• Genel kanı 24 Temmuz’un Türk tarihinin karanlık bir sayfası olduğu yönünde. Ayasofya kararı kuşkusuz yersiz ve gereksiz. 24 Temmuz’a rastlatılması ayrı bir olumsuzluk.

    Bu ve benzeri rastlatma ve karşılıklandırmalar tarih boyunca görülmüş. Bunun bir tür öç alma yöntemine dönüştüğü de söylenebilir.

    Karşı kıyıdan gelenlerle bizim yakadakiler arasında geçen Truva Savaşı binlerce yıl geride kalsa da her fırsatta anımsanmış!

    Fatih’in at üzerinde İstanbul’a girerken “Hektor’un öcünü aldım!” dediği söylenir. Doğru olma olasılığı yüksektir. Fatih’in entelektüel ve kültürel derinliği şimdilerde onun üzerinden kendi hedeflerine yönelik yol aldıklarını sananlarla karşılaştırılamayacak denli fazladır.

    Fatih’in atla İstanbul’a girişi 466 yıl sonra karşılık bulmuştur. İstanbul işgal edilmişken Fransız general d’Esperay at üstünde görüntü verme gereği duymuştur. Bu canlandırmada Fatih’e gönderme olduğu kuşkusuzdur. Takvim yaprağında 8 Şubat yazılıydı Fransız generalin gövde gösterisi yaptığı gün. Hatta, bir gün sonrasının Hadisat gazetesindeki Süleyman Nazif imzalı “Kara Bir Gün” başlıklı yazı bu olaya ilişkindi.

    Bilinse de üzerinde durulmayan bir ayrıntı olabilir. Birinci paylaşım savaşından yenik çıkan ve toprakları paylaşıma açılan Osmanlı’ya Mondros Antlaşması İngiliz zırhlısı Agamemnon’da imzalatılmıştır. Bir kez daha binlerce yıl geriye gidilmiş ve Fatih’in sözlerinin geçersizleştirilmesi amaçlanmıştır. Yeri gelmişken Osmanlıcılara anımsatmış olalım! Yerlere göklere sığdıramadıkları son Osmanlı sultanı VI. Mehmet Vahdettin Milli Mücadele başarıya ulaşıp da tahtını yitireceği kesinleşince İngiliz savaş gemisi Malaya ile kaçmıştır vatanından. Böylece, Milli Mücadele’ye destek olmak şöyle dursun tarih üzerinden yürütülen atışmanın değirmenine kendi elleriyle su taşımıştır.

    Milli Mücadele başarıya ulaştığında Mustafa Kemal’in de “Hektor’un Öcünü Aldım” dediğini yazar kimi kayaklar. Tarihsel olayların bu denli öne çıkartıldığı, öç alma duygusuna aracı edildiği dönemde bu sözleri söylemiş olabilir Mustafa Kemal. Ama, bunun ötesine geçmediği de kesindir.

    İzmir’in kurtuluşunun hemen ertesinde ayaklarının altına serilen Yunan bayrağını kaldırtan Mustafa Kemal ne yaptığını bilen, sağduyusundan ve başkalarına saygısından kuşku duyulamayacak soylu bir kişilik olduğunu ortaya koymaktan geri durmamıştır. Kültür temelinde yükselttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu toprakları üzerindeki tüm kültürlerin kalıtçısı olduğunu Ayasofya’yı müzeleştirerek dünyaya da göstermiş oldu.

    24 Temmuz Lozan Günü’dür. Ayasofya’yı camileştirerek dünyaya meydan okuduğunu sananların 24 Temmuz’u seçmeleri kendilerini var eden kurucu düşünceyle kavgalı olduklarını gösterir. Aslında yaptıkları başında bulundukları devletin temeline dinamit koymaktır. Devlet yapısı yıkılırsa herkes altında kalır. Yöneten de, yönetilen de!

    Tarihten yapraklar sunduk yazı boyunca!

    Her bir karşılık ya da öç alma girişimi farklı devletlerin biribirlerine yönelik eylemleriydi.

    24 Temmuz öncekilerden oldukça farklıdır.

    Kılıç kuşanan Diyanet İşleri Başkanı bir yandan, devletimizin doruğundaki Cumhurbaşkanı diğer yandan kendi devletlerine savaş açarak tarihte belki de bir ilki yaşama geçirdiler.

    Yunan bayrağını çiğnemekten kaçınan, Ayasofya’yı müzeleştirme bilgeliği sergileyen Mustafa Kemal Atatürk muzaffer bir komutandı. On yılı aşkın süre durmadan savaşmış ve sonunda utkuya erişmişti. Savaş alanlarında değil ama başka alanlarında kazanacağı utkuların peşine düşmüştü. Kılıcını kınına çokta yerleştirmişti.

    Oysa, bugün Türkiye’yi yönetenlerin ivedilikle utku kazanmaya gereksinimleri var. Boş kaleye gol örneğince Ayasofya kararı bu gereksinimin ürünü. Görkemli bir utku gibi görünse de gerçekte umarsızlığın, ne yapacağını bilemezliğin bir sonucu.

    Lozan ve Ayasofya : Karşı karşıya getirilmesi gereksiz olduğu kadar tehlikeli ikili

    Devletimizin başındakilerin bir an önce uyanmaları ve ülkemizin kurucu değerlerine saldırıdan vazgeçmeleri biricik dileğimiz.

    Tersi durumda bu kara günü başkalarının izlemesi kaçınılmaz görünüyor.

  • “İnebahtı’da donanmamızı yakanlar sakalımızı kesti, biz Kıbrıs’ı alarak onların kolunu kestik.

    Kesilen sakal daha gür çıkar, ya kesilen kol…”

    Sokollu Mehmet Paşa

    Akdeniz’in doğusunda konuşlu Kıbrıs adası coğrafik ve stratejik olarak Anadolu’nun bir parçasıdır. Haritaya bakar bakmaz bu gerçeği kolaylıkla görürsünüz.

    İnsan yerleşimi geçmişinin MÖ 10.000’e kadar gittiği Kıbrıs adası 1571’de Osmanlı egemenliğine geçti. Karaman’a bağlı yönetsel birim olarak düzenlendi. Adaya Türk nüfus taşındı.

    Feodal sisteme son verildi ve millet sistemi uygulamasına geçildi. Üç yüz yılı aşkın süre Osmanlı egemenliği altında kalan Kıbrıs için sonun başlangıcı bugünlerde göklere çıkartılan II. Abdülhamit döneminde başlamış oldu. Yeşilköy’e kadar gelen Rus ordusunun daha ileri gitmesini önleyerek payitahtı kurtaran İngilizler hatırı sayılır bir armağanı hak etmişti.

    Yalnızca 92.000 altın karşılığında ada İngilizlere kiralandı. Gidiş o gidiş! Adanın, başlangıçta sözünü ettiğimiz özelliklerinin farkında olan emperyal İngiltere bir daha adadan çıkmadı. Osmanlı’nın çöküşüne giden yıllarda ada artık İngiliz toprağıydı. İlk İngiliz valisi 1914’te atandı.

    1931’de Rumlar ENOSİS temelinde ayaklandılar.

    Adadaki Türk ve Rum toplumları arasında her geçen yıl tırmanan gerginlik 1961’de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla giderilmek istendi.

    İzleyen yıllarda ise Rum tarafının nüfus çokluğuna eklediği silahlı güç üstünlüğüyle Türklerin yıldırılması doğrultusunda gelişmeler yaşanmaya başladı. Süreç Türklerin ortadan kaldırılmasına uzanan bir yola girdi.

    Bıçağın kemiğe dayandığı 20 Temmuz 1974’te Türk Ordusu Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yaşama geçirdi ve adaya çıktı. Türk toplumun yaşam hakkı güvence altına alındı.

    Bu beklenmedik hamle adayı iki toplum arasındaki çatışmalar üzerinden yöneten emperyalizme okkalı tokat oldu.

    O gün bugündür iki toplumlu birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti dayatmasının ardı arkası kesilmedi!

    Yeryüzünün hemen her köşesinde bölmeyi ve yönetmeyi önceleyen emperyalizmin Kıbrıs’ta “birlik” tutkusu ne anlama geliyordu? Birleştirme adı altında Türk toplumunu Anavatan’dan yalıtma, Türkiye’yi Kıbrıs denkleminden dışlama ve emperyalist emellere giden yolda dikensiz gül bahçesi oluşturma!

    Kırk altı yıl önce Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlatan Türk Ordusu’nun ve Kıbrıslı Türklerin oluşturduğu savunma gücünün utkuya giden yolda toprağa düzen şehitlerinin yüce anısı önünde saygıyla eğilerek!

    Kıbrıs davasında yeni bir sayfa açan Kıbrıs Batış Harekâtı kararını alma kararlılığı gösteren Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan ile Kıbrıs Türklerinin efsane önderi Rauf Denktaş’ı unutmadan…

    Ecevit-Denktaş-Erbakan

    Zamanınız olur da bir dünya haritası açarsanız eğer önce Karayiplerdeki Hispanyola adasına bakınız. Ortasından cetvelle çizilmiş dikey çizgiyle ikiye bölünmüştür. Batısı Haiti doğusu ise Dominik adını taşır.

    Bütün dünyada böl-yönet yöntemini benimseyen emperyalizm Kıbrıs’ta birleştir ve Türkiye’yi dışla seçeneğini uygulama peşinde

    Bir de Kıbrıs’a bakınız! Tarihsel deneyimin gösterdiğince bir arada yaşaması pek olası olmayan hatta tehlikeli olabilen iki toplumun bir araya getirilmesi çabaları sizce de ilginç değil midir?

    1968’de yaşanan Kanlı Noel vahşetine ilişkin görseli buraya koymaya içim elvermedi

    Emperyalizm çoğunlukla böler. Ama, Kıbrıs’ta olduğu gibi seyrek de olsa birleştirmeye de çalışabilir. İşine geldiğince…

    Ceyhun Balcı

    19.07.2020

  • Çoğu ülke koronayla taçlanırken az sayıda ülke koronaya karşı duruş başarısıyla taçlandı. Daha önce Çin, Tayvan, Güney Kore, Singapur, Yeni Zelanda, Almanya ve elbette Küba’nın başarıları pek çok ortamda övgü almıştı. Bilginin ve iletişimin küreselleştiği dünyada Vietnam’dan söz edilmemiş olması haksızlıktır.

    Batının azılı emperyalist ülkeleri olan İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve ABD başta olmak üzere dünyaları biz yarattık diyenlerin sırtı yere yapışmışken Vietnam’ın başarısı söz edilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

    Vietnam’daki ilk Covid-19 olgusu Çin’den dönen bir baba-oğulda 23 Ocak’ta bildirilmiş.

    Vietnam 97 milyon nüfuslu, düşük-orta gelir diliminde ekonomik düzeye sahip bir ülke.

    Vietnam’da son üç ayda toplumsal bulaşa bağlı olgu bildirilmemiş. Rastlanan tüm olgular başka ülkelerden gelenler arasından saptanmış. Günlük olgu sayısı son birkaç gündür 1000’in altına indi diye zil takıp oynamadıkları kalan bizim yetkililerin kulağını çınlatmakla yetinelim. Günde 20 dolayında ölüm ve 1000 dolayında yeni olgu ve her geçen gün tırmanan yoğun bakım ve entübe hasta sayısı ile başarı öyküsü yazmanın ucuzlaştığı bir ülkede yaşamakta oluşumuz her birimiz için utanç gerekçesi olmalıdır.

    Vietnam’ın başarısı elbette rastlantıyla açıklanmaz! 2003 yılındaki SARS salgınından toplum sağlığını güçlendirme dersi çıkartmak bugünkü başarıya giden yolun taşlarını döşemiş olmalıdır.

    Vietnam, havaalanlarında Covid-19 taramalarına 11 Ocak’ta başlayarak erken ve etkin bir duruş göstermiş. Türkiye’de ilk olgunun 11 Mart’ta bildirildiğini ve bunu izleyen haftalarda PCR testiyle ilgili yetersizliğin aşılamadığı anımsanırsa ülkemizde koruyucu yaklaşıma ilişkin etkin adımlar atılmadığı kolaylıkla anlaşılmış olacaktır. Hatta, bu yetersizliğin sonucu olarak Türkiye’de Covid-19 tanısı koymak için uzunca süre Bilgisayarlı Tomografi kullanıldığı unutulmamalıdır. Hatta, bu çarpık durum sağlık yönetimine iyi ki bu kadar çok tomografi aygıtımız varmış dedirterek aklı başında herkesin şaşırmaktan kendisini alamayacağı bir tablo yaratmıştır.

    Bizimkilerin her nereden gelirse gelsin yurtdışından varışlı yolculara taahhütname imzalatarak evlerine gönderdiği sırada Vietnam bu yolcuların tümünü karantinaya almış.

    Vietnam, çalışması kaçınılmaz olan işyerleri dışında tüm ülkede 3 hafta süreli üretime ara verme seçeneğini ikilemsiz uygulamış. Sonuçta okullar mayıs ayında açılmış. Bugün Türkiye’de okulların açılması için öngörülen ağustos sonunun pek çok kişiye gerçekçi görünmediğini anımsayalım.

    Vietnam, olguların yakalanması ve yalıtılması bakımından da bir başarı öyküsü yazmış. Rastlanan her olguya karşılık Vietnam 1000 kişiye test yaparken; başarılı sayılan Tayvan ve Yeni Zelanda’da bile bu sayı 150’de kalmış.

    Temaslı izlemi ve bununla bağlantılı karantina Vietnam’ın başarısında kilit rol oynayan iki önemli öğe olarak öne çıkmış.

    Vietnam’da işbaşında olan komünist tek parti yönetimi hızlı ve etkin önlemlerle Vietnam’ın koronadan sıfır ölüm başarı öyküsünü yazdı. Yoksul sayılmayan ama varsıl da olmayan Vietnam toplum sağlığını öne koyan kamucu ve devletçi uygulamalarıyla yurttaşlarının en değerli şeyi olan sağlıklarını ve canlarını korumayı başardı.

    Türkiye’de ise devletimizin daha ilk günden vatandaşına İBAN numarası vermesiyle işin rengi belli olmuştu.

    Kasası boş devletin yapabilecekleri sınırlıydı. Elbette, hiç yapılmamalarındansa yapılmaları iyiydi!

    Ama, yarım yamalak önlemlerimizin Covid-19’u savuşturmada köktenci etki yaratmadıkları da bugünlerde günlük olgu sayısının 1000’in altına düşüşüne sevinmemizden belli değil mi?

    Kâğıt üstünde bakıldığında Vietnam’ın nüfus dışında pek çok başlıkta Türkiye’nin gerisinde olduğu söylenebilir.

    Ama, Covid-19’la baş etmede Vietnam ders veren, Türkiye “bindik bir alâmete gidiyoruz kıyamete” diyen konumdaysa şapkamızı önümüze koyup düşünmekten kaçınmamız için tek bir gerekçemiz yoktur.

    97 milyon nüfuslu Vietnam’da toplam 382 Covid-19 olgusu ve SIFIR ÖLÜM!

    İlgi duymak yetmez!

    Ders alınması gereken bir başarıdır…

    Vietnam’ın önceki sömürgecileri Fransa ve ABD’ye de okkalı bir ders verdiğini kıvançla izleyerek…

    Kaynakça

    https://www.worldometers.info/coronavirus//country/viet-nam/

  • Amasya Genelgesi’nin can alıcı sözleri ve özetidir.

    “….milleti yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır!….”

    Samsun’a çıkarak Milli Mücadele ateşini yakan Mustafa Kemal önce Havza’ya ardından da Amasya’ya gelir!

    Yılgınlık, bıkkınlık ve bezginliğin Anadolu’ya egemen olduğu o sıralarda “azim ve kararlılık” en çok gerekendir.

    Amasya Genelgesi’nin 101. Yıldönümünde aralarında benim de bulunduğum bir öbek insan Suay Karaman önderliğinde azimvekarar.net’te yeni bir çoban ateşi yaktı!

    Recep Akdur

    Meltem Dikmen Caniklioğlu

    Ceyhun Balcı

    Cihan Dura

    Ömer Faruk Eminağaoğlu

    Suay Karaman

    Mustafa Kaymakçı

    Mahiye Morgül

    Hüseyin Özbek

    Zahide Uçar

    Ümit Yalım

    Birlikte yola çıktığımız Metin Aydoğan’ın beklenmedik şekilde aramızdan ayrılması üzüntü kaynağımız olsa da; onun anısına azim ve kararlılıkla yazmayı, çevremizi aydınlatmayı sürdüreceğiz!

    Azim ve kararlılıkla merhaba!

    Bizi izlemeniz dileğiyle…

    https://azimvekarar.net/

    Ceyhun Balcı, 15.07.2020

  • Türk Tabipleri Birliği, Yüksek Seçim Kurulu’nun “seçimleri yapabilirsiniz” genelgesini kendi işine geldiğince yorumlayarak temmuz sıcağında, salgın gölgesinde seçim süreci dayatmasını hekimlerin önüne koymakta sakınca görmedi. Uygunsuz zaman ve zeminde iktidarı güvence altında tutmak daha önce hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştı. TTB, bu kolaylığın dayanılmaz hafifliğinden kurtaramadı kendisini. İleri sürdüklerinin tersine hekimlere değer vermedikleri, onları istedikleri yere çekebilecekleri kimseler olarak gördükleri tüm açıklığıyla ortaya çıktı.

    İzmir’de benim de içinde olduğum Hekimgüçbirliği bu dayatmaya boyun eğmek yerine başkaldırmayı seçti. Seçim için zaman ve zeminin uygunsuzluğu çok açıktı. Daha da önemlisi toplumun salgındaki en riskli öğeleri olan hekimlerin seçim ortamında bir araya getirilmesi sorumsuzluğu üstlenilmedi. Durum böyle olunca baskın seçim tek listeyle yapılmış oldu. Bu da Oda tarihinin en az katılımlı seçimi olarak tarihe geçti.

    Salgından seçim kaçıranlar ise içine düştükleri çıkmazı “oy ver, odanı kurtar” sığlığına indirgediler. Zor zamanlarda kolay çözümlerin alıcısı eksik olmaz diye düşünmüş olmalılar. Oda üye sayısının % 10’una karşılık gelen 900 üyeli seçim katılımında bu kolay çözümün koçbaşı olarak kullanıldığı görüldü.

    Yaklaşık 20 yıldır hemen her gün, her an saygınlığı aşındırılan Türk Tabipleri Birliği’nin seçime katılım sayısıyla saygınlığını geri alma projesi hem gülünesi hem de ağlanası bir anlayışın yansıması olarak çıktı karşımıza.

    Bugün “her kurum ve kuruluş benden yana olacak” yaklaşımıyla yeri göğü inleten bir yönetsel irade var ülkemizin başında.

    İğneyi kendimize batırmaktan alıkoymasın bizleri bu karanlık tablo!

    Bunu yaparken TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) sicil dosyasından birkaç sayfayı anımsamak kaçınılmaz.

    Bundan 4-5 yıl önce etnik bölücülüğün “açılım” adı altında kutsandığı yıllardan birisinde İzmir Tabip Odası TTB Büyük Kongre Delegesi’ydim. Olağan kongre henüz yapılmışken kasım ayında TTB’den olağanüstü Genel Kurul çağrısı geldi. Görev görevdir diyerek Ankara’nın yolunu tuttuk. Olağanüstü genel kurul gerekçesi üye aidatlarının görüşülmesiydi. Genel kurul başladıktan sonra işin renginin farklı olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Meğer bizleri Kobani Devrimi’ni selâmlamak için toplamışlar. Ne üyesi ne aidatı! Bütün gün “şanlı” Kobani Devrimi(!) konuşuldu. Tam da o günlerde bu takımın pek çok üyesi Türkiye Cumhuriyeti haritasının yeniden çizileceği günü iple çekecek kadar gaflet ve hıyanet içindeydi.

    Bir diğer örnek İzmir’den! Etnikçilikleriyle tanınmış, adları anılmaya değer olmayan bir dizi örgüt Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin girişinde (şehitlerin kemiklerini sızlatırcasına) eylemdeydiler. Eylemin sonunda aralarında o zamanki TTB Merkez Konseyi Üyesi’nin de aralarında bulunduğu grupçuk ortalığı “Kürdistan Faşizme Mezar Olacak!” sloganıyla inletti.

    Öteki örnek, TTB’ye egemen olan anlayışın uluslararası bağlarını ve bu bağlamdaki gücünü ortaya koyması bakımından anlamlı! Dünyaca ünlü ve çok okurlu tıp dergisi Lancet TTB güdümlü bir yazıya yer veriyor sayfalarında. Açılım bitmiş, sıra hendeklerle, tünellerle, bubi tuzaklarıyla mücadeleye gelmiş. Foyası meydana çıkan terör örgütü düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkma derdinde. Terörle mücadele eden Türkiye Cumhuriyeti devleti güvenlik güçlerinin sağlık kurumlarını ateş altına aldıkları anlatılıyor yazıda. Yazıyı görür görmez harekete geçiyorum. Karşı görüş yazısı hazırlayarak Lancet dergisi yayın yönetmenine ulaşıyorum. Yaptığımı yapması gereken TTB ise yazının azmettiricisi konumunda. Türkiye’yi savunacak kişi ya da kurumu ara ki bulasın!

    Oda seçimlerine dönelim!

    Az önce sıraladığım birkaç örnekle bile saygınlığı yerle bir olduğu ortada olan, marjinalleşmiş bir yapının saygınlığı seçimde verilecek oylarla geri kazanılacak öyle mi?

    İsmet Paşa’dan ödünç aldığım bir sözle yanıtlamış olayım!

    “Hadi canım sen de!”

    Kurumlar ve kuruluşlar saygınlıklarını sürece yayılmış eylemlerle ve söylemlerle kazanırlar ya da yitirirler.

    TTB’ye egemen olan parti, grup ve grupçukların kutsal ittifakıyla oluşturulmuş olan koalisyon 20 yıldır saygınlık denen şeyin kırıntısını bırakmadı bulunduğu yerde. Yalnız şu anda değil geçmişte de hem odalara hem de TTB’ye seçilenler, üyelerin % 15-20’sinin oyuyla tırmanmışlardır işgal ettikleri koltuklara.  Başka deyişle, tabip odaları ve dolayısı ile TTB, üyeleri olsun olmasın hekimlerle olan gönül bağlarını çoktan kopartmışlardır.

    Baskın seçim cinliğini “Oda’na sahip çık, oyunu kulan” kurnazlığıyla perdelemeye çalışanların gelinen durumda “az olsun, benim olsun” anlayışıyla bulundukları konumu bir dönem daha koruma altına aldıkları kesindir. Kitlesiyle bağlantısı kalmamış, saygınlığı dibe vurmuş tabip odaları ve TTB’nin saygınlığını geri kazanması için yapılması gereken, seçimde oy kullanmaktan çok daha fazlasıdır.

    Hedef şaşırtmak, ortam karartmak, suyu bulandırmak kutsal ittifakın son derece becerikli olduğu işlerdir. Onların bu olumsuz becerisi hekimlerin hanesine olumsuzluk olarak yansımaktadır.

    Ceyhun Balcı, 13.07.2020

    İlgi duyanlar için Lancet dergisiyle yazışmalarım.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/09/30/lancetin-yanitina-yanit/

  • Bu yazı daha çok hekim kamuoyunu ilgilendirse de hekim olmayanlar için de ilginç bilgiler sunabilir.

    Bilindiği gibi 6 aydır kürsel salgın ortamında yaşıyoruz. Yönetenlerimize eşlik eden pek çok kişi içselleştirmekte güçlük çekse de salgın sonrasında farklı bir yaşam ve dünya bekliyor bizleri.

    Bu dönemde bilimsel toplantı ve kongre gibi etkinlikler de biçim değiştirdi. Uçaklara, teknelere ve başka taşıt araçlarına doluşarak bir yerlere gidip hem dinlence hem bilimsel etkinlik yapma (kötü) alışkanlığı geride bırakıldı.

    Önümüzdeki yıllarda insanları kitlesel olarak bir araya getiren aklımıza gelebilecek her türden etkinlik salgının biçimlendirdiği yeni koşullarda gözden geçirilecek.

    Türk Tabipleri Birliği ve dolayısı ile de tabip odaları yaz sıcağında ve korona salgını ortamında yeni dönem yöneticilerini seçme amaçlı süreci başlattı. İleri sürüldüğü gibi bir yasal zorunluluk olmadığının altını çizmekle başlayalım.

    Diğer yandan TTB ve tabip odalarının üç önemli başlık altında toplanabilecek işlev ve görevlerinden birisinin “toplum sağlığını korumak ve geliştirmek” olduğuna vurgu yapalım.

    Korona salgını boyunca bu önemli görevi yerine getirme adına davrandığını izlediğimiz bir örgütün, üyelerinin ve bununla bağlantılı olarak toplumun sağlığını tehlikeye atan tutum içinde oluşuna şaşırdığımı eklemeliyim.

    Üyesi olduğum İzmir Tabip Odası’nın şu andaki yönetiminin Covid-19 salgınını ciddiye almadığını yazmak zorunda kaldığım için üzgünüm.

    Nedeni aşağıdaki bağlantılarda yer alan görsellerde bulabilirsiniz. Okullar erken açılıyor, sınavlar ertelenmeliydi ya da kısıtlamalar gerekmediği kadar hızla sonlandırılıyor türünden haklı görüşler belirten bir örgütün sıcakta ve salgında seçim ısrarı anlaşılır gibi değildir.

    http://www.izmirtabip.org.tr/news/4731

    http://www.izmirtabip.org.tr/news/4730

    http://www.izmirtabip.org.tr/news/4728

    Ziyaret edilen yerler belediyeler. Ziyaretçiler ise hekimler. Birisi dışında ziyaretlerde maske takılmasına gerek görülmemiş. Sosyal mesafeyi hiç sormayın! Maske takılan ziyarette ziyaret edilen başkan hekim. Yüksek olasılıkla onun (yerinde) isteğiyle maske takılmış olmalı.

    Bu görsellere yansıyan önemli yanlışlığa ilişkin olarak Oda yönetimine bağlantıdaki başvuruyu yaptım.

    Bir kaç haftadır Oda yönetimine bu uygunsuz koşullarda seçim yapma ısrarından vazgeçme çağrısı yapmıştık.Oda yönetiminin Covid-19 konusuna yaklaşımını yansıtan görselleri görünce seçim konusundaki anlam veremediğimiz ısrara şaşırmaktan vazgeçtim.

    Ceyhun Balcı, 09.07.2020

  • İşaret fişeği olarak da okuyabilirsiniz!

    Son zamanlarda havai fişek tüketiminin arttığını fark ediyorduk. Çocukluğumuzda maytap ve çatapatla sınırlı olan bu türden tüketimin hızla havai fişeğe yöneldiği belliydi. Hemen her alanda üretimden vazgeçen Türkiye’nin havai fişek ürettiğini Hendek’te yaşanan ölümcül patlamayla öğrenmiş olduk.

    Özel günlerde tüm toplumu ilgilendiren kutlamalarda havai fişek geceyi aydınlatan, ona renk katan öğe. Kullanımı kişiselleştikçe görsel ve işitsel kirlilik kaynağı olduğu da kesin.

    Adliyemiz bu ve benzeri önceki olaylarda olduğu gibi ihmali görülenleri tez zamanda derdest ederek kamu vicdanını rahatlatacaktır. Sorumlu tutularak sanık sandalyesine oturtulacaklar gerçek nedenden çok kâğıt üstündeki sürecin tamamlanmasına yönelik sürecin kurbanları olacaktır. İşyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı ilk akla gelenlerdir.

    Dün patlamaya ilişkin haberlere göz atarken bir başka önemli ayrıntıya değinildiğini gördüm. Emek ortamında her geçen gün kısıtlanan sendikal örgütlenme de önemli bir eksiklik olarak bu ve benzeri iş cinayetlerinde önemli rol oynuyor. Kuşun bir kanadı demek olan sendikal örgütlenme olmayınca Hendek’te olduğu gibi kuş yere çakılıyor.

    Türkiye’de hız kazanmış olan ve artık önü alınamaz coşkunlukta akan bir ırmağa benzetebileceğimiz dinselleşme emek alanında da önemli işlev görüyor.

    Belleğimden bir kırıntıyı paylaşmak yararlı olur.

    On yılı aşkın süre önceydi. İzmir Basmane’deki Tek Gıda İş binasına asılmış dev bir pankart çekmişti dikkatimi. Birebir değilse de anlam olarak aktarıyorum.

    “Müslüman işverenin, Müslüman çalışanlarının sendikal örgütlenmeye gereksinimi olamaz!”

    Müslüman patron, Müslümanlığı bir yana ülkenin hızla yol aldığı dinselleşme ortamında keskin zekâsını kullanarak durumdan yararlanmayı seçmişti belli ki!

    Tanınmış süt ürünleri üreticisi YÖRSAN kaynaklı inciye eşdeğer sözler ibret alınsın diye sendika yapısını boydan boya kaplayacak şekilde asılmıştı.

    Hendek’te emekçilere mezar olan havai fişek fabrikasında da sendikal örgütlenmeye göz açtırılmadığını okuyoruz haberlerden. Sendikal örgütlenme emekçi kanadının olmazsa olmazı. Onun olmadığı yerde işçi sağlığı ve işyeri sağlığından elbette söz edilemez.

    Yine dünkü haberlerden birinde Cumhurbaşkanı’nın önlemler alındı sözü yer almaktaydı. Basra yıkıldıktan sonra önlem almak neye yarar diye sormaktan kaçınılabilir mi? Önlem alınsaydı dünkü patlama yaşanmazdı. Sendikal örgütlenme olsa işvereni önlem almaya hem yasal hem de vicdani açıdan zorlamayı göz ardı etmezdi.

    Dünkü patlamanın yaşandığı, fabrika demeye dilimin varmadığı kurum daha önce iş güvenliği gereklerini yerine getirmediği için kapatılmış. Görünmez el devreye girerek kilidi açmış ve sendikasız daha doğrusu dikensiz gül bahçesindeki üretim sürdürülmüş.

    Rastlantı mıdır bilemem!

    Hendek’teki kurumun paydaşları MÜSİAD Sakarya Şubesi’nin ileri gelenleriymiş. Başka deyişle, yandaşın yandaşı kimseler!

    YÖRSAN’ın yıllar önce din üzerinden tırmandırdığı sendika düşmanlığı her geçen yıl güç kazandı.

    Din yalnızca yaşam biçimini değil iş ortamını da etkisi altına alan bir aygıta dönüştü.

    Uzak olmayan gelecekte sendikal örgütlenme din düşmanı bir olgu olarak tanımlanırsa hiç kimse şaşırmasın!

    Dinselleşme insan yaşamını ucuzlatan, insan yaşamının hesabının sorulmasının önüne duvar ören, iş güvenliğini ortadan kaldıran ve bugüne dek çok da sorgulanmayan bir başka yanıyla karşımıza çıkmış oldu.

    Bundan böyle işin bu yanıyla daha sık karşılaşacağımızı söylersek falcılık yapmış olmayız!

    Dinselleşme siyasetin oy, iş dünyasının para deposu olarak da bir kapı açmış oldu. Bu kapıdan girmeye hevesli çok kişi olacağı kuşkusuzdur.

    Kayıtlara kaza olarak geçecek olan bu iş cinayetinin işlendiği yer bir süre sonra yeniden üretime geçerse kimseler şaşırmayacaktır.

    Emekçinin biricik güvencesi olan “kıdem tazminatı”na göz dikenlerin de aynı yolun yolcusu oldukları akıldan çıkartılmasın!

    Bizler uyanıp, sorgulamayı akıl edene dek…

    Not :

    Belgeci yanım kötü değildir. Ancak, tüm aramalarıma karşın İzmir Basmane’de gördüğüm ve görüntülediğim pankarta erişemedim. Bu nedenle görseli paylaşamadığım için üzgünüm. Biraz daha düzenli olmakta yarar var.

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.

    Mustafa Kemal Atatürk

    Sözler özleriyle bir araya geldiğinde anlam kazanır. Yukarıdaki de onlardan biridir.Atatürk’ün sözleri incelendiğinde hemen hepsinin öze kavuşturulduğu görülür.

    Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gittiğimizde içeride eşi benzeri olmayan yapıtlar kadar müzeyi çevreleyen parmaklıklardaki tarih çekmişti ilgimizi. 1921. Müzenin kuruluş tarihi.

    Emperyalist maşası Yunan, Ankara kapılarına dayanmışken bile müze kurmayı akıl edebilen bilgelik!

    Bundan 5 yıl önceydi! Anadolu’nun önde gelen uygarlığı Hitit yurduna doğrultmuştuk rotamızı.

    Alacahöyük’teki müzenin girişinde Atatürk’ün onca dert ve sorun arasında 1935’te buraya gelerek henüz başlamış kazılara bir süre eşlik ettiğini öğrenmiştik. Şaşırmış ve bir o kadar da etkilenmiştik.

    Alacahöyük Müzesi

    Kendi gözlemlerimize dayanan bu iki örnek bile Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür temeli üzerinde yükseldiğini kanıtlamaya yeter de artar!

    Geçtiğimiz günlerde Ayasofya hiç gerekli değilken gündemin baş konusu oldu! Bir yandan salgın diğer yandan salgın kaynaklı ekonomik zorluklar varken Ayasofya konuşmak ancak sıkışan iktidarın isteyebileceği bir şey olsa gerek. Gereksiz de olsa bir şekilde dayatmayla önümüze konan Ayasofya’yı konuşmak zorunda kaldık.

    Bin beş yüz yıllık Ayasofya’nın aynı zamanda bir anıtsal tanık olduğunu anımsamakta yarar var!

    Jüstinyen’e başkaldırının adı olan Nikaİsyanı’yla başlayan tanıklık, 1204’teki Latin İstilası’natanıklıkla sürer. Fatih’in İstanbul’a girişiyle açılan Yeniçağ’a tanıklık az şey mi? Sonrasında emperyalist işgal orduları ve onları dize getiren Mustafa Kemal’in utkusu!

    Yeryüzünde bunca önemli olaya ve dönüşüme tanıklık etmiş kaç yapı gösterilebilir?

    Bugün Ayasofya’yı camileştirme üzerinden yürütülen yersiz, gereksiz ve hatta utanç verici sığ tartışmalar kültür temeli üzerinde yükselmiş ve ayakta kalmış Türkiye Cumhuriyeti’ne vurulan ölümcül darbe olma özelliği de taşımaktadır.

    Atatürk milliyetçiliğianlayışını gerek cehalet ve gerekse hıyanetle değerlendirenlere bir türlü anlatılamayandır onun Anadolu uygarlıkları ve kültürüne dayanan milliyetçilik anlayışı. Onun milliyetçilik anlayışı din, dil, etnisite ya da milliyete değil Anadolu kültürü ve dolayısı ile uygarlıklarınadayanmıştır. İşte bu nedenleAnkara’da  top sesleri işitilirken müzecilik demiştir. İşte bu nedenle ülkesi binbir yokluk ve yoksunlukla başetmeye çalışırken bilim insanlarının Hitit uygarlığını aydınlatma serüvenine eşlik etmeyi akıl edebilmiştir.

    Ayasofya üzerinden yürütülen dinci ve gerici gövde gösterileri ne Atatürkhumanizminene de Anadolu’nun kadim bilgeliğine yakışmamaktadır. Cumhuriyet’i yıkmaya, Atatürk’ü silmeye ant içmişlere yakışan düzeysizlik fazlasıyla kendisini göstermiştir bu gerekçeyle bir kez daha.

    1934 yılında alınan kararın ardından 1935 yılı başında müzeleştirilerek ziyarete açılan Ayasofya, tarihselliği, tanıksallığı ve kültürselliğiyle dimdik ayaktadır. Yerle bir olanlar ise Türkiye’yi yönetme orununda bulunup yönetemez duruma gelen beceriksizlik anıtlarıdır. Anıtsal tanık Ayasofya bir kez daha öne sürülerek oyalama ve kandırma girişimine aracı edilmektedir.

    Türkiye, iktidarıyla muhalefetiyle düzey sorunu yaşamaktadır. Hiç olmayacak yerden muhalefet gerekçesi çıkartanların Ayasofya konusunda iktidara uymuş olmaları, Ege’deki ada ve adacıklar işgal edilirken sessiz kalabilen iktidarın Ayasofya üzerinden bilek güreşine heveslenmesi anlaşılır gibi değildir.

    Derinlikten ve düzeyden yoksun siyaset esnafı için bir anlam taşımasa da Atatürk’ün sözleriyle bitirelim :

    “Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı yedi bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı, beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı ve onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

    Anıtsal tanık Ayasofya’ya ve onu müzeleştirerekayrıcalıklı bir değere dönüştüren Atatürk’ün anısına saygıyla…

    Bu yazı Dağarcık Türkiye temmuz 2020 sayısı için yazıldı ve yayımlandı.

  • Yakın geçmişte maske suç ve şiddetle özdeşleşmişti! Salgınla birlikte işler tersine döndü! Maskesizler şiddetin ve ağır insanlık suçunun özneleri oldular.

    Bilim çevrelerinin de kısa sayılamayacak kararsızlık döneminden sonra maskeli yaşamın gerekliliği tartışılmaz oldu.

    Türkiye bilim kurulunu erkenden oluşturarak başladı salgın sürecini yönetmeye! Bunu izleyen eksiklikler ise salgının sınırlarımızı aşmasına çağrı çıkarttı! Dünyanın hemen her köşesinden Türkiye’ye akan binlerce insan hastalık yayıcısı işlevi gördü. Çok önemli olan karantina uygulaması kişilerin keyfine bırakıldı.

    Haziran ayı gelip çattığında ise salgın yönetimi sözcüğün tam anlamıyla havlu attı!

    Maskeli yaşam pek çok ilde zorunlu olsa da uygulamada tam tersi oldu. Yaşadığım kent İzmir’de maske kullanımına direnç üst düzeyde. Doğrusunu yanlışını bir yana bırakıyorum. Maske denen nesneyle tanışmamış sayısız insanın varlığı salgın yönetiminin ayıbıdır.

    Anımsayalım!

    Salgının sıcak günlerinde Çin’de devlet otoritesi salgının gereklerini yerine getirmekten kaçınan vatandaşlarına yönelik sert bir duyuru yapmıştı. “Kurallara uymayanlar” diye başlayan tümce ölümcüllüğe varabilecek yaptırımların habercisi gibiydi.

    Hindistan’da ise sokağa çıkma yasağına uymayanlar sopa yediler polisten. Her kültürün ve coğrafyanın kendine özgü yolu, yordamı var! Çin’i ya da Hindistan’ı insan haklarına aykırılıkla suçlayanlar çok geçmeden sırtlarının yere geldiğini gördüler.

    Salgın hastalık yönetimi ilk kez bu denli küresel ölçekli uygulama oldu. Kurallara uyum, kurumlara saygı işin zayıf halkası. Bu zayıf halkanın kopmasına seyirci kalındığında bizde olduğu gibi her akşam sağlık bakanının yakarışları yankılanıyor topraklarımızda!

    Konuya dönelim!

    İzmir’de iki aile hekimi “maske takmalısın” dedikleri bir haydut grubu tarafından saldırıya uğradı. Belli ki, balkon alkışları ve yaşa, varol yüreklendirmeleri sağlıkta şiddeti önlemeye yetmedi! Hemen her zaman olduğu gibi saldırganlar saldırdıkları hekimlerden önce evlerine, barklarına ulaştılar. İki hekimin hastanede gözetim altında olduğunu ekleyelim. Onlar geç de olsa evlerine dönemediler bile.

    Bu ve benzeri saldırılardan sağlık yönetimi ve büyük ölçekte ülke yönetimi öncelikle sorumludur. Maske zorunluluğu koymak iyi de izleyip, gereğini yaptırmadıktan sonra anlamsız!

    Şimdi düşünelim!

    Örneğin, İzmir’de maske zorunluluğu yeterince denetlense, takmayanlara yönelik yaptırımlar kamuoyunun bilgisine sunulsa hekimlerin “maske takmalısın” uyarısına karşı efelenen kent eşkıyalarının saldırganlığı söz konusu olur muydu?

    Haziran başından bu yana ışık hızıyla gevşetilen kısıtlamalar haftalar süren binbir emek ve çaba ürünü kazanımların kısa sürede uçup gitmesine neden oldu!

    Hiç olmazsa maske taktırmak, sosyal mesafe kurallarını sıkı şekilde denetlemek başarılamaz mıydı?

    Salgının ilk haftalarındaki korku ve ürküyle ne yapacağını şaşırıp bilim kuruluna sarılan ve yarım yamalak da olsa o kurulun kararlarını uygulayan ülke yönetimi fabrika ayarlarına döndü!

    “Normalleşme” adı altında uygulamaya konulan akıl ve bilime aykırı eskiye dönüş cehaletin de birkaç ay önce indiği tahtına çıkmasıyla taçlandı!

    Durum böyle olunca da “maske takmalısın” diyen doktorun payına da tekme, tokat ve kafa travması düşmüş oldu! İşin psikolojik bölümüne değinmiyorum bile! Bu bakımdan verilen zararı ortaya koyacak ölçüt olmadığını belirtmekle yetiniyorum.

    Bu arada soralım!

    Nisan ayında korona korkusuyla alkışladığımız ve yüreklendirdiğimiz hekimleri şiddetten koruma yasası çıkartılmıştı!

    Ne oldu?

    O zaman az sayıda da olsa kimi hukukçular bu yasanın ölü değilse de etkisiz bir ürün olduğunu söylemeye çalışmışlardı. Her alanda olduğu gibi sağlıkta şiddeti de önlemenin yollarından yalnız birisidir yasa çıkartarak caydırıcı yaptırımlar koymak! Yasa yanlış yapıldı. Doğru yapılsa da ülkeyi yönetenlerin söylem ve eylemleriyle tamamlanmadan sonuç almak düşe eşdeğer bir durumdur.

    Meslektaşlarıma geçmiş olsun!

    Bu arada, akıl ve bilim hak ettiği yeri buldu korona sayesinde diyerek kendimizi avutmuş olduğumuz anlaşılıyor.

    Cehalet tahtına geri döndü!

    Sağlıkta şiddet dörtnala!

    Sorumlusu maske takma zorunluluğunu bile uygulayabilme yeteneğinden yoksun yönetenlerdir!

    Böyle biline, çare buluna…

  • Çok partili demokrasi kimilerine göre Türkiye’deki önemli dönüm noktasıdır. Büyük ölçüde doğrudur. Ancak, siyasi temelli gözüken ancak gerçekte nepotizm ve çıkar odaklı karşıtlaşmanın da yaşamımıza böylelikle girmiş olduğu unutulmamalıdır.

    Korona salgını pek çok şey ve alan gibi sağlıkçıları da derinden etkiledi. Kelle koltukta ön cephede göğüslerini siper eden sağlık emekçileri bu zor dönemde özverilerinin karşılığını almak şöyle dursun çalıştıkları kurumda demokratik eylem haklarını kullanırlarken karşılarında “çevik kuvvet”i buldular. Bunu da mı görecektik diye mırıldanırken birkaç gün sonra göreceklerini düşlerinde görseler inanmazlardı!

    Sağlık emekçilerinin Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki haklı eylemine katılarak destek veren Balçova Belediye Başkanı ve ona eşlik eden milletvekilleri Türkiye’de bugüne dek eşi ve benzeri görülmemiş bir karşılık aldılar!

    http://www.egedesonsoz.com/haber/Turkiye-de-bir-ilk-DEU-den-eyleme-eylemli-yanit/1040793

    Sağlık emekçilerinin veril(e)meyen haklarının verilebilmesi için kafa yorması gereken DEÜ Başhekimi ve eşlikçileri iktidar blokunun ilçe başkanlarıyla bir araya gelerek karşı eylem koydular.

    Partizanlıkta sınır tanımayan sayısız bürokrat görülmüştür Türkiye’de. Hatta, bu durum neredeyse sıradanlaşmıştır!

    Ama, böylesine açık ve görünürde de olsa saklama gereği duyulmadan girişilen “eylem” tarihte görülmüş değildir. Bundan böyle bu ve benzeri görüntülere daha fazla rastlayacağımız kuşkusuzdur.

    Cumhurbaşkanı gibi devletin doruğundaki kimsenin “partili” olduğu yerde aşağıya doğru her düzeyde bürokratın ve kamu görevlisinin bu ve benzeri görüntülerden kendisini kurtarabilmesi pek olası görünmemektedir.

    Bir parçası olduğu çalışanlarıyla bu şekilde karşı karşıya gelmek doğayla bütünleşmek yerine doğaya savaş açan insanın çılgınlığına ne de çok benziyor.

    Doğaya savaş açan insan gibi çalışanına savaş açan başhekimin de en küçük kazanma şansı olmadığını üzülerek(!) anımsatarak…