıştır. Çok daha kötüsü yaşanabilirdi. Bu durumda çok daha yığınsal bir etkileniş söz konusu olabilirdi.
Sözün özü ülkemizin ve İzmir’in kaçınılmaz gerçeği olan depremin önüne geçilemediğine göre yapılarımızın yıkılmayacak şekilde yapılması tek seçenektir!
Yitirdiklerimizin anısına, kurtulanların aşkına bu basit ve temel davranışı göstermek içinde bulunduğumuz çağın kaçınılmaz gereğidir!
Bir sonraki sefere bu denli şanslı olamayabiliriz!
İzmir depreminden insan manzaraları kimi zaman sevindirse de çoğunlukla hüzünlendiriyor.
Elif ve Ayda yavrularımızın 3-4 gün sonra enkazdan canlı çıkartılmaları karamsarlık bulutlarını biraz olsun dağıttı.
Yine de, düşündükçe kahrolmaktan alamıyoruz kendimizi!
Enkazdan çıkartılan bir Atatürk görseli deprem sonrasının ilginç kareleri arasına katıldı.
Atatürk ve enkaz!
Atatürk bir enkazdan ülke yarattı, devlet kurdu!
Sonrasındaki her adım ve aşama bir gelişme ve yeni bir utku demekti O ve elbette bizler için!
Enkazdan kurtarılan Atatürk görselinin çağrışımlarını paylaşmadan geçemem!
Akıl ve bilime vurgu yapan bu büyük insan dile gelse neler söylerdi neler!
Enkaz üstünde oy avcılığı yapan bakana, yetkisi ve makamı olmadığı halde bakanlara başkanlık eden Binali Yıldırım’a ve son olarak enkazdan canlı çıkartılan Elif bebenin ailesiyle buluşmasını törene dönüştürerek gösteri yapmakta sakınca görmeyen Ege Üniversitesi rektörüne neler söylerdi diye kendi kendime mırıldandım!
Arama ve kurtarma üzerinden yazılan başarı öyküsüne “Allahüekber, Allahüekber!” çığlıkları eklenerek dinselleştirilmeyen alan kalmayacak denmiş oldu! Böylesine insancıl bir ortamın bile dinsel motiflerle bezenmesinden kaçınılmayarak eşsiz bir sınır tanımazlık sergilendi.
Elif ve Ayda bebeklerin enkazdan kurtarılmasına çocuklar gibi sevinen bizlerin onları neden enkaz altında bıraktık ve kurtarmak zorunda kaldık sorusunu sormayı aklımıza getirmemiz gerekiyor!
Atatürk’ün İzmir’de ve Türkiye’de tüm karşıt çabalara karşın milyonların tutkuyla bağlı olduğu yüce değerimiz olduğu konusunda dost ya da düşman kimselerin kuşkusu kalmamış olsa gerektir.
Atatürk’e tutkuyla bağlıysak, onun gerçek anlamda ardılıysak onun söylediğini algılamak ve özümsemek zorundayız.
Sahte başarı öykülerini hedefe koyup, aklın ve bilimin dışlanmasını adam akıllı sorgulamamız gerekiyor.
Bu yıl içinde dünyada yaşanan depremlerde ölen 197 kişiden 159’unun Türk olması durumu hiçbir açıklamaya yer bırakmayacak denli ortaya koymaktadır.
Yavrularımızın kurtulmasına elbette sevinelim! Ama, bu sevinci abartıp, sorgulayıcı olmaktan da vazgeçmeyelim!
Enkaz altında kalan yalnızca Atatürk görseli değildir.
Atatürk’ün en önemli yapıtım dediği Cumhuriyet de enkaz altında kalan değerler arasına katılmış olmaktadır yaşanan hemen her depremde.
Yağma ve talana son verip akıl ve bilimi biricik rehber kılmadıkça Atatürk’e olan borcumuzu ödemiş olmayacağımız kesindir.
Kemalizm rozet takmakla, bayrak asmakla ya da içi boş sözler söylemekle yaşama geçirilemeyecek denli ciddi bir düşünsel olgudur.
Kolayı değil zoru seçmeliyiz!
Birkaç gün önceki İzmir depremini çok değil birkaç hafta sonra unutup yenisi için gün saymaktan bıkmadıysak böyle davranmayı sürdürebiliriz.
Enkazdan evlatlarımızı ve Atatürk’ümüzü çıkartmak acısından kurtulmak için yapılacak belli!
