Haberi oku okumaz “deja vu” demek geldi içimden! Sinyalizasyon olmadan tren değil “hızlı tren” işletmesi yapanların yaradandan başka sığınacakları güç olamazdı. Son derece tutarlı bir yaklaşım!
İktidarın hemen her ortamı dinselleştirme tutkusu bundan yıllar önce de benzer görüntüye yol açmıştı.
Bir dönem THY’nin başına dert olan RJ tipi uçaklar kiralandıklara şirkete geri verildiklerinde şimdi adı kalan Atatürk havalimanı apronunda deve kurban edildiğini anımsadım birden! Onu hiç olmazsa bir kutlama olarak değerlendirmek olasıydı.
Tren yolunda kurban kesmek yazgıya teslim olmak değilse nedir? Bu çağda sayısız olanak varken kurban keserek kazadan bağışık olacağını sanmak kişisel düzeyde sorun yaratmayabilir.
Ancak, TCDD yetkililerinin kurban keserek kazayı önleyeceğini sanması tehlikeli cehaletten öte yaşamın kutsallığına saygısızlıktır.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen haberler dehşet verici! Sahte içkiden zehirlenmeye bağlı ölümler basında sıradan olgular gibi yer alıyor. Oysa, bu korkunç durumun özendirildiğini söylemek hiç de abartı olmaz.
Türkiye’yi yönetenlerin alkol ve sigaraya yönelik dışlayıcı tutumu ortada. Hatta, denebilir ki, bu tutum toplumun pek çok kesiminden destek bulmaktadır. İktidarla benzeşik olmayan odakların bile bu karşıtlığa en azından ses çıkarmadıkları söylenebilir.
Hem sigara hem alkol toplumsal sağlık sorunlarının yanı sıra ekonomik sorunlara ve özellikle de alkol suça kaynaklık eden olaylara fırsat verebilmektedir. İktidarın bu ikiliye yönelik geleneksel karşıtlığı dinsel temelli olsa da, her iki ürünün satışından sağlanan vergi gelirlerinin de devlet maliyesinin başındakileri hoşnut kıldığı kesindir.
Özellikle tütün kullanımına yönelik yasaklamalar ve vergi yükü aracılığıyla yapılan eder ayarlamaları tütün kullanımına ilişkin oranları başlarda biraz olsun azaltmış olsa da; tütün endüstrisine yönelik yaptırımların tanıtım kısıtlamasıyla sınırlı kalması sonucu tütün kullanım oranlarında beklenen düşüş bir türlü gerçekleşememektedir. Hatta, tütün ürünlerindeki eder artışı son yıllarda sarma sigara kullanımında patlamaya bile yol açmıştır.
Özellikle kapalı alanlarda tütün kulanımının yasaklanması kullanmayanların sağlığını koruma bakımından önemli ve gerekliydi. Ancak, tütünle ilgili olarak alınmış önlemlerin toplumdaki tütün kullanım oranlarını çok da etkilemediği anlaşılıyor.
Alkolde de benzer şekilde tanıtım kısıtlamaları ve vergi yükünü artırma yoluna gidilmiştir. Buna bağlı olarak, artan alkolü içki ederleri kaçak içki üretiminin artması doğal sonucuna yol açmıştır.
Geçtiğimiz yılarda bitkisel bazlı etil alkole erişim söz konusuyken bunun da önüne geçilmiştir. Bu uygulamanın kaçak içki üreticilerinin ekmeğine yağ sürmesi kaçınılmaz olmuştur.
Kaçak içki yalnızca vergi yitimine değil can yitimine de yol açmaya başladı. Çok daha ucuz ve erişilebilir olan metanol kaçak içkinin temel öğesi olunca katliama eşdeğer çoklu ölümler yaşanmaya başlamıştır.
Geçtiğimiz yıllarda turistik kuruluşlarda bile rastlanan kaçak içki tüketiminin son zamanlarda Anadolu’nun hemen her köşesinde bir kazanç aracına dönüştüğü anlaşılıyor.
Bir kaçak içki üreticisinin çok da zahmete girmeksizin yüzey temizleyicisini bile bu amaçla kullandığı işitildi.
