• Bir ülkenin egemen olduğu topraklarda ya da sularda ekonomik ve stratejik anlam taşıyan değerler bulması sevindiricidir. Bu bakımdan Karadeniz’de bulunduğu açıklanan hidrokarbon kaynakları ayağı bu topraklara basan, gönlü başka yerde olmayan herkesi sevindirir. Kendisini böyle tanımlayan bir yurttaş olarak sevindiğimin altını çizmeliyim. Bu durum yeni gelişmeyi çeşitli yönleriyle irdelememe de engel olmaz.

    İnsan düşünen ve öngören, tarihsel deneyimleri göz önünde tutan bir varlık olarak deneye yanıla öğrenmemelidir. Bu tutumda üstelerse ağır bedeller ödemeyi de göze almış olur!

    Bugün yalnızca tarımsal ve hayvansal üretimiyle 50 milyar dolara yakın kazanç sağlayan Hollanda bundan yarım yüzyıl önce dünya yazınına “HOLLANDA HASTALIĞI” kavramını armağan etti. Kuzey Denizi’nde bulduğu hidrokarbon kaynakları Hollanda ekonomisini felç etti. İlgilisi bağlantıdaki kaynaktan ayrıntısını okuyabilir.

    http://www.mahfiegilmez.com/2019/03/hollanda-hastalg-ve-turkiye.html

    Özetle, bir değere sahip olmak kadar o değeri iyi yönetmek de önemlidir.

    Fındıktan örnek verelim!

    Dünya üretiminin % 60’tan fazlasını gerçekleştiren Türkiye alın teri ve emek akıttığı bu alanda söz hakkına sahip değildir. Fındık ürününün dünya pazarlarındaki ederi Almanya ve İtalya’da belirlenmektedir. Üstelik, Türk yetkililerin bu durumu tersine çevirme yönünde en küçük çaba göstermedikleri de ortadadır. Geçtiğimiz haftalardaki tartışmayı anımsayalım. Türkiye Cumhuriyeti tarım bakanı bu yılki fındık rekoltesi kestirimini fındığın değeri düşecek şekilde açıkladı. Buna karşı çıkan bir milletvekili ise partisinden kovuldu. İki lâfın başında “yerli-milli” diyenler bu ürpertici gelişmeye oralı bile olmadılar.

    Fındık üretimine emeklerini koyanlar, ürünün toplanmasında uzaklardan gelip sefil koşullarda boğaz tokluğuna çalışanlar bir kez daha çok uluslu şirketlerin insafına terk edildiler.

    Fındığın % 60’ını değil de % 100’ünü üretsen neye yarar!

    Dünya üretiminin 2/3’ünden fazlasını karşılamakla böbürlendiğimiz bor madenciliği bir başka ibretlik örnektir. Son yıllarda bordan uç ürünler üretilmesi doğrultusunda bilinç oluşsa da çabaların deterjan ve el dezenfektanı üretimi ötesinde kazanım sağladığına ilişkin bir bilgimiz yoktur.

    Kazma kürekle neredeyse masrafsız çıkardığı boru başkalarına yok pahasına satan Türkiye bordan başkalarınca üretilen yüksek teknoloji ürünlerini izlemeyi sürdürüyor.

    Gelelim müjdeye!

    Karadeniz’de bulunan doğal gaz ya da bir başka yerde bulunacak petrolün Türkiye’de doğru ve yararlı ekonomik sonuçlar yaratacağından emin miyiz?

    Türkiye’de bugün “iktidara mecbur” bir iktidar olduğu kuşkusuzdur.

    Son 20 yılda hemen her seçim öncesinde ülkemizin bir yerlerinde petrol ya da başkaca bir değerli varlık bulunduğu haberi almaya alışmış bizlerin son habere de ölçülü yaklaşması yadırganmamalıdır.

    Karadeniz’de doğal gaz bulduğumuz doğru mudur?

    Doğruysa sözü edilen nicelik güvenilir midir?

    Güvenilirse bulunan gaz verimli ve kabul edilebilir maliyetle çıkartılıp kullanıma sunulabilecek midir?

    Bu ve benzeri sorular seslendirilmeksizin kısa erimli siyasi amaçlara ve iktidar koltuğunu korumaya odaklanmış bir anlayışın sorgulanmasından uzak durulması yurtseverlikle ve hoşnutlukla açıklanabilir mi?

    Sahip olunan ya da varlığı yeni saptanan değerin çöküş ya da felaket yerine gönenç getirmesi onun yanına aklın konmasıyla da yakından ilintilidir.

    Daha açık deyişle, bulunan gaz Türkiye’nin güncel ve ivedi sorunlarını çözmeye ne denli katkıda bulunacaktır?

    Soru sormanın unutulduğu ve unutturulduğu Türkiye’de sormaktan vazgeçmeyen birisi olarak sorularımı sıraladım!

    Yanıt alabilir miyim dersiniz?

    Azimli ve kararlı duruşumuzu sürdüreceğiz…

     Ceyhun Balcı, 22.08.2020

  • Daha önce vatandaşa da mektup yazmıştım. Bağlantıdan okunabilir :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/08/17/vatandasa-mektup-2/

    Benzeri daha önce yaşanmamış küresel salgın hız kesmeksizin sürüyor.

    Vatandaşa mektup aracılığıyla yaptığım göndermelerin önemli bölümünden devlet sorumludur.

    Her şeyden önce devlet salgının başlangıcında “bilim kurulu” oluşturarak doğru adım atmıştır. Bir yere kadar da bilim kurulu önerilerini (olabildiğince) yaşama geçirerek doğru davranmayı sürdürmüştür. Ancak, tam karantinayı uygulamayarak ilk önemli hatayı yapmıştır.

    1 Haziran’da dünyaya gelen çocuğun adı “NORMALLEŞME” konularak çok önemli bir hata daha yapılmıştır. Böylelikle salgının denetim dışı kalmış ve bugüne gelinmiştir.

    Oysa, “hiçbir şey eskisi gibi olmamalı” diyen bilim insanlarına kulak verilseydi bugün yaşadıklarımız yaşanmazdı.