Akıl ve bilimi her şeyin üzerine çıkartıp, rehber edinmek!
Önce sağkalımın sonra da kalkınmanın ve gelişmenin başka yolu yok…
Bayraklı’da yıkıma neden olan depremden sonra yaşamımın üçte ikisinin İzmir’de ve yarısına yakınının da Bornova’da geçtiğini düşününce ister istemez 40 yıl öncesine yolculuk yaptım.
Ege Tıp’ı bitirmeden önceki iki yılımda şimdi Bayraklı olan yerdeki bir evde yaşadım. Burunova’nın (Bornova) hızla yapılaştığı yıllardı. Elbette, o yıllarda aklımız şimdiki gibi ermiyordu bu işlere. Yapılaşma ve talan yaşanmadan önce aklımda kalan bu verimli ovada yetiştirilen bamyanın lezzeti ve verimiyle yaptığı ündü. Çokça yetiştiriliyor olmalıydı ki, tümü taze olarak tüketilemeyecek ürünün değerlendirilmesi için konserve fabrikaları da konuşluydu bu bölgede.
Türkiye’nin başına 70 yıldır bela olan imar üzerinden yolsuzluk ve oy devşirme alışkanlığının İzmir’deki yansımasıydı yaşanan. Bölgedeki yapılaşmada önemli pay sahibi olan öncü bir yüklenici buradaki bir semte soyadını bile verdi. Hâlâ da bu adla anılır.
Birinci sınıf tarım alanı olan alüvyonlu topraklar üzerine depreme dayanıklı yapı dikerek maliyeti artırmak hiçbir yüklenicinin aklından bile geçmedi. Arsa sahibiyle anlaşma yapılır. Yarısı sana, yarısı bana sözleşmesiyle inşaata girişilir ve yapıların elbette olabildiğince az harcamayla tamamlanması anahtar olguydu.
Sonuç birkaç gündür en acıklı haliyle gözlerimizin önünde!
Şimdi de Bornova-Bayraklı kesişiminde iş yerim. Her çalışma gününde 7-8 saatim burada geçiyor. Bir yandan geçmişe yolculuk yaparken diğer yandan da özellikle yürüyüş yaparken “deprem olsa buralar ne olur?” sorusunu aklıma getirmediğim gün olmadı desem yalan olmaz.
Hemen her gün aklıma takılan bu soru 3 gün önce yanıtını suratımda patlayan tokat gibi aldı! Çok daha ağır bir bedel ödemediğimiz için kendimizi şanslı saymalıyız.
Uygunsuz zeminde uygunsuz yapı hiç kuşkusuz gün gibi ortada olan gerçek!
Ama, dün bir bugün iki!
Yıkılan ve hasar gören yapıların yüklenicilerinin peşine düşüldüğü haberini izleyince hem sevindim, hem üzüldüm! Sorumlunun bulunması ve hesap vermeye zorlanması elbette sevindiriciydi.
Diğer yandan ise hesap soruluyor algısı yaratarak asıl sorunu perdeleme olasılığının ortaya çıkması üzücüydü.
Uygunsuz yerlere yerleşim, çürük yapılar üretme ve başkaca sorunlar yalnızca yüklenicilerin sıradan seçimi değildir. Onları böyle davranmaya zorlayan yağmacı ve talancı anlayış sorgulanmadan, bu anlayışın varlığı sonlandırılmadan Türkiye’nin depremle imtihanından geçer not alması olası gözükmüyor.
Yakın zamanda ülkemizin ünlü yüklenicilerinden birisi millete burada yazamayacağımız sözcükler kullanarak sövmedi mi? Bu nedenle soruşturulduğunu duyan oldu mu? Elbette hayır!
Sözün özü!
İnşaat sektörü kimi savlara göre ülke ekonomisini ayakta tutmaktadır. Dolayısı ile bu sektörün her türden ve çaptan oyuncuları son derece kutsal ve güçlü kişiliklerdir. Ne de olsa ülke onların sayesinde ayakta durmakta ve var olmayı sürdürmektedir.
Birkaç yükleniciyi soruşturmak, kovuşturmak ve hatta demir parmaklıklar ardına göndermek olsa olsa algı yaratır. Düzen varlığını koruyacağı için inşaat yolsuzluğu ve vicdansızlığı kumdan kale gibi yıkılan yapılara inat olanca gücüyle ayakta kalacaktır.
