• Korona salgını ramazan davulcusunu bile eve kapattı! En azından benim yaşadığım yerde böyle oldu! Davulcusuz da oluyormuşdiyerek daha fazla yorum yapmak istemiyorum!

    Yaşamımımız boyunca en sıradışı bayramı yaşadığımız kesindir!

    Bayramlar epeyce zamandır belirli kesimin yakın ya da uzak bir yerlere gitmek için yollara düşme fırsatına dönüşmüştü. Bu kez değil bir yerlere gitmek sokağa adım atmak olanaksız!

    Aş ve iş derdindeki milyonlar için “evde bayram” hiç olmazsa giderlerin azalması demek oldu.

    Milyonların eve kapandığı bayramda keyfi yerinde olanlar yok mu?

    Otoyol, köprü ve tünel yap-işlet-devret işi yapanlara her gün bayram!

    Ürününü satamayıp kara kara düşünenlerin kaygısı yok onlarda!

    Durum her ne olursa olsun kazanıyorlar!

    Yeter ki, dünya dönmeyi sürdürsün!

    Vatandaşına İBAN numarası vermek zorunda kalan devlet bu durumu görmez mi?

    “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasında toplanan para 2 milyarı biraz geçmişti!

    Osmangazi Köprüsü’nü kapsayan İzmir-İstanbul otoyolu için 2019’da işletmeciye 2.5 milyar TL ödendiği bilgisi var basında.

    https://www.yenicaggazetesi.com.tr/osmangazi-koprusunden-gecis-garantisi-olarak-2-5-milyar-tl-odenecek-268814h.htm

    Korona salgını kampanyasında toplanan para otoyolun bir yıllık ödemesini ancak karşılamakta.

    Böyle bir durumda devlet işletmeciyle masaya oturmaz mı?

    Milyonların özveride bulunduğu; aşını, işini yitirdiği ortamda işletmeciden elini cebine atması istenmez mi?

    Herkes yitiren olurken otoyol, köprü ve tünel işletmecilerinin her koşulda kazanan olması insafla, vicdanla ve daha da önemlisi akılla bağdaşır mı?

    Az önce sıraladığım sorular yaşamın olağan akışına göre akla getirilebilir.

    Kazanç güvencesi verilen işler daha baştan yaşamın olağan akışıyla çeliştiği için sıraladığım soruların bu bağlamda en küçük anlamı ve önemi yok!

    Bir dizi yüklenici Türkiye’de siyaseti omuzlamaktadır. Siyasete parasal destek vermektedir ve bir bakıma onu var etmektedir demek çok daha doğru olur!

    Durum böyle olunca siyasetçiden bu gideri sorgulamasını beklemek ham hayalden öteye geçmemektedir.

    Başka deyişle, siyaset bir cebinden verdiğini diğer cebine aktarmış olmaktadır.

    Devletin verdiği İBAN numarasına katkıda bulunsun bulunmasın vatandaşların ayrıcalıksız şekilde tümü köprü, otoyol, tünel üzerinden kurgulanmış olan vurguna parasal kaynak aktarmış olmaktadır.

    Deli Dumrul öyküsü örneğince köprüden geçmene gerek yoktur geçiş bedelini vermek için.

    Geçmesen de verirsin!

    Deliye her gün bayram demiş eskiler.

    Yalnız deliye mi?

    İyi bayramlar dilemek isterdim…

  • Atatürk’ün Nutuk’u 19 Mayıs’la başlar. Milli Mücadele’ye, Lozan’a, Cumhuriyet’e ve Devrimler’e giden yoldaki ilk adımdır. Bu ilk adımın kült varlığı kuşkusuz Bandırma’dır. O derme çatma, tekneden hallice vapura değer katanlar içindeki yolculardır. Elbette ilk adımın gerçek kahramanlarıdır.

    Farklı kaynaklar Bandırma yolcularının sayısı konusunda değişik sayılar verse de; Atatürk ve ona eşlik edenlerin sayısı 20 dolayındadır. Vapurun yol almasını sağlayan kaptan ve diğer çalışanlarla birlikte toplamdaki yolcu sayısının 75 kişi kadar olduğu tarihsel belgelerle ortaya konmuştur.

    Bandırma Yolcuları kitabında Önay Yılmaz ilgi çekici pek çok ayrıntıyı belgelemiştir.

    Bandırma vapurundaki az ve öz sayıdaki vatanseverin 3’ü Tıbbiyeli’ydi.

    Dr Albay İbrahim Tali Öngören

    Dr Binbaşı Refik Saydam

    Dr Yüzbaşı Behçet Adil Feyzioğlu

    Bugünden bakıldığında şaşırtıcı görünen bu durum o zaman için son derece doğaldı. Çünkü, Osmanlı’nın yenileşme dönemlerinden başlayarak kendisini gösteren sacayağını Mülkiye ve Harbiye’yle birlikte Tıbbiye(liler) oluşturmaktaydı.