Hiç kuşkusuz devlet, vatandaşlarının alkol ve sigaraya erişimi konusunda kimi düzenlemeler yapabilir. Yapmalıdır da!
İçki tüketimindeki artışa bakılırsa kısıtlama ve eder artırımı alkol tüketimini azaltmamış. Dolayısı ile amaca erişilememiş.Daha da kötüsü alkollü içki üretiminin yeraltına inerek ölümcül bir kimliğe bürünmesi.
Ancak, bu yapılırken patlama yapması beklenen kaçak üretimle de gereğince mücadele edilmelidir. Alkol gibi endüstriyel bir sıvının ortamda ulu orta bulunabiliyor oluşu, içkiyle uzaktan yakından ilintisi olmayan alkol türlerinin kötü niyetlilerce kolaylıkla bulunabiliyor olması düşündürücüdür.
Ciddi ve çağdaş bir devletin tütün ve alkole erişimi kısıtlarken yeraltında oluşan alkol üretimi karşısında kayıtsız kalması aklın alabileceği bir durum olmasa gerektir.
Yasal içkiyle kaçak içki arasındaki eder makası bu denli açıldığında bugün yaşananları öngörebilmek en temel devlet aklı olmalıydı. Kaçak içkiye karıştırılması olası ölümcül alkol türlerinin sıkı bir şekilde izlenmesi ve ortamda kolayca dolaşmasına izin verilmemesi gerekirdi.
“Zıkkımlanmasalardı ölmezlerdi!” türünden aklın, vicdanın ve insafın kabul etmeyeceği sığlıkta kimi düşünceler birilerinin aklından çıkmıyor olabilir. Ama, devlet ciddiyeti ve yönetimi bu tür sığlıklardan uzak durulmasını da gerektirir.
Onlarca can kaybına neden olan ve arkasının geleceği kestirilebilecek bu toplum sağlığı sorunu karşısında başta devletin başındakiler olmak üzere herkesin düşünmesi ve gereğini ivedilikle yapmasının tam da zamanıdır.
Tütün ve alkol başta olmak üzere bağımlılıkla mücadelede yasaklamanın ve eder ayarlamalarının yeri olduğu kuşkusuzdur. Ancak, mücadeleyi salt bu ikiliye bırakmak da başarı sağlamaya yetmeyecektir. Bağımlılıkla mücadele uzun soluklu bir süreçtir. Başka pek çok bileşeni ve etkeni olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.
Alkol ve tütünü sınırlamak filmlerde buzlama yapmak kadar kolay bir iş değildir.
Masa başında alınan kolay kararlara zorlarının eklenmesi kaçınılmaz gerekliliktir.
Tersi durumda alkolle sınavda sınıfta kalmamız kaçınılmaz olacaktır!
15 Temmuz kalkışmasından sonra FETÖ’yle Mücadele adı altında bir hekim olarak içimi yakan en önemli gelişme GATA’dan vazgeçilmesi olmuştu. Hiç kuşkusuz FETÖ askeriyenin başka birçok biriminde olduğu gibi GATA’da da etkin ve örgütlüydü. Aynı FETÖ Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve aklınıza gelebilecek başka pek çok yerde de etkiliydi. Yargı kurumları ya da başka kamu kuruluşlarının kapatılması düşünülmedi de GATA neden bir kararname ile Sağlık Bakanlığı’na devredildi?
Kimilerinin bilinçaltına yerleşmiş saplantıların bu kararda önemli etkisi olduğu kuşkusuzdur.
Aradan geçen 4 yılda GATA’nın vazgeçilmez gerekliliği hemen her fırsatta anlaşılmış olsa da konuşma ve yorum yapma yasağı bunun dile getirilmesine engel oldu. Özellikle terörle mücadelede ve sınır ötesi askersel girişimlerde GATA’nın eksikliği en yakıcı ve sarsıcı biçimde duyumsandı. Günün birinde buralarda yaşanan kayıplar üzerinden de GATA’nın eksikliği değerlendirilecektir.
Artık anılarda kalmış olan bu giriş bir zamanlar vatan uğruna canı tehlikeye girmiş gençlerimizin yaşam kapısıydı.