Depremden bu yana dikkatimi çeken bir başka ayrıntıdan söz etmeden geçemem.
Adlarını da saymakta sakınca yok!
CNN Türk, NTV, Haber Türk, TRT ve Ahaber başından bu yana depremin büyüklüğünü 6.6 olarak verdi. Aradan geçen 3 güne karşın pek çok kaynakça da düzeltildiği halde adı anılan (ve anılmayan) kanalların ısrarı karşısında depremin doğru büyüklüğünü vermenin bile birisinin onayına kaldığını düşünmekten alamadım kendimi.
Depremin tozu yatışmamışken enkaz üzerine çıkıp gösteri yapmakta sakınca görmeyen bakanı da tarihe not düşme görevini unutmayalım! Nasıl bir çiğliktir? İnsanın aklı almıyor?
Bu arada, Sabih Kanadoğlu’nun Türkiye’yi tanımlayan tümcesi de doğrulandı. Türkiye “anayasal” değil ama “anayasalı” devlettir artık! Eski başbakan Binali Yıldırım İzmir’de depremle ilgili bir bakanlar eşgüdüm toplantısına başkanlık ederek kıtlığı yaşanmayan şaşırma gereksinimimizi karşılama inceliği gösterdi.
Varlığını Cumhuriyet’e borçlu olan ama Cumhuriyet’e borçlu olduğunu düşünmeyen tersine Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısını aşamayan bir siyasi yapı yönetiminde 100. yıla geri sayıyoruz. Cumhuriyet’in getirileri, sağladığı kazanımlar ve yalnız coğrafyamızdaki değil yerküredeki biricikliği üzerine ciltlerce kitap yazıldı. Süresi belirsizce söz söylendi. Bu etkinlikler hiç kuşkusuz bıkmadan, usanmadan sürdürülecektir.
Biz güncel birkaç olay üzerinden irdeleme ve çözümleme yapalım!
Cumhuriyet eşi benzeri az bulunur bir kurtuluş savaşıyla, başka deyişle kanla, canla kuruldu. Bu nedenle de saygınlığı hiçbir şekilde tartışıl(a)madı. Bu nedenle de Cumhuriyet’le derdi olanlar kaçınılmaz şekilde yalana dolana sarılmak durumunda kaldılar. Bu, hiç kuşkusuz bu tiplerin düzeysizliğine yaraşan bir davranış biçimiydi.
İlginç ayrıntıdır!
Kanla, canla Cumhuriyet’i kuranlar savaşı da bıçakla keser gibi sonlandırmışlardır.
Barut kokusunun yerini diplomasiye bıraktığına tanık olunmuştur. Hem de ışık hızıyla!
İstanbul’un ve Trakya’nın tek kurşun atmadan işgalden kurtarılması, Lozan’da yeni ülkenin tapu senedinin dünya kamuoyu önünde kabul ettirilmesi, Montrö’de boğazların tam denetimimize girmesinin sağlanması, Hatay’ın en küçük çatışma olmaksızın Ulusal Ant topraklarına eklenmesi Cumhuriyet’in savaşmak kadar konuşmayı ve anlaşmayı da iyi bildiğini, önemsediğini gösteren örneklerdir.
Yurtiçinde Lozan’ı aşağılamak ve önemsizleştirmek için elden gelen her şeyi yapmakta sakınca görmeyenlerin uluslararası ilişkilerde Lozan’a can simidi bulmuşcasına sarıldıklarını da ibretlikle izler olduk.
Cumhuriyet’in doksan yedinci yılında ülkemizin en üst ve tek yöneticisinin Cumhuriyet’in diplomasi geleneğini göz ardı ettiğini görüyoruz. Diplomasiyi “monşerler” söylemiyle aşağılayan başyücenin her geçen gün kaba, kavgacı ve yakışıksız bir dili benimsemekte oluşu çözümlere değil sorunlara daha yakın olduğumuzu gösteriyor.
Fransa’ya boykot çağrısı içi boş olduğu kadar ekonominin kırılganlaştığı dönemde bırakınız seslendirilmeyi, akla bile getirilmemesi gereken seçenekti. Sonuç almayı ve sorun çözmeyi değil ama arka bahçedeki heyecanlı kalabalıkları coşturmayı amaçlayan anlayış her zaman olduğu gibi duygularına teslim olarak hiç olmayacak yola sapmakta sakınca görmedi.