    Tıbbiye yalnızca hekim yetiştiren bir kurum değildi. Aynı zamanda ülkenin çok gereksindiği aydın eksikliğini tamamlayan verimli bir kaynaktı. Tıbbiyeli’nin vatanseverliğinden söz etmeden geçmek geçmişten bugüne tüm Tıbbiyelilerin anısına saygısızlık olur.

    Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de Adana’dan İstanbul’a döndüğünde Haydarpaşa’dan karşıya İstanbul’u işgal etmiş müttefik zırhlılarının yanından geçmişti. Belleğimize çivilenmiş şu sözler tam da o gün söylenmiştir :

    “Geldikleri gibi giderler!”

    Bu tarihten sonra İstanbul’da geçirdiği 6 ay boyunca düşmanla nasıl baş edilebileceğine kafa yoran Mustafa Kemal’in Samsun’a yönelmesi İstanbul’daki seçeneklerin tükenişinden sonradır.

    Bu yolculuk “Geldikleri gibi giderler!” sözüyle belirlenen tasarımın bir parçasıdır.

    Bandırma yolcularından Tıbbiyeli İbrahim Tali Öngören(1875-1952)’in yolu Mustafa Kemal’le Trablusgarp’ta kesişmiştir. 1920’de Ermenistan Harekâtı sırasında Doğu cephesi Sıhhiye Reisi olarak görev yapmıştır. İzleyen yıllarda dışişlerinde boy gösteren İbrahim Tali Cumhuriyet’in kuruluşu sonrasında ülkeye milletvekili olarak da hizmeti sürdürdü. Öngören soyadı Atatürk tarafından verilmiştir.

    Dr İbrahim Tali Öngören[1]

    Diğer Bandırma yolcusu Dr. Refik Saydam (1881-1942) ilk BMM hükümetinin Dr Adnan Adıvar’dan sonraki ikinci sağlık bakanı olarak görev yaptı. Almanya’da tıp öğrenimi gördüğü sırada Balkan Savaşı çıkınca turda döndü. Savaş sırasında kolera salgının önlenmesi çalışmalarına katıldı. 1914’te Bakteriyoloji Enstitüsü’nü örgütledi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi görevinde hazırladığı tifüs aşısı kendi adıyla tıp yazınına girdi.

    Dr Refik Saydam[2]

    Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Sağlık Bakanı oldu. On dört yıl süreyle en uzun sağlık bakanlığı yapan kişi unvanını bugün de elinde bulundurmaktadır. Cumhuriyet’in kurulduğu sırada Anadolu halkını pençesine alan bulaşıcı hastalıklarla savaşımda eşsiz katkıları oldu.

    Ayrıca, Nazi döneminde Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan pek çok üniversite hocasının Türkiye’ye getirilmesinde de rol oynadı.

    Bandırma’nın üçüncü Tıbbiyelisi Behçet Adil Feyzioğlu (1887-1976) vapurun en az tanınan Tıbbiyelisidir. Çoğu kaynakta adı bile geçmez. Çanakkale’de Mustafa Kemal Paşa’yla omuz omuza çarpışmıştır. 1924’teki Şeyh Sait İsyanı’nı bastıran birliğin hekimliğini yapmıştır.

    Dr Behçet Adil Feyzioğlu[3]

    Bandırma vapuru yolcusu olarak Mustafa Kemal’in yanı başında bulunma onurunu kazanmış olan 3 Tıbbiyeli bizlerin de övünç kaynağı olarak bugün de yaşamayı sürdürüyor.

    Biz bugünün Tıbbiyelilerine düşen görev onlara yaraşır bir tutum ve davranış içinde olmaktır.

    İlk adımın 101. yıldönümünde yüce anıları önünde saygıyla eğilerek…

    Kaynakça :

    Önay Yılmaz, Bandırma Yolcuları, Alfa Yayıncılık, İstanbul, 2014.


    [1] http://www.astibder.org/bandirma-vapurunda-3-hekim/

    [2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Refik_Saydam

    [3] https://www.facebook.com/behcetadilfeyzioglu/posts/672434962771893/

    Yazı medikritik internet sitesinde de yayımlanmıştır :

    https://www.medikritik.com/kose-yazilari/bandirma-vapurunda-3-tibbiyeli/

  • MAVİ VATAN’ı Cihat Yaycı sayesinde anımsadık. Haritaya özenle bakılırsa bir Türkiye kadar daha Mavi Vatan’a sahip olduğumuz anlaşılır.

    Bir de FETÖMETRE’yi bulmuştur Yaycı amiral! Hain 15 Temmuz kalkışması sonrasında belki de en gerekli ölçüttür FETÖCÜ ayıklamada.

    Doğu Akdeniz’deki Mavi Vatan’ın korunması, kollanması ve oradaki haklarımızın gözetilmesi!