GATA’nın yıpratılmasına doyulmadığını GATA’da uzun yıllar hizmet vermiş bir meslektaşımdan gelen uyarıyla fark etmiş oldum. Emekli Dz Tbp Alb Prof Dr Levent Doğancı’ydı uyaran.
Son günlerde GATA adı bir kez daha gündeme getirildi.
Dr unvanlı adını anmaya değmez birisi medeni yasaya karşı çıkarak çok eşlilik isteğinde bulundu. İpe sapa gelmez bu çağdışı düşünce sahibinin görevsel konumu GATA Başhekim Yardımcılığı olarak anıldı. Oysa, GATA diye bir kurum mu kalmıştı? Elbette hayır! Eski GATA ele geçirilmişti. GATA’nın GATA olduğu koşullarda bu kurumun önünden geçemeyecek olanlar yönetici yapılmıştı. Olasılıkla geçmişten kalıt son izlerin silinmesi işini tamamlamak için.
Söz konusu kişinin Sağlık Bakanlığı’nca görevden alındığı haberi yürekleri ferahlatma amaçlıydı. Bu kişinin yakın gelecekte hangi göreve atanacağı, seslendirdiği saçmalık karşılığında nasıl ödüllendirileceği nasıl olsa izlenmeyecektir düşüncesiyle. Bu ve benzeri kişilerin birilerinin özendirmesi ve yüreklendirmesi olmadan bırakınız böyle bir konuda konuşmayı, sıradan bir konuda bile tek sözcük etmeye ne kapasitelerinin yetmeyeceği açıktır. Bu gibiler kendilerinin değil sahiplerinin sesi olmaktan öteye geçemeyecek yetersizlerdir.
GATA’nın yıpratılmasına gelince!
GATA’nın adından başka bir şeyi kalmamışken sapkın kişinin GATA başhekim yardımcısı olarak anılması bu köklü kurumun yıpratılmasının sürdürüldüğü anlamına gelmektedir. Prof Dr Levent Doğancı da haklı olarak bu önemli noktanın altını çizerek bu tuzağa düşülmesinden kaçınılmasını öğütlemektedir.
Her ne kadar GATA, geçmişte FETÖ’nün önde gelen hedefi olarak içi boşaltılmış olsa da bundan kurumu sorumlu tutmak elbette insaflı ve vicdanlı bir yaklaşım olamaz. Bu duruma sessiz kalarak izleyici olanlar kuşkusuz her şekilde eleştiri oklarını üzerlerine çekecektir. Bununla da yetinilmeyip hesabı da sorulacaktır.
Ama, eski GATA’lı Prof Dr Levent Doğancı’nın da vurguladığı gibi geçmişten bugüne sağladığı birikimle tarihimizde önemli yer tutan GATA’yı bu ve benzeri saldırı ve karalamalardan korumak da hiçbir şekilde kaçınılamayacak bir görevdir!
Aman dikkat!
Dirisine sahip çıkılamayan GATA’nın hiç olmazsa anısına saygısızlığın önünde durulmalı!
Öteden beri şans oyunlarıyla başım hoş olmadı! Ara sıra piyango bileti alırdım. Çekilişlerde düzenbazlık yapıldığına ilişkin haberler piyangoyla olan son bağımı da kopartmaya yetti. Başka bazı konularda olduğu gibi bu konudaki söylenti bile fazlasıyla sevimsiz ve itici geldi bana!
Bu nedenle olmalı şans oyunları pastasında yaşananlara Fransız kalmışım!
Bağlantıdaki haber ilgi çekici olduğu kadar dehşet verici!
Şans oyunları çoktan birilerine peşkeş çekilmiş belli ki!
Yetmemiş!
Yeni sahip ele geçirdiği varlığı altın yumurtlayan tavuğa dönüştürmüş!
Geçmişteki sayı dağarcığı neredeyse ikiye katlanarak kazandırmama güvencesi oluşturulmuş. Sağmal inekten süt sağan besici gibi lotocu vatandaşı sağmaya başlamış. Üstelik ne yatırım ne de risk söz konusu! Tavuğu kesmedikçe altın yumurtlamayı sürdürecek!