Yüzüncü yıla doğru Cumhuriyetimizin güncel sorunu Cumhuriyet’i benimsemek bir yana Cumhuriyet’le görülmemiş hesabı olduğu duygusuyla sarmalanmış bir anlayışın egemenliği altında kalmasıdır.
Başı dik, alnı ak ve yüzü pak bir toplum yaratmayı amaçlayan ve bunu büyük ölçüde başaran Cumhuriyet’e havaalanı gibi sıradan bir projenin çıta olarak belirlenmesi acıklı bir başka deneyim olmuştur.
Yine, bundan 60 yıl önce yapılması başarılmış olan yerli otomobilin bu kez TOGG adı altında “ilk” nitelemesiyle görüşe sunulması da Cumhuriyet’in güncel yöneticilerinin ufuksuzluğunu sergilemesi bakımından anlamlı ve önemli bir başka örnek olarak tarihteki yerini almıştır.
Her 29 Ekim’de olduğu gibi bu kez de inadına coşkuluyuz, umutluyuz!
29 Ekim, Cumhuriyet sırtında taşımakta olduğu kendisine hiç yakışmayan yükten kurtulduğunda daha bir kutlu olacak!
Cumhuriyet’i yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile Cumhuriyet için kanlarını ve canlarını esirgememiş olan yüce gazi ve şehitlerimizi saygıyla anarak…
Çin’in Hubei yönetsel bölgesinin 11 milyon nüfuslu Wuhan kenti “küresel salgın”ın çıkış noktası olmakla ünlendi. Adı çıktı dokuza inmedi sekize deyişine uygun şekilde Wuhan o gün bugündür bir olumsuzluk simgesine dönüştürüldü.
İnsanların ve toplumların kafalarında güncellenmeyen bilgi aracılığıyla (yanlış) izlenim oluşturmanın da biricik örneği olmaya adaydır Wuhan!
Görsel, aynı zamanda ciddiyetle de özdeşleşen Cumhuriyet gazetesinin bugünkü ilk sayfasından! Benim bildiğim Cumhuriyet kötülerce ele geçirildiği kısa zaman aralıkları dışında Batıcı değil Ulusalcı bir çizgi izlemiştir.
Bana sorarsanız Wuhan olmak yerküredeki pek çok ülke ve kentin özlemi olmalıdır.
Yanlışı düzeltmek hiç de zor değil!
World-o-meter’in bugünkü verilerine göz atmak yeterli.
Yukarıdaki iki tablo Çin ve Türkiye’yi karşılaştırmaya yardımcı olabilir. Sırasıyla toplam olgu, yeni olgu ve toplam ölüm sayıları verilmiş. Çin’de bugün hiç bir olgu yitirilmezken Türkiye’de 75 vatandaşımız daha ölüler listesine eklenmiş.Çin’deki toplam ölümler yerinde sayarken geriden gelen Türkiye Çin’i ikiye katlamış.
Wuhan, salgın dünyanın başka yerlerine uzaktayken dehşeti yaşadı kuşkusuz!
Ama, o dehşetten başarı öyküsü çıktığını da göz ardı etmeyelim!
Karantina kavramına anlam katan bir uygulamayla Wuhan’da yaşama geçirilen sert önlemler koronanın başladığı gibi bitmesi sonucunu doğurdu.
Çin’de uygulanan karantinanın başka hiçbir yerde o tonda uygulandığına da tanık olmadı dünya!
Varlıklı ülke ve elbette “kamucu, devletçi, toplumcu” varsıl Çin devleti küresel salgınla baş etmede uzak ara en başarılı ülke oldu!
Çin, bugün için ülke içinde üreyen olgulara değil ülkeye dışarıdan gelenlere odaklanmış durumda!
Bugün Wuhan’la aynı kefeye konan İstanbul’un yeryüzündeki eşdeğeri olsa olsa yine İstanbul olabilir!
Benzetmeler ve karşılaştırmalar güncel bilgiye ve veriye dayanmalı!
Varlıklı Türkiye’nin vatandaşına İBAN numarası verecek kadar yoksul devletinin eli kolu bağlandığı için küresel salgında yeni başarısızlık öykülerini yazmak bize düşüyor. Üstelik olgu sayılarımız sıkı denetimle ve türlü kalem oyunlarıyla baskılanmışken!