    Hemen her akşam Sağlık Bakanı ya basın aracılığıyla ya da sosyal medya üzerinden çığlık çığlığa bir görüntü sunmaktadır.

    Unutulmamalıdır ki, devletin masasının ve kasasının başında olmak çığlık atmayı değil atılan çığlıklara kulak vermeyi gerektirir. Burada yapılacak olan bellidir! Bilime ve akla uymak!

    Erkenden kurulması bir olumluluk olan bilim kurulunun son zamanlarda varlığıyla yokluğu arasında fark göremez olduk!

    Bilim kurulu belirli aralıklarla toplanmakta ve kuşkusuz bazı kararlar almaktadır. Hangi kararların alınarak devlet yetkililerine önerildiği konusunda kamuoyuna açıklama yapılmadığı için devletin bilim kurulu kararlarına karşın mı yanlışlar yaptığını da bilmemiz olanaksızdır.

    Vatandaşa Mektup’ta da değinmiştik!

    1 Haziran’da adı NORMALLEŞME olarak konulan yeni süreçle birlikte insanlarımız sorumsuz, aymaz ve duyarsız bir eğilim içindedir.

    Bir dolmuşta 40 kişinin taşınabilmesi, tüm uyarılara karşın düğün, nişan vb etkinliklerin sorumsuzca ve özensizce gerçekleştirilebilmesi sıradanlaşmıştır.

    Devletin hiç kuşkusuz yumuşak olması, sözünün yetmesi arzulanan durumdur. Ancak, sınır ve kuraltanımaz insanların sayısı az da olsa toplum sağlığı kolayca tehlikeye düşebilmektedir.

    Bu durumda görev devlete düşmektedir.

    Salgının denetim altına alınması için mevsimsel avantajlar da sağlayan içinde bulunduğumuz dönemden yeterince yararlanılamadığı üzülerek gözlenmektedir. Mevsimsel avantajların sonlanacağı önümüzdeki aylarda salgının boyut değiştirmesi ve çok daha üzücü sonuçlara yol açması hiç birimizi şaşırtmayacaktır.

    Saygın yönetici!

    Başından bu yana yinelenen bir başka önemli hata yaş almışlarımızla ilgili olanıdır!

    Altmış beş yaşını aşmış vatandaşlara yönelik olarak oluşturulan algı büyüklerimizi incitir ve örseler olmuştur.

    Elimizi vicdanımıza koyarak sorgulayalım!

    Bu yaş grubundaki vatandaşlarımızı kısıtlayarak ve sıkıntılarını artırarak salgına ilişkin bir kazanım sağlamak olası mıdır? Altmış beş yaş üstü konusunda sonu gelmek bilmeyen kısıtlamalar hem bu yaş  grubunu olumsuz etkilemekte hem de diğer yaş gruplarında bu yaş grubuna ilişkin olumsuz ilenimler oluşmasına neden olmaktadır.

    DEVLET YAKINAN DEĞİL YAKINMALARI GİDEREN OLMALIDIR!

    TIPKI YURTTAŞLARA IBAN NUMARASI VERİP PARA İSTEYEN DEĞİL ZORDAKİLERE PARA VERMEK İÇİN IBAN NUMARASI İSTEYEN OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ!

    Ceyhun Balcı, 20.08.2020

  • Saygın vatandaş!

    İnsan yaşamının daha öncekine 100 yıl önce tanık olduğu küresel salgını yaşıyoruz!

    Başlangıçta dizginleri elinde tuttuğu izlenimi veren Bilim Kurulu 1 Haziran’dan bu yana kayıplara karıştı.

    “Vatandaş neylerse güzel eyler” hastalığı virüse eşlik etmeye başladı!

    Asker uğurlamaları geri döndü!

    Taziyeler de!

    Hatta, taziyeler yeni taziyelerin mayasına dönüştü!

    Düğünler, dernekler, nişanlar da gırla…

    Bu arada, yazla birlikte kıyılarda, plajlarda, lokantalarda, kafelerde ve aklınıza gelebilecek her yerde kucak kucağa, alt alta üst üste yaşam hortladı!

    Oysa, bir bilim kurulu üyesi yaza girerken bu yaz bir öncekine benzemesin demişti. Bilim kuruluyla birlikte bilim kurulu üyesinin sesi de boşlukta yitip gitti!

    Saygın vatandaş!

    Hiç olmazsa bir kez bilimin ve aklın sesine kulak vermek bu denli zor muydu?

    Görselde bu mektubu yazan bendenizi görüyorsunuz!

    Hafta içindeki her günümün 8 saati bu cendereye eşdeğer koşullar altında yaşanıyor. Üstelik, uzmanlık alanım gereğince doğrudan koronalı hasta başvurusu almıyorum. Koronalı hastaları acillerde, salgın hastanelerinde doğrudan karşılayan binlerce meslektaşım çok daha acıklı koşullar altında hekimlik yapıyor!

    Saygın vatandaş!

    Otuz beş yıllık hekimim!

    Hekimlik mesleğinde hiç kuşkusuz hastalığa yakalanmak ve hatta bu nedenle ölmek de var!

    Ama, senin önlemsizliğin, duyarsızlığın, aymazlığın ve adamsendeci kaderciliğin nedeniyle hastalanmak da, ölmek de kabul edilir gibi değil!

    Bir maske edinip doğru dürüst takmak, kalabalıktan biraz olsun uzak durmak, dünya zevklerini bir süreliğine terk etmek bu kadar mı zor?

    Bu benim sorunumdur!

    Hasta olursam ben olurum!

    Ölürsem ben ölürüm diyorsan yanılıyorsun!

    Salgında böyle davranma lüksün kesinlikle yok!

    Kendini koruman karşındakini koruman ve dolayısı ile toplumu ve dünyadaki diğer insanları koruman demek!

    Kısa ve öz şekilde sıralamaya çalıştığım gerekçelerle hekimler ve sağlık çalışanları biraz olsun saygıyı hak ediyor olmalı!