    Bir de son Libya anlaşmasındaki rolü unutulmamalı!

    Ben demiyorum!

    Deniz kuvvetlerinden emekli amiraller söylüyor, yazıyor!


    Deniz Kuvvetleri’nin belki de gelmiş geçmiş en akademik subaylarından birisiydi Yaycı amiral!

    Türkiye tutkusunu bir yana bırakıp hemen her kişi ve olguyu Türkiye’deki siyasi saflaşmada bir yerlere oturtma heveslilerinin günden güne arttığı son zamanlarda Yaycı’ya “hükümet yanlısı” unvanını yaraştıran şaşkınlar da oldu!

    Ama, kişiyi kestirimlerle değil de yaptıklarıyla ve özgeçmişiyle değerlendirmek gerekirse; başka deyişle ortaya çıkan tablo usa vurulursa Yaycı amirale yakışacak unvan olsa olsa “Türkiye Yanlısı”dır.

    Yaycı amiral geçtiğimiz günlerde Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı görevinden alındı. Hem de Yüksek Askeri Şura beklenmeden. Genelkurmay’da bir göreve atandığı bildirilerek! Tam bir kızağa çekme atamasıydı.

    Bugün de Yaycı amiralin istifa haberi düştü gündeme.

    Bu kadar akademik, bilgili, iyi yetişmiş ve tüm bu olumlu özelliklere özgüven ve atılganlığı eklemiş bir amiralin harcanması kimleri sevindirir?

    FETÖ odaklarının kimi sosyal medya hesaplarından bir süredir Yaycı amirali hedefe koyan yayınlarını da anımsatarak…

    Elbette, Yaycı amiral bir kenara çekilmesini bilir. Bundan da gocunmaz. Hatta, bir şekilde ülkesine hizmeti sürdürür.

    Ya Deniz Kuvvetleri?

    Bu denli başarılı ve değerli bir subayını yok yere yitiren Deniz Kuvvetleri ve elbette Türkiye!

    Yazık oldu!

    Yaycı amiral haksızlığa uğrarken Türkiye yitirdi…

    Ceyhun Balcı, 18.05.2020

  • Biz Türklerin iki dil bayramı var!

    Birisi 13 Mayıs diğeri 26 Eylül!

    13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey şu sözleri söylemiş.

    “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.’’

    26 Eylül ise Atatürk’ün Türk Dil Kurultayı’nı 1932’de topladığı güne denk gelir. Yakın tarihte Türkçe’nin özleşmesi ve yaşama dönmesinin yolunun açıldığı gündür.

    Bir değil iki bayram olmasında sakınca yok!

    Yararı var mı der de bir dokunursanız bin ahh işitirsiniz!

    Dil, kullanıcılarının yaşattığı bir canlıya benzetilir. Onların özeni ve duyarlılığı dili canlı tutar. Hoyrat ve duyarsız kullanıcılar ise dil için katile eşdeğer varlıklardır.

    Korona salgını pek çok alanda olduğu gibi dilde de iz bırakıyor.

    Bu süreçte Dağlarca’nın tanımıyla ses bayrağımız Türkçe yere düşürüldü.

    Özellikle, her türden basın yayın organı Türkçe’ye özensiz davranıyor.

    Daha önce de yazmıştım! Bir kez daha yinelemekte sakınca yok!

    Korona güncesini yayımlayan basın organları vak’a demeye doyamadı.

    İktidar yandaşlığıyla yanıp tutuşanlara diyecek bir şey bulmak zor! Onlar, her fırsatı kör Osmanlıcılık adına değerlendirme saplantılarının gereğince davranmaktalar.

    Her sabah Atatürk’ten özlü sözler paylaşan ekran yüzümüze yazdım! Vak’a diyerek mi Atatürkçü olacaksınız? Yanıt yok! Hoşa gitmeyen soruların karşılıksız kaldığı bir çağda yaşadığımıza göre şaşırmak gereksiz.

    İktidarın yarattığı iklimin dil yaramızı derinleştirdiğine tanık oluyoruz.

    Bir yandan koronayla baş etmeye çalışırken diğer yandan iç ve dış güvenlik sorunlarıyla boğuşuyoruz şu günlerde. Eli kanlı terör çeteleri asker, polis, sivil ayırmaksızın öldürmeyi sürdürüyor.

    Ses bayrağını yere düşüren vatanını nasıl koruyacak?

  • Yazının başlığı aymazlığı ve duyarsızlığı açıklamaya yeter! Ama, yine de açmakta yarar var!

    Vatandaştan özverinin yanı sıra para da istenen olağanüstü bir dönemden geçiyoruz.

    Pek çok şey öfkelenmemize neden olsa da topluma ve devlete olan inancımız yutkunmamızı gerektiriyor.

    Yine de doğru bildiklerimizi söylememize engel değil bütün bunlar!

    TBMM, top sesleri Ankara’dan duyulurken de, düşman Polatlı’ya gelmişken de kapanmadı!

    Hatta, TBMM’nin Kayseri’ye taşınması tartışmalarını Diyap Ağa’nın bitirdiği söylenir.

    Meclisin kapanması tartışmalarına bir çift sözle son veren Diyap Ağa

    “Buraya savaşmaya mı, kaçmaya mı geldik?”

    O koşullar altında kapanmayan, taşınmayan meclis bugün korona salgını gerekçesiyle dinlenceye çıkabiliyorsa bir yanlış var demektir.

    Düşman Ankara’ya dayanmışken kapanmayan meclis…

    Hem de çok büyük bir yanlış!

    Toplumsal dayanışmaya ve imeceye katılmayan bir TBMM toplumun güvenini yitirir!

    Dündü sanırım! (10.05.2020)

    Cumhurbaşkanı İstanbul’daki havaalanları üzerine yapılmakta olan hastaneleri denetlemekteydi. Cumhurbaşkanı, damat bakan ve iletişim başkanı dışındaki herkes maskeliydi. Bir de sosyal mesafenin oldukça ötesindeki işçiler neredeyse dirsek dirseğeydi ve aralarında maskesi olan da yoktu!

    Tıpkı TBMM’yi kapatıp AVM’leri açmak gibi anlaşılmaz bir iletiydi böylece topluma verilen.

    Toplum koronayla baş etmeye çalışırken dinlence yapan TBMM

    Anlaşılmaz olan bir başka gelişme TFF (Türkiye Futbol Federasyonu)’nin ligleri kaldığı yerden sürdürme kararıydı.

    Zorlu günlerde insaf, vicdan ve us sınavında başarılı olamayan Cumhuriyet’le yaşıt TFF

    TBMM kapalı, ligler sürüyor. Bir anlaşılmazlık daha!

    Bu arada bugün (11.05.2020) Türkiye basketbol ve voleybol liglerinin sonlandırıldığı, şampiyonluğun da kümeden düşmenin de söz konusu olmadığı kararı kamuoyuyla paylaşıldı.

    Doğru ve yerinde bir karardı hiç kuşkusuz!

    Hekimler ve onların ayrılmaz parçası sağlık çalışanları ön cephede canlarını dişlerine takarak koronayla baş etmeye çalışırken bu anlaşılmaz(!) futbol tutkusunu derinlemesine irdelemek kaçınılmaz.

    Bu yıl yapılması tasarlanan Tokyo Olimpiyatları bir yıl sonraya ertelendi. Geçtiğimiz yüzyılda savaşlar gerekçesiyle de olsa 4 olimpiyat yapılamadı. Dünyanın sırtını yere getiren korona salgını olimpiyat ertelemesi için hiç de yabana atılacak bir gerekçe değilken…

    TFF’nin toplumsal duyarlılıkları hiçe sayarak, bilim insanlarının kaygısını görmezden gelerek aldığı kararın şifresini Sağlık bakanı Fahrettin Koca’nın şu sözlerinde bulmak olası :

    “….sorumluluk futbol federasyonunda….”

    İçimden sormak geliyor!

    İki aydır İstanbul’daki bir havaalanında kalmış olan otomobilimi almaya gitmek istesem “sorumluluk sizde ama” diyerek de olsa izin vermeyi düşünür müydü yetkililer. Elbette, aklımdan bile geçirmedim böyle bir şeyi. Canların yitirildiği, ocakların söndüğü günümüzde TFF’nin ligleri sürdürme kararını ne insafla, ne vicdanla ve ne de usla bağdaştırabilirim.

    Kuşkusuz nedensiz değil TFF’nin sağlık bakanını bile yere sermeyi göze alan üstelemesi.

    Türkiye’de futbol, dünyanın çoğu yerinde olduğu gibi yalnız futbol olmaktan çıkalı çokça oldu.

    Şifreli yayınlar, bu yayınlardan kaynaklı paralarla palazlandırılan futbol endüstrisi!

    Futbol endüstrisi diyerek şan, şeref kazandırmış olmak istemem bu sıradanlığa!

    Futbol takımlarının başına çöreklenmiş iş bilmez yönetici görünümlüler diyelim!

    Ayağını yorganına göre uzatmayı çoktan unutmuş sorumsuzlar topluluğu paranın hesabını döviz kriziyle anımsayabildiler. Halka hizmetle yükümlü kamu bankaları belediyelerden esirgedikleri ilgiyi ve elbette parayı bu sorumsuzların kara düzeni sürsün diye ayaklarına serince ilk vartayı atlattılar.

    Bunun sevincini süremeden korona geldi!

    Bu kez pabuç pahalıydı!

    Can derdi öne çıkmıştı.

    Çaresiz ligler durduruldu.

    Yayıncı kuruluşun kasasına akan parada kesinti oldu.

