cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • NUBYA’DA NELER OLUYOR?

    Uzak geçmişte Nubya olarak bilinen günümüz Sudan’ı Mısır’la bütünleşikti. Eski Mısır uygarlığının etki ve yetki alanındaydı.

    Eski Mısır’ın Nubya’ya ilgisi günümüzde de tanıdık bir nedenle!

    Yeraltındaki altın varlığı!

    Mısır Araplaştıkça coğrafik bütünlük korunsa da Nubya halkının ten rengine gönderme olarak Biladı Sudan (Kara tenliler ülkesi) olarak anılmaya başlandı. Zaman içinde yalnızca Sudan oldu buranın adı. 2 Milyon kilometrekareye yakın yüzölçümünde 40 milyonu aşkın insan yaşıyor.

    Mısır-İngiliz egemenliğinden kurtularak bağımsızlığına kavuşabilmek için 1956 yılını beklemiş Sudan. Çoğu eski sömürge gibi Sudan da bağımsızlıkla birlikte kendisini başka bir anaforun içinde bulmuş. Yalnızca son 30 yıla damga vuran El Beşir dönemi bile kitaplara sığabilecek acı, gözyaşı ve kan seline eşdeğerdir.

    Bağlantıya yansıyan haberi okuyunca heyecanlanmadım diyemem.

    Sudan(lılar) adına sevindim. Kendi adıma hüzünlendim!

    Sudan ve laiklik!

    Yakın zamana dek biri diğerine bu denli uzak iki kavram olamazdı.

    Düştü gerçek oldu!

    Uzun yüzyıllar boyunca uygarlık beşiği olmuş, sonra uzaktan gelen emperyalistlerin oyuncağına dönüşmüş ve son olarak da bağımsızlık sürecinin son 30 yılını dinci dikta altında geçirmiş Sudan’da güneş doğuyor mu?

    Dinci devlet anlayışının sonlanıyor oluşuna ilişkin haber bile iç açıcı!

    Umalım ve dileyelim!

    Bu süreç bağımsızlık kazanıldıktan sonraki acılı yıllardaki gibi olumsuzlukla anılmasın!

    İçinde bulunduğumuz dönemde SUDANLAŞMAK bu kadar çekici olabilirdi.

    Ceyhun Balcı, 08.09.2020

  • ANKARA

    Ülkemizin ve devletimizin başkenti. Cumhuriyet demek aynı zamanda! Son haftalarda salgının merkezine dönüştü yazık ki. İbretlik bir durumdur! Ankara’da tavan yapan salgın mızrağın çuvala sığmadığının da göstergesidir!

    Ankara’ya ilk gelişim daha önceki yıllardadır. Ama, ben 1969’u anımsıyorum. Sekiz yaşındaydım. Rahmetli babam şeker fabrikasında ziraat mühendisi olduğu için her Ankara seferimizde Etimesgut’a yolumuz düşerdi. Şeker kültürü de demek olan koloni ve misafirhane belleğimde derin iz bırakmıştır.

    1969’dan belleğimde kalan önemli ayrıntı Anıt Kabir’di. Ata’ya ilk ziyaret! Heyecan ve coşkuyla karışık duygulardı.

    Sonraki Ankara ziyaretlerimde Ankara’nın kurumları ve kuralları olan bir kent olduğu kaldı aklımda. Deyim yerindeyse Ankara’ya gitmek, orada bulunmak kendimize çeki düzen vermek demekti. Devletin ve ülkenin merkezi böylesi bir ciddiyetle anıtıydı.

    Yetmişli yıllardaki Ankara ziyaretlerinden birinde televizyonla tanışmıştım. Ulus’taki Akman Pastanesi’nde gördüğüm televizyon izlenmek için değil de gösterilmek içindi sanki!

    Yaşamımın ilk 1/3’ü Anadolu bozkırında geçti. 1979’da İzmir’le tanışma! O gün bugündür Milli Mücadele’nin başladığı ve bittiği yerdeyim.

    Ankara’yla bağlantım eskisi gibi olmasa da sürdü.

    Doksanlı yıllarda Ankara’nın örnek olmaktan çıktığını kır kültürüne uyduğuna üzülerek tanık oldum. Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in önde gelen ölçütüydü toplumu ve dolayısı ile ülkeyi yükseltmek! Artık bu amaçtan ve ilkeden vazgeçilmişti. Ankara hızla düzey yitirmeye başlamıştı. Ankara iyiye değil kötüye uymaktaydı! Hem de ışık hızıyla!

