• 1 Mayıs Emek Bayramı Kutlu Olsun!

    Bu yıl alışık olmadığımız koşullar altında kutluyoruz 1 Mayıs’ı.

    Bu 1 Mayıs’ı Koronayla baş etmede ön cephede canları pahasına görev yapan hekimlerle sağlık çalışanlarına adamak çok yerinde olacaktır.

    Hepsine tüm emekçilerle birlikte selâm olsun.

    Fotoğraflar Şikago Hay Market (Samanpazarı)’dan!

    1886’da burada yaşanan ölümlü çatışmaların 1 Mayıs kutlamalarının başlamasına kaynaklık ettiği genel kanıdır.

    Bunu doğru bulmayanlar da olduğunu ekleyelim.

  • Çoğu kimse bu olağanüstü koşullar altında bayram neyimize diyebilir. Demesin!

    Tersine coşkuyla kutlamalıyız 23 Nisan’ı!

    O güzel bayrama anlam katanların anısına saygı gereği…

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı varlığını borçlu olduğu TBMM’nin 100. Açılış yıldönümünde bir kez daha coşkuyla kutlayacağız.

    Bu kez daha önceden hiç olmadığı şekilde evlerimizde olacağız. Bedenlerimizin değil ama gönüllerimizin katılımı coşkumuza güç verecek!

    Atatürk’ün yaptığı pek çok şey, bu dünyada hiç silinmemecesine bıraktığı sayısız iz algılanmayı ve anlaşılmayı bekliyor!

    Geleceğin ağaçları olacak olan bugünün fidanları çocuklar Atatürk’ün savaş alanlarında geçen yaşamının önemli kahramanları oldu.

    Dünyanın ilk paylaşım savaşı 4 yıl sürse de Türklerin savaşı bu sürenin neredeyse 3 katı zamanda sona erebildi.

    Tarih 9 Kasım 1916

    Mustafa Kemal Çanakkale Savaşı sonrasında yine görevde. Bu kez Güneydoğu’da!

    Her görevinde olduğu gibi karargâh yerine alanda!

    Savaş alanlarında kalmış olan acıklı görüntüler artık yurdun hemen her köşesinde boy göstermekte!

    “Yollarda birçok muhacir gördük, Bitlis’e avdet ediyorlar. Cümlesi aç, sefil, ölüme mahkûm bir halde 4-5 yaşlarında bir çocuğu ebeveyni yol üzerinde terk etmişler, bu da bir karı kocanın peşine takılmış. Onları ağlayarak 100 metreden takip ediyor. Kendilerini niçin çocuğu almadıkları için tekdir ettim. ‘Bizim evladımız değildir’ dediler.”*

    *: Yukarıdaki kısa bölümce Prof Dr Nejat Akar’ın I. Dünya Savaşı’nda Çocuklar kitabından alıntılandı.

    Kitapta yukarıda paylaşılanın benzeri daha pek çok çocuk manzarasını okumanız olası. Ne zaman elime alsam kendimi kaptırıp bir kez daha okurum. Elbette duygulanarak!

    Savaşlar Anadolu halkını yoksul ve yoksun bıraktı! Ama, en büyük zararı da çocukları kimsesiz bırakarak verdi.

    Bu manzaralara yakından tanık olmuş Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuk sevgisinde, çocukları koruma, kollama eğilimine şaşırmak gereksiz. Biyolojik anlamda çocuğu olmayan Atatürk çok sayıda çocuğu evlat edinerek yazgılarını değiştirdi. Gerçekte Türk Milleti’nin bütün çocuklarını evladı bildi.

    Böyle olduğu için de daha Cumhuriyet kurulmadan önce devrimci Dr Mehmet Fuat Umay uzak ellerde yollara düştü. Onun ilginç öyküsüne bağlantıdan erişebilirsiniz.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/11/26/mehmet-fuat-umay/

    İşte 23 Nisan, çocukları evladı sayan büyük kurtarıcının onlara küçük bir armağanıdır!

    Kutlu olsun…

    Ceyhun Balcı, 21.04.2020

  • Covid-19 henüz tanıdığımız, yaklaşım ve tedavi konusunda bilim ortamının alışılmış evreleri beklendiğinde geç kalma olasılığının yüksek olasılık olduğu güncel dert. Çin’de başlayan Covid-19 deneyimi, uzak ve yakın doğuda, Avrupa’da ve elbette ABD’de birikerek artıyor. Daha çok, önceden bilinen ve başka amaçlarla kullanımda olan ilâçların yeni duruma uyarlanması sürecini yaşıyoruz. Bir bakıma o yeni olmayan ilâçlara dört elle sarılıyoruz.

    Diğer yandan aşı çalışmaları sürüyor. Pek çok kez yinelendi! Aşı çalışmalarının şu andan başlayarak 9-12 aydan önce tamamlanması ve insanlara uygulanabilir duruma gelmesi beklenmiyor. Kuşkusuz ilâç çalışmaları da sürdürülüyor. Ancak, yeni bulunmuş bir ilâcın da insanlarda kullanımı kısa zaman aralığında söz konusu olamayacaktır.