    Balkon alkışları da bir yere kadar!

    Mesleğimiz riskli olsa da pisi pisine yaşama veda etmek ne sizlerin ne de biz hekimlerin isteyeceği bir sondur!

    Bir hekim olarak yalvarırcasına sesleniyorum sana!

    Ne olur sorumlu ol!

    Ne olur salgını ciddiye al!

    Hiç olmazsa bir süreliğine alıştığın yaşamdan uzak dur!

    Böylece yaşamını ve sağlığını koruyacağın gibi başkalarını da yaşamda tutmuş olacaksın!

    Pek çok kişi salgın ortamına alışmış olabilir!

    Ama, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının bu koşullarda çalışmayı daha fazla sürdürmesi olası değil!

    Bilesin!

    Bu arada, devletin başındakilerin hiç mi kusuru yok dediğini işitir gibiyim!

    Haklısın!

    Bir mektup da onlara yazılacak!

    Saygıyla ve kaygıyla…

    Ceyhun Balcı, 18.08.2020

  • Korona salgınının verdiği sayısız derse akademik ortamla ilgili olanlar eklenmişti. Şimdi de, bilim-siyaset ilişkisi üzerine olan geçmişte benzeri yaşanmamış gelişmeler gözleniyor.

    Korona salgınıyla birlikte öne çıkan bilim kurulu özlemlerimizin gerçekleşmesi yolunda umutları yeşertmişti. Hiç olmazsa bundan böyle akıl ve bilim hak ettiği değeri bulur diye umutlanmıştık. Bu beklentiye karşılık, her geçen gün gözlemlerimiz özlemlerimizi doğrulamaktan uzaklaştı. Koltuğunu ve konumunu her şeyin önüne koyan siyaset esnafı yeniden gücü eline aldı. Bugün Türkiye’de bilim kurulu üyesi olmak en zor işlerden birisine dönüşmüştür.

    Bilim kurulu üyelerini sıkça basında görsek de kurulda konuşulanlardan ve görüşülenlerden habersiz olduk. Siyasi iktidar ise bilim kurulunun önerilerini yaşama geçirdiğini söyleyerek zorlu durumdan biraz olsun sıyrılmayı amaçladı. Oysa, bilim kurulunun neleri konuştuğu, ne kararlar aldığı ve iktidara ne öneride bulunduğu bilinmez olmayı sürdürdükçe saydamlıktan söz etmek olanaksızdı.

    “Normalleşme” ile birlikte bilim kurulunun etki ve yetkisinin silinip, yok olmaya yüz tuttuğunu yaşayarak öğrendik. Türkiye’de salgın yönetimi 1 Haziran’dan bu yana bilimin etkisine kapalıdır. Siyaset ve daha da doğrusu bir çift dudak bu sürecin tek etkilisi ve yetkilisidir.

    Geçen aylarda akademik ortamın alışılmış süreç ve eğilimlerinin de yerle bir olduğu görüldü. Salgınla ilgili bilimsel yayınlarda doğal olarak patlama yaşandı. Bu yayınların çoğu akademik ortamın yerleşikleşmiş süzme ve değerlendirme süreçlerinden geçmeksizin okurla buluştu. Gerekçe ise kutsal ve karşı çıkılamazdı.

    Ölümcül salgın!

    Ölümcül salgın ortamında bilim ortamının ve dolayısı ile insanlığın ivedi bilgi paylaşımı gereksinimi bu sıra dışılığın hoş görülen gerekçesi oldu.

    Korona salgını özellikle siyaseti zor duruma düşürdü demek yanlış olmaz. Ekonomik etkinlikleri kaçınılmaz şekilde kesintiye uğratan salgın siyasetçilerin uzun yıllardır birikmiş olan yanlışlıklarını da görünür kıldı. Akıldan ve kamu yararından yoksun devlet yönetimleri salgın karşısında projektör görmüş tavşan gibi donup kaldı.

    Ekonomik bakımdan güçlü ve kasası dolu, toplumcu devletler salgına karşı daha köktenci tutum alabilirken kasası boş, ülkesi az sayıda çıkarcı tarafından talan edilmiş devletler salgın karşısında teslim bayrağı çektiler. Adı normalleşme olarak konulan maskaralık bu açıdan da değerlendirilmelidir.

    Diğer yandan, zorda kalan devletlerin yetkililerinin içine düştükleri zorlukları halkla ilişkiler yöntemleri aracılığıyla aşma eğilimine girdikleri gözlenmeye başladı.

    Salgının dayattığı ivedilikle hız kazanan aşı ve ilâç bulma çalışmaları dünyanın pek çok ülkesinde bir şekilde yol almaya başladı. Devlet yetkililerinin ise bu çalışmaların aldığı yoldan daha hızlı şekilde kamuoyu önüne çıktıkları ve umut veren açıklamalar yaptıkları yine bu dönemin önde gelen alışkanlıklarından birisine dönüştü.

    Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bundan birkaç gün önce korona aşısını bulduk anlamına gelen bir çıkışla dikkatleri çekti.

    Aşı ve ilâç çalışmalarına yabancı milyonlarca insan doğal olarak heyecanlandı, umutlandı.

    Geniş kitlelerin umudunu kırmak istemesem de, aşı tarihinde çıkılacak küçük bir gezinti her hangi bir mikrobik hastalığa karşı aşı geliştirmenin hiç de kısa zaman aralığında başarılabilecek bir iş olmadığını anlamaya yeter.

    Korona salgınında ayrıcalıklar bir yana bırakıldığında dünya genelinde sınıfta kalan siyaset, bu sıra dışı süreçten gereken dersi çıkartmak bir yana halkla ilişkiler çalışmasına girişerek akademik ortamı da güdüleme aracı olarak kullanma sınırtanımazlığı sergiliyor.

    Umut verilecekse onu da biz veririz deme ataklığındaki siyaset vazgeçilmezliğini züccaciyeci dükkânına girmiş fil gibi kırıp dökerek kötüye kullanıyor.