    Birkaç yıl önce Ankara’ya gittiğimizde kendimize çeki düzen vermeyi sürdürüyorduk elbette. Ama, Ankara’ya egemen olan yoz kültürün saldırganlığından korunmaktı artık bu çeki düzenin gerekçesi.

    Cumhuriyet Ankara’sının sergilediği bu geriye dönüşüm bugünkü salgın Ankara’sının da durumunu açıklıyor sanırım.

    Ankara’yı hep sevdim!

    Cumhuriyet’i ve Ata’yı gönülden benimsemiş bir yurttaş olarak!

    Ankaralı dostlar alınmasınlar yazdıklarıma!

    İçten gözlemlerimdir paylaştıklarım.

    Kuşku duyulmasın! İstanbul ve İzmir başta olmak üzere pek çok büyük kentimiz kültürel gerilemeye teslim olmuş durumdadır. Ankara başkent olduğu için biraz daha fazla göze batmaktadır.

     “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu

    Birinciliği beyaza verdiler”

    ÖZDEMİR ASAF

    Ankara özelinde yaşananlar ülke geneli için ölçüdür!

    Cumhuriyet yıkıcılığının işbaşında olduğu 70 yıldır azman kentlerin oluşumuna izin verilmekle kalmadı özendirildi. Salgınla birlikte azmanlaşmanın sakıncaları oluşan can pazarında daha iyi anlaşılır oldu. Normalleşme adı altında sahnelenen acıklı güldürü, yaşanmakta olan Cumhuriyet yıkımını gözlerimizin içine sokmuştur.

    Gelinen bu noktada korunacak ve kollanacak değil ama kurulacak bir Cumhuriyet göreviyle karşı karşıya olduğumuzu kavramak önemlidir düşüncesindeyim!

    Ankara’ya ve Türkiye’ye yazık oldu!

    Ceyhun Balcı, 11.09.2020

  • 9 EYLÜL

    Tarihte 10 yıl ya da 30 yıl savaşları adıyla anılan uzun süreli savaşlar olduğu bilinir.

    Her nedense biz Türklerin 1911’de başlayıp 1922’de sonlanan savaşlarından böylesi bir ad esirgenmiştir. On bir yıllık bu savaşlar dizisi imparatorluğun yıkımına denk düşse de imparatorluğun küllerinden doğan Cumhuriyet’e giden yolu açmıştır.

    9 Eylül 1922’de İzmir’de on bir yıl savaşlarının son kurşunu atılırken barut kokusu yerini diplomasi masasına ve silahlar da yerini kaleme ve ekonomik bağımsızlığa bırakacaktır.

    30 Ağustos’ta İstiklâl Madalyalı dedemden söz etmiştim.

    Annemin dayısı Ali Osman (Şatıroğlu)’nun 9 Eylül’de İzmir’e giren öncü birliklerden birisinde teğmen olduğunu birkaç yıl önce öğrendim. Bir yandan gururlanırken diğer yandan izini sürdüm. Genelkurmay’la yazışarak belgeliklere ulaşmak istedim. Girişimim karşılıksız kalmadı. Osmanlıca özgün olanların yanı sıra Türkçeleştirilmiş belgeler Genelkurmayca paylaşıldı.

    Bu yazıyı okuyan pek çok kişinin soy ağacı incelense bu ve benzeri örneklerin azımsanmayacak sayıda olduğu anlaşılacaktır.

    On bir yıl savaşları Osmanlı’nın sonu anlamına gelse de Osmanlı atalarımız üç anakarada canla başla ve elbette kanla vatan savunmasına koşmuşlar.

    Anne tarafımdan büyük dedem ve büyük amcam da bu seferberliğe katılanlardan olmuşlar.

    Birisi Kanal Cephesi’nde diğeri Galiçya’da görev yapmış.

    Sırada onların izini sürmek var!

    Sonucu bilemesem de heyecan duyacağım kesindir.

    Dilsiz tarihimizi bu yolla dillendirmek biz torunlara düşen önemli görev!

    Vatan bilincini yoksa uyandırmak, varsa pekiştirmek bu yolla olası!

    9 Eylül’de 11 yıl savaşlarını bitiren son kurşunu atanları, Cumhuriyet’i kuranları, Devrimler’i yapanları kurtarıcı, kurucu ve devrimci önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğinde saygıyla anmak, yüce anıları önünde eğilmek bıkıp usanmadan yerine getirmemiz gereken görev.

