• Unutulmaz Türk filmlerinden Süt Kardeşler’de Şener Şen Kemal Sunal’a söylemişti sanırım.

    “Ben senin babanı da sevmezdim!”

    Filmlerde güldüren bu replik gerçek yaşamda ağlatı nedenidir. Kolaycı olduğu kadar sağduyulu ve akılcı insana yakışmayan bir davranış olduğu kuşkusuz.

    Oysa, soy sop üzerinden suçlama ya da mevcut suçlamayı bu yolla güçlendirme hiç de gerekli değildir.

    Bülent Arınç için de söz konusu olmuştu anımsadığım kadarı ile. Dedelerinden birinin Menemen kalkışmacısı olduğu öne sürülmüştü. Öyle olsa ne olur olmasa ne olur? Bir insan büyüklerinin hatasının ya da yanlışının yükünü taşımak zorunda mı? Düşünülmeden üretilen ve günümüz sosyal medya geyikleri için bire bir bu türden zevzeklikler insanım diyeni utandırmalıdır. Öte yandan, Bülent Arınç gibi günah küpü birisine atası üzerinden günah yüklemeye çalışmak ironiktir.

    Benzer yaklaşım geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, şimdi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tunç Soyer için sergilenmişti. Babası, askeri yargıç Nurettin Soyer üzerinden yük altına sokulmaya çalışılmıştı. Ayıptı, günahtı, utanç vericiydi. Kaldı ki suçlama olarak gündeme getirilen konu Soyer soyadını taşıyanlar için övünç kaynağıydı. Yakın zamana dek FETÖ kumpaslarının aracısı olmuşların çokluğu göz önüne alındığında 40 yıl önce FETÖ tehlikesini görmek ancak olumlu ayrıcalık olabilirdi.

    Son olarak Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu hedef yapıldı. Dedesinin Milli Mücadele karşıtı bir kişi olduğu savıyla. Bir kez daha yineleyelim! Doğru da olsa uydurma da! Fark etmez! Kişiler soy öncüllerinin hataları üzerinden eleştirilemez. Bu yaklaşım en azından evrensel ilkelere uymaz! Niyet Feyzioğlu’nu eleştirmekse son birkaç yıldaki duruşu ve söylemleri yetip de artmalı!

    Arınç, Soyer ya da Feyzioğlu eleştirilebilir!

    Bu ayrı konu!

    Ama, bu kimseleri eleştirmek için soylarına soplarına gereksinim duyulması her şeyden önce bu bilgileri kullananlar açısından sorunlu bir durumun varlığının göstergesidir.

    Babanı da sevmezdim söylemine denk düşen kötü alışkanlıkların bir an önce terk edilmesi gerekir. Bu söylemi kullanmak ilkesizlik ve düzeysizlik göstergesidir. Ayrıca, bu söylemi kullananlara şan ve şeref getirmeyeceği de açıktır.

    Bu kötü alışkanlığa ilişkin yakın tarihimizden bir örnekle bağlayalım yazıyı!

    Milli Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal’i tanımayanımız kalmamış olsa gerektir.

    Milli Mücadele karşıtlığını sivri dili ve keskin kalemiyle katmerleyen söylem ve yazıları vatan hainliğiyle damgalanmasını kaçınılmaz kılmıştır.

    Durum böyleyken Türkiye Cumhuriyeti devletinin verdiği bilgelik dersini görmezden gelmemek gerekir.

    Hainlikle damgalanan ve olmaması gerektiği şekilde yaşamına linçle son verilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi olarak Madrid’de bulunurken eşi Necla Kuneralp’i ASALA terörüne kurban vermiştir. Oğlu Selim Kuneralp de Türkiye Cumhuriyeti’ne uzun yıllar büyükelçi olarak hizmet etmiştir. Ne oğul ne de torun Kuneralp’e “biz senin babanı da sevmezdik” deme çiğliği sergilenmemiştir.

    Bilindiği gibi İngiltere’nin şu andaki Başbakanı Boris Johnson da Ali Kemal’in torunudur.

    Hiç kimse özellikle babasının ya da dedesinin ya da bir başka atasının hatalarının ya da günahlarının hesabını vermekle yükümlü değildir. Bunu düşünmek ve bir şekilde dile getirmek ayıp olduğu kadar insanlık dışı bir tutumdur.

    Tersini düşünenler Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının bilgeliğe eşdeğer uygulama ve kararlarını öğrenmeliler.

    Ceyhun Balcı

    26.06.2020

  • Anlayan varsa beri gelsin! Gelmişken de bir zahmet anlatsın!

    Bağlantıdaki haberden Akhisarspor futbol takımının korona salgınından etkilenmiş olduğu anlaşılıyor.

    https://www.haberturk.com/izmir-haberleri/78857344-korona-virus-soku-yasayan-akhisarspor-izmire-geldi

    Teknik direktör Yılmaz Vural da taçlananlar arasında. Vural futbolumuzun özüyle, sözüyle renkli kişiliklerindendir. Kendisine ve aracılığıyla futbol emekçilerine geçmiş olsun! Bir an önce iyileşsinler!

    Öte yandan sorgulayalım!

    Futbol liglerinin başlamasına ilişkin kararın verildiği günlere dönelim!

    12 Haziran tarihi verildiğinde Sağlık Bakanı Koca’nın “Sorumluluk Türkiye Futbol Federasyonu’nundur!” sözleri anımsanmaya değer. Neresinden baksanız akıl ve bilim dışı bir yaklaşımdı. Türkiye’nin ovasında, kentinde, dağında, taşında salgından sorumlu olan sağlık bakanlığı iş futbola gelince sorumluluğu futbol federasyonuna bırakmakta sakınca görmüyordu. Tam da o sıralarda İstanbul havalimanında mahsur kalmış olan özel aracımı dert etmiştim kendime. Ben de sorumluluğu alıp İstanbul’a gitmek istesem sağlık bakanının tepkisi ne olurdu?

    O günlerde gündeme getirilse de kulak asılmayan sakıncalar yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı!

    Profesyonel bir futbol takımının 12 kişisinde Covid-19 saptanması önemli bir gelişmedir.

    12 kişisinde Covid-19 belirlenen Akhisarspor takımının dün Altay’la maça çıkması da bir o kadar önemlidir.

    Futbol maske takılarak, sosyal mesafe kurallarına uyularak oynanan bir oyun değil. Dolayısı ile temaslı sayılması gereken sporcular maça çıkarak bir şekilde karşıtlarıyla temas etmiş oldular.

    Nerede sporcu sağlığı?

    Nerede toplum sağlığı?

    Nerede filyasyon?

    Nerede karantina?

    Düşünmesi bile korkunç!

    Ama, bir hekim ve insan olarak sormak da görevim!

    Salgın sürecinde bu ve benzeri palavralarla avutulduk mu?

    Elbette futbolun yalnızca futbol olmadığının farkındayız.

    Ölümcül sonuçlara yol açabilen salgın devlet içinde devlet mi yarattı?

    Yayıncı Katarlı parasını kazansın, bahisçi yerli ve milli şirket kasasını doldursun ve de iş bilmez, savurgan futbol takımı yöneticileri batmaktan kurtulsun diye mi bunca tiyatro ve zorlama diye sorulmaz mı sandınız?

    Tarihe not düşülmesi dileğiyle yazdım…

    Ceyhun Balcı

    22.06.2020

  • Değerli okur!

    Biz dünyalılar aylardır koronoyla yatıp kalkar olduk!

    Hastalandırmakla yetinmeyen can alma konusunda da becerikli bir yarı canlı var karşımızda!

    Bakmayın kitle iletişim araçlarındaki söz ve bilgi bolluğuna!

    Bugün bile virüsle ilgili bildiklerimiz bilmediklerimizden çok ve doğru değil!

    Baskıdan henüz çıkan ve kitabevi raflarında yer almaya başlayan kitabımın adıdır yazının başlığı!

    Hekim olduğum da göz önüne alınarak tıp kapsamlı yazdığım sanılmasın!

    Virüsün bize öğrettiklerinden yola çıkarak düşünselliğe, politikaya, ekonomiye ve elbette tarihe vurgu yapan deneme ve makalelerim bir araya geldi bu kitapta.

    Akıcı ve kolay okumaya olanak veren bir dil kullanmaya çalıştım.

    Edinmenizi ve okumanızı dileyerek…

    Geri bildirimlerinizi de esirgememeniz dileğiyle.

    Edinmek için :

    https://www.cumhuriyetkitap.com.tr/icimizdeki-yabanci-virus

    Ceyhun Balcı

    2006.06.2020

  • Sonda söyleneceği başta söylemekten alamayacağım kendimi. Küçük, alçakgönüllü ve de yalnız ada ülkesinin elde ettiği başarıları gördükçe insan olarak gururlanırken Küba’ya saygım ve sevgim de katlanıyor.

    Küresel salgın insanlığı ülkeler üzerinden de sınamakta. Kişi başına 10.000 dolardan fazla sağlık harcaması yapan ABD’nin içine düştüğü acınası durum ortada. Avrupa’nın varsıllarını da unutmamak gerek bu sefalet tablosunda aldıkları yere bakarak.

    Her sözün başında sağlığa ayrılan pay, dolayısı ile de harcanan paranın azlığından dem vuranlara da ders olmalı bu tablo.

    Ne kadar harcadığınızdan çok nasıl harcadığınız; koruyuculukla ve toplumculukla alacağınız sonuç da oldukça önemlidir. Özetle, sağlığa çok para harcamak övünç kaynağı olamaz. Az harcamayla çok iş çıkartmak öne çıkartılmalıdır. Sağlığı kazanç alanına dönüştürenlerin, sağlıklı insanı kayıp hasta insanı kazanç olarak görenlerin harcanan parayı öne çıkartmalarında şaşılacak bir şey yoktur.

    Salgında Çin’in elde ettiği başarı kimselerin yadsıyamayacağı kadar açık ve nettir. Trump’ın Çin’e yönelik saldırganlığı da bu durumu doğrulamaktadır.

    Yüksek teknolojiye yaptığı yatırımın karşılığını gönenç olarak alan Güney Kore test, tarama, filyasyon üçlemesi üzerine kurduğu yaklaşımıyla büyük bir başka başarının altına imza attı.

    Singapur bir kent devleti olduğu ve Yeni Zelanda da uzaklarda yalıtılmış bir ada olduğu için  başarılarında şaşılacak bir durum yoktur.

    Küba’nın sağlık alanındaki gelişmişliği sağır sultanın bildiği gerçek.

    Toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışını nitelikli ve nicelikli tıp ordusuyla tamamlayan ada ülkesi Küba destan yazmayı sürdürüyor. Üstelik bu işi alçakgönüllülükle ve hemen herkesin ayrımsız yardımına koşarak yapıyor. “Tıp enternasyonalizmi” olgusunu dünyaya armağan eden ülkedir Küba. Okyanusta bir başına kalmış, kimselerin limanına sokmak istemediği İngiliz yolcu gemisine kucak açmanın yanı sıra acınacak duruma düşen İtalya’nın yardımına Çin’le birlikte koşmak da Küba’dan görmeye alıştığımız sıradan bir davranıştı.

    Türkiye’nin salgın karnesi ise her şeye karşın iyi olarak niteleniyor. Bu iyilikte başta hekimler olmak üzere onları özveriyle tamamlayan sağlık ordusunun katkısı yadsınamaz. Türkiye’de bu konuda öne çıkartılan yaklaşımın tedavi başarısı olması ise pahalı ve zahmetli bir yolun seçilmiş olduğunun göstergesidir. Hakkında bilmediklerimizin bildiklerimizden kat kat fazla olduğu korona virüsü önlemek varken tedavi etmeye çalışmak hiç kuşkusuz riskli ve sonu yakında olmayan bir süreçtir. Ne yazık ki Türkiye’nin son yıllarda sağlıkta dönüşüm programıyla birlikte içine düştüğü “hasta ol da gel” anlayışına bire bir uygundur.

    Koruyuculuk penceresinden bakıldığında ülkemizin sergilediği başarımın hiç de iyi olmadığının altı çizilmelidir.

    Küba’ya dönersek!

    Koruyuculuğu rehber edinen Kübalıların salgın başlar başlamaz Çin’e sağlık ekibi gönderdiğini öğreniyoruz basına yansıyan haberlerden. Bir yandan Çin deneyimine tanıklık edilirken diğer yandan salgına karşı yapılanları yerinde görmek yaşamsal önem taşıyor.

    Oysa salgının başlangıcında aralarında benim de olduğum sayısız kimse salgını ciddiye almıyordu. Çin’de, bilemedin uzak doğuda kalır, yaşam kaldığı yerden sürer diye düşünmüştük.

    Küba 11.2 milyon nüfuslu bir ada ülkesi. Böyle olmakla birlikte insan hareketi bakımından yalıtılmış da değil. Hatırı sayılır bir turizm etkinliği var. Mayıs’ın son haftasına girilirken adadaki korona olgu sayısı 2000’in altında kalmış. Toplam 82 ölüm bildirilmiş. Ölüm oranı olan milyonda 173 sayısının İngiltere’deki milyonda 3907’yle karşılaştırılması bile gereksiz olur. Toplam 92 sağlık çalışanına bulaş olmuş ve bunlar arasında ölen yok.

    Küba’da 1959’da devrim olduğunda toplamda 6000 olan hekim sayısının yarısı ülkeyi terk etmiş. Havana Tıp Fakültesi’ndeki toplam 250 tıp öğretmeninden ise geriye 12 kişi kalmış. Yüzyıllarca sömürgecilik ve emperyalizm kıskacında kıvranan Küba 60 yılda bir sağlık devine dönüşmüş. Elbette akla ve bilime yaptığı yatırımla.

    Kazanç odaklı Batı ilâç endüstrisinin tersine Küba ilâç üretimi gereksinime yanıt vermeye odaklanmış. Batılı ilâç devleri önce hastalık yaratıp sonra o uydurma hastalığı tedavi edeceği savlanan ilâçlar üzerinden akıl almaz kazançlar elde ederken; Küba ilâç endüstrisi kendi gereksinimini sağlayacak üretimi yaparken, 50 dolayında ülkeye ilâç dışsatımı yapma başarısını yakalamış.

    Dört yüz bini aşkın kişiden oluşan Küba sağlık ordusu 150’den fazla ülkeye hizmet götürmüş. Küresel salgın patladığında 28.000 Kübalı sağlık çalışanı 58 ülkede insanlara hizmet vermekteymiş. Son olarak Küba’daki Henry Reeve tıp tugayından 2300 sağlıkçı 24 ülkenin yardımına koşarak Covid-19 olgularının tedavisinde etkin rol almış.

    Küba’nın sağlık alanındaki duruşunu düşünürken Türkiye’de büyük tartışmaya konu olan aile hekimliği sistemine geçilişini anımsadım. Sanırım 2007 yılıydı. Bu konuyla ilgili olarak İzmir Tabip Odası bir etkinlik düzenlemişti. Etkinliğe daha önce SSK Genel Müdürlüğü de yapmış olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanı sıra Küba’nın o zamanki Ankara Büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal katılmıştı. Büyükelçi sözlerine bizde de aile hekimliği sistemi var diyerek başlamıştı. Ama nasıl bir aile hekimliği? Elbette, koruyucu, toplumcu ve halkçı aile hekimliği. Daha 2005’te Küba’nın her 167 kişiye bir doktor oranıyla dünya önderliğini yakalamış olduğunu da ekleyelim. Birinci basamak sağlık anlayışı Küba sağlık sisteminin belkemiğidir. Başka deyişle Küba insanların hasta olmasını beklemek yerine hasta olmalarını önlemeye çalışır.

    Belkemiğine eşdeğer birinci basamaktaki tüm bileşenler Covid-19 virüsü Küba sınırlarından girmeden önce salgınla ilgili olarak eğitimden geçirilmiş. Tam da burada bizim böyle bir şey yapmak yerine milyon kutu etkisi belirsiz ilâç istiflemeyi hüner saydığımıza değinmeden edemiyorum.

    Küba’nın Covid-19 tedavi protokolünde 2 ilâç yer almış. Heberon ve interferon gibi Küba üretimi ilâçlarla bu protokole özgün katkıda bulunulmuş. Özellikle Heberon kullanılan olgulardaki ölüm oranı toplamdaki % 2.7’ye karşılık % 0.9 düzeyinde kalmış.

    Küçük Küba’nın sağlıkta devleşerek küresel salgında da önderlik rolünü üstlendiğini kolaylıkla söyleyebiliriz.

    Toplumcu, koruyucu, halkçı ve akılcı sağlık!

    Salgından çıkartılması gereken en önemli derstir.

    2013 yılının ekim ayında İzmir Tabip Odası o zamanki Küba Büyükleçisi Alberto Gonzales Casals’i de ağırlamıştı. Ziyaretinin anısına Küba ve Sağlık sunumunu izlemişti hekimler.

    http://www.izmirtabip.org.tr/News/2696

  • Yasak kalkınca ilk yolculuk zorunlu nedenle İstanbul’a oldu.

    Düşündüm taşındım! Uçağı seçtim.

    Daha güvenli göründü gözüme nedense.

    Güvencem hava taşımacılığının çok daha kuralcı ve ciddi olmasıydı. Havacılık hata kaldırmadığı için kurallar birebir uygulanır.

    İzmir Adnan Menderes havaalanına varır varmaz özenle gözlemlemeye çalıştım.

    Sosyal mesafe ve olabildiğince temassız bir ortam oluşturulduğunu söylemek olası. Uçuşların önceki gibi yoğun olmayışının da payı var bu olumlulukta elbette. Uçağa biniş de kurallara bağlanmış. Bu kurallara da uyulduğunu gördüm.

    Uçuş olmasa havaalanında gördüklerimi dört dörtlük olarak nitelerdim. Kabin içinde yan yana, kaçınılmaz şekilde temaslı oturma düzeni bir çuval inciri berbat etti demekten alamıyorum kendimi. Bunu öngördüğüm için yaşamımda ilk kez business sınıfından bilet aldım. Yirmi kişilik bölümde 5 yolcu olunca sosyal mesafe de doğal olarak sağlanmıştı. Ölümcül salgın koşullarında bile para her şeyin önüne geçmiş durumda. Havayolu şirketlerinin ayakta kalması ve kazançlarını sürdürmesi uğruna insan sağlığı tehlikeye atılabiliyor.

    Uçaktaki manzarayı görünce günde bilmem kaç kez sosyal mesafe masalı anlatanlar geldi gözümün önüne.

    Cumhuriyet’in en önemli yapıtlarından birisi denilerek geçen yıl açılan İstanbul havaalanının durumu yürekler acısıydı. Bunca böbürlenmeye ve şişinmeye karşılık ölüm sessizliği çökmüştü bu görkemli yapıtın üzerine. Havaalanından Cumhuriyet eseri çıkartmaya çalışanların da bu durumu değerlendirmesini diliyorum.

    İzmir’e dönüş için havaalanı otoparkında 3 aydır tutsak olan aracıma bindim ve yola çıktım. Kuzey otoyolunu izleyerek İstanbul’un bezdirici trafiğinden uzak olurum diye düşündüm. Yanılmadım. Üçüncü boğaz köprüsü Yavuz Selim yoluyla akıcı trafikte bile Osman Gazi köprüsüne ulaşmam 1 saat 15 dakika sürdü.

    Yavuz Selim Köprüsü

    Kuzey otoyolu boyunca gördüklerim içimin parçalanmasına neden oldu.

    İstanbul’un yalnızca kuzeyinde kalmış olan yeşile bu otoyol aracılığıyla zehirli bir hançer saplanmış. Otoyolun çevresi hızla yapılaşmaya ve dolayısı ile betonlaşmaya açılmış. Ağaçlar yerini ucube yapılara bırakıyor. Üzüldüm. Hem havaalanı hem de onun bağlantı yolu olan kuzey otoyolu İstanbul’un tabutuna çakılan son çivi olmuş.

    Azmanbul’un daha da azmanlaşmasının önü açılmış!

    Bugün 20 milyona dayanmış olan nüfusun yakın gelecekte 30 milyona merdiven dayamasına şaşırmamak gerekecek.

    Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki metropollerin büyümesinin önüne geçilmiş olduğunu biliyoruz. İstanbul gibi büyümesi sınırlanmayan metropoller ise megapolleşirken bir yandan, diğer yandan da az gelişmişlik anıtları olarak geçiyorlar tarihe.

    Yeni havaalanından İzmir’e 5 saat 50 dakikada geldim. Yolculuğun Osman Gazi köprüsünden sonraki bölümü ise 4 saat 35 dakika sürdü. Yolda 3.5 saatte İstanbul-İzmir duyurularını okuyunca bu yolu kim nasıl 3.5 saatte gitmiş anlamakta zorlandım.

    Osman Gazi Köprüsü

    Sözün özü hava yolculuğu öne sürüldüğü risksiz değil. Özel araçla yolculuk ise tersine son derece güvenli. Ama, yine de mola yerlerinde özenli olmakta yarar var.

    Otoyol boyunca bazı gişelerde nakit para ödendiğini şaşırarak gözlemledim. Bu salgın ortamında kabul edilemez bir uygulamaydı bana göre.

    Gişelerde nakit para kullanımı geçişleri aksatırken salgın ortamının ruhuyla da uyuşmayan bir uygulama

    Bir de otoyol ve köprü ücretlerini eklemek gerek.

    Yavuz Selim köprüsünden İzmir’e gelene dek yaptığım ödeme herhalde 500 TL’ye yaklaşmıştır.

    Sakın ben bu yoldan geçmem deyip ödemeden kurtulacağınızı sanmayın!

    Bunlar Deli Dumrul köprüleri. Geçiş güvencesi verildiği için geçsen de geçmesen de para ödüyorsun! Vergilerinle…

    Ceyhun Balcı, 06.06.2020

  • “… Her yerde bulunabildikleri ve ucuz oldukları için kedi yerine siyahileri deney hayvanı olarak kullanmak çok daha kolaydı.”

    Dr. Harry Bailey, 1977, Tulane Üniversitesi Nöroşirürji Araştırma Merkezi

    Teknolojimizin insanlığımızı aşmış olması korkunç bir durum.

    Albert Einstein

    Einstein insancıl bir nitelemede bulunmuş. Kuşkusuz haklı! Ama, durumu yeterince açıklamıyor.

    Amerika’nın bir kez daha yangın yerine dönüştüğü günümüzde bir durum değerlendirmesi yapmak kaçınılmaz.

    Amerikan tarihi konusunda yüzeysel olarak da bilgi sahibi olanlar için kölelik ve onunla bağlantılı ırkçılık olağan olmanın ötesinde zorunluluktur.

    Günümüzde ABD’de yaşamını sürdüren siyahilerin dört yüz yıl kadar önce Afrika’dan taşındığı bilinmeyen bir durum değil. Gemilerle pislik içinde taşınan, derileri gibi yazgıları da kara insanlar Yeni Dünya’ya yolculuk sırasında sınanmaya başladılar. Sınavı geçemeyenler sonsuz uykularını Atlantik’in derinlerinde sürdürüyorlar.

    Toprakları ellerinden alınan yerlilerden açılan alanlara işgücü olarak uzaklardan köle taşınması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Oluşturulan bu statünün değişmez şekilde yerleşikleştirilmesi de.

    Kuzey-Güney ya da Amerikan İç Savaşı bile bu durumu sonlandırmaya yetmedi.

    Avrupa’dan Yeni Dünya’ya göç hiç kuşkusuz emperyalist bir olgunun gözlerimizin önüne yansımasıydı. Kölelik de bu olgunun olmazsa olmaz parçasıydı.

    Her ne kadar Yeni Dünya’ya göçenler kendi devrimlerini gerçekleştirseler de kölelik düzeninden vazgeçmek hiç de kolay olmadı. O devrimin bugünkü ardılları bile aradan geçen yüzyıllara karşın kölelik konusunda açık ve net olamadılar.

    Durum bugün de değişmiş değil!

    ABD’nin Minnesota kentinde başlayıp hemen tüm ülkeyi etkisi altına alan öfke seli ABD’deki ırkçı ortamın değişmediğinin göstergesi sayılmalı.

    Elbette, günümüzde işletmelerin girişine “Zenciler ve köpekler giremez!” yazısı konması gerekmiyor. Bu, ırkçılığın sonlandığı anlamına da gelmiyor. Irkçılık günün koşullarına ve zorunluluklarına bağlı olarak biçim değiştiriyor.

    Minnesota’daki olay vicdanın ve insafın kabul sınırlarını aştığı içindir son günlerde gözlerimizin önüne serilen tepki görüntüleri.

    Fiziksel ağırlıklı görüntüler tekilleşse de ırkçılık kapsamındaki ayrımcılık günümüzde de sürüyor.

    ABD’de bir siyahinin ya da Hispaniğin fırsat eşitliğine sahip olduğu söylenebilir mi?

    Tıp, ırkçı yaklaşımların varlığını sürdürdüğü önemli bir alan. Üstelik tıp ve dolayısı ile sağlık hizmeti temel insan hakkı sayılmaz mı?

    Özellikle, “yapay kalp” ya da “yapay kan” gibi teknolojik tıp yeniliklerinin ilk olarak siyahilere uygulanması sıradan bir rastlantı sayılmayacak denli bilinçli seçim ürünüdür.

    Irklar sınıflaması belleklere yerleşmiş bir kalıp olsa da özellikle DNA devrimi sonrasında bu bilginin biyolojik anlamda en küçük bilimsel dayanağının olmadığı kanıtlanmıştır. Gündelik yaşamda dilimize düşen sözcüklerden birisi olan “ırk” biyolojik olmaktan çok sosyal/toplumsal bir olgudur.

    Charles Darwin’in kutsal kitapların ayrıcalıklı canlısı olarak tanımlanan insanı tahtından indiren “evrim kuramı” çok geçmeden toplumsal ilişkilere uyarlandı. Herbert Spencer Darwin’in adını kullanarak “Sosyal Darwincilik” kavramını tanımladı. Doğal seçilim yerini “güçlü olanın sağkalımı” ilkesine bırakarak ırkçılığın yolunu açmış oldu.

    Üstün insan piramidin tepesine yerleştirilirken aşağı ya da uygunsuz olarak tanımlanan başta siyahiler olmak üzere emperyalizmin ayağına dolanabilecek diğerleri kendisine dipte yer bulabildi.

    Çok daha önceden tanımlanmış olsa da ırk hiyerarşisi tanımlaması sosyal Darwincilik anlayışından beslendi.

    Minnesota’da soluksuz bırakılarak öldürülen siyahi, kitlelerin öfkesini tetiklerken gündelik yaşamda olağanlaşan ırkçılık hız kesmeden sürmekteydi. Elbette, biçim değiştirerek ve zamanın ruhuna uygun bir kisveye bürünerek!

    Son olay zamanın ruhuyla uyumlu olmayan bir yol kazasıdır. Amaçlanmayan ve hesapta olmayan bir durumdur. XXI. yüzyılda birkaç yüzyıl öncenin ırkçılığına yer olmadığı açıktır.

    ABD’nin büyük kentlerinde kendisini gösteren manzaraya Amerikan Baharı yakıştırmaları yapanların ağzından bal damlıyor.

    Amerikan egemenliği günden güne zayıflarken Amerikan Rüyası’nın sonu geldi mi?

    Dileyelim öyle olsun!

    Emperyalizm denen canavar tek dişi kalsa da kolay teslim olmaz.

    Ona başkaldıran dünya uluslarının da zahmete girmesi kaçınılmaz.

  • İstanbul’un fethi 567. Yıldönümünde coşkuyla kutlandı. Bir çağı kapatıp bir başkasını açan;  daha da önemlisi Avrupa-Asya kesişimindeki bir kentin Türkleşmesi anlamına gelen bu olayın önemi konusunda kimsenin kuşkusu olmasa gerektir.

    Fatih’in askersel dehası herkesçe bilinir. Ama, bir o kadar önemli olan diğer özelliği akılcı ve bilimci yanıdır. Bu özelliğiyle ters orantılı olarak günümüzde Fatih’i sahiplenenlerin onun yanından bile geçemeyecek kültürel ve entelektüel yoksullukları da tarihe not düşülmelidir.

    Bugün İstanbul’un fethi kutlanırken Milli Mücadele’yi ve elbette o eşsiz mücadelenin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün unutulmasından öte görmezden gelinmesi ibretliktir. Atatürk olmasa bugün İstanbul’un fethinin 567. Yıldönümü yerine İstanbul’un emperyalistlerin eline geçişinin 102. Yıldönümü birilerince kutlanıyor olabilirdi.

    Tarih bir bakıma ayrıntılarla bezeli bir dağarcıktır!

    Tarihi bilenlerin bu ayrıntıların yaratıcıları olduğunu teslim etmekte yarar var!

    Örneğin, Osmanlı’ya Mondros Antlaşması’nın imzalatıldığı zırhlının adının Agamemnon olması sıradan bir rastlantı olabilir mi?

    Tıpkı bunun gibi Milli Mücadele’nin sonunda Atatürk’ün “Hektor’un öcünü aldım!” sözleri gibi. Atatürk’ün bu sözleri Fatih’ten ödünç aldığı yaygın kanıdır.

    İstanbul Boğazı’na düşman zırhlılarının geldiği gün 13 Kasım 1918’dir.

    8 Şubat 1919 ise İstanbul’un işgalinin törenselleştirildiği gündür!

    8 Şubat 1919’da Mareşal rütbeli Fransız general Franchet d’Esperey bugünkü adı İstiklâl Caddesi olan Caddei Kebir’de at üstünde boy göstermiştir. Roma imparatoru çağrışımının yanı sıra Fatih’in İstanbul’a at üstünde girmiş olmasına gönderme ve hatta öykünme söz konusudur. Bu iç karartıcı manzara dönemin önde gelen yazarlarından Süleyman Nazif’e “Kara Bir Gün” yazısını yazdırtmıştır.

    Bu nedenle 29 Mayıs 1453’ü kutlamak söz konusu olunca, 8 Şubat 1919 ve 6 Ekim 1922 göz ardı edilmemelidir. Özellikle de İstanbul’un fethi üzerinden Osmanlıcılık damarları kabaranlar için olsun bu anımsatma!

    Bugünkü fetih izlencesine Ayasofya’da “Fetih Suresi” okuma etkinliğinin eklenmiş olması hiç kuşkusuz önemli ve tartışmalı bir durum yaratmıştır.

    Kişisel düşüncemdir!

    İstanbul’un fethini kutlamak için Aya Sofya doğru bir mekân değildir. İstanbul’un fethini kutlamakla kabuklanmış yaraları kaşımak farklı şeylerdir.

    Yunan ordusu İzmir’de denize dökülmüşken Mustafa Kemal Atatürk’ün ayağının altına serilen Yunan bayrağını çiğnemekten kaçınma erdemi göstermiş olması kutlama yapmanın başkalarının onurunu ve gururunu kırmayı gerektirmediğini anlatması bakımından ders niteliğindedir.

    İstanbul’un fethinden kutlamaları kendi egemenlik alanında gövde gösterisi yapmanın ötesinde ders çıkartılmalı.

    Örneğin, Fatih’in Doğu’da Ali Kuşçu’ya, Batı’dan İtalyan ressam Bellini’ye ilgisi üzerinden Doğu ve Batı erdemleri sentezi iyice anlaşılmalı!

  • Küresel salgının başlarında korona ayırt etmeksizin herkesi hastalandırır hatta öldürür gibi bir saptama yapılmıştı.

    Elbette doğruydu!

    Ama, tüm insanlar ve toplum kesimleri koronaya eşit uzaklıkta mıydı?

    Bu soru ya sorulmadı ya da yeterince irdelenmedi.

    Elbette bu durumun sağlıklı bir şekilde irdelenmesi saydam, açık ve doğru bilgi paylaşımına bağlıydı.

    Bu kısıtlı bilgilenme ortamında bile bazı ipuçları eksik değil!

    Örneğin, İstanbul’da Bağcılar ve Esenler salgının odak ilçeleri.

    “Evde kal” ne kadar hoş bir istek değil mi? Tuzun kuruysa, cüzdanın şişkinse “gitmesen de yürüyen bir işin varsa” yan gelip yatmak gibisi olabilir mi?

    Gitmediğinde yitireceği işi olanlara “evde kal” diyebilir misin?

    Diyebilsen bile karşılık alabilir misin?

    Türkiye’de koronayla ilgili ortalama bilimsel çalışma bile üst aklın onayına bağlı!

    Bilgi paylaşımı kısıtlı ve saydamlıktan uzak.

    Dolayısı ile, virüsün ekonomi politiğiyle ilgili bir şeyler söylemek ya da yazmak çok olası değil.

    ABD’de korona salgınının merkezi konumundaki New York’ta salgının tavan yaptığı yer : Bronx!

    Bronx’ta yaşayanların % 40’tan fazlası siyahi.

    Michigan eyaletinde siyahilerin nüfusa oranı % 14!

    Koronaya yakalananların içinde siyahilerin oranı : % 34.

    Michigan’da koronadan ölenler içindeki siyahi oranı : % 41.

    ABD özelinde ırkçılık sanılanın tersine günümüzde de varlığını çeşitli şekillerde sürdürüyor. ABD’de siyahi ya da Hispanik olmak virüse daha açık konumda olmak demek! ABD’de siyahların en altta kalanlar olduğu düşünüldüğünde ırkçılık çağrışımına da şaşırmamak gerekiyor.

    Türkiye’de ırkçılıktan söz edilemese de, sosyoekonomik ayrımcılığın olanca ağırlığıyla varlığını sürdürdüğü kuşkusuzdur.

    Neden Beşiktaş ya da Bakırköy değil de Bağcılar ve Esenler?

    Bu soruya karşılık arandığında virüsün sosyoekonomik haritası da çizilmiş olur.

    VARLIKLI ÜLKE

    YOKSUL DEVLET

    UMARSIZ VATANDAŞ üçlemesi bir kez daha anımsanır!

    Basında ne zaman boy gösterseler korona tedavisi başarımızı ve şehir hastanelerini göklere çıkaranların her nedense geçilmeyen otoyollar ve köprülerle, kullanılmayan tüneller için her gün devletin kasasından milyonlarca lira çıkması konusunda ağızlarını bıçak açmaması rastlantı olabilir mi?

    Hiç hesapta yokken bir kara delik de yolcu güvencesi verilmiş havaalanları üzerinden oluştu. Evde tutamadığı vatandaşından esirgediği para oluk oluk birilerinin kasasına akmayı sürdürecek.

    1 Haziran’dan başlayarak alabildiğine gevşemenin şifresi de bu üçlemede!

    Devlet benden bu kadar dedi!

    Bundan sonrası anılan gerekçelerle sürü bağışıklığı yolunda ilerlemek demek!

    Bir de yaradana duacı olmak…

    ABD’deki sosyoekonomi-korona ilişkisine değinen yazı için :

    https://www.nature.com/articles/d41586-020-01470-x

  • XVIII. yüzyılda kendisini gösteren Sanayi Devrimi mesleksel becerilerin körelmesi sonucuna yol açmıştı. Hatta, işini yitiren pek çok kişinin Luddizm olarak da bilinen Makinekırıcılık akımına kapıldığı yazıldı tarihe.

    XXI. yüzyılın başında olduğumuz şu yıllarda her geçen gün yaşamımıza daha çok giren bilişimin mesleksel beceri yitiminin ötesine geçerek “hayat bilgisi” körelmesine yol açmasından kaygılanılmaktaydı.

    Araya giren beklenmedik (bilimsel çevrelerin beklediği) korona küresel salgını pek çok başlıkta olduğu gibi hayat bilgisi konusunda da eşsiz derslerle girdi yaşamımıza.

    Şu günlerde önemini yitirmemiş olsa da Yapay Zekâ’nın yaşamımıza eklemesi olası yeniliklerden pek söz edilmez oldu. Korona salgınıyla başetmede yapay zekâdan nasıl yararlanırız sorusu kuşkusuz her geçen gün daha fazla sorulmaya başlandı.

    Korona virüs salgını sanıldığı gibi çok da olağandışı bir gelişme değil. Doğayla uyumu değil de doğaya meydan okumayı seçen insan için akılcı ve bilimsel bakışın (zamanını kestirememekle birlikte) beklediği bir gelişmeydi. Daha önce iki kez insanlığı yoklayan SARS ve MERS birer korona salgını olarak çok daha ölümcül olmakla birlikte Covid-19 boyutunda salgına neden olamamıştı. HIV, EBOLA ve ZİKA  salgınları da bu boyuta erişemedikleri için yeterince uyarıcı olamamışlardı.

    Benzetmede hata olmazsa son korona küresel salgını yerküreyi titretti. Bir süre daha titretmeyi sürdürecek gibi görünüyor.

    Çoğu insanı korkuya ve ürküye boğan korona salgını doğa ve bilime hayranlık duyanlar için korku ve ürkü bir yana saygı uyandırıyor.

    Korona salgını boyunca akılcı ve bilimsel olmadığı gibi doğayla dost olduğu söylenemeyecek sayısız söylem işitildi. İşi yarasalara, yılanlara, pangolinlere düşman olmaya vardıranlara bile rastlandı. Bu ortamda canlı sayılıp sayılmayacağı bile tartışılan virüs can düşmanımız olarak belirlendi.

    Sağduyuyla ve akılcı pencereden bakıldığında doğadaki hiçbir öğe insana düşman değildir, olamaz. Aynı şekilde, insan da hiçbir canlıyı kendisine düşman olarak belirleyemez. Her şeyden önce buna hakkı yoktur.

    Yarasalarla ortak atadan ayrılarak farklı yönde evrimleşmemizin 50 milyon yıl geride kaldığı kestiriliyor. Virüsler ise dünyada yaşamın başlangıcından bu yana varlıklarını sürdüren canlılar.

    Özellikle, virüsler aracılığıyla evrimin görkemli gösterisine hemen her an tanıklık ettiğimizi hiç akıldan çıkartmamamız gerekiyor.

    Geçenlerde bir bilim dergisinde rastladığım başlık başka türlere düşmanlığın küresel boyutta söz konusu olduğunu doğrular nitelikteydi.

    Korona virüsün yarasalardan ya da pangolinlerden insana atladığı, bilimsel nitelemeyle bir zoonoz olduğu bugün için üzerinde uzlaşılmış olan bir görüş.

    Bu noktada çeşitli türlerle insanın doğal sınırları zorlayan yakınlığının insandan kaynaklandığı kuşkusuz.

    Koronanın araya girerek insana verdiği hayat bilgisi dersi açık iletiler içeriyor.

    Bu ileti, insana doğanın bir parçası olduğunu anımsatıyor. Dolayısı ile insana doğaya savaş açmak yerine doğayla bütünleşme çağrısı yapıyor.

    Bu paha biçilmez hayat bilgisi dersinin gereğine göre davranmak insanın istencinde olan bir seçenektir.

    Sınır tanımaz ve sorumsuz insana dur diyen koronanın verdiği bu ders alınırsa insanlık doğayla barışık olma fırsatı yakalamış olur. Tersi durumda bir sonraki küresel salgın bilmediğimiz bir etkenle ve bilmediğimiz bir zamanda kapımızda olur.

    Dur diyerek hayat bilgisi dersi veren koronaya teşekkür…

    Yeryüzündeki tüm canlıların atası ortaktır.

    Kaynakça :

    https://blogs.scientificamerican.com/observations/bats-are-not-our-enemies/

  • Küresel salgın kişisel temizliğe odaklanmamızı sağlayarak önemli bir yarar sağladı insanlığa. Toplumsal temizlik de bir o kadar önemli. Ortak yaşam alanları temiz ve düzenli olmadıkça kişisel hijyen bir yere kadar anlamlı.

    Ortak yaşam alanları özellikle yoğun yaşama sahne olan kentlerde önem kazanıyor.

    Çevre temizliği doğrudan toplum sağlığını etkiliyor.

    Bir ayı aşkın süredir hafta sonlarında ve dinlence günlerinde uygulanan sokağa çıkma yasaklarına alışmış durumdayız. Bu yasaklara büyük ölçüde uyuluyor olması Türk insanının devletine ve biri birine saygısını göstermesi bakımından sevindirici.

    Sayıları çok olmasa da bu yasağa uymayanlara 3 bin lirayı aşan yönetsel para cezaları uygulandığını izliyoruz haberlerde.

    Birileri var ki bu yasaktan bağışık görünüyor.

    Çöp toplayıcılar daha doğrusu çöp karıştırıcılar olarak nitelenebilecek bir çift tekerlekli çekçekle her çöp kutusunun başında durup, işe yarar atıkları seçmek için çöpün altını üstüne getirenler sokağa çıkma yasağına kulak asmıyorlar. Daha da kötüsü onların bu duyarsızlığı kolluk güçleri katında da hoşgörüyle karşılanıyor.

    Fotoğraflar İzmir’de sokağa çıkma yasağının sonlanmasına 24 saatten uzun zaman varken çekildi.

    Yasağa uymadığı için binlerce lira ceza ödemek durumunda kalanların suçu ne?

    Böyle durumlarda aş ve iş sosuna bulanmış gariban edebiyatına sıkça başvurulur. Hiç kimsenin aşıyla ve işiyle ilgim yok. Ama, küresel boyutlu bir salgınla başetmeye çalışırken çöp güvenliğinin sağlanmasını istemek de doğal bir yurttaşlık hakkıdır bence. Çöp toplayıcılığı işinde ustalaşan insanlardan elbette yararlanılabilir. Ama, bu yararlanma toplum sağlığını tehlikeye düşürmemelidir.

    Bu kimselerin saptanması ve çöp toplama alanlarında kendilerinden yararlanılması çok daha sağlıklı olacaktır. Onlar işlerinin başında aşlarının peşindeyken toplum sağlığın da tehlikeye düşmemiş olacaktır böylelikle.

    Ulaşabilsem de yetkililere sesimi duyursam!

    Bu konu polisin mi yoksa belediye zabıtasının alanını mı ilgilendirir?

    Her iki kolluk gücüne de iletmiş olayım!

    Türkiye’de sokağa çıkma yasakları tüm yurttaşları bağlamıyor mu?

    Bağlıyorsa fotoğraflara yansıyan yasağı çiğneme görüntüleri neyin nesi oluyor?

    Korona salgını sürecinde hastaları tedavi başarılarımızla övünüyoruz her fırsatta!

    Oysa, hastalıkları tedavi etmekten önce önlemek daha kolay, daha masrafsız ve daha zahmetsiz değil mi?

    Çöp karıştırıcılığı üzerinden yürütülen sağlıksız ve yakışıksız görüntülere son verme zamanı gelmedi mi?

    Kaygılarımla…

    Ceyhun Balcı, 25.05.2020