    Bilindiği gibi tüberküloz mikrobuyla birlikte kolera ve şarbon etkenlerini de bulan Alman mikrobiyolog Robert Koch’u anmadan geçmemek gerekir. Adı Berlin’deki enstitüde yaşatılmaktadır.

    Robert Koch (1843-1910)
    Robert Koch’un adını taşıyan Berlin’deki enstitü Almanya’nın önde gelen bilimsel araştırma kurumlarından birisi olarak varlığını sürdürüyor.
    Kuruluş tarihi : 1 Temmuz 1891

    Geçtiğimiz hafta çok bilinen bir aşının, asırlık BCG aşısının Covid-19’la ilişkisini irdeleyen yayınlara rastlandı pek çok ortamda. BCG’nin açılımına göz atıp sürdürelim. Bacillus Calmette-Guérin. Pastör Enstitüsü’nden Leon Charles Albert Calmette Robert Koch’un bulduğu Mycobacterium tuberculosis basili üzerine yoğunlaşmıştır. Calmette meslektaşı Camile Guérin’le birlikte çalışmaktadır. Gliserin ve safraya batırılmış patates dilimleri üzerinde tüberküloz basillerinin çoğaldıklarını gözlemlerler. Bu işlemi 1908-1921 arasında pek çok kez yinelerler. Bu koşullar altında atenüe (zayıflatılmış) bakteri üretmişlerdir böylece. Aşıya giden yolda ilk adım atılmıştır. İnsanlara yönelik ilk aşama hiç de yüz güldürücü olmamıştır. 1930’da Almanya’nın Lübeck kentinde BCG aşısı uygulanan 72 çocuk yaşamını yitirmiştir. Bilim tarihinde bu ve benzeri acıklı olayların sayısı hiç de az değildir. Sonradan anlaşıldığı kadarı ile aşıdaki zayıflatılmış bakteri zincirine çok daha hastalandırıcı zincirler bulaştığı için yaşanmıştır ölümler. Bu kötü başlangıç hekimlerin de ailelerin de bu yeniliğe kuşkuyla bakmaları sonucunu doğurmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında bulunan antibiyotikler aşı konusundaki çalışmaların da aşınmasına neden olmuştur. Antibiyotikler umut verse de mikroorganizmanın evrimleşmesiyle direnç geliştirmesi aşıya olan gereksinimi yinelemiştir.

    Leon Charles Albert Calmette (1863-1933)
    Camile Guérin (1872-1961)

    BCG ile ilgili son yayına dönecek olursak! Johns Hopkins Üniversitesi Bloomberg Halk Sağlığı Okulu’nda yapılan küresel ölçekli araştırma zorunlu BCG aşısı olmuş toplumlarda Covid-19 kaynaklı ölüm oranının 5.8 kat daha az olduğunu göstermiş.

    Araştırmacılar BCG aşısı olmuşların Covid-19’u daha hafif atlattıklarını ve dolayısı ile ölüm oranlarının da düşük olduğunu göstermişler. BCG aşısının elde bulunuşu ve küresel ölçekte kullanıma hazır oluşu aşı ve ilâç arayışlarının kısa erimde sonuçlanmayacağı düşünüldüğünde son derece değerlidir.

    BCG aşısına bağlı ölümün milyonda bir olmasına karşılık Covid-19’dan ölümün çok daha yüksek oranda olduğu unutulmamalıdır.

    Her ne kadar DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) BCG aşısı ile Covid-19 arasında henüz ilişki kurulamayacağı düşüncesindeyse de başlamış olan klinik çalışmalar bu sorunun yanıtını kesin olarak vermeye adaydır.

    BCG aşısının koruyuculuğu Amerikan futbolunda başarı şansı son derece sınırlı olan ve çaresizlikle gerçekleştirilen ileri doğru hamleye benzetilmiş kimi bilimcilerce. Özünde sıtma ilacı olan bir molekülün bugün Covid-19 tedavisinde protokole girmiş olduğu düşünüldüğünde üzerinde durmaya değer bir şans olduğu göz ardı edilmemeli. Buna ilişkin bir başka örnek büyükbaş hayvanlarda parazit ilâcı olarak kullanılan bir diğer moleküldür.

    Bu arada, BCG aşısının zorunlu olduğu örneğin Doğu Almanya’daki durumla Batı Almanya’daki karşılaştırıldığında; ya da benzer karşılaştırma İspanya-Portekiz arasında yapıldığında yabana atılır bir düşünce olmadığı ortaya çıkar BCG-Covid-19 ilişkisinin.

    Covis-19’la savaşta kamucu-devletçi-toplumcu yaklaşımın başarı sağlamada anahtar öneme sahip olduğu geçtiğimiz birkaç boyunca yaşananlarla ve yaşanmakta olanlarla doğrulanmış oldu.