    Dolayısı ile tecavüzcü topçuları bile paraya boğabilen, hesapsız ve sorumsuz futbol yönetimlerine akan paranın musluğu da kapanmış oldu.

    Döviz krizini halkın parasıyla atlatanlar korona krizinden nasıl çıkacaklardı?

    İnsanlar yer değiştirmesin diye (haklı olarak) köy yollarını bile tutabilen güç futbolun daha doğrusu paranın gücü karşısında boynunu eğmek zorunda kaldı.

    Tüm sporlar durmuşken, TBMM bile kapanmışken futbolun sürmesinin tek gerekçesi ve anlamı olabilir :

    “Kirlenmiş ve ipliği pazara çıkmış futbol görünümlü kara düzenin ayakta tutulması!”

    Hem de toplum ve sporcu sağlığı pahasına!

    İnsafsızlığı, vicdansızlığı ve usdışılığı bütün varlığımla kınıyorum.

    Bu durum okkalı bir karşı çıkışı hak ediyor.

    Ceyhun Balcı, 11.05.2020

  • Yaşadığımız çağda kendisine gündemde yer bulan başlıklardan biridir LGBT ve onun üzerinden tanımlanan haklar. Bunun üzerine sayfalarca yazılsa, saatlerce konuşulsa yetmez! En azından Türkiye’de LGBT ile yakından ilgili olanların Batıcı kimlik sahibi olmaları rastlantı olmasa gerek.

    Türkiye’de korona salgını ortamında LGBT gündemde kendisine yer bulabildi son günlerde.

    Yerel yönetim kaynaklı bir 23 Nisan kutlamasında LGBT’nin öne çıkartılması ve hatta özendirilir bir dil kullanılması ilginç olduğu kadar dehşet vericiydi. LGBT’ye yönelik kabul edilemez dile ilişkin sözlere elbette değineceğiz. Ama, LGBT’nin çeşitli yollarla özendirilmesi ve 23 Nisan üzerinden öne çıkartılması da bir o kadar irdelenmeye ve kınanmaya değer bir gelişmedir.

    Çocuklar üzerinden çılgınca bir girişimin belgesidir.

    Bu fırsatı kaçırmayan ve artık günümüzde iktidarın kapıkulu olan Diyanet’in nefrete varan açıklaması gündemin bu bağlamda kabarmasını kaçınılmaz kıldı!

    Diyanet’in kabul edilemez bu açıklaması Ankara Barosu’nun tepkisiyle karşılık buldu. Bence eksiği olan ama fazlası bulunmayan bir tepkiydi.

    Bu ve benzeri durumlarda değişmez şekilde Cumhurbaşkanı da gündeme düşene bir açıklamayla sürece katıldı. Ankara Barosu’nu hedefe koyan açıklama şaşırtıcı değildi elbette.

    Bir süre sonra yine Cb kaynaklı bir başka açıklamayla Türkiye Barolar Birliği’nin seçim yasasında değişiklik yapılacağı sinyali alındı.

    Bir çift dudaktan çıkanın yasa yerine geçtiği günümüz Türkiyesi’nde bu sinyalin yasal değişiklik yerine geçtiğini söylemek bilmem acelecilik mi olur?

    Bu arada, dışa basında Endonezya kaynaklı bir haber yer aldı!

    LGBT için gerekirse bu eğilimdeki yurttaşlara yönelik şeytan çıkartma ritüeli uygulanabileceği okundu bu haberden.

    https://tr.euronews.com/2020/05/07/endonezya-da-lgbt-bireylere-yonelik-seytan-c-karma-ritueli-zorunlu-hale-gelebilir

    Koronayla baş etmeye çalışan dünyanın karanlıkla savaşımı da göz ardı etmemesi gereken kan dondurucu bir dönemden geçiyoruz.

    Her türden yobazlık odağının ortadan kaldırıldığı dönemde din işlerini laikliğe uygun şekilde düzenlesin diye kurulan Diyanet’in tekke ve zaviyelerin yerine geçen sınır tanımaz tutumuna mı yanarsınız?

    Yoksa, bu laiklik karşıtı çıkışa tepki gösteren Ankara Barosu’nun tepkisinin aldığı karşılığa mı?

    Laiklik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yerli yerinde durmaktadır!

    Ama, anlaşıldığı kadarı ile laikliği ortadan kaldırmak için Anayasa’yı değiştirme gereği kalmamıştır.

    Türkiye, bu ilginç uygulamayla Anayasa yazınına geçecek bir adım atmıştır.

    Anayasa’yı Anayasa’yı değiştirmeksizin çiğnemek!

    Ceyhun Balcı

  • Cumhurbaşkanı sıkça millete sesleniyor son zamanlarda! Korona salgını bahane, verilen ayarlar şahane!

    Son seslenişte karantinadaki gevşemeler ön plandaydı. Kimi yaş grupları ve meslek sahipleri kendi beklentilerine kulak kesildiği için bir ayrıntı atlandı!

    Cumhurbaşkanı millete hemen her seslenişinde, korona salgınının duyarlılıklarını görmezden gelerek iç siyaset paylamalarını da göz ardı etmiyor.

    Son olarak tarihte kaldığı sanılan bir kavramı günümüze taşıyarak kullandı!

    Cumhurbaşkanı kendisi gibi düşünmeyen ve kendisine karşı duranları “kılıç artığı”na benzetti.

    Kılıç artığı ne demek?

    Müslümanlarca ele geçirilen yerlerde canları bağışlananlar!

    Yüzyıllarca geride kalmış olması gereken bir tanımlamanın bugüne uyarlanmış olması kuşkusuz kaygı ve korku verici!

    Bir görüşe karşı çıkmak, bir duruşa karşı söylem geliştirmek demokratik ortamın olağan gereği değil mi? Hatta, varlığı değil yokluğu sorgulanmalıdır bu durumun!

    Karşıtları ve muhalifleri “kılıç artığı”na benzetmek ve böylece aşağılamak, korkutmak içinde bulunduğumuz çağın gereği olabilir mi?

    Tarihsel benzetmeler hiç kuşkusuz bugünler için de geçerli olabilir!

    Ancak, “kılıç artığı” gibi günümüzde yer bulmaması gereken bir benzetme dile getirilir ve bugüne uyarlanırsa kaygılanmak ve hatta korkmak insan doğasının gereğidir.

    Korona salgınıyla baş etme çabası içindeki Türkiye’nin işi gerçekten çok ama çok zor!

    Ülkedeki her bireyi, her öğeyi birleştirmek yerine ayrıştırmak bu zorluğu yaratan önde gelen etken!

    Ceyhun Balcı, 06.05.2020

  • Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın yıkıntılarından doğdu. Hem de ne doğmak! Dişle, tırnakla kazımak eylemi daha fazla yakışır bu doğumu tanımlamak için.

    Beş yüzden biraz fazla doktor, gülünç niceliklerde ebe-hemşire vardı 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda.

    Daha da kötüsü, genç ve üretken insanları savaşlarda kırılmış Anadolu’da geriye kalanlar da sağlıklı değildi.

    Sıtma, Frengi, Verem, Trahom vb hastalıklar Anadolu’nun geride kalan ve Cumhuriyet’i görme mutluluğuna erişmiş insanlarını kırıp geçirmeyi sürdürüyordu. Tüfek ve çeliğin bıraktığı yerden mikrop ölüm saçma görevini üstlenmişti.

    Cumhuriyet’in ilk işi elinde kalan insan varlığını bu hastalıkların pençesinden kurtarmak oldu. Sıtma ve Verem Savaş yapılanmaları bu amacın düzenekleri olarak yaşamımıza girdi.

    İvedi durum giderildikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanlar toplumcu ve koruyucu sağlık anlayışıyla tanıştırıldı. Prof Dr Nusret Fişek bu sürecin öncüsü ve birincil kişisi olarak belleklere kazındı.

    Tıpkı iyi yasaların uygulanmaması ya da kötü uygulanması gibi Nusret Fişek’in yaşama geçirdiği Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu düzenlemesi de yozlaştırıldı. Kötü uygulandı. Sonuçta günah keçisi yapıldı!

    Şimdiki iktidarın Sağlıkta Dönüşüm Projesi bu koşullar altında yürürlüğe sokuldu. Niteliğin yok edildiği ortamda nicelik her şeyin önüne geçirildi. Çünkü, sağlık artık bir ticari kazanç alanı olmuştu. Özel sağlık kurumlaşması hız kazandı. SGK anlaşmalı irili ufaklı sayısız sağlık kuruluşu “sağlığa erişimi” sözüm ona kolaylaştırdı.

    Bugüne gelindiğinde yalnızca acil servislere başvuru yılda 100 milyonu aştı. Hekim başvurusu ise 800 milyonla ifade edildi. Başka deyişle her TC vatandaşı yılda 8 kez hekime muayene olma mutluluğuna erişti!

    Bilgisayarlı tomografi, MR ve benzeri ileri teknoloji tıp aygıtlarının sayısı hızla arttı. Kendimizin üretmediği ama baş tüketici olduğu bu aygıtlar aracılığıyla dışa bağımlılığımız perçinlenmiş oldu. Bunca teknolojik patlamanın altında yatan bir neden sağlığın kazanç alanına dönüştürülmesiyse; bir başka neden sağlık ortamındaki hasta çokluğu karşısında çaresiz kalan hekimlerin daha fazla görüntüleme vb yardımcı tanı yöntemlerine başvurma zorunluluğuydu.  Sağlık ortamında hasta-hekim ilişkisi insani olmaktan çıkartılarak robotize edildi.