    Özetle, insanlık koronanın verdiği ve vermekte olduğu paha biçilmez dersleri almaktan ve algılamaktan oldukça uzak bir görüntü veriyor.

    Üzücü olduğu kadar umut kırıcı bir durum…

  • Lübnan, Batıcıların ve Avrupamerkezcilerin gözardı ettiği önemli eskiçağ uygarlığı Fenikelilerin Suriye’yle birlikte anayurdudur.

    Neredeyse komşumuz olan bir ülkedir. Altı milyonu biraz geçkin nüfus Türkiye’nin 75’te biri kadar yüzölçümde yaşamaktadır. Kaynaklara bakılırsa Lübnan Arap-İsrail çatışmasına dek görece dengeli ve gönençli bir ülkedir. Arap-İsrail çelişkisiyle birlikte ülkede hızla artan Müslüman sayısı Lübnan’daki dengeleri de bozmuştur.

    Son 50 yıl boyunca Lübnan kan, gözyaşı ve çatışmayla özdeş bir anlam taşımıştır. 1975’te başlayıp doksanlı yılların başına dek süren İÇ SAVAŞ ülkenin kaynaklarını bu çatışmaya harcamasına yol açarken ekonomik durumu da kötüleştirmiştir. Her ne kadar günümüzde kişi başına düşen 14 bin dolarlık pay ülkemizden de iyi bir tablo yansıtsa da dağılımdaki eşitsizlik ve uçurum temel sorundur.

    Kırmızı ülke için akıtılan kanı, beyaz dağlardaki kar ve barışı, sedir ise sonsuzluğu simgeler

    İzleyen yıllarda bir zamanların görkemli ve parlak Lübnan’ının yerini solmuş, bitmiş, sıradanlaşmış Lübnan’a bıraktığı görülmüştür. Bu saptamanın Batı kaynaklı olduğunun altı özellikle çizilmelidir. Lübnan’ın Batı yörüngesinden çıktığı da unutulmamalıdır. Batı’nın yörüngesinden çıkanlar için uyguladığı tarife olarak da algılanmalıdır bu durum.

    Atom bombasının mantarsı bulutunu andıran son amonyum nitrat patlaması Lübnan’ın acı(k)lı yakın tarihini bir kez daha çağrıştırmıştır.

    Lübnan mozaik tanımına uyan bir dinsel-mezhepsel bileşime sahiptir. Bizde de mozaik tanımına ilgili ve hevesli çok sayıda aydın etiketli insan olduğunu anımsatmalıyız. Kendisi şimdilerde pek kullanılmasa da mozaik bundan 50-60 yıl öncenin tercih edilen zemin yapısıydı. Anımsayanlar bilecektir. Mozaikte öğelerin farklılığı hemen göze çarpar. Mozaik zemine bakanlar bu farklılığı sonsuza dek görürler. Karışımda ise içeriğe ilişkin öğelerin farklılığını fark etmek olanaksızdır.

    Mozaik ve karışım : Mozaik tanımındaki olumsuzluğu anlamakta yarara var

    Lübnan’ın etnik-dinsel-mezhepsel bileşimini anımsamakta yarar var :

    • % 95 Arap
    • %  4  Ermeni

    Lübnan’da işleri zora sokan bileşimin dinsel-mezhepsel eksende kendisini gösterdiği görülür :

    • % 60 Müslüman (Şii ve Sünni)
    • % 30 Hıristiyan (Katolik-Maruni)
    • %   6 Dürzi (Bölgesel dinler Sabiilik-Ezidilik etkisi altında Şiilik mezhebinin İsmaili koluyla etkileşim içinde doğmuş özgün bir inanç)

    Lübnan’ın 1516’dan başlayarak 1918’e dek süren 400 yıllık bir Osmanlı egemenliği yaşadığını da ekleyelim.

    1918’den 1941’e kadar ise Fransız mandası dönemi yaşanmış.

    Her ne kadar 1941’de bağımsızlık söz konusu olsa da, Fransız etkisi zayıflayarak da olsa günümüze dek sürmüş.

    Osmanlı’nın son döneminde kendisini gösteren huzursuzluk sürecinde Lübnan mutasarrıflık olarak yönetsel birim olmuş. O dönemde etnik-dinsel toplulukların temsiliyeti önemsenmiş.

    Günümüz Lübnan’ında bu gelenek sürdürülmüş. Bugünkü Lübnan’da Cumhurbaşkanı Hıristiyan, Başbakan Sünni Müslüman ve Meclis Başkanı da Şii Müslüman olmak zorundadır.

    İlk bakışta akılcı ve mantıklı görünen bu yönetsel düzenlemenin mozaik anlayışını ayakta tuttuğu ve buna karşılık karışımın ve bunun üzerinden ulus devlet oluşumunu engellediği kolaylıkla anlaşılabilir.

    Mozaik anlayışının var olmayı sürdürmesi Lübnan’da istikrarın önündeki önemli engeldir. Yönetsel ortamda oluşturulan üçleme dış güçlerin Lübnan üzerinde etkili olmasını ve içte de parçalı algının sürmesini sağlamaktadır.

    Görünürde bir Lübnan milleti var olsa da, gerçekte bir türlü var olamamaktadır!

    Tam da burada Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğü bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

    Lübnan’da varlığını sürdüren mozaik yapısı ülkemizde “mozaik” kavramı üzerinden çözüm önerenlerin gerçek niyetini göstermesi bakımından da anlamlıdır.

    Kaynakça

    https://en.wikipedia.org/wiki/Lebanon

    https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCrz%C3%AElik

  • Maskenin inanç, törensellik ve başkaca gerekçelerle kullanımının geçmişi insanlık tarihi kadar eski olabilir.

    Bu yazının konusu doğal olarak maskenin güncel kullanımıyla sınırlı olacak. Yedi aydır yerkürenin bir numaralı gündem maddesi olan salgınla birlikte maske kullanımı da yaşamımıza girmiş oldu. Tıpta ve başka işkollarında maske zaten kullanılan bir gereçti. Salgın maskeyi gündelik yaşama ve sokaktaki insanın kullanımına sokmuş oldu.