Wuhan olmanın kötü değil iyi bir şey olduğunu algılamamız dileğiyle…
Tek yetkili Cumhurbaşkanı bu çıkışı farklı bir yorumla tamamladı!
ÇOKLU TTB görüşü bir bakıma ölümü gösterip hastalığa razı etmek olarak da yorumlanabilir.
Gerçekte TTB’nin kapatılması ile Çoklu TTB arasında pek de fark olmadığının altını çizmekle başlayalım. İkincisinde “kapatmadan kapatma” söz konusudur. Çok daha kötüdür!
En yetkili ve muktedir ağızdan süreç başlatılmışken bundan sonra bu gelişmeye karşı hekim kamuoyunun nasıl bir duruş göstereceği tartışılabilir.
TTB’yi son 25 yıldır yöneten grupçuklar koalisyonu bugün gelinen noktada hekim kamuoyunu öylesine bölüp, parçalayıp etkisizleştirmiştir ki, tabuta çakılan son çiviye eşdeğer bu düzenlemeye karşı hekim kamuoyu duruşundan kuşkuya düşmek kaçınılmazlaşmaktadır.
Bugün için 165 bin hekimin gözbebeği olması gereken ve geçmişinde sayısız şanlı sayfa olan TTB dış kaynaklı etnikçiliğin yuvasına dönüştürüldüğü için zaten uzunca süredir kendi kitlesi olan hekimlerden kopmuş bir görüntü vermekteydi. Dolayısı ile Türk kamuoyu gözünde de her hangi bir öneme ve saygınlığa sahip değildi.
Denebilir ki, bu böyle olmasa da her kişi ve kuruluşu “kendisileştirme” tutkusuyla yanıp tutuşan siyasi iktidar yine de benzer bir uygulamaya yönelmez miydi? Kuşkusuz bu kuşku ve öngörü de yersiz değildir.
Ancak, ikisi arasındaki fark saygınlığı ve güvenilirliği olan bir TTB’nin arkasında duracak hekim yığını ve Türk kamuoyuyla açıklanabilir. Az şey değildir.
Uzunca süredir dile getirmeye çalıştığımız kaygılarımızın da yersiz olmadığı bu önemli gelişmeyle bir kez daha doğrulanmıştır.
Salgın ortamındaki baskın seçimlerle iktidarlarını pekiştirmek isteyen grupçuklar koalisyonu ortamdaki olumlu havayı değerlendirerek TTB Merkez Konseyi’nin başına çok daha ılımlı ve saygın bir kişiliği getirmek yerine etnikçiliği ve Türkiye karşıtlığıyla nam salmış Şebnem Korur Fincancı’yı getirince iktidar için tabuta son çiviyi çakmak kolaylaşmış oldu! Kurumun başına adı terörle ilişkilendirilemeyecek birisini getirmek bu kadar zor muydu diye sormaktan alamıyor kendisini insan!
Herkes kendi meşrebindeki odaya üye olacaktır. Böylelikle yaşamın diğer alanlarındaki ayrıştırma ve kutuplaştırma hekimlik gibi siyaset üstü olması gereken ortama taşınmış olacaktır. Kuşkusuz bu çoklaşmada kimi odalar iktidara yakın olacaktır. İktidar bu oluşumları koruyup, kollayacak ve kök salmalarına yardımcı olacaktır. Hatta, sendikalarda olduğu gibi iktidarın etki ve yetki alanındaki kamu kurumlarında çalışan hekimlerin yandaş odalara üye olmaları sağlanarak güç kazanmaları (en azından görüntüde) sağlanmış olacaktır.
Demedi demeyin!
Biz bu filmi o kadar çok gördük ki…
Sencilik-bencilik Türkiye’nin hücrelerine kadar işlenerek ülkeye yazık ediliyor!
Hekimin özlük haklarının, toplum sağlığının ve hekimler arası ilişkilerin iktidarcısı muhalefetçisi olur mu?
TTB ve bazı tabip odalarının yönetimine egemen olan adları anılmaya değmez kimi grupçuklar buraları öylesine siyasallaştırdılar ki aynı tutkuyla donanmış olan siyasi iktidar arayıp da bulamadığı fırsatı önünde buldu ve değerlendirme yoluna gitti.
Olay budur!
Ceyhun Balcı, 16.10.2020
Not : Bu yazı aşağıdaki sitelerde de yayımlanmıştır.