    Teğmen Ali Osman (ŞATIROĞLU)’nun anısına saygıyla…

    Ruhları şad olsun…

    Ceyhun Balcı, 08.09.2020

  • MASKE ÜZERİNE

    Bilim ve akıldışılık pusuda bekliyor!

    Salgının başlarında saklanmayı ve sessizliği seçen bu öbek şu günlerde sesini yükseltmeye başladı!

    Son 15 günde 10 meslektaşımızı toprağa verdik! Hiç olmazsa onların anısına saygı gereği susmak erdemdir diyorum…

    Tıpkı aşı karşıtlığı gibi “maske karşıtlığı” ne zaman kendisini gösterecek diye kendi kendime sorarken yanıt gecikmedi.

    Antalya’da İdare Mahkemesi’nde açılan bir davada maske kullanımı zorunluluğunun insan sağlığına zararlı olduğu gerekçesi öne sürülmüş. Güncel virüsün büyüklüğünden yola çıkılmış. Maskelerin bu virüsü engelleyemeyeceği savlanmış.

    Yetmemiş!

    Her zaman alıcısı çok olana komplo kuramlarına da dayanılması göz ardı edilmemiş.

    Bilim insanı Prof Dr Mehmet Ceyhan’ın farklı tarihlerdeki maskeye ilişkin görüşleri de “çelişki” olarak görülmüş ve dava dosyasına belge olarak konmuş.

    Mart ayında Prof Ceyhan’la birlikte Dünya Sağlık Örgütü de maske kullanımının gerekliliği konusunda kararlı değildi. İzleyen süreçte hem DSÖ hem de Prof Ceyhan maske kullanımı konusundaki ikilemi aştılar. Bugün Türkiye’de ve dünyada maske kullanımının gerekliliği konusunda kararsızlık sergileyen pek az odak kaldı.

    Tam bu noktada eğitim-öğretim düzeneğimizin yetersizliğine değinmek kaçınılmaz.

    “Yanlışlanabilirlik” bilimin doğasında olan bir önemli özellik. Kuşkusuz herkes bilim insanı değil. Ama, ortalama bir eğitim-öğretimin bilime ilişkin bu temel bilgiyi öğretmesi beklenirdi. Bu temel özelliğin göz ardı edilip “çelişki” olarak algılanmış olması eğitim-öğretim dizgemizin yetersizliğini gösterir.

    Maske karşıtlığı kervanına akademik unvanlı bir hekimin de katılmış olması en az açılan bu dava kadar önemlidir.

    Kurallarla ve kurumlarla barışık olmayan insanımızın maske takma konusundaki gevşekliği hepimizce bilinen bir gerçek. Bu ortamda ve koşullarda böyle bir davanın açılmasının yanı sıra akademik kökenli hekimlerin maske konusunda bilinç bulanıklığı yaratacak tutum sergilemeleri kabul edilebilir bir durum olmasa gerektir.

    Yıl başından bu yana küresel salgınla ilgili pek çok efsanenin yerle bir olduğunu görmedik mi?

    Örneğin, bir yabancı tıp dergisinde bilim insanı oldukları öne sürülenlerin sigara içenlerde Covid 19’un daha hafif gidiş gösterdiğine ilişkin sözde bilimsel yayın yaptıkları yansımadı mı basına?

    Bizim televizyonlarımızda yine akademik unvan taşıyan birinin Covid 19’un Türk geni taşıyanları etkilemeyeceği türünden ipe sapa gelmez görüşleri izlenmedi mi?

    Yaz gelince UV etkisi ve sıcakla Covid 19 salgınının belinin kırılacağı savları ileri sürülmedi mi?

    Bugün için küresel salgın etkeni virüse karşı ne aşı ne de etkili ilâç geliştirilebilmiş değil. Bu doğrultuda umut verici haberler alınsa da her iki seçeneğe de yeterince yakın olmadığımız üzücü olsa da aklımızdan hiç çıkartmamamız gereken gerçektir.

    Geriye kalan bir başka seçenek virüsün değişime uğrayarak başımıza dert olmaktan vazgeçmesidir. Bu da şimdilik olası görünmediğine göre KORUNMA tek akılcı ve gerçekçi davranış biçimidir.