    BCG aşısının Covid-19’a karşı etkinliği bilimsel olarak da kanıtlanırsa günümüzde giderek tırmanan ve kimi devletlerin oralı olmadığı aşı karşıtlığının kırılmasına da katkıda bulunacağı kuşkusuzdur.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin de kuruluşundan hemen sonra bulaşıcı hastalıklarla savaşmış bir ülke olarak yakın zamana dek aşı zorunluluğunu korumuş olduğu unutulmamalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin bilimsel gerçeklere ve akla uygun olmayan şekilde verdiği kararla bu duvarda bir gedik açılmıştır. Aşı reddi olguları son istatistiklere göre 30 bine dayanmış durumdadır.

    Adını taşıyan hıfzıssıhha enstitüsünün yerinde yeller esse de Dr Refik Saydam unutulmamalı.

    Aşının kurtarıcılığı hiç umulmadık bir örnekle bir kez daha pekiştirilebilir.

    BCG Atlası incelendiğinde Avrupa’nın doğusundaki görüntü sosyalizmin ölüsü bile insanların yaşamını kurtarıyor dedirtebilir insana.

    Cumhuriyet’i kuranların BCG’yi zorunlu aşılar listesine koyma bilgeliği de hiç ama hiç unutulmamalıdır.

    Ceyhun Balcı, 19.04.2020

  • Uzun zamandır varlığı bilinen korona virüs biz insanları hastalandırıp öldürmeye başlayınca ilgimizi çekti. Yarasa, yılan, pangolin derken komplo kuramlarının sayısız çeşidi dile getirildi.

    Bu arada, virüsün kendi sağkalımı için gerçekleştirdiği evrimin biz insanların zararına sonuçlar yarattığına tanık olduk.

    Üç ayı aşkın süredir bir yandan virüsle savaşan insanlık diğer yandan savaştığı nanometrik protein sarmalını tanımaya çalışıyor.

    Aşı ve etkili ilâç dışında umarın yokluğunu yinelemekte yarar var. Buna karşılık virüsü ortadan kaldırmasa da kitlesel etkinliğini yavaşlatmak ve dolayısı ile sağlık sisteminin işlerliğini ayakta tutmak çok önemli. Bu nedenle de evde kalmak, toplumsal yaşama olabildiğince ara vermek bugünün önde gelen gerekliliği.

    Çin’de başlayan salgın sıfır noktasında denetim altına alındı. Çin’in sert ve hoşgörüsüz önlemleri başlangıçta bu işi ciddiye almayanların tepkilerine yol açsa da bir başarı öyküsünün yazılmasında etkili oldu. Diğer doğu Asya ülkelerinin de bu bağlamda başarılı olduklarını söylemek olası.

    Virüs batı Asya’ya ulaştığında İran örneğinden yola çıkarak insanlığın sarsıntı yaşamaya başladığı görüldü. Orası İran, biz Avrupa ve ABD’yiz böbürlenmelerinin de çok geçmeden yerle bir olduğunu korku filmi izler gibi izlemeye başladık.

    Böylelikle ezberler de bozuldu! Küçücük organizma doğru bildiğimiz yanlışları suratımıza vurdu.

    Covid-19’un ülkemizde geç etki göstermeye başlaması şarlatanlara alan açtı. Türk genleri Covid-19’a dirençli diyebilen ya da kelle-paça reçeteleri yazmayı sürdürmekte sakınca görmeyen akıl ve bilimdışılık şu günlerde ortalıkta görünmez oldu. Bizim başaramadığımızı virüs başardı! Şarlatanların toplumsal önderliğine son verdi.

    Diğer yandan, İtalya virüsün pençesine düşen ilk ülke oldu. Pençesine düşmek ne söz! Zavallı durumuna düşen bir İtalya gerçeği serildi gözlerimizin önüne. Oysa, salgının ilk haftalarında Kuzey İtalya’da Çinli turistlerin saldırıya varan yakışıksız davranışlarla karşılaştıkları haberleştirilmişti. İtalya İnsani Gelişmişlik’te dünya 29.su, kişi başına sağlık harcamasında da 3.400 USD ile hatırı sayılır konumdaydı.

    Çok geçmeden İspanya ağlatısı sahne aldı. İnsani Gelişmişlik’te 25., sağlık harcamasında kişi başına 3.200 USD harcayan İspanya’da hastane koridorlarının bile dolu olduğu, yaşlı bakımevlerinde doktor yüzü görmeden yaşamını yitirenlerin olduğu öğrenildi.

    İnsani Gelişmişlik’te 26., kişi başı sağlık harcamasında 4.600 USD ile hem İspanya hem de İtalya’dan uzak ara önde Fransa’nın da Covid-19’la baş etme savaşında başarılı olamayanlar listesine eklendiğini gördük.

    Bir de şaşkınlık ve iş bilmezlik örneği vardı Avrupa’da. İngiltere! Sürü bağışıklığı hedefiyle yola çıkan üzerinde güneş batmayan imparatorluğun amiral gemisinin ayağı başbakanı, prensi ve başka yetkilileri hastalanınca suya erdi. İnsani Gelişmişlik’te 15. olan İngiltere kişi başına 4.000 USD’yi aşan sağlık harcamasıyla üstlerde yer alan ülkeydi.

    Avrupa’da pek çok ülke çok da kötü durumda değil belki. Ama, Almanya’nın özellikle başarılı görünen büyük ülke olduğunu söylemekte yarar var. Almanya İnsani Gelişmişlik’te ilk sırayı zorlarken, kişi başına sağlık harcaması 5.500 USD düzeyindedir.

    Küresel salgını başından bu yana ciddiye almak yerine Çin’i suçlamayı aşağılamaya vardıran dünyanın bir numaralı gücü ABD hakkında saatlerce konuşulsa, sayfalarca yazılsa yeridir. İnsani Gelişmişlik’te 15. olan dünyanın en çok bilimsel üretim yapan bir numarası kişi başına sağlık harcamasında da 10.000 USD eşiğini aşmış tek ülke olarak uzak ara öndedir. Bu yazının yazıldığı sıralarda günlük can kaybı dört basamaklı sayılarla bildirilmekteydi.

    Çin, Almanya, Güney Kore, Japonya ve elbette Küba nasıl başarılı oldu sorusunu yanıtlamaya geldi sıra.

    Kamuculuk/devletçilik, disiplin ve koruyuculuk bu başarı öyküsünü tanımlamak için seçilebilecek anahtar sözcüklerden bir kaçıdır.

    Birkaç ay önce Çinlileri aşağılayan İtalya’nın yardımına Kübalılarla birlikte yine Çinliler koştu. Yanı başındaki Avrupa’ya ve dolayısı ile önemli parçası olduğu AB’ye ise şu günlerde düşen özür dilemek oldu.

    Yardıma koşmada ön alan Küba’nın adına insani gelişmişlik listesinde rastlamak bile neredeyse olanaksızdır. On bir milyon nüfuslu İngiltere büyüklüğündeki bu ada ülkesinin kişi başı sağlık harcaması yardımına koştuklarının epeyce altındadır. 2000 USD’yi biraz geçkindir.

    Ülkemize gelince!

    İnsani Gelişmişlik’te kabaca 50. sıralarda olan Türkiye’nin kişi başı sağlık harcaması 1000 USD’nin biraz üzerindedir. Ülkemizi yönetenlerin kuşkularımızı besleyen davranışlarının olduğu da bir gerçek. Ancak, her şeye karşın en azından şu ana dek Türkiye’nin Covid-19’la savaşta dünyanın gelişmişlikte ve sağlık harcamasında önlerde yer alan ülkelerin durumuna düşmemiş olduğu ortadadır.

    Bu gelişmelerden çıkartmamız gereken sonuca gelince!

    İnsani Gelişmişlik, kişi başına düşen gelir ve kişi başına yapılan sağlık harcaması gibi ölçütler ülkelerin gelişmişlik sıralamasında kullanılıyor.

    Sağlığa çok para harcamak da başka bir alana savurganca yatırım yapmaktan farksız bir yanlış!

    Son yıllarda yalnızca ülkemizde değil dünyada da nitelik yerini niceliğe bıraktı. Başka deyişle sağlık temel bir insanlık hakkı ve gereksinimi olmaktan çıkartılarak kazanç aracına dönüştürüldü. Durum böyle olunca toplumları korumak ticari kurumlara para kazandıran bir olgu olmaktan çıktı. Önce hasta et, sonra tedavi edersin anlayışı adım adım ortama egemen oldu.

    Sonuç : İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere ve A.B.D.! Bunca yılın yanlışı bedel ödetiyor! Üstelik bu bedel canla ödeniyor! Maskeye, tuluma, gözlüğe muhtaç duruma düşmek başka nasıl açıklanabilir?

    Bu süreçte emperyal haydutluk olaylarına da tanıklık ettik! Fransa, A.B.D., Çekya ve başka ülkelerin el koyma gösterileri de ibretlik iz bıraktı hazırlıksız dünyada.

    Bir ülke vatandaşını bulaşıcı bir hastalıktan korumada umarsızlığa sürükleniyorsa sayıların ve bu sayılara dayalı gelişmişlik düzeylerinin ne önemi olabilir?

    Korona ÖNCESİ-SONRASI diye tanımlanacak bir çağ değişikliğine yol açacak gibi görünüyor. Gandi’nin “Basit yaşa, başkaları da yaşayabilsin!” sözünü yaşama geçirmek bir zorunluluk olarak algılanmalı.

    Biz koronayı öğrenirken, korona da bize öğretiyor.

    Öğrenmenin ve öğretmenin hiç sonu gelmeyen bir süreç olduğunun bir kez daha farkına vararak….

    Korona’ya insanlık ve doğa adına teşekkürler…

    Ceyhun Balcı

    18.04.2020

  • Covid-19’la baş etmeye çalıştığımız bugünlerde aksaçlı delikanlılarımızı epeyce üzdük.

    17 Nisan seksen yaşındaki delikanlının doğum günü!

    Seksen yaşındaki delikanlı yerinde yeller esse de sağlıklı ve dimdik ayakta!

    Köy Enstitüleri karanlıkta kalmış, yetmemiş buna alışmış bir toplumun yazgısını değiştirdi. Var olduğu kısa sürede yol açtığı değişim öylesine büyük etki yarattı ki; ortadan kaldırılmaları bir an önce sağlandı!

    Başka deyişle iyilik, güzellik, insanca yaşam çok görüldü yorgun ve yoksun ama muzaffer Anadolu halkına!

    Tarık Akan’ın yönettiği belgesel. Mutlaka izlenmeli.

    Aradan geçen 80 yıl Köy Enstitüleri’ni konuşmamıza engel olamıyorsa o kurumların önünde saygıyla eğilmek kaçınamayacağımız görevdir!

    Özgün Köy Enstitüleri olgusuyla bizleri tanıştıran İsmet İnönü, efsane bakan Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’u saygıyla anmamak olası mı?

    Yüzyıllarca itilip kakılmış yüzlere yansıyan coşkuya dikkat!

    Bir yaşanmışlıkla son vermeli yazıya!

    Kastamonu Gölköy’de enstitü açılacağı haberini alan yerel uyanıklar ellerini ovuşturmaya başlamışlar. Tuğla ve kiremit üreticilerinin keyfi yerine gelmiş! Nasılsa kazanç cepte diye düşünmüş olmalılar. Bir edeni 3’e 5’e satma fırsatı doğmuştu ne de olsa! Avuçlarını yaladılar!

    Köy Enstitüleri orada okuyacaklarca yapılacaktı! Tuğlasına, kiremidine varıncaya dek!

    Kendisi de köy enstitülü olan Mehmet Başaran’ın kirizma benzetmesine yer verelim. O köy enstitülerini toprağı altüst etmek demek olan kirizmaya benzetmiş. Anadolu’nun yeniden doğuşu demek de olan köy enstitülerine ve onlara can verenlere bin selâm olsun!

    Ceyhun Balcı

    16 Nisan 2020

  • Veryansıntv güncel sorun korona temalı e dergi yayımladı.

    İlgilenenler bağlantıdan erişebilirler.

  • Covid-19 Küresel Salgını aklın ve bilimin rehberliğinin önemini anımsatması bakımından önemli ders verdi. Her düşünceden, inançtan ve eğilimden olup can derdine düşenlerin akla ve bilime kulak vermeye zorunlu olmaları kuşkusuz değerli bir gelişme.

    Çokça sorulan bir sorudur!

    Özellikle de, evrimi küçümseyenler, böyle bir şeyin gerçek olamayacağını savlayanlar için kendilerini kurtarma sorusudur!

    Her ne kadar bilimin dinle bir derdi yoksa da dincilerin bilimle derdi olduğu muhakkaktır.

    Soruya dönersek!

    Gelişmiş canlı insan ya da ona eşdeğer gelişmişlikteki bir başka canlıdaki evrimi gözlemlemeye yaşam süremiz yetmez. Hatta, kuşaklar boyunca süren evrime tanıklık için en azından yüzbinlerce yıl gerekir.

    İşte bu ayrıntıdan güç alan çok bilmiş dinciler ya da evrim karşıtları kendilerince karşıtlarını zor durumda bırakacak soruyu patlatırlar.

    “Evrimle ilgili örnek verir misiniz?”

    Tek hücreli canlılar ya da virüsler gibi hücresel canlı bile olmayanların evrimi ilk akla gelen örneklerdir. İnsan yaşamı bu ve benzeri canlılardaki evrimleşmeleri gözlemeye fazlasıyla yetse de gözle görülmeyen, elle tutulmayan bu canlılarla ilgili örnekler de evrim karşıtlarını doyurmaya yetmez çoğu kez.

    Covid-19’un etkeni olan virüs yarasadaki yaşamını bir yana bırakıp insana geçerek evrim gerçeğini gözümüzün içine soktu.

    Mutasyon geçirerek evrimleşti. Ne ki, bu evrimleşme virüsün yararına insanın zararınaydı. Unutulmamalı! Canlıların evrimi hemen değişmez şekilde kendi yararlarına olmayabilir. Bugün yeryüzünün egemeni olan insanın da mükemmel sayılamayacak pek çok evrimsel değişim gösterdiği bir gerçektir.

    Şimdilerde ne aşısı ne ilâcı olan virüsten beklentimiz kendisi zararına, insan yararına mutasyonla evrimleşerek başımıza dert olmaktan uzaklaşması biricik umudumuzdur.

    Başka deyişle, evrimleşerek bizi hastalandıran mikroorganizmanın yine evrimleşerek bizi hastalandırmaktan vazgeçmesini diliyoruz. Elbette, virüs ne bizim çektiklerimizin farkında ne de bizi duymakta!

    Gerçekte virüsün tek derdi kendi yaşamını sürdürmek! Bunu başardığı sürece kendisini yaşatacak, bizi ise şanslıysak hastalandırmakla yetinecek! Daha kötüsü ölümümüze yol açacak. Virüsün bizi öldürmesi virüs açısından başarılı bir eylem gibi görünse de; yaşamını sürdürmek için bir başka insan bulma zahmetine de girmesi anlamına gelecek!

    Korku yaratan, ürküten ve sonu ölümle bitebilen bu yolda biz insanların önemli bölümünün evrimin görkemli gösterisini fark etme gibi bir seçeneği yok.

    Çinliler yarasa yemeseydi türünden yerlerde sürünen bir söylentiye kulak asan insanlığın evrim gerçeğiyle tanışma fırsatıdır aynı zamanda Covid-19 küresel salgını!

    Bilim için de fırsat doğmuştur böylelikle!

    Ancak, bu fırsatı dinle hesaplaşmak için değil de çok daha akılcı kullanmak gerekir.

    Bir de bilimin ve evrimin görkemli gösterisinden kaynaklı fırsat kullanılırken BİLİMCİLİK sapkınlığına düşülmemelidir.

    Unutulmamalıdır ki; toplumların kültürel eğilimleri bir olayla farklılaşma gösterecek denli köksüz değildir. Buna karşılık, Covid-19 küresel salgını kültürel düzlemde iz bırakacak boyutta etkiye sahiptir.

    Nonometrik bir protein sarmalının yarattığı onca olumsuzluğa karşılık bırakacağı derin iz olduğunu da görmezden gelmemek gerek. Bu izi olumluya dönüştürmek de bilimciler başta olmak üzere akıl ve bilimin yol göstericiliğini rehber edinmişlerin elindedir.

    Dinciliğin karşısına dikilirken dinciliğin hatasına düşmeden akıllıca davranmakta sayısız yarar var!

    Tersi durumda bağnazlık duvarına çarpmak kaçınılmaz olur!

    Ceyhun Balcı, 09.04.2020

    Okuduğunuz yazının esin kaynağını aşağıdaki bağlantıdan okumanız dileğiyle.

  • Bağlantıdaki haberi okuyunca “Batı Cephesinde yeni bir şey yok” demekten alamadım kendimi. Doğrusunu isterseniz hiç şaşırmadım.[1]

    Batı emperyalizminin ırkçı tıp anlayışının izlerini Sanayi Devrimi’nden başlayarak sürebiliriz. Sanayi Devrimi’yle birlikte kendisini gösteren uzaklara ilgiyi emperyalizmle de özdeşleştirmek olasıdır. Sömürgecilik olarak da gelişen bu süreçte emperyal ülkelerin fatihleri çok uzaklarda farklı insan öbekleriyle karşılaştılar. Gelişmişlik bakımından kendilerinden geride olan bu insan öbeklerinin zaman içinde ortadan kaldırılması gereği doğdu. Bu silahla yapıldığı gibi tek kurşun atmaksızın mikroplar aracılığıyla da başarıldı.

    Emperyal ülkelerde hızla gelişen bilim bu konuya da ilgisiz kalmadı. Canlılar sınıflanırken insanlar da sınıflandı. Irk hiyerarşisinin oluşumu tam da bu döneme rastlar.

    Charles Darwin’in Evrim Kuramı’nı ortaya atması sonrasında insanları ırklara ayırarak üstün/aşağı sınıflamasını egemen kılmaya çalışanlar için Darwin Kuramı can simidi oldu. Her ne kadar Charles Darwin’in kendisinden kaynaklanmasa da Darwin adı Sosyal terimiyle birleştirilerek insanların ayrıştırılması yolunda adımlar atıldı. Bu noktada Herbert Spencer adını bir kenara not etmekle yetinelim. Spencer’ın Sosyal Darwincilik kuramı biyolojik tanımdaki uygun olanın sağkalımından yola çıkarak güçlünün sağkalımı üzerinde yükseldi.

    Francis Galton (1822-1911)[2]

    Herbert Spencer (1820-1903)[3]

    Beyaz, ya da ırklar hiyerarşisini ortaya atanların deyişiyle Kafkasyalı deri rengi farklı olanlardan daha üstün olarak tanımlanmıştır.

    İlerleyen süreçte fatihlerin eriştiği yerlerdeki yerli halkların emperyal ülke topraklarına ulaşması söz konusu oldu. Bu durumda emperyalde gelişen kaygı kendi üstün ırkının saflığının bozulmasıydı. Irk saflığını korumak amacıyla ırk karışımının önüne geçilmesi düşünceleri seslendirilmeye başladı.

    Charles Darwin’in kuzeni de olan Francis Galton’un dağarcığımıza kazandırdığı ÖJENİK kavramıyla tanışmamız da az önce özetlediğimiz gelişmelerin bir sonucu olarak algılanmalıdır.

    Öjenikle birlikte ırk ayrımcılığının bilimsel bir temele oturtulması çabaları güç kazanmaya başlamıştır. Daha açık söylemek gerekirse tıp alanına da yansıyan ırkçılığın bilimsel dayanaklara kavuşturulması temel amaç olmuştur.

    Fransa’da Hipokrat Andı içmiş hekim unvanı taşıyanların ağzından çıkanların içinde bulunduğumuz çağda pek çok kişide dehşet yaratmış olması olağandır. Ancak, emperyalizmin ırkçı tıp anlayışının tarihini biraz olsun bilenlerin buna şaşırmaması da bir o kadar olağandır.

    İngiltere’de doğan öjenik iki savaş arasında ABD’de uygulama alanı buldu. Kısırlaştırma ve ırk karışımını önleme amaçlı evlilik yasaklarına varan bir dizi OLUMSUZ ÖJENİK uygulaması ABD eyaletlerinde yasal düzenlemeler desteğinde hız kazandı.

    Öjenik Cumhuriyeti : ABD[4]

    Bu arada, ABD-Almanya ilişkileri üzerinden uygulamaların Almanya’ya aktarılması söz konusu oldu. Nazi Almanyası’ndaki pek çok uygulama ABD  vakıflarının (Carnegie ve Rockefeller) desteğini aldı. Toplama kamplarında yaşam sonlandırmaya varan uygulamaların da öjenik temelli gerekçeleri olduğu hiç unutulmamalı.

    Nazi Doktorları[5]

    İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’ndaki uygulamalarla yeterince kirlenen ve sicili bozulan öjenik adını değiştirerek varlığını ve etkinliğini sürdürdü. Genetik kavramının arkasına saklanan öjenik ruhu böylece koruma altına alınmış oldu.

    Batı tıp ortamında Nazi Almanyası’nı aratmayacak, vahşet düzeyinde uygulamalar hiç de eksik olmadı.

    Birkaç örnek vermek gerekirse!

    İlki Tuskegee Deneyleri oarak bilinir. Çalışmanın tam adı : “Siyahi Erkeklerde Tedavi Edilmemiş Frengi Tuskegee Çalışması”[6]

    Tuskegee Deneyleri[7]

    Bu çalışmada frengi hastası 399 kişi çalışmaya eklenirken 201 frengisiz birey kontrol grubu olarak alındı. Çalışmanın başladığı tarihte yeni bulunmuş olan ve 1945’te frengi tedavisi için d kabul edilen penisilin tıpta yerini alırken bu çalışmada yer alan hastalar bu önemli tedavi aracından yoksun bırakıldılar.

    Etik olarak kabul edilemez bu çalışmanın sonlandırılabilmesi ancak 1972’de olası olmuştur. Çalışmanın Amerikan Halk Sağlığı Kurumu’nca yürütüldüğünü unutmamakta yarar var.

    Bir diğer ırkçı tıp uygulaması Guatemala kaynaklıdır. Amerikalı hekimlerin yönetim ve denetimindeki çalışmanın başına Dr John Cutler atanmıştır. Sayıları 1308’e varan tutuklu/hükümlü, asker ve akıl hastanelerinden toplananlara herhangi bir bilgi verme gereği duyulmaksızın cinsel yolla bulaşan hastalıklar enjeksiyon yoluyla bulaştırılmıştır.[8] Hem etik hem akademik açıdan kabul edilemez bir çalışmadır. Bir önemli ayrıntı daha! Guatemala çalışmasının başlatıldığı 1946’da Nazi doktorları Nürnberg’de yargıç karşısına çıkmaktaydı.

    Yakın zamanda edinilmiş bir ilâç deneyine de değinmekte yarar var. Dünyaca ünlü bir ilâç devi de tıpkı bugün Fransızların düşündüğü gibi yeni kullanıma sunmayı düşündüğü  ilacı Nijerya’da değersiz siyahiler üzerinde denemeyi tasarlamıştı. Hoyratlık ve vicdansızlık pek çok ölüme neden oldu. Ödence davaları yakın zamana dek sürdü.[9]

    Ülkemizde de futbol oynamış, ter dökmüş Drogba başta olmak üzere eski futbolcuların tepkisi son derece anlamlı ve değerlidir. Hem etik ve insani olmayan bir eylem girişimini dikkatimize sundukları için. Hem de emperyalizmin ırkçı tıp anlayışının günümüzde de hız kesmeksizin varlığının altını bir kez daha çizmemize fırsat verdikleri için.


    [1] https://veryansintv.com/drogbadan-asi-tepkisi-afrika-bir-test-laboratuvari-degildir/

    [2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Francis_Galton

    [3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Herbert_Spencer

    [4] https://www.amazon.com/Century-Eugenics-America-Experiment-Humanities-ebook/dp/B006W42M04

    [5] https://www.indiebound.org/book/9780465093397

    [6] https://www.cdc.gov/tuskegee/timeline.htm

    [7] https://www.amazon.com/Forty-Years-Medical-Racism-Experiments/dp/1590184866

    [8] https://www.nature.com/news/human-experiments-first-do-harm-1.9980

    [9] https://www.theguardian.com/world/2011/aug/11/pfizer-nigeria-meningitis-drug-compensation

  • Bu kadar derdin arasında bu da sorun mu diyenler çıkabilir.

    Bir yandan da yaşam sürüyor.

    Dil de tıpkı canlılar gibi yaşayan bir olgu!

    Dil Devrimi’nin 82. Yılında bunları da konuşmayı sürdüreceğiz.

    Covid-19 küresel salgını eskide kalmış olması gereken bir sözcüğü yeniden gündeme taşıdı. Dilimize yapıştı desek de olur.

    Hasta sayısını yansıtmak için vak’a sözcüğü hemen herkesçe kullanılıyor. Sağcı, solcu, orta yolcu, ilerici, gerici tanımaksızın her ağızda bu sözcük var.

    Her ne kadar günlük yazımda kesme imi kullanılmasa da özgün yazımında kesme imi vardır vak’a sözcüğünün. Bu da farklı bir söyleyiş gerektirir. Anadili Arapça olan birisi için bu sorun yaratmaz. Ama, Türkçe konuşanlar için bu sözcüğü söylemek bile başlı başına derttir. Olduğu gibi okuyan mı sondaki a’yı uzatan mı ararsınız? Sayısız söyleyiş söz konusudur.

    Dil Devrimi’ne ve dolayısı ile kendimize saygının gereği Türkçe konuşmaktır.

    Sözde değil özde elbette!

    Olgu gibi güzelim bir sözcük varken Covid-19 hastalarından söz ederken bize yabancı, dilimizin bile zor döndüğü vak’a sözcüğünü kullanarak bir yandan dilimize saygısızlık yaparken diğer yandan da işimizi zorlaştırmış olmuyor muyuz?

    Bu nedenle vak’a diyen dili, yazan eli eşek arısı soksun!

    Ceyhun Balcı

    05.04.2020

  • “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür!”

    Sakallı Celâl

    Karantina günlerinde evde zaman geçirme zorunluluğu sayısız öğüdü de beraberinde getiriyor. Sakallı Celâl’i okumanızı öneririm. İlk bakışta pejmürde bir kişilik bulursunuz karşınızda. Okuduğunuzda ise bilgeler bilgesi bir başkası vardır karşınızda!

    Üstelik lâfını, sözünü esirgemeyen!

    Evde kalış süresinin uzaması sosyal medya paylaşımlarında patlama yarattı. Hemen her şey hiçbir denetimden ve süzgeçten geçirilmeksizin paylaşılır oldu. Sorumluluğu paylaşanda da olsa paylaşımların yarattığı etkinin hiç de az olmadığı kesindir.

    Bodrum’a domuzlar indi! başlıklı görsel paylaşımda yaban domuzlarının Yalıkavak dolaylarında oluşturduğu görünüm izlendi. Benzer görüntüler başrolde yaban keçileri olmak üzere İngiltere’den gelmişti. Açıkça söylemem gerekirse bu görüntüler sevindiriciydi. İnsan denen benmerkezcilik anıtı ortalarda gözükmediğinde doğanın kendisini onarma yeteneğini koruyor oluşu olumlu bir durumdur.

    Bodrum kaynaklı ilk görüntülerin Bodrum’dan olmadığı ileri sürüldü. Daha sonra paylaşılan bir başka Bodrum görüntüsü ise doğruydu.

    Her neyse!

    Yaban domuzlarının insan yokluğunda kentlerde boy göstermeleri elbette haber değeri taşır.

    Ama, bir başka haber değeri taşıyan ve insan hareketliliğine dayanan durum yeni yeni hak ettiği yeri bulmaya başladı basında. İş işten geçtikten sonra!

    İki ayaklı yüzbinlerin Bodrum’a akmış olması Covid-19 salgını bakımından son derece önemli bir olumsuzluk kaynağıdır.

    Son yıllarda her geçen gün pekişen bir izlenimim var!

    Eğitimli cehaletin de eğitimsizi kadar anlamlı ve önemli olduğunu düşünür oldum. Ne yazık ki sayısız örnek bu kanımı her geçen gün güçlendirdi.

    İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerimizden Bodrum’a akanların ekonomik ve kültürel düzeylerini kafanızda canlandırabilir misiniz?

    Bu yurttaşlarımızın herhangi birisinin eğitimsiz-öğretimsiz olduğu söylenebilir mi?

    Bodrum’a akan eğitimli-öğretimli ve de gönençli yüzbinler örneği bir kez daha haklı çıkardı beni!

    Sakallı Celâl’i saygıyla anarak eğitimli cehaletin de en az eğitimsizi kadar tehlikeli olduğunun altını çizerek cehaletin her türüne dikkat diyorum.

    Ceyhun Balcı, 04.4.2020