• Küresel Salgın bir şekilde sona erecek. Yaratacağı can kaybını kestirmek zor olsa da yol açabileceği bir başka sonucu göz ardı etmemekte yarar var. Çünkü, dolaylı yoldan da olsa o da bir sağlık sorunu yaratacaktır.

    Kimin ne kadar gördüğünü bilemediğim iki dış haber dikkatimi çekti!

    https://www.reuters.com/article/us-health-coronavirus-vietnam-rice-idUSKBN21H0GO

    https://www.aa.com.tr/en/economy/russia-bans-grains-exports-over-coronavirus-pandemic/1776274

    Her ikisi de besinle ilintili olan bu haberlerin ortak noktası dışsatım yasağı içermesiydi.

    Vietnam pirinç, Rusya’ysa tahıl üreticisi. Kendilerine yettikleri gibi her iki ürünün dışsatımından kazanç da sağlıyorlar.

    Küresel Salgın’ın yarattığı üretim yitimi hiç kuşkusuz tarım ve hayvancılığı da etkiliyor. Birçok ürüne istemin azaldığı günümüzde tarım ve hayvancılık ürünlerine istemde ise patlama yaşanıyor. Olağan koşullarda sorun yaratmayabilecek bu durum ürkü ve korkunun egemen olduğu koşullardan kaynaklanan abartılı tüketimle birleşince krizin tetiğini çekebilecek boyutlara ulaşabilme riski taşıyor.

    İlkokul yıllarıma döndüm bir an için!

    Sosyal Bilgiler dersinde dünyanın besin üretimi bakımından kendi kendine yeten sayılı ülkelerinden birisi olduğumuz öğretilmişti. Özellikle son 40 yılda bu konumdan adım adım uzaklaştık. Son 20 yılda ise bu uzaklaşma baş aşağı hızlı düşüşe dönüştü.

    Bugün Türkiye temel besinler başta olmak üzere pek çok besini dışalım yoluyla edinmektedir. Bu, GIDA EGEMENLİĞİ (GIDA ÖZGÜRLÜĞÜ) alanındaki acınası durumumuzun da ifadesidir. Özellikle salgın, savaş vb durumlarda besin dışa bağımlılığının söz konusu ülkeler için kıtlık riski taşıdığı kuşkusuzdur.

    Vietnam’dan pirinç alıyor muyuz bilemiyorum. Ama, Rusya’dan tahıl dışalımı yaptığımız kesindir. Bu da bir kapının kapanması anlamına gelmektedir.

    Uzun yıllar boyunca yok olması için hemen her şeyin yapıldığı tarım ve hayvancılık üretimimizi önümüzdeki süreçte epeyce arayacağız. Özendirilsin ve yeniden ayağa kaldırılsın diyenler eksik olmayacaktır.

    Onlara keşke bu kadar kolay olsa diyerek karşılık verebilirim.

    Çünkü, geçtiğimiz 40 yıl boyunca tarım ve hayvancılık yok edilirken o işi yapan kırsal kesimdeki insanların büyük kentlerin varoşlarına iliştirilmesi süreci de baş döndürücü hızla yaşanmıştır.

    Sözün özü!

    Tarımı ve hayvancılığı ayağa kaldırmaya bugün karar verilse kendi kendimize yeter duruma gelmemiz uzun yıllar gerektirecektir. Dolayısı ile Türkiye bu krize son derece hazırlıksız yakalanmıştır. Bir yandan ekonomik zorluklar diğer yandan bu aşılsa bile tarım ve hayvancılığı yapması beklenecek insan kaynağı yoksunluğu söz konusudur.

    Küresel Salgın korkusu atlatılır atlatılmaz kapımızda belirecek krize hazırlıklı olmamızda yarar var!

    En az Covid-19 salgını kadar üzücü sonuçlara yol açacağı kuşkusuz olan bu duruma neden olanlarla hesaplaşma da kaçınılmaz gerekliliktir.

    Gıda Emperyalizmi kavramını dağarcığımıza kazandıran ve yaşamını hemen herkesi bu konuda uyarmaya adayan Osman Nuri Koçtürk’ün yüce anısına saygıyla…

    Ceyhun Balcı, 01.04.2020

  • Dünya 3 aydır COVİD-19 salgınıyla baş etmeye çalışıyor. Çin’deki salgın başladığı yerde denetim altına alınsa da; batıya taşınan virüs hem Avrupa’da hem de ABD’de çok daha ağır ve ölümcül sonuçlara yol açarak yayılmayı sürdürüyor.