    Korunmada da MASKE, SOSYAL MESAFE ve KİŞİSEL TEMİZLİK üçlüsü biricik üçlüdür. Durum böyleyken KORUNMA yöntemlerinin kamuoyu önünde tartışmaya açılması ne hukuk ne de bilim insanı sorumluluğuyla bağdaşmamaktadır.

    Bütün bunların ötesinde özellikle maske kullanımı bir korunma yöntemi olmanın ötesinde kültürel davranışa dönüşmüştür. Hastalanmak ve hatta ölmeyi göze almak ilk bakışta kişisel bir tercih gibi görünse de, bulaşıcı salgın ortamında hastalanmayı ya da ölmeyi göze almak gibi bireysel tercihlere yer olmadığı oldukça açıktır.

    Maske takmanın kendimize ve dolayısı ile karşımızdakine ve toplamda bir parçası olduğumuz topluma saygı gerecine dönüştüğünü unutmamakta yarar var.

    Böylesi olağanüstü durumlarda toplumun her kesimine ama toplumu etkileme gücü olan önder kişiliklere sorumluluk duygusunun egemen olması anlamlı ve önemli bir gerekliliktir.

    Bugün çok çeşitli ve bir o kadar da akılcı olmayan gerekçelerle karşıtlık geliştirilen maskenin tarihi ilgi duyanlar için öğreticiliklerle doludur.

    Okunması ve yararlanılması dileğiyle :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2020/08/05/gecmisten-bugune-maske/

    Ceyhun Balcı, 03.09.2020

    İlgili bağlantılar :

    https://www.veryansintv.com/dunya-yalan-demek-kolay-ya-maskeler

    https://odatv4.com/maskeye-karsi-harekete-gectiler-26082059.html

    Yazı veryansıntv’de yayınlanmıştır :

    https://www.veryansintv.com/maske-uzerine

  • KORONAYA SİTEMİMDİR

    Küresel salgına insan hakları açısından değil de doğa ve tüm canlıların yaşam hakkı bakımından yaklaşıyorum. Kimi çevrelerde bu yaklaşımımın yadırgandığının da farkındayım. Bu bakış açım gereğince “koronayla mücadele” ya da “koronayla savaş” gibi nitelemelerden de özellikle uzak duruyorum. Bildiğim bir şey varsa insanın bir parçası olduğu doğayla mücadeleden vazgeçerek onunla bütünleşmesi gereğidir. Salgın sürecinde sahneden inmek zorunda kalan başoyuncu insanın yokluğu doğaya ve toplamda yaşama çok iyi gelmiştir. Uludağ İstanbul’dan görünür olmuştur. Hiç de az kazanım sayılmaz.

    Bir konuda koronaya kırgınım!

    Çalışmaya vermiş olduğum 2.5 aylık aradan sonra 1 Haziran’da yeniden mesleğe döndüm. Öncesinde 10 yıla yakın süre toplu taşıma kullanmıştım. Özel taşıt kullanıcılığını ayrıcalıklı durumlar dışında neredeyse unutmuştum.

    Salgın sonrasında işe gidiş gelişlerde özel taşıt kullanımına dönmek kaçınılmaz oldu.

    Bu da unutmuş olduğum karmaşa ortamına dönmek anlamına geldi.

    Pek çok ortamda özel taşıt kullanımına dönüşte artışın söz konusu olduğuna ilişkin istatistiksel bilgilere rastlanıyor. Bu da zaten yoğun ve kalabalık olan trafiği iyice içinden çıkılmaz duruma getirmeye yetiyor.

    Bu koşullar altında ivedi beklentim salgının bir an önce sonlanmasıdır. Böylelikle direksiyon sallamaktan kurtulmak olanaklı olacak.

    Salgın sonlanmadan normalleşme adı altında sergilenen akıldışılık kendisini en çok trafikte duyumsattı.

    Yıllardır özel taşıt kullanımından kopmuş ben ve benim gibilerin her gün zorunlu nedenle trafiğe çıkması bile bir kaygı ve ürkü kaynağıdır.

    Bu olumsuz, kuralsız, vicdansız ve insafsız ortamda var olmak zorunda kalmak bile başlı başına bir acı vericidir!

    Sınır ve kural tanımayan, kendisinden başkalarının haklarına saygı göstermeyi unutmuş ilkel insanlarla aynı ortamı paylaşmak, onlarla kaçınılmaz şekilde karşı karşıya gelmek anlatılır ve katlanılır gibi bir eziyet değil!

    Başından bu yana salgını bir doğa olayı ve hatta evrimin görkemli gösterisi olarak algılamış bir kimse olarak koronaya tek sitemim budur!