Öte yandan!
Bu örnek bile ülkenin ve toplumun sahipsizliğini ortaya koyması bakımından önemli! Şans oyununa yönelmek umarsız ve umutsuz kitlelerin vazgeçemediği seçenek!
Birisinin cebinden parasını ya da değerli eşyasını bir seferde aldığınızda adı hırsızlık olur yapılanın.
Oysa, her gün azar azar 3-5 kuruş sızdırdığınızda kimselerin ne sesi çıkar ne de tepkisi duyulur! Şans oyunları üzerinden yürütülen süreç de böyle!
Küçük görünen bedeller birikerek okyanusa dönüşür!
Piyango ya da loto adı altında yürütülen açık soygunun Çiftlikbank olayından ne farkı olduğu düşüverdi aklıma!
Çiftlikbank bir anda soyup soğana çevirerek suç işlemiş oldu.
Piyango düzeneği ise azar azar ve neredeyse hiç harcamadan kesesini sinsice doldurduğu için kimselerce tanınmıyor, bilinmiyor!
Birisi çıkıp da dur demedikçe küpünü doldurmayı sürdürecek!
Bir çift söz de sevgili vatandaşımıza!
Bunca yazılan, çizilen sonrasında silkinip kendine gelsen de sinsi soyguncunun altın yumurtlayan tavuğunu yemlemeyi kessen!
Geçen ay Macellan’ın dünya çevresindeki yolculuğunun 500. Yılına değinerek insanlık tarihinin bu önemli sayfasını gözden geçirmiştik. Macellan’ın bu ilk yolculuğu kestirimlere değil de gerçeklere dayanan dünya haritasının çizilmesine de önemli katkıda bulunmuştu.
Macellan’ın yolculuğu bir keşif olmanın yanı sıra dönemin başa güreşen emperyal ülkesi İspanya’nın küresel egemenlik alanını genişletme amaçlıydı.
Deniz aşırı keşiflerle birlikte harita çizimi de önem kazandı.
Dönemin diğer emperyal gücü olan Hollanda da deniz aşırı yolculuklar konusunda oldukça ileri gitmişti.
Flaman haritacı Gerardus Mercator’un (1512-1594) kendisini göstermesinde ve dünya ölçeğinde ün kazanmasında Hollandalıların bu başarısının önemli etkisi olduğu tartışmasızdır. Öyle ki, Mercator’un 1569’da yaptığı dünya projeksiyonu günümüzde de kullanılmaktadır.
Kazananların savaş sonunda antlaşmaları diledikleri gibi yazdırmalarına benzer şekilde deniz aşırı yolculukları ilk yapanlar ve keşiflerin altına imza atanlar da kendi çizdikleri haritaları dayatmıştır.
Yaklaşık 500 yıldır kullanımda olan Mercator projeksiyonunun baştan aşağı hatalı olduğu, Avrupa’yı merkez aldığı, Avrupa dışındaki anakaralar olan Latin Amerika, Afrika ve Asya’yı olabildiğince küçülttüğü bilinir. Mercator projeksiyonu ile kendisini gösteren bu çarpıklık ve saptırma tarihte ve siyasette yerleşmiş olan Avrupamerkezcilik anlayışının coğrafyadaki karşılığıdır.
Üç boyutlu yerkürenin 2 boyutlu haritalarla yansıtılması daha baştan sorunlu bir durum yaratmaktadır. Buna emperyalin bilinçaltındakiler eklenince yanlışların ve eksiklerin dizboyu olmasına şaşırmamak gerekiyor.
Harita 1 : ABD + ÇİN + HİNDİSTAN ancak AFRİKA ediyor[1]
Yukarıdaki haritaya bakıldığında, ABD, Çin ve Hindistan bir araya geldiğinde ancak Afrika kadar yer kaplıyorlar.
Projeksiyon incelendiğinde Afrika ve Latin Amerika’nın uğradığı haksızlığı açıkça gösteriyor. İnsansız Grönland’ın hiç hak etmediği büyüklükte gösterilmesi de ilginç bir diğer ayrıntı. Oysa, gerçekte Afrika anakarasının yüzölçümü Grönland’ın 14.5 katıdır.
Sudan’ın Avrupa’yla karşılaştırılması da pek çok kişiyi şaşırtabilir. Mercator projeksiyonu dünya haritasını projeksiyon adı altında yalan ve yanlış duruma düşürmüştür. Kuşkusuz ilk projeksiyonun altında imzası bulunması kendisine teşekkür edilmesini gerektirir. Ama, evrenin derinliklerine yolculuk yapmanın planlandığı günümüzde bu yanlışlığın daha fazla sürdürülmesi akıl ve bilimle değil ama ancak emperyalist amaçların canlılığını korumasıyla açıklanabilir.
Neyse ki, gerçek orantılarıyla dünya haritası çizmek ve yaymak birilerince akıl edilmiş.
Bu amaçla hazırlanan thetruesize.com sitesindeki dünya haritasını incelemek coğrafyaseverler için çok da eğlenceli bir uğraşa dönüşebilir.
Haritacılık denilince biz Türklerin de söyleyecekleri var!
Tanınmış denizcimiz Piri Reis keşiflerden önce çizdiği dünya haritası ve Kitabı Bahriye adlı yapıtıyla dünya çapında tanınmışlığa erişmiştir. Ancak, haritacılıkta ve denizcilikte bu denli yetenekli Piri Reis’in seksenli yaşlarında savaşa koşulması ve o yaşında girdiği savaştaki başarısızlık gerekçe gösterilerek idam edilerek harcanmasını ayıplarımız hanesine yazmak zorundayız. Osmanlı’nın harita ustası Piri Reis’e uygun gördüğü son ilerleyen yıllardaki geri kalmışlığının önsözü olarak da okunabilir.
Akdeniz’den öteye gidemeyen Osmanlı karşısında dünyayı keşfeden emperyal Avrupa keşfedip yayılmasının yanı sıra dünya haritasını da kendi uygun gördüğü şekilde çizdi ve yaydı!
Yetmedi dayattı!
Hemen hepimizin okul sıralarında kullandığı atlaslardaki projeksiyonlar Mercator’unkiler değil miydi?
İkibinler Türk futbolunun biraz olsun şahlandığı yıllardı.
Aşağılık duygusu yerini “biz de yapabiliriz”e bırakmaya başlamıştı.
Önce 2000’de Galatasaray’ın UEFA kupasına uzanması ve hemen sonrasında 2002 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın üçüncülüğü bu şahlanışın rastlantı olmadığının kanıtları oldu.
Bu başarıların futbolumuzun saygınlığını epeyce artırdığı görüldü.
Son birkaç yılda dibe doğru hızlı yolculuk saklanamaz oldu!
Hem milli takımlar hem de kulüpler düzeyinde sıradan takımlara karşı alınan başarısız sonuçlar geçmişin karabasanı yinelenecek mi sorusunu getirdi akıllara!
Bu gidişte Türkiye’ye egemen olan siyasi tablonun payı yadsınamaz!
Her şey gibi futbol da bir egemenlik alanı ve aracı oldu!
Yetmedi!
Katmerli kazançlar da elde edilir oldu bu alanda!
Üçlü sacayağı oluştu dense yanlış olmaz!
BİR : Şifreli yayıncılık adı altında kurulan soygun düzeni son olarak önceki kuruluşun yetkisine son verilerek kadim dost Katarlılara sunularak kazanç emin ellere akıtılmış oldu!
İKİ : Her geçen gün gelişen ve azmanlaşma noktasına erişen bahis alanı da Demirören kankasına verilerek bu alandaki getiri de kurda kuşa yem edilmemiş oldu!
ÜÇ : Üçlemenin zayıf halkası futbol kulüpleri ve onların başına çöreklenen beceriksiz ve görgüsüz yöneticilerdi. Bir kara deliğe eşdeğer şekilde kaynakları yalayıp yutan rezillik hesapları bozabilirdi. Hemen her biri anonim şirket olan ve batma noktasına gelen beceriksiz ellerdeki futbol kulüplerini kurtarmak için kamu bankaları ne güne duruyordu? Hepsi tereyağından kıl çekilir gibi kurtarıldı! Dolayısı ile de kapı önünde sadakatle bağlı kalmaları sağlandı. Elbette halkımız sayesinde. Son olarak sportif başarısızlık sonucu küme düşenlere can simidi atılarak vefakâr ve cefakâr taraftarın gönlü alınmış oldu!
Yazıyı yazarken nereden geldiyse aklıma!
“Ağlamak istiyorum” demek geldi içimden!
İlker Yasin’in kült tümcesi hemen herkes gibi benim de belleğime çivilenmiş ne de olsa!
İlker Yasin sevinçten ağlamak istiyordu!
Bense üzüntüden ve öfkeden!
Az sayıda kimsenin geniş kitleleri soyma aracına dönüşmüş olan futbolumuzun dibe hızlı yolculuğu kulüplerimizin Avrupa maçlarında bir kez daha fark edilir hal aldı!
Dün akşamki Rangers-GS maçında yok hükmündeki futboldan sıkılmış olmalıyım ki saha kenarındaki reklam panolarına takıldım. Bir kumarhane bir bahis reklamından başka pek az tanıtım vardı.
Bu kez bir değişiklik yaparak katılmış olduğum bir Tv programının görüntülerini iletiyorum.
Yararlı olması dileğiyle!
Bu izlencede 45 dakika boyunca maskelerimiz takılıydı.
Küresel salgın ortamında bir medya kuruluşunun ve program katılımcısı hekimin vermesi gereken bir mesajdı maske kullanımı!
İzlenceye maskeli çıkma önerimi olumlu karşılayarak duyarlı davranan TV 35’e ve izlence yapımcısı-sunucusu Cem ÖZKAYA’ya teşekkür ederim.
Pek çok televizyon kanalı (gerek açık oturumlar ve gerekse dizi filmler aracılığıyla) salgın yokmuş gibi davranarak akıl almaz bir sorumsuzluk sergiliyor.
Hiç olmayacak ayrıntıları soruşturma ve ekran karartma gerekçesi yapan RTÜK’ün bu konudaki sessizliği ve edilgenliği de ibretlik.
İzmir’deki TV 35’te katılımımla 01.10.2020’de yayımlanan Cem ÖZKAYA’nın sunduğu KÖPRÜ izlencesini aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz :
Şimdilerde böyle bir uygulama var mı? Bilemiyorum!
Eskiden köftecide, kebapçıda ilave istenirdi. Neredeyse herkese sorulurdu! Doymayan ilave isterdi.
Emre Kongar’ınki de o hesap!
Altının hesabına düşen bizleri fazlasıyla rahatlattı bu ilave!
Altı yetmediyse bir altı daha!
Biz altının peşindeyken oldu mu 12 ok!
Bu kadar oku taşımak için bir de sadak gerek!
Sağolasın Emre Kongar!
Önemli bir derdimize umar oldun!
Şaka bir yana!
Ok tartışması Atatürk dememe tercihiyle gündemde kendisine yer edinen il başkanı hanımefendiyle alevlendi. Bu önemli sorun sorgulanacak yerde hanımefendinin yanı başında saf tutanlar Atatürkçülük ve Altı Ok dersi vermeye başladılar.
Bu durum ilk kez yaşanmıyor.
Sorun şurada!
Hiç kimse Atatürkçü ve Altı Ok sevdalısı olmak zorunda değildir. Ama, hem öyle olmayıp hem de ders vermeye kalkışmak saygısızlıktır.
Eldeki altı ok yeterince irdelenmeden ve onlara bağlılık açıklaması yapılmadan başka oklar üretmek Emre Kongar ve benzerlerinin sıkça başvurduğu yöntemlerden birisidir.
Yaptıkları yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına eşdeğerdir.
Emre Kongar ve benzerlerine kendinize gelin hanımefendiler ve beyefendiler demek boynumuzun borcu olmalı!
Çünkü, bu gibi davranışlar aynı zamanda düzenbazlıktır!
Fırsat verilmemelidir!
Cumhuriyet’in 24 Eylül tarihli sayısında yayımlanan bağlantıdaki yazı etkileyici ve öğretici olduğu kadar okları çoğaltanlara ders niteliğindedir.
Salgın hız kesmeyince eğitim ve öğretim balondan ilk atılan ağırlıklar gibi ilk vazgeçilen gereklilikler olmayı sürdürüyor.
Uzaktan Eğitim güncel konu!
Evde kalıyorsun!
Uzaktan bağlanıp sınıftaymış gibi eğitim alıyorsun!
Çocuklarımız bu yöntemi sorgulamaya başladılar bile!
Madem ki böyle de oluyordu!
Bunca zaman neden eziyet ettiniz?
İlle de okula gidilecek diye!
Şaka bir yana!
Yüz yüze eğitimin yerini hiçbir şey tutmaz!
Uzaktan eğitim salgının ivedi günlerinde seçeneksizdi. Ama, artık olmaz!
Salgın yüz yüze eğitim ve öğretime izin vermeyecek boyutlardaysa eğer bunun hesabını da salgını denetim altına alamayanlar vermelidir!
Uzaktan eğitimle öğretilemeyecek olan okuma-yazma öğrenecekler için okullar açıldı. Özel okulların da açıldığından söz ediliyor.
Öte yandan, EBA çökmüş!
Belli ki böyle bir düzenlemeye karşı hazırlığımız da yokmuş!
Birkaç soru da ben sorayım!
Tüm öğrencilerimizin EBA’ya uygun internet erişimi var mıdır?
Tüm öğrencilerimizin erişimine uygun araç ve gereci var mıdır?
Tüm öğrencilerimizin konutlarındaki yaşam koşulları EBA eğitimini sağlıklı olarak almaya uygun mudur?
Okuduklarımızdan Güney Kore’nin salgının başlangıcında kısa süreliğine kapattığı okulları Mayıs ortasında açtığını öğreniyoruz. Evde ve okulda ateş ölçümlerine, okulda fiziksel mesafeyi sağlayarak eklemede bulunmuşlar. Bunun sağlanamadığı yerde öğrenciler deyim yerindeyse fanus içine alınarak yalıtılmış. Ayrıca, maske kullanımı, kişisel temizlik ilkelerine uyum ve sınıfların büyüklüğü de önemli diğer etkenler olarak önemsenmiş.
Bir de okulların açılması için güvenli zamanın olgu sayısının günde milyon başına 1 olması ölçütünden söz ediliyor. Türkiye için kabaca günde 80-100 olguya eşdeğer bir durum demektir. Bu ölçüte göre okullarımızı açmaya oldukça uzak olduğumuz anlaşılıyor.
Güney Kore’de Covid 19’a yakalanan 111 öğrencinin yalnızca birisinin okulda enfekte olduğu, geriye kalanların aile ya da başka ortamlarda hastalığı kaptıkları anlaşılmış.
Uzunca süre üzerinde konuşulan ama gereğinin yapılması için bir türlü harekete geçilmeyen kalabalık sınıflar salgın ortamında önemli bir sorun olarak karşımıza çıktı.
Diğer yandan, yüksek öğrenimde de uzaktan eğitim-öğretim tutkusunun yerleşikleşmeye başladığı anlaşılıyor. YÖK’ün yayınladığı genelge ve yönergeler bu yönde.
Şimdi sıkı durun!
Tıp öğretimi bile bu kapsama alınmış durumda.
Bu öğretim yılının sonunda uzaktan eğitilmiş-öğretilmiş çiçeği burnunda hekimler sağlık ordusuna katılacaklar.
Örneğin, Küba’da tıp öğrencileri sahada görevlendirilip ancak salgın ortamında edinilebilecek eşsiz deneyimlerden yoksun bırakılmazken, bizde uzaktan tıp öğretimi doğal bir durummuş gibi gündeme gelebiliyor.
Çocuklar ve gençler geleceğimiz olduğuna göre eğitim ve öğretimi ilk vazgeçilecek seçenek olarak görme duyarsızlığından vazgeçilmeli.
Salgın bir an önce denetim altına alınmalı!
Alınmalı ki, fidanlarımız bir an önce boy vermeye başlamalı!
Bu önemli gereklilik yerine getirilmedikçe geleceğimizin daha da kararacağından kuşku duyulmamalı!