    Çin’de patlak veren salgının ilk günlerinde “buraya gelecek değil ya” diyenler kısa sürede yanılgıya düştüklerini anlamakla kalmadılar. Salgının korku ve ürküsünü enselerinde duyumsamaya başladılar.

    Özellikle İtalya’nın durumu ders alınası!

    Ocak sonunda Venedik’te Çinli gezginlere yönelen aşağılayıcı davranışlar henüz unutulmamışken; şimdilerde günde 500-600 kişiyi yitiren İtalya’nın yardımına ilk koşan da Küba’yla birlikte Çin oldu.

    Çin salgınla savaşıma çok sıkı toplumsal yalıtım önlemleriyle başladı. Sokağa çıkma yasağına eşlik eden sert yolculuk sınırlamaları kendilerini tehlikeden uzak gören Batılılarca insan hakları sorunu olarak bile nitelendi. Gelinen noktada Çin yönteminin salgınla baş etmedeki başarısı küresel ölçekte saygı görmenin yanı sıra hayranlık uyandırıyor.

    Çin’de ve onu izleyerek dünyanın pek çok yerinde uygulanan sokağa çıkma yasağı özünde bir karantina uygulamasıydı. Tarihte yolculara yapılan bu uygulama günümüzde kitleselleşmiş oldu.

    Birinci Dünya Savaşı sonunda küresel çapta 50 milyon can alan İspanyol Gribi (günümüzde sıkça yaşanan ve pek çoğumuzun geçirdiği gribal enfeksiyon) o günün ulaşım koşullarında bile dünyanın dört bir yanına taşınabilmişti.

    Günümüz ulaşım ve erişim olanakları küresel dünyada COVİD-19’un yayılımını daha da kolaylaştırırken, salgının dünyada sıçramadığı ülke neredeyse kalmamış durumda.

    Salgının yaşandığı ülkede uygulanan sıkı toplumsal yalıtım önlemleri hiç kuşkusuz çok önemli.

    İnsan hareketinin günümüzde vardığı boyut geçmişte kaldığı sanılan bir yöntemin yeniden uygulanmasını kaçınılmaz kıldı.

    Karantina!

    İtalyanca kökenli karantina sözcüğü 40’tan köken alan anlamı gereğince bir zaman aralığını tanımlıyor. Günümüz salgınında İtalya’nın bir kez daha acıklı bir şekilde öne çıkmasını ilginç bir rastlantı saymakla yetinelim. Kırk gün süreyle yalıtım anlamına gelen karantina uygulaması tarihte ilk kez bugünkü Venedik’te 600 yıl kadar önce insanlığın dağarcığına eklenmiş. Kara Ölüm olarak da bilinen vebanın ticaret gemileri aracılığıyla uzak doğudan Karadeniz yoluyla dönemin önde gelen ticaret ülkesi Venedik’e taşınması karantina kavramının doğmasına yol açmış. Karantina süresinin 40 gün olmasıyla ilgili pek çok olasılık getirilmiş akla. Özellikle kutsal kitaplarda sıkça kendisine yer bulan 40 sayısının bu süreye esin kaynağı olması güçlü olasılıktır.

    Her ne kadar sağlıkla ve hastalıklarla ilgili sayısız gelişme olsa da karantina uygulaması süresi dışında değişmeden gelmiş günümüze.

    Bizim kuşağımızın neredeyse adını işitmediği ya da bir semt, mekân ya da tarihsel uygulama olarak bildiği karantina XXI. yüzyılda bir kez daha yaşamımızda yer buldu. Günümüz karantinasının tarihsel olanından farkı daha önce de vurgulandığı gibi yalnızca uzaktan gelen yolculara değil, bir ülkenin bütününe uygulanacak denli geniş kapsamlı olması gereği.