    Kısa zaman aralıklarıyla aynı görüntülemeyi birkaç yerde birden yaptırma bahtiyarlığına erişen insanlarımız elbette durumdan fazlasıyla hoşnuttu. Sağlık hizmetine SGK tarafından ödenen birim fiyatlar gülünç ötesi düşük olduğu için devletin bürokrasisinin de, maliyecilerin de yakınması söz konusu olmadı. Siyasilerin sağlık üzerinden devşirdikleri oy düşünüldüğünde iktidar sahiplerinin de keyfi yerindeydi.

    Sağlık ticari kazanç alanı oldukça Türkiye’de özellikle de özel sağlık kurumlarında yoğun bakım yatağı sayısında patlama yaşandı.

    Neden mi?

    Yoğun bakım yatağı üzerinden verilen sağlık hizmetleri bu hizmeti verenlere iyi kazançlar sağlamaya başlamıştı da ondan.

    Bakmayın bugünlerde övünç kaynağımız olmasına! Geçtiğimiz aylarda TC Sağlık Bakanlığı yayımladığı genelgeyle özel sağlık kuruluşlarının sahip olabileceği yoğun bakım yatak sayısını sınırlandırma yoluna bile gitti. Elbette, o günlerde pek az kişinin dikkatini çekti bu düzenleme.

    Korona salgınıyla baş etmeye çalıştığımız şu günlerde gereğinden fazla edindiğimiz Bilgisayarlı Tomografi aygıtı işimize yaradı! Aslında, bir başka eksikliğin de etkisi vardı bu yansımada. Salgına hazırlanmış olduğumuz savlansa da ilk günlerde test yapma konusunda yeterli değildik. Çünkü, bize gerekeceği kesin olan test gereçleri yüce gönüllülük gösterisi gereğince başka ülkeye gönderilmişti. Test yapamayınca Covid-19 tanısı Bilgisayarlı Tomografi ile konulabildi. İki yanlıştan bir doğru çıkmıştı ortaya böylelikle.

    Bir de, Tomografi çekilen hastalara bir tek çekimde akciğer grafisi için verilenin 450 katına dek ulaşan radyasyon verildiği, hastaların radyasyonla taçlandığı bilgisinden elbette söz edilmedi. Akciğer tomografisi çekilen hastaların yalnızca yaklaşık % 10’unda Covid-19’u doğrulayan görüntülerin varlığı doğrulandı. Geriye kalan % 90’ın aldığı radyasyon yanına zarar kaldı.

    Diğer yandan, Covid-19 salgını Türkiye’ye ulaştığında yoğun bakım yatağı sayımızın çokluğu sağlık yönetimimizin ikide bir de dile getirdiği “olumluluk” olarak karşımıza çıktı. Türkiye’de sağlığın ticari kazanç alanına dönüştürülmesiyle birlikte kendisini gösteren yoğun bakım yatağı sıçraması işimize yarayabilirdi. Neyse ki gerekmedi bu yatakların kullanımı demekle yetiniyoruz.

    Uzun yıllara yayılan iki yanlış uygulama Covid-19 salgını sürecinde güvencemiz oldu. Beklenmedik bir durumdu. Toplumcu sağlık anlayışını her koşulda savunan bizlerin hemen her zaman eleştirisine konu olan iki başlıktı.

    Bu noktada bir durumun altını çizmek kaçınılmaz.

    Sağlıkta toplumculuğu ve koruyuculuğu önceleyen Çin’in salgınla baş etmedeki başarısı ortadadır. Yalnızca bu örnek gereğince hiç çekinmeden kamucu-devletçi-toplumcu anlayışın kaldırıldığı raftan indirilmesi zamanı çoktan gelmiştir.

    Diğer yandan, kamucu-devletçi-toplumcu anlayışı sağlıktan silen İngiltere, İtalya, İspanya ve ABD acınacak duruma düştü. Bu ülkelerde Covid’e yakalanmış bir insanın sosyal güvencesi olsa bile elindeki avucundaki birikimi yitirme noktasına gelmiş olanların varlığına hiç şaşırılmamalıdır.

    Sağlığın ticari kazanç alanına getirildiği Türkiye’de her şeye karşın sistemin vatandaştan Covid-19’a ilişkin ödeme istememiş olması toplumcu tıp anlayışının bir tortusu olarak bile işimize yaramıştır.

    Sonuçta koruyucu ve toplumcu tıp anlayışının değeri bir kez daha anlaşılmış olmalıdır.

    Gerekli koruyucu önlemler zamanında alınabilseydi Türkiye bu süreci çok daha az zararla atlatabilir, daha az insanımızın canının yanmasıyla teselli bulabilirdik.

    Koruyucu ve önleyici tıp anlayışından koparak tedavi ediciliğe odaklanmış olmamız burada da kendisini gösterdi. Koruyuculukta geçer not alamayan Türkiye milyonlarca kutu ilaç istifleyerek tedavi başarısı göstermeyi yeğledi.

    Bu yazı Covid-19 salgınında ülkemiz olumlu bir gidiş sergilerken yazıldı. Ancak, diğer yandan da doğruların savunulması ve anımsatılması gerekiyor.

    O halde sormak gerek!

    Koruyarak, önleyerek az harcama ve çabayla hastalığın ortaya çıkmasını önlemek mi?

    Yoksa, hastalık geldikten sonra sağaltım seferberliği üzerinden kahramanlık öyküleri yazmak mı?

    Unutmadan eklemeli!

    Covid-19 salgını boyunca başta hekimler olmak üzere Türk sağlıkçılar devletin bu temel yanlışına karşın insanüstü çaba gösterdiler. Gözlerini budaktan esirgemediler. Azımsanmayacak sayıda sağlıkçı hastalığa yakalandı. Hastalığı atlatanlar kadar yaşamını yitirenler de oldu!

    Bilgisayarlı tomografi ve yoğun bakım yatağı üzerinden yazılan başarı öykümüzü koruyucu ve önleyici tıp penceresinden irdelemiş olduk!

    Hangi yol akılcı ve sonuç verici?

    Karar sizin…

    Ceyhun Balcı

    04.05.2020

  • Türkiye’de olaysız 1 Mayıs hayal!

    1 Mayıs korona salgını koşularında bile olaysız geçmedi!

    İktidarın kaba güç gösterisinden kendince sağladığı yarar bilinmeyen bir durum değil! Kabarık siciline bir kayıt daha düşülmesi rahatsızlık değil, hoşnutluk yaratıyor bugünün iktidar katında!

    Türkiye’de bu ve benzeri olaylara bundan kim ne kazandı sorusu üzerinden değil de iktidar ne acımasız, vicdansız davrandı; iktidarın saldırısına uğrayanlar da dik durdular, baskıya boyun eğmediler bakışıyla yaklaşılır oldu.

    Türkiye’yi ortadan ikiye bölen psikolojik ortamda bu düşünceye de hak vermemek elde değil. Diğer yandan hiçbir gerekçe akılcı ve sağduyulu düşünceden alıkoymamalı insanı!

    Olayı duyduğumda ne var bunda, polis biraz esneklik gösterse bütün bunlar yaşanmazmış demiştim kendi kendime.

    Daha sonra haritayı önüne açıp da DİSK Genel Merkezi ile Taksim Cumhuriyet Anıtı arasındaki uzaklığı kabaca hesapladığımda düşüncem değişti. Nereden baksanız 3-4 kilometreden aşağı olmayan bu uzaklığın sokağa çıkma yasağı koşullarında yürünmek istenmesi akılcı olmadığı gibi iyi niyetli de sayılmaz.

    23 Nisan’da olduğu gibi 1 Mayıs’ta da salgın kaynaklı önlem ve uygulamalar kutlamalara engel oldu. Bu önlem ve uygulamaların eksikliğinden söz edilebilse de aşırılığından söz etmek olanaksızdır.

    Sokakta olmanın belirli koşul ve ayrıcalıkları var!

    Evde kalmanın ise kendimizle birlikte bir parçası olduğumuz topluma karşı sorumluluk gereği olduğu geçtiğimiz 1.5 ay boyunca özümsenmiş olunmalı.

    Anılan neden ve zorunluluklar gereği hiç olmazsa bu 1 Mayıs’ta Taksim’e yürüme isteğinde üstelenmese daha iyi olurdu demekten alamıyorum kendimi.

    Kolluk güçleri daha farklı davranabilir miydi? Elbette evet! Kolluk güçleri içinde çok sayıda kimsenin de iktidarın her toplumsal olaya sert yaklaşımından hoşnut olmadığından kuşku duymuyorum.

    1 Mayıs günü DİSK Genel Merkezi önünde yaşananlar aklın, bilimin ve sağduyunun gereklerine uymamıştır.

    Hiç olmazsa bu 1 Mayıs günü, birilerinin kaba güç gösterisi için ve bir başkalarının çok d a gerekli olmayan Taksim üstelemesinin katığı yapılmamalıydı.

    Kim ne kazandı?

    Ya da Türkiye ne yitirdi?

    Bu soruların yanıtlanması yerine kısır çekişmeyi yeğlemek şimdilik öncelenen ve alışılan tutum olmayı sürdürüyor ne yazık ki!

    Ceyhun Balcı, 03.05.2020

  • Çözüm(leme) kapağına Attilâ İlhan’ı taşıyarak konumun belirlemiş.

    İki aylık düşün dergisi ÇÖZÜM(LEME) merhaba dedi!

    Ebru Figen-Utku Erişik çiftinin yönetimindeki Çözüm(leme) okura ulaşmak istiyor.

    Adımın değerli yazar topluluğuyla birlikte anılması onur ve gurur kaynağım!