    İnsanlığın bir aşı ya da etkili ilâç geliştirmenin hiç de yakınında olmadığını göz önüne alarak umudum virüstedir!

    İnsafa gelip insan yararına evrim geçirmesi tek ve gerçekçi beklentimdir!

    Ancak, böylelikle trafik çilem sonlanacaktır…

    Ceyhun Balcı, 01.09.2020

  • Sinopeli Diogenes Sinop doğumlu.

    Hemşehrimiz!

    Milet yoluyla geçtiği antik Yunan’da üne kavuşmuş!

    Bir fıçıyı mesken tutmasıyla ve elinde fenerle “adam arıyorum” deyişiyle özdeşleşmiş!

    Kinizm’e denk düşen yaşam anlayışı bugün de geçerli! En çok da bu yanından etkilendiğimi söylemeliyim!

    Kinizm’i kısaca doğaya dönmek ya da doğayla bütünleşmek olarak nitelemek olası!

    Günümüzde yerküreyi hız kesmeksizin titreten salgına karşı ne yapacağını bilemeyen insanlığın Diogenes’in binlerce yıl önceden verdiği iletiye kulak vermesi önde kaçınılmazdır.

    Gerektiği kadar edinen, gerektiği kadar tüketen insan doğaya savaş açan insanın yerini hızla almalıdır.

    “Smyrna” yaşadığım kent İzmir’in antik dönemdeki adı!

    Kökeniyle ilgili pek çok görüş olsa da Smyrna adının bir Amazon kraliçesinden köken aldığı kabul gören bir seçenek!

    İzmir’in günümüzde de süren kadına yönelik saygılı ve kapsayıcı özelliğinin tarihsel köklerini adını taşıdığı Amazonlara dayandırmak bilmem yanlış olur mu?

    İki kitap tanıtımı yapmayı amaçladım bu yazıyla.

    Geçtiğimiz günlerde bir solukta okuduğum kitaplar meslektaşı olmakla övünç duyduğum, değerli büyüğüm Dr Suat Çağlayan’ın kaleminden çıkmaydı.

    Mutlaka okumalısınız!

    İlkinde Anadolu doğumlu bir bilgeyi, ikincisinde Anadolu kültüründe önemli yeri olan Amazonları yakından tanımış olacakasınız!

  • DOĞAYLA İNATLAŞMAK

    Korona küresel salgını iyi okunduğunda insana derslerle doludur. Bu boyutta bir önceki salgın 100 yıl önce yaşandığı için korona derslerinin göz ardı edilmesine şaşırılmayabilir. Diğer yandan, bu türden küresel salgınların bundan böyle sıklaşacağı düşünülürse derslerin alınmasında ve özümsenmesinde yarar olduğu kesindir.

    Karadeniz’de hemen her yıl yaşanan seller öyle mi? Bir insanın yaşam süresi bile bu sellerin onlarcasına tanık olmaya yetip de artar!

    Ders alınıyor mu diye sorulursa “ne gezer” demek zorunda kalırız!

    Giresun’daki sel felaketini yaşayanlardan birisi ne de güzel anlatıyordu!

    Vatandaş evindeyken, bir cepheden gelen sel diğer cephedeki duvarı yıkarak yoluna devam etmiş. Bu konutun suyun aktığı yatağa yapıldığı bundan daha kesin şekilde doğrulanabilir mi?

    İnsanın doğaya karşı koyma, onu egemenlik altına alma tutkusu sonuncuyla birlikte Karadeniz’de ya da başka yerlerde yaşanan sellerin ayrılmaz parçası!

    İnsan dediğimiz sözüm ona en gelişmiş ve en üstün canlı temel gereksinimi olan barınağını yapacağı yeri bile seçme yeteneğinden uzaktadır.

    Depremde kâğıttan kule gibi yıkılan, selde suya kapılıp yerle bir olan yapılar tanığımızdır!

    İnsanın sınır tanımaz akıldışılığı zamanı geldiğinde doğanın sert uyarılarıyla karşılaşmaktan kurtaramıyor kendisini!

    Kibirli varlık insan bu yaşadıklarından ders çıkartsa keşke!

    Bilmem sizlerin de dikkatini çekti mi?

    Hem askersel çatışmalarda hem de bu ve benzeri doğal felaketlerde şehit düşenlerin cenaze törenlerindeki dinselleşmenin rengi her geçen gün koyulaşma eğiliminde. Bu önemli ayrıntı aracılığıyla olayların sorgulanmasının, yaşananlardaki önemli ayrıntıların irdelenmesinin önüne geçilmesi gibi bir niyet mi var acaba diye kendi kendime sormaktan alamıyorum kendimi.

    İmar yolsuzluğu ve adamsendeciliği yaklaşık 70 yıldır Türkiye’nin kanayan yarası olmuş durumdadır. Yara iyileşecek ve kapanacak yerde derinleşmektedir. Bu yaranın açılmasından ve iyileşmemesinden birincil sorumlu ülkemizi ve kentlerimizi yönetenlerdir. Bu yanlışın önde gelen oy kazanç kapısı olması ise büyük şanssızlığımızdır.

    Bu kısır döngü kırılmadıkça sellerin felakete dönüşmesinin, orta büyüklükte depremlerin yıkımın yanı sıra can alıcı olmasının önüne geçilmesi zor gözükmektedir.

    Yönetenlerin özendiriciliği ve aymazlığı kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesindir!

    Toplumun bu konudaki sorumsuzluğu ve kolaycılığı görmezden gelinirse haksızlık olur!

    Çözümsüz müyüz?

    Elbette hayır!

    Doğayla inatlaşan değil kendisini doğanın bir parçası sayan, başka canlıların ve doğal varlıkların da yaşam hakkı olduğunu düşünen insan sorunların çözümünde kilit öğedir.

    Doğayla kavgalı, onunla inatlaşan uyum göstermek yerine ters düşen insan tam da doğaya egemen olduğunu zannederken doğanın biriken öfkesiyle karşılaşmaktan kurtulamayacaktır!

    Ceyhun Balcı, 28.08.2020

  • KAĞNI

    Bir kağnının ağır ama kararlı ilerleyişine gözlerimle, uzaklardan bile işitilebilen özgün gıcırtısına kulaklarıma tanık olduğum için kendimi şanslı sayarım.

    Kağnı topraklarımızın Hititlerden kalıt anıtsal varlıklarından birisidir!

    Bir İstiklâl savaşı madalyasına yakından baktığınızda bir yüzünde fonda doğan güneş, onun önünde Büyük Millet Meclisi ve en önde de bir kağnı olduğunu görürsünüz!

    İstiklâl Savaşı kahramanı kağnı

    Kurtuluş Savaşı’nın yapılmasında ve utkuya erişmesinde bunca canlı ve cansız varlık varken boyunduruk, kağnı evi ve bir çift ahşap tekerlekten oluşan kağnının istiklâl madalyasını onurlandırmasının anlamı büyüktür!

    İnebolu’ya Karadeniz donanmasıyla getirilen cephane Anadolu içerine kağnılarla taşınmıştır. Yine Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Kurtuluş Savaşı cephelerine silah başta olmak üzere her türden araç gereç alçakgönüllü ama bir o kadar tarihsel taşıt aracı kağnıyla ulaştırılmıştır.

    Savaşın ve Cumhuriyet’in değerbilir kadroları çoğunlukla bir çift öküzün ama yerine göre atların, eşeklerin çektiği kadim taşıt aracı kağnıyı unutmamış!

    Bir cansız varlık da olsa hakkını göz ardı etmemiş!

    Cumhuriyet’i kuranlar küllerinden doğan ülkenin temeline kanlarıyla, canlarıyla harç koyanları madalyayla onurlandırmış!

    Madalyanın üzerindeki görseller de ince ve soylu bir düşüncenin ürünü olarak çıkmış karşımıza!

    30 Ağustos’u göz ardı edip, başka tarihsel başarıları onun önüne geçirme cinliğinin hemen her geçen gün yükseldiğini izliyoruz.

    Kurtuluş Savaşı utkusu kağnının kamyonu yenmesiyle özdeşleştirilir.

    Kağnının kamyonu yendiği gibi Cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler de yobazlığı ve Cumhuriyet düşmanlığını yenme göreviyle karşı karşıyadır.

    Aklı, vicdanı ve namusu olan herkesin bu göreve dört elle sarılması gerekir!

    İstiklâl madalyasına görsel olan kağnı hemen her gün gözümün önündedir!

    Savaşmış gazilere verilmiş olan İstiklâl madalyası dedemden babama, ondan da bana kaldı.

    Canlı varlıklarımdan sonraki en önde gelen değerimdir!

    Evimin sürekli yaşanan odasında en seçkin yerde asılıdır.

    Her gün gördüğüm dede yadigârı İstiklâl madalyası inanç, direnç ve dayanç kaynağımdır!

    Tıpkı kağnı gibi…

    30 Ağustos, onu yok sayanlara inat kutlu olsun…

    Ceyhun Balcı

  • Küresel salgının alıştığımız yaşam biçimini değiştirmemiz gerektiği uyarısına kulak tıkayanların sayısı oldukça fazla.

    Öngörüsüzlük, ileri görüş eksikliği ve umarsızlık bu uyarının göz ardı edilmesinde önde gelen etkenler.

    Bundan çok değil 9 y önce “hadi canım sen de” denilip geçilecek “uzaktan eğitim” öğrenim kaçınılmaz öğesine dönüştü. Hem milli eğitim bakanlığı hem de YÖK bu kaçınılmazlığa teslim olmuş durumda.

    Uzaktan eğitim iletişim altyapısının ve internete erişiminin sorgulanmasını da zorunlu kıldı. Türkiye’nin her yerinde ve herkeste sağlıklı ve yeterli internet erişimi var mı? Varsa bile herkesin bu erişime ayıracak bütçesi var mı? Uzaktan eğitim eylemli olarak başladığında bu sorun çok daha fazla öne çıkacak.

    Milli Eğitim Bakanı bu konuyla ilgili olarak GSM operatörleriyle görüşmelere başlandığının müjdesini verdi geçenlerde.

    Bu haberi işitir işitmez acı acı gülümsemekten alamadım kendimi!

    İlk aklıma gelen, birkaç yıllık cirosu karşılığında elden çıkartılan ve altın tepside yeni sahibine sunulan Türk Telekom oldu.

    Türk Telekom üzerinden yaşama geçirilen hıyanet bundan daha iyi anlatılabilir miydi?

    En çok gerekli olduğu sırada kamunun elinde bir iletişim altyapısı ve bu altyapıyı yöneten bir şirket olmadığı acı gerçeğiyle yüzleştirdi bizleri küresel salgın. Milli Eğitim Bakanlığı ülkenin gerçek sahipleri internete erişim sağlasın diye GSM şirketinin kapısında el avuç açacaklar belli ki!

    Aman herkes internete erişsin!

    Aman herkese ucuza verilsin türünden yalvarmalar kulağımda yankılanmaya başladı bile.

    Küresel salgın saçtığı korku ve dehşetin yanı sıra son derece iyi bir öğretmen olarak da görevini yerine getiriyor.

    Kamucu, devletçi ve toplumcu anlayış konulduğu mezardan ivedilikle çıkartılmalıdır.

    Salgın sonrası dönem ancak bu şekilde iyi ve olabilen az zararla atlatılabilecektir.

    Şimdi bir an için Türk Telekom’un bir kamu şirketi olarak kaldığını varsayalım!

    Devlet kendi buyruğu altındaki bu şirkete her türlü kamucu ve toplumcu uygulamayı yaptırabilirdi.

    İletişim altyapısının kamuya ait olmaktan çıktığı günümüzde devletin başındakilerin yapabileceği tek şey özel şirketlere yalvarmak ve onlardan sadaka dilenmektir.

    Kamu varlıklarını haraç mezat elden çıkartıp milletin var ettiği şirketleri soyup soğana çevirenler yaptıklarından ötürü suçluluk duyuyorlar mıdır?

    Biraz olsun utanıyorlar mıdır?

    Ne gezer!

    Türkiye, hemen her kesimden insanın utanmazlığı olağan saydığı bir karanlık dönem yaşamaktadır.

    Güncel değişikliklerle boyut değiştiren eğitim-öğretim önceden olduğu gibi paran kadar olmanın yanı sıra internetin kadar olacaktır.

    Ceyhun Balcı, 24.08.2020

  • FINDIK, BOR, GAZ

    Bir ülkenin egemen olduğu topraklarda ya da sularda ekonomik ve stratejik anlam taşıyan değerler bulması sevindiricidir. Bu bakımdan Karadeniz’de bulunduğu açıklanan hidrokarbon kaynakları ayağı bu topraklara basan, gönlü başka yerde olmayan herkesi sevindirir. Kendisini böyle tanımlayan bir yurttaş olarak sevindiğimin altını çizmeliyim. Bu durum yeni gelişmeyi çeşitli yönleriyle irdelememe de engel olmaz.

    İnsan düşünen ve öngören, tarihsel deneyimleri göz önünde tutan bir varlık olarak deneye yanıla öğrenmemelidir. Bu tutumda üstelerse ağır bedeller ödemeyi de göze almış olur!

    Bugün yalnızca tarımsal ve hayvansal üretimiyle 50 milyar dolara yakın kazanç sağlayan Hollanda bundan yarım yüzyıl önce dünya yazınına “HOLLANDA HASTALIĞI” kavramını armağan etti. Kuzey Denizi’nde bulduğu hidrokarbon kaynakları Hollanda ekonomisini felç etti. İlgilisi bağlantıdaki kaynaktan ayrıntısını okuyabilir.

    http://www.mahfiegilmez.com/2019/03/hollanda-hastalg-ve-turkiye.html

    Özetle, bir değere sahip olmak kadar o değeri iyi yönetmek de önemlidir.

    Fındıktan örnek verelim!

    Dünya üretiminin % 60’tan fazlasını gerçekleştiren Türkiye alın teri ve emek akıttığı bu alanda söz hakkına sahip değildir. Fındık ürününün dünya pazarlarındaki ederi Almanya ve İtalya’da belirlenmektedir. Üstelik, Türk yetkililerin bu durumu tersine çevirme yönünde en küçük çaba göstermedikleri de ortadadır. Geçtiğimiz haftalardaki tartışmayı anımsayalım. Türkiye Cumhuriyeti tarım bakanı bu yılki fındık rekoltesi kestirimini fındığın değeri düşecek şekilde açıkladı. Buna karşı çıkan bir milletvekili ise partisinden kovuldu. İki lâfın başında “yerli-milli” diyenler bu ürpertici gelişmeye oralı bile olmadılar.

    Fındık üretimine emeklerini koyanlar, ürünün toplanmasında uzaklardan gelip sefil koşullarda boğaz tokluğuna çalışanlar bir kez daha çok uluslu şirketlerin insafına terk edildiler.

    Fındığın % 60’ını değil de % 100’ünü üretsen neye yarar!

    Dünya üretiminin 2/3’ünden fazlasını karşılamakla böbürlendiğimiz bor madenciliği bir başka ibretlik örnektir. Son yıllarda bordan uç ürünler üretilmesi doğrultusunda bilinç oluşsa da çabaların deterjan ve el dezenfektanı üretimi ötesinde kazanım sağladığına ilişkin bir bilgimiz yoktur.

    Kazma kürekle neredeyse masrafsız çıkardığı boru başkalarına yok pahasına satan Türkiye bordan başkalarınca üretilen yüksek teknoloji ürünlerini izlemeyi sürdürüyor.

    Gelelim müjdeye!

    Karadeniz’de bulunan doğal gaz ya da bir başka yerde bulunacak petrolün Türkiye’de doğru ve yararlı ekonomik sonuçlar yaratacağından emin miyiz?

    Türkiye’de bugün “iktidara mecbur” bir iktidar olduğu kuşkusuzdur.

    Son 20 yılda hemen her seçim öncesinde ülkemizin bir yerlerinde petrol ya da başkaca bir değerli varlık bulunduğu haberi almaya alışmış bizlerin son habere de ölçülü yaklaşması yadırganmamalıdır.

    Karadeniz’de doğal gaz bulduğumuz doğru mudur?

    Doğruysa sözü edilen nicelik güvenilir midir?

    Güvenilirse bulunan gaz verimli ve kabul edilebilir maliyetle çıkartılıp kullanıma sunulabilecek midir?

    Bu ve benzeri sorular seslendirilmeksizin kısa erimli siyasi amaçlara ve iktidar koltuğunu korumaya odaklanmış bir anlayışın sorgulanmasından uzak durulması yurtseverlikle ve hoşnutlukla açıklanabilir mi?

    Sahip olunan ya da varlığı yeni saptanan değerin çöküş ya da felaket yerine gönenç getirmesi onun yanına aklın konmasıyla da yakından ilintilidir.

    Daha açık deyişle, bulunan gaz Türkiye’nin güncel ve ivedi sorunlarını çözmeye ne denli katkıda bulunacaktır?

    Soru sormanın unutulduğu ve unutturulduğu Türkiye’de sormaktan vazgeçmeyen birisi olarak sorularımı sıraladım!

    Yanıt alabilir miyim dersiniz?

    Azimli ve kararlı duruşumuzu sürdüreceğiz…

     Ceyhun Balcı, 22.08.2020