    İzmir’de geçmişte karantina işlevi görmüş aynı adlı bir semtte yaşıyorum. Karantina adı bugün de yaşıyor bu semtin adında. XIX. Yüzyıl ortalarında kente denizyoluyla gelenler burada karantinaya alınmış. Yüzyılların birikimiyle oluşan deneyim son derece önemli bir koruyucu sağlık uygulaması olarak kullanılmış. İlerleyen yıllar bu gereksinimi artırınca günümüzde de varlığını sürdüren Urla Karantina Tahaffuzhanesi yapılmış. Bir ada üzerine konuşlu bu yapı amacına çok daha uygun olan bu yerde uzun yıllar hizmet vermiş.

    Tarihte kaldığını sandığımız karantina bir kez daha yaşamımıza girdi. Üstelik bu kez böyle bir önleme ve yönteme çok da hazırlıklı olmadığımız anlaşılıyor yurtlarından apar topar uzaklaştırılan öğrenci manzaralarından anlaşıldığınca.

    Bir şekilde tanışmamızın kaçınılmaz olduğu COVID-19 hastalığıyla başa çıkabilmek ve sağlık sitemini çöküntüsüz sürdürebilmek bakımından da dört elle sarılmamız gereken karantinaya hoş geldin deme zorunluluğu ilginç bir deneyim olarak tarihe geçmiş oluyor.

  • Küresel COVİD-19 salgını pek çok ezberin bozulması ve sayısız paradigmanın sorgulanması sonucuna yo açacak gibi görünüyor. İçimdeki sese kulak versem bunun kesinlikle böyle olacağını yazardım. Önceki yıllarda sayısız kez hataya düştüğümüz için yoğurdu üfleyerek yemeli diyelim.

    Korona virüsün varsıl ya da yoksul ayırmaksızın hasta edebildiği ve hatta fırsat bulursa öldürebildiğini işitiyoruz. Gözle görülmeyen protein öbeği pençesine düşenlerin sosyal durumuna bakmıyor elbette.

    Şu günlerde yalnızca virüsün pençesine düşmüyor insanlar. Virüse yakalanmayanların ekonomik darboğaza girmesi sorunu var! Bu darboğaza girmemek için çalışma yaşamını sürdürenlerin ise virüse yakalanma olasılıkları artıyor.

    Tam bir kısır döngü!

    Virüs değil ama virüsün yol açtığı koşullar varsıl/yoksul ayrımını kaçınılmaz kılıyor.

    “Evde kal”!

    Hiç kuşkusuz değerli ve yerinde bir istem!

    Buna karşın trafikte taşıtlar, ortalıkta insanlar varlığını sürdürüyorsa “Evde kal” öğüdünü tutamayanlar ve tutmaması gerekenler var demektir. Burada bir eşitlik ve adalet olduğundan söz edilebilir mi? Kesinlikle HAYIR!

    Ülkemiz Varlıklı!

    Devletimiz Yoksul!

    Yönetenlerimiz Varsıl!

    Vatandaş Perişan!

    Yukarıdaki dörtlük Türkiye’nin COVİD-19’la savaşımının özetidir. Tam bir toplumsal karantinanın önündeki engellerdir aynı zamanda yukarıda saydıklarımız!

    Kasası dolu devletin başındakiler SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI koymakta ikileme düşmezlerdi. Siz evinizde kalın! Gerisini düşünmeyin! Aş, iş, geçim derdi yok derdi!

    Ya da son haftalarda hemen her ortamda pek çok bilim insanının haykırırcasına dile getirdiği ÇOK TEST’e başvurulabilirdi. Ya hazırlıksızlıktan, ya olgu ve ölüm sayısını denetim altında tutma isteğinden ya da örgütsüzlükten bu gerekliliğin yerine getirilmesi konusunda da tökezlemeler olduğu görülüyor.

    Korku ve ürkü içindeki insanların bir bölümü de “bende korona var mı?” diyerek başvuruyor sağlık kuruluşlarına. İşi başından aşkın hekimlerin ve sağlıkçıların bu ve benzeri başvurulara test yaptırma ölçütlerini binbir güçlükle anlattıklarını gözlerimin önüne getirebiliyorum.

    Yazının başlığındaki ÇÖK TEST de ne ola ki diye soranları işitir gibiyim!

    Açarsak!