    Doğrusunu söylemek gerekirse maske kullanımı konusunda, dünyanın birincil sağlık kuruluşu sayılan Dünya Sağlık Örgütü bile başlangıçta kararlı olamadı. Bugün bu konuda en küçük ikilem olmasa da ülkemizde ve dünyada maske kullanımına direnç olduğu da bir gerçektir.

    Venedik’e yolu düşenler görseldeki maskeyi anımsayacaklardır. XIV. Yüzyıl ortalarında Karadeniz’deki Kefe limanından mal taşıyan gemilerle Avrupa’ya ulaşan Kara Ölüm veba mikrobu anakarada yaşayanların yarısına yakınını ölüme götürmüştü. Gagalı maske olarak da tanımlanabilecek bu maske henüz mikrobiyoloji bilimine oldukça uzak olunan o yıllarda takanı hastalıktan değil ama sözcüklerle tanımlanması güç pis kokudan koruma amaçlıydı. Gaga içine yerleştirilen parfüm ya da benzeri hoş kokular dayanılmaz kokunun etkisini biraz olsun ortadan kaldırmaktaydı.

    Venedik’te gaga maske

    XIX. yüzyıl sonlarına doğru gözle görülmeyen canlıların enfeksiyona yol açtıklarının anlaşılmasıyla birlikte özellikle tıpta ağız ve burunun maskeyle kapatılması asepsi-antisepsi sağlanmasında önemli bir gerekliliğe dönüştü. 1867’de İngiliz cerrah Joseph Lister’in bu konudaki vurgusunu izleyerek Wroclaw’da cerrah Johann Miculicz 1897’de cerrahi maskeyi ilk kullanan kişi olarak tarihe geçti. Cerrahi maske kısa süre içinde cerrahi önlük, eldiven ve saçları örten boneyle birlikte vazgeçilmez gerece dönüştü. Miculicz’in kullandığı maske tek katlı gazlı bezden üretilmişti.

    İnsanın konuşma ve soluk verme sırasında saçtığı damlacıkların yara enfeksiyonu etkeni olabileceği gerekçesiyle 1898’de maskenin iki tabakalı olması gerektiği öne sürüldü. Zamanla tabaka sayısı artırılırken gazlı bezin dokuma özellikleri de geliştirildi.

    1923’e gelindiğinde dünya ölçeğinde cerrahların 2/3’ünün maske kullandıkları geriye dönük çalışmalarla anlaşıldı.

    Cerrahi maskenin günümüzdekine benzer kitlesel kullanımı ilk olarak 1910’daki Mançurya veba salgını ile 1914-1918 İspanyol gribi salgınında söz konusu oldu. Kullanımıyla ilgili tartışmalar bugün olduğu gibi o günlerde de yaşandı. Ancak, maske kullanımının salgının denetim altına alınmasında önemli etkisi olduğu da ortaya çıktı.

    Bu arada, cerrahi maskenin patenti 1919’da ABD’de alındı.

    Kırklı yıllarda ise antibiyotiklerin bulunması ve kullanıma girmesiyle maske kullanımının değilse bile maskelerin geliştirilmesinin durakladığı bir dönem yaşandı.

    Ellilerin sonlarında maskeye ilgi tazelendi.

    Altmışlı yıllara gelindiğinde ise maske teknolojisinin gelişmesi sonucu filtreli maskeler kullanıma girdi.

    Filtreli maske

    Bu arada gazlı bezden üretilen maskeler çoklu kullanımlıktı. Bu tür maskeler kullanım sonrası temizlenerek ve ardından sterilize edilerek dayanıklılığı oranında pek çok kez kullanılmaktaydı. Bu satırların yazarı olarak mesleğin ilk yıllarında bu türden maskeleri çokça kullandım.

    Türkiye dışında daha çok Batı ülkelerinde yetmişli yıllarda kendisini gösteren kullan-at türü tek kullanımlık tıbbi gereçler arasında maskeler de vardı. Bu gereçlerin ülkemizde de yaygın kullanımına ancak doksanlı yıllardan sonra tanık olduk.

    Salgının başlangıcında, maskenin bu denli kitlesel kullanımı öngörülmemiş olacak ki pek çok ülkede başka kişisel koruyucu donanımın yanı sıra maske kıtlığı yaşandı.

    Tek kullanımlık maskelerin günümüzde bolca bulunabildiği söylenebilir. Ancak, tıp dışı kimselerin kitlesel tüketimine konu olan maskelerin doğru kullanımıyla ilgili sayısız sorun olduğu da bir başka gerçektir. Hatta, yanlış kullanım bir yana maske kullanımına karşı gelişen direnci ve duyarsızlığı aşmak da önde gelen güncel sorun olarak karşımızda durmaktadır.

    Bugün gelinen noktada maske kullanımına yönelik kuşkuların varlığı insanlığın tarihsel birikimine saygısızlıktır.

    Maske, takanı koruduğu gibi takan dışındakileri de koruyan basit bir gereçtir. Korona küresel salgınında koruyucu sağlık anlayışının temel taşlarından biridir.

    Her şeyin ötesinde maske kişinin kendisine, çevresine ve bir parçası olduğu topluma saygının göstergesidir.

    Maske günümüzde bir kültürel davranış öğesine de dönüşmüştür.

    İçinde bulunduğumuz post modern dönemde dünyanın hemen her yerinde hiç olmadık gerekçeler “demokratiklik” adına akılcı ve bilimsel uygulamalara karşı çıkma dayanağı yapılabiliyor. Maske karşıtlığına gerekçesi ne olursa olsun fırsat verilmemelidir.

    Kaynakça

    https://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140-6736(20)31207-1/fulltext

  • Hemen her gün kızmamızı gerektiren şeyler yaşıyoruz. Bugünkü kızgınlığımın nedeni iki meslektaşımın pisi pisine yaşamını yitirmesi. Korona salgınına başından bu yana ön cephedeki hekimlerden ve sağlık çalışanlarından kurbanlar verdik. 

    Kuşkusuz hekimlik riskli ve tehlikeli bir meslek. Yine de, hekimliğin görev tanımında yok yere ölmek yok! Sözü eğip bükmeye gerek yok! Birisi Kahramanmaraş’tan diğeri Diyarbakır’dan gelen iki hekim ölümünden ülkemizi yönetenler sorumludur. Salgının ilk dönemini şu ya da bu şekilde geride bırakan ülkemizin 1 Haziran’dan bu yana yaşanan “normalleşme” sürecini iyi yönetmediği hemen her gün örnekleriyle dile getiriliyor.. 

    Her akşam sosyal medya ya da diğer ortamlar yoluyla çığlık çığlığa olan bir sağlık bakanı izler olduk. Kimi zaman yalvaran bir biçemle de seslendi yurttaşlara. 

    Sürecin adını “normalleşme” koymak hataların en büyüğüydü. Normalleşme dedikten sonra toplumdaki gevşemenin önüne geçmek hiç de kolay değildi.  Oysa asıl tehlike “normalleşme” ile birlikte kendini gösterecekti. Göstermeye başladığını Ankara başta olmak üzere Anadolu kentlerinden gelen olumsuz haberler kanıtlıyor. 

    Son günlerde özellikle plajları konu alan haberler ürpertici görüntüler oluşturdu. Maske ve sosyal mesafeden iz yoktu çoğunda. Diğer yandan, pazar yerleri, kurban satış alanları ve aklınıza gelebilecek hemen her sosyal ortam koronaya meydan okur gibiydi. 

    Tam da burada sormak gerekir!

    Devlet ne için var?

    Hak arayanları biber gazıyla dağıtmak, haber yapanları sabaha karşı derdest etmek ya da aklınıza gelebilecek her türden masum toplumsal olayı şiddetle bastırmak için mi?

    Yoksa, kural ve sınır tanımayan, kendi sağlığıyla birlikte karşısındakinin ve dolayısı ile toplumun sağlığını hiçe sayanları her akşam yalvaran sosyal medya iletileriyle umarsızca izlemek için mi?

    Plajlarda mı kurallar hiçe sayıldı! Devletin gücü orada kendisini göstermeli!  

    Pazar yeri ya da başka bir ortamda mı duyarsızlık sergilendi! Oralarda da gücünü gösterip, kuraltanımazları yaptıklarına pişman edersin!

    Kuşkusuz yurttaşlar arasında duyarsızlar, aymazlar ve kuraltanımazlar eksik değildir. İşte devlet dediğimiz düzenek tam da burada gereklidir. 

    Salgında sıçrama yaşadığımız bugünlerde işlerin daha da kötüye gitmesi olasıdır. 

    Bir hekim olarak hem yurttaşlara hem de onları yola getirmekten uzak tutumuyla devletimizin başındakilere kızgınım! 

    Yurttaşların ve devletin korona salgınındaki hataları insanların yanı sıra ön cephedeki hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ölümüne neden oluyor. Yurttaşlar ve devlet sorumlu ve özenli olmalı!

    Hiç kimse ve özellikle de hiç bir hekim ve sağlık çalışanı yurttaşların ve devletin başındakilerin sorumsuzluğu nedeniyle ölmek durumunda değildir. 

    Kahramanmaraş’ta yaşamını yitiren meslektaşım 1985 doğumluymuş. Tıp fakültesini bitirdiğim yıl dünyaya gözlerini açmış. Meslek yaşamımla yaşıtmış! Ölmemeliydi! Yanlışlar bu denli yaşamımıza girmemiş olsa, bu yanlışları önlemekle yükümlü devlet yöneticileri yanlışların giderilmesi için bir şeyler yapmış olsa yaşıyor olacaktı.

    Bugün çok kızgınım!

    Bir çift söz de SGK denen patron dostu emekçi düşmanı kuruma!

    Korona nedeniyle yaşamını yitiren sağlık çalışanlarını meslek hastalığına bağlı ölmüş saymak için daha ne kadar bekleyeceksiniz? 

    Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da bir dayanma gücü var! Aylardır süren salgın toplum kadar onları da yordu. Bu yoğunlukta çalışmanın daha fazla sürdürülmesi olası değildir. 

    Yurttaşlarımızın ve devletin başındakilerin sağlık çalışanlarını artık alkışla güdüleyemeyeceği iyice algılanmalı!

  • Emperyalizm iki tarafı keskin bıçak gibidir. Bir yandan uzaklardaki insanları acımasızca yok edip, kaynaklarına el koyarken diğer yanda kendi ülkesinde dışladığı, yaşamaya değer bulmadığı insanları soluksuz bırakır. Minneapolis’te polis eliyle işlenen George Floyd cinayeti nicesinden birisiydi. Biraz daha derin iz bıraktı, tepkiye neden oldu.

    Irkçılık başta olmak üzere her türden ayrımcılık emperyalizmin sıradan aygıtları olarak gerektiğinde ikileme düşülmeksizin kullanılır. Bu bağlamda sınır tanımaz emperyalizm. Yeri geldiğinde bir tıp dergisi bile emperyalizmin koçbaşına dönüşmekte sakınca görmez.

    Daha önce yazmıştım. Bu kez bağlantısını vermekle yetineyim. Dünyaca ünlü, çok okurlu Lancet dergisiyle olan deneyimime bağlantıdan erişebilirsiniz.

    LANCET’İN YANITINA YANIT…

    Lancet’ten 4 yıl sonra siyaset sunmak için bilimsel yayın kalkanını kullananlar Amerikan Cerrahlar Koleji Dergisi’nde fırsat yakalamışlar. Yayındaki birinci yazarın Saddam vahşetinden canını kurtardığının belirtilmesi unutulmamış.

    Bilimsel yayın görünümlü ayrımcılık belgesi

    Bilimsel yayın kılıflı siyasetten öylesine tat almış ki yazarlar yayının sonuna Kürdistan haritası eklemekten alamamışlar kendilerini. Elbette, Türkiye topraklarını da özlemini çektikleri haritaya ekleyerek.

    Türkiye ve Türkiye’yi var eden Lozan yok sayılarak.

    Kendi vatandaşının boğazına çökerek onun yaşam hakkını elinden almakta sakınca görmeyen emperyalizm elindeki bilimsel(!) aygıtla uzaklardaki “özgürlük!” arayışına destek çıkmakta sakınca görmemiş.

    Bu ve benzeri örneklerin ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır bu.

    Ayrılıkçı terörde kendi çıkarlarına hizmet gören emperyalizm eli kanlı terör örgütüne aklın almayacağı kadar çok silah ve para yardımı yapmaktan kaçınmazken, bilimsel ortamda akademik kisveli yazılarla da kamuoyu oluşturmayı ihmal etmemektedir.

    Burada önemli olan bu gibi sinsi ve kötü niyetli yayınlara anında ve çok odaktan tepki gösterme refleksini diri tutmaktır.

    Bu tepkileri tıp derneklerinin yanı sıra hekimlerin meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği de kendisine iş edinmelidir.

    Bu örnekteki bir başka ayrıntıya değinerek sonlandıralım yazıyı.

    Az önce adını andığımız dergide yer alan bilimsel yayınlıkla ilgisi bir tıp dergisinde yayımlanmış olmaktan öteye geçmeyen yazıya ABD’de yaşayan meme cerrahı Atilla Soran’ın da tepki göstermiş olması son derece değerlidir. Bedeni orada olsa da gönlü ülkesinde olan bir yurtseverin bu tepkisi işaret fişeği işlevi görmüş olmalıdır.

    Bu işaret fişeğini gören Meme Dernekleri Federasyonu da adı anılan dergiye tarih dersi niteliği de taşıyan bir yanıt göndererek gerekeni yapmıştır.

    Meme Dernekleri Federasyonu’nun yanıtı

    Tüm bu tepkiler son derece yerinde ve doğrudur!

    Ama yetmez!

    Akademiyle siyaseti biri birine karıştırma konusunda hünerli olduğunu sananlara yönelik tepki zincirine Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri ve Sağlık bakanlıkları da gereken yanıtı diplomatik ve akademik kanalları kullanarak katılmalıdır.

    Türkiye Cumhuriyeti yeri gelince silahla, gereğinde de kalemle korunmalıdır.

    Ceyhun Balcı, 03.08.2020

  • Ayasofya üzerinden yürütülen efelenmeyle bir yandan iç ve dış kamuoyuna gövde gösterisi yapılırken diğer yandan da Cumhuriyet’e “meydan okuma” yolunda bir başka önemli adım atılmıştı. Doğrudan dil uzatılamasa da Diyanet İşleri Başkanı’nın kılıçlı gösterisine eşlik eden sözler Cumhuriyet’i ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü boy hedefine dönüştürmüştü. Atatürk’ü açıkça hedeflemek için uygun zaman ve zemin kollanmakta olduğu artık hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açıktır.

    Kılıçlı, lanetli meydan okumaya tepkiler sönümlenmeye başlamışken bu kez Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın sesi duyuldu.

    “150 yıldır başkalarının hikâyesini okuduk ve yazdık. Bundan böyle kendimizinkini yazacağız!” diyerek yine Cumhuriyet’i hedefe koydu. Böylelikle 2023 üzerinden yürütülen 100. Yıl güzellemelerinin içtenlikten yoksun boş sözler olduğu anlaşılmış oldu.

    Böylece iktidar 100 yıllık parantezi genişleterek 150 yıla çıkartmış olduğunu kamuoyuna duyurdu.

    Bundan böyle, Cumhuriyet’le birlikte, Cumhuriyet’e maya olan, hazırlık niteliği taşıyan süreç de işin içine katıldı.

    Uzak olmayan gelecekte parantezin daha da genişletilip 200 yıllık bir zaman aralığına yayılması kimseleri şaşırtmamalı.

    Şu anda monarşinin meşrutiyetle donatılması hedefe konurken daha da geriye gidip II. Mahmut döneminin Senedi İttifak belgesi de hedeflere eklenebilir.

    Tam da burada bizim Cumhuriyetçi-Atatürkçü kesimin önemli bir algı yanlışına değinmeden geçmeyelim. Özellikle, son yıllarda kabaran Osmanlıcı-Abdülhamitçi eğilimlerin de bu yanlış algıdaki payını yadsıyamayız. Ama, hiçbir gerekçe tarihsel gerçeklerin çarpıtılması kadar yok sayılmasını haklı kılamaz saptamasını yapmaktan da kaçınmayalım!

    Tük devrim tarihinin başlangıcı kimi kaynaklarda XVIII. Yüzyılın ilk yıllarına kadar uzatılır. Bir sonraki tarihsel gelişme öncekinin birikimiyle oluştuğuna ve öncekinden izler taşıdığına göre bunda bir yanlışlık olmasa gerektir. Yolu, yöntemi yanlış olsa da Osmanlı’nın bir çağdaşlaşma gerekliliğinin farkında olduğu kuşkusuzdur.

    O zamandan başlayarak günümüze uzanan zaman aralığındaki pek çok gelişmeye de bu bağlamda bakmakta yarar vardır.

    Yüz elli yıllık paranteze gelince!

    II. Abdülhamit’i tahta çıkartan I. Meşrutiyet’ten başlayarak aynı sultanı tahttan indiren II. Meşrutiyet yakın tarihimizin önde gelen devrimci köşe taşlarıdır. Bu önemli köşe taşları görmezden gelinerek ya da Osmanlı dönemi olayı sayılarak bugünümüzü anlamamız da geleceğimizi öngörmemiz de olanaksızdır.

    İktidarın bir bürokratı aracılığıyla kamuoyuna duyurduğu 150 yılla hesaplaşma kararı Cumhuriyet’e giden yolun önemli dönüm noktalarını hedefe koymuş olmaktadır. Başka deyişle düne dek Cumhuriyet’le sınırlı olan cephe Cumhuriyet’i kuran kadroları yetiştiren ortamı da savaşılması gerekenler listesine eklemiş olmaktadır. Anlaşıldığı kadarı ile iktidar Cumhuriyet ve kurucusu kadar onların yetişmesine önemli katkıda bulunmuş bir dönemle de kıyasıya savaşı göze almıştır.

    Parantezin yüz elli yıla genişletilmesi önemli bir gelişmedir. Bu dönem biz Cumhuriyetçileri ilgilendirmez demek işin kolayıdır. Ancak, bu yolun hiç de geçerli ve doğru olmadığı akıldan çıkartılmamalıdır.

    Unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet kuruluşundan sonraki 30 yıl boyunca Düyunu Umumiye borçlarını ödemeyi son kuruşuna dek üstlenmiştir. Cumhuriyet Osmanlı’nın devamı değildir ama Osmanlı Cumhuriyet’in öncesidir.

    Elbette iktidar daha önce pek çok örnekte görüldüğü gibi 150 yıllık parantezle hesaplaşmayı elindeki her türlü olanağı kullanarak yaşama geçirmeyi deneyecektir. Kamuoyu oluşturmayı bir ölçüye kadar başardığı öngörülse bile tarihsel gerçeğin hiç yaşanmamış gibi yok sayılması olasılığı yoktur.

    Milli Mücadele karşıtı 150’liklerle hesaplaşarak var olmuş Türkiye’nin geçmişi demek olan 150 yılının yargılanma noktasına gelmiş olması acı gerçeğimizdir.

    Ceyhun Balcı, 02.08.2020

  • Bugün Mersin’den gelen kara haberde 4 askerimizle iki sürücünün ölümü vardı. Her ölüm kötü kuşkusuz! Her ölüm istenmeyen gelişme! 

    Ama, gencecik askerlerin yok yere ölümü yüreğimi dağladı desem abartı olmaz.

    Bu ve benzeri hemen her olayda olduğu gibi bu kez de “acımız büyük” demekle yetinildi. Oysa, Türkiye karayollarında devinen milyonlarca taşıt aracının gerçekte bir haydutluk eylemi sergilemekte olduğu bu kez de göz ardı edildi. Askerler neden karayoluyla taşınıyordu sorusuna rastlamadım hiç bir yerde!

    Açık ve ortada olan bir şey varsa eğer Türkiye Cumhuriyeti karayollarında yolcu ve yük taşımacılığı başta olmak üzere hemen tüm lastik tekerlekli araçlar haydutluk değirmenine su taşımaktadırlar.

    Daha da kötüsü bu duruma bilinçli olarak “canavar” yakıştırması yapılarak soyut güçlere göndermede bulunulmakta ve umarsızlık izlenimi güçlendirilmektedir. 

    Kent içinde taksiler ve dolmuşlar, kentlerarası yollarda kamyonlar, kamyonetler ve yolcu otobüsleri can güvenliğini hiçe sayan kuraltanımazlık sergilemektedir. Bakımı yapılmayan araçlar, dinlendirilmeden ve sağlık durumları yeterince denetlenmeden yollara salınan sürücüler daha baştan ölüme çağrı çıkartmaktadır.

    Korona önlemleri ortamında bile dolmuşlara tıkıştırılan insan görüntüleri belleklerden silinmiş değilken asker taşıyan otobüsün başına gelen sözüm ona kazayı cinayet kapsamında değerlendirmemek akla ve sağduyuya aykırı bir davranış olacaktır.

    Haberden anlaşıldığınca askerlerimiz vatani görevleri için Kıbrıs’a taşınmaktaymış. Ülkenin bir ucundan diğerine karayolu gibi insaftan, vicdandan ve kuraldan yoksun bir ortamın seçilmiş olması en ağırından eleştiriyi hak eder.

    Ülkemizin dağlarında, ovalarında, sınırlarımızın ötesinde şehit ve gazi olan sayısız askerimiz var. Bu durum hiç olmazsa vatan göreviyle açıklanabilir. Sıradan bir taşıma olayında yaşananlar ise hiç bir şekilde hoşgörülemez.

    Sormakta yarar var!

    Türk Hava Yolları gibi hâlâ kamu kurumu olan bir uçak filosu varken askerlerimizi karayolundaki kelle koltukta ortamına emanet edilmesi nasıl bir anlayışın ürünüdür?

    Üzüntüm büyük! Yok yere ölen gençleri geri getirmek elbete olanaksız!

    Ama, askerlerimizin canını ve sağlığını hiç olmazsa bundan böyle koruma fırsatı doğursun bu cinayet! Yalnız askerlerimizin değil tüm toplumun can ve mal güvenliğini korumak da iktidarların görevleri arasındaki haklı yeri alsın!

    Emniyet Genel Müdürlüğünün cep telefonlarına kısa ileti göndermesi bir tür “dostlar alışverişte görsün” eylemidir. Karayollarındaki haydutluğun önüne geçmek yalnızca emniyetin ve içişleri bakanlığının üstesinden geleceği boyutu çoktan aştı.

    Ne kadar yumuşak bir çağrı! Yeri gelince suçu belirsiz insanları yaka paça götüren devlet iş karayoluna gelince yan çiziyor. Karayolu Türkiye’de gelmiş geçmiş hemen tüm iktidarların arka bahçesi ve oy kaynağı oldu! Durum böyle olunca karayollarında kan oluk oluk aktı!

    Karayolu haydutluğu otomotiv üreticisinden ulaşım planlamacısına, karayolu taşımacılarından lastik tekerlekli araç kullanıcılarına uzanan çoklu bileşenden oluşmaktadır. Bu önemli ayrıntı göz önüne alınmadan demir yumruklu iktidarlar bile bu konuda yaya kalmaktan kurtaramaz kendisini.

    Teneke uygarlığı hedefe konması gereken bir sorun. Türkiye’nin “yerli ve milli” etiketli otomobil üreticiliği hevesi de sorgulanmalıdır.

    Ceyhun Balcı, 27.07.2020