    Çok Önemli Kişi Testi’nden söz ediyorum. Kimi spor kanallarının ve elbette hız kesmeden süren magazin haberlerinin yalancısıyım. Falanca futbol ya da basketbol takımımız en küçük kuşkuda teste erişebiliyor. Elbette ÇÖK ayrıcalığıyla. Magazin dünyamızın seçkinlerinin de spor seçkinlerinden kalır yanları yok! Merak eden ya da bende korona virüs var mı sorusunu aklına getiren bu sınıftan hemen herkese o kadar yakın ki korona testi.

    Bu amaçla kendi gettolarındaki sağlık kuruluşlarına takım halinde ya da tek tek başvuranlara kimselerin test yapma ölçütleri konusunda sorgulama yapmadığından adım gibi eminim.

    Paran kadar test!

    Nereden nereye!

    Korona adaletinden bizim çok alışık olduğumuz ayrımcılığa, paran kadarcılığa geliverdik!

    Dileğimiz yenilmez sandığımız güçlerin, başları göğe varan paradigmaların yerle bir olması. Ancak, bu güzel dileklerimizin gerçekleşmesi için kendiliğindenciliğe de bel bağlamayalım!

    Çokça çaba ve epeyce emek harcanması gerekeceği gün gibi ortadadır!

    Sıcak günlerde böyle bir hesaplaşmanın olmayacağı açıktır. Ancak, önemli sayıda insanın toz duman yatıştıktan sonra gündeme gelmesi olası Korona Sonrası Hesaplaşmayı dört gözle beklediği de kuşkusuzdur.

    ÇOK testin ÇÖK teste dönüşmesi sorgulanması gereken durumdur.

    Hem de hemen!

  • Değerli okur!

    Küresel salgın COVİD-19’dan korunmada basit önlemler son derece işe yarayan sonuçlar verebilir.

    Koruyucu sağlık her zaman olduğu gibi tedavi edici sağlık anlayışından ucuz, kolay, uygulanabilir ve elbette sonuç vericidir!

    Bu bağlamda öncelikle topluma yönelik korunma yöntemleri için aşağıdaki bağlantıdan yararlanabilirsiniz :

    Diğer yandan, sağlık çalışanlarının korunması da son derece önemli. Onların korunması sağlık hizmetinin sürdürülebilirliği bakımından da ayrıca önem taşıyor. Sağlık çalışanları için korunma rehberine aşağıdaki bağlantıya tıklanabilir :

    https://drive.google.com/drive/my-drive

  • Küresel ölçekli şaşkınlık yaşanıyor bugünlerde. Küreselleşmiş dünya, gözle görülemeyecek kadar küçük bir organizmaya teslim olmuş durumda. Yakın geçmişte yaşanmış salgınları anımsamanın tam da sırası.

    2002-2003 SARS Salgını!

    2015-2016 ZICA Salgını!

    2014-2016 EBOLA Salgını!

    Kuşkusuz önemli salgınlardı. Ama, hiç birisi KÜRESEL SALGIN (Pandemi) düzeyine erişmiş değildi.

    Her birisi şu ya da bu şekilde denetim altına alınabildi. En azından küresel salgın boyutuna erişmeleri engellenebildi.

    Yaklaşık 100 yıl önce yaşanan bir diğer salgın yaklaşık 50 milyon kişiyi aramızdan aldı. Şimdiki gibi küreselleşmemiş dünyada yaklaşık 100 yıl önceki salgında mikrobun taşıyıcısı savaştan dönen askerlerdi.

    COVİD-19 salgının günümüzde hastalandırdığı insan sayısı yarım milyona bile erişmemiş durumda. Öldürücülük oranı % 5’in oldukça altında.

    COVİD-19’lu bir kişinin hastalığı ortalama 2-2.5 kişiye bulaştırması söz konusuyken İspanyol gribinde bu oran 1.8 olarak hesaplanmış.

    İspanyol gribinin yaşandığı dönemden kalma dersler de oldukça değerli.

    ABD’nin biri diğerine yakın sayılmayacak iki kentinden kaynaklı iki ayrı deneyim bugün de yol gösterici olabilir.

    İlki Filadelfiya’dan! İspanyol gribi salgını sırasında tüm toplumsal etkinlikler ara vermeksizin sürdürülmüş bu kentte! Sonuçta, salgın eğrisi kısa süre içinde tepe noktasına erişmiş.

    Buna karşılık hızla toplumsal yalıtım uygulanan St Louis kentinde ise hastalık yayılmakla birlikte eğri zamana yayılmış.

    Yukarıdaki eğriler incelendiğinde püf noktasının olgu sayısını zamana yaymak olduğu anlaşılacaktır.

    İtalya’da istenen eğrinin ötesine geçildiği için hem hastalıktan kaynaklı ölüm oranı artmakta hem de sağlık çalışanlarının hastalığa yakalanma olasılığı (% 12) kabul edilemez düzeylere yükselmektedir.

    İki eğri arasındaki fark sağlık hizmetinin sürdürülebilirliği açısından önem taşıyor. Kısa sürede çok sayıda hasta sağlık çalışanı, araç ve gereç yetersizliğini kaçınılmaz kılar. St Louis deneyiminde bu durum yaşanmadığı için salgın çok daha az zararla atlatılabilmiştir.

    Yüz yıl önceden günümüze yansıyan bu değerli deneyimin günümüzde de geçerliliğini koruduğu kuşkusuz!

    Salgınla birlikte toplumsal yalıtımı sokağa çıkma yasağı şeklinde uygulayan Çin’in bugünlerde hayranlıkla izlenen başarısının bir tür St Louis deneyimi yinelemesi olduğu kolayca söylenebilir.

    “Test, test, test…” olarak özetlenen güncel gerekliliğin kesinlikle toplumsal yalıtımla tamamlanması gerekli. Bugün için test sayısını artırmada sorun yaşayan Türkiye ve benzeri ülkeler için toplumsal yalıtım çok daha yaşamsal önem taşıyor.

    Gözle görünmeyen bir mikrobun yerküreyi teslim aldığıyla başlamıştık söze!

    Yerküreyi virüsten geri almak köktenci ve kararlı uygulamalarla olası!

    Tarihten verdiğimiz örnek yakın zamanda Çin’de yinelendi! Sınırsız parasal olanaklara sahip Güney Kore “test, test, test” ilkesini yaşama geçirerek başarılı oldu. Her ülkenin böylesi parasal olanaklara sahip olmadığı göz önüne alınacak olursa toplumsal yalıtımın diğer adıyla sokağa çıkma yasağının bir an önce yaşama geçirilmesi daha fazla kaçınılmaması gereken seçenektir.

    Burada verimle-bilim arasına sıkışmışlık olduğu anlaşılıyor.

    Ekonomi çökmesin kaygısı sağlık sisteminin çökmesini göze alıyor anlaşıldığı kadarı ile.

    Günümüzde İtalya yüz yıl öncenin Filadelfiya aymazlığına eşdeğer tutumunun bedelini bugün canla ödüyor. Dünyanın 8 varsıl ülkesinden birisi olmak bile bu bedeli ödemekten kurtaramadı İtalya’yı! Durum ciddidir. Yapılacak şey de belli!

    Daha fazla bedel ödememek, daha fazla üzülmemek için ivedilikle sokağa çıkma yasağı uygulanmalı!

    Varlıklı ülkemizin yoksul devleti salgına hazırlıksız yakalandı!

    Eksilen para ve üretim yerine bir şekilde konur!

    Ya çöken sağlık sistemi?

    Ya yitirilen canlar…

    Not : Bu yazıda aşağıdaki bağlantıda yer alan derlemeden esinlenildi.

    https://www.scientificamerican.com/article/lessons-from-past-outbreaks-could-help-fight-the-coronavirus-pandemic1/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=health&utm_content=link&utm_term=2020-03-23_featured-this-week&spMailingID=64369215&spUserID=NTY1MTYwNjMwOAS2&spJobID=1842837032&spReportId=MTg0MjgzNzAzMgS2

  • Evrensel olarak Pi günü olarak kutlanan 14 Mart ülkemizde Tıp Bayramı olma özelliğine de sahiptir. Bu yanıyla bize özgüdür.
    Adına bakıldığında tıpla ilgisi üzerinden sınırlı anlam yüklenmesi de olağandır bu güne. Ancak, çok daha fazlasıdır 14 Mart.

    OSMANLI ÇÖKERKEN, MODERNLEŞME BAŞLARKEN

    Parlak günlerini geride bırakan Osmanlı hızla gerilemeye başlamıştır. Kazanılan savaş yok gibidir. Buna karşılık 3 anakaraya yayılmış imparatorluk hızla kan ve toprak yitirmektedir. Geç de olsa farkına varılan bu gerçek karşısında çağdaşlaşma çabaları hız kazanmıştır.

    14 Mart 1827 çağdaşlaşma çabalarının köşe taşlarından birisidir. Bu tarihte,
    değişen ve modernleşen orduya uygun sağlık hizmeti üretilmesi amacıyla ilk modern tıp okulu II. Mahmut önderliğinde açılmıştır.

    Doğal olarak yabancı tıp hocalarının ağırlıklı olduğu yıllardır. İlerleyen yıllarda sivil tıp okuluna dönüşüm de yaşanacaktır.

    Osmanlı aydınları arasında yaygınlaşan çağdaşlaşma akımı Yeni Osmanlıcılık kavramının doğmasıyla sonuçlanır. Modern tıp okulunda Türkçe tıp eğitimi ve öğretimi istekleri yükselir çok geçmeden.
    Yeni Osmanlıcılık akımının güç ve etki yitirmesiyle birlikte doğan Türkçülük akımı da Tıbbiye’yi etkilemiştir. Hatta, Tıbbiyeliler Türkçülük akımına yön vermişlerdir demek bile olasıdır.

    TIBBİYELİ(LİK)

    Yeri gelmişken Tıbbiyeli(lik) kavramına da kısaca değinmekte yarar var.
    Tıbbiye-Harbiye-Mülkiye üçlüsü Osmanlı modernleşme sürecinin sacayağı
    olarak da görülebilir. Osmanlı’da çağdaş eğitim ve öğretimin beşiği
    sayılabilecek bu üçlünün ülkenin yazgısına etki eden tutum içinde olması
    şaşırtıcı değildir.
    II. Meşrutiyet’le birlikte siyasete egemen olan İttihat ve Terakki’yi kuranlar da Tıbbiyelilerdir. Tıbbiyelilik hekim olmanın yanı sıra ülkeye sahip çıkmanın, ona kol kanat germenin adıdır aynı zamanda.
    Önce Balkan bozgunu ve onu izleyerek yaşanan I. Dünya Savaşı yenilgisi
    Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesini kaçınılmaz kılmıştır. 14 Mart’ın
    ikinci ve daha önemli anlamını bulması bu koşullarda olmuştur.

    14 MART 1919
    İşgal İstanbul’unda Tıbbiyeliler çıkmıştır sahneye. 1919’un 14 Mart günü 14
    Mart’ı kutlama gerekçesi İstanbul’un işgaline başkaldırma gösterisine
    dönüşmüştür. 14 Mart’ın Tıbbiye’nin yurtseverliği anlamına geldiği de bu
    şekilde tarihe geçirilmiştir.
    I.Dünya Savaşı’nda başta Çanakkale olmak üzere pek çok cephede yer alan
    Tıbbiyeliler için görev Milli Mücadele’de de kesintisiz sürmüştür.
    Sivas Kongresi’nde “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” diyen Tıbbiyeli Hikmet’i
    hekimlerin kutup yıldızı yapan da bu gözüpek yurtseverliği olmuştur.
    İşgal altındaki İstanbul’da işgali kınama mitingi düzenleyen Dr Besim Ömer, Büyük Millet Meclisi hükümetinin ilk Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar, Cumhuriyet’in ilk ve en uzun süreli Sağlık Bakanı Refik Saydam, Milli Mücadele sırasında aşı üretmekle kalmayıp bu aşıları kendilerinde deneyerek adlarıyla değil ama yaptıklarıyla anıtlaşan Tıbbiyeliler için görev Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte bitmek şöyle dursun bir kez daha başlamıştır.
    CUMHURİYET VE TIBBİYELİLER

    Bir yandan Anadolu’nun geride kalan nüfusunu kasıp kavuran verem, sıtma, frengi ve trahomla savaşırlarken diğer yandan da Kuruluş ve Devrimler sürecinde önemli görevler üstlenmiştir Tıbbiyeliler. Türkiye’nin bugüne uzanan serüveninde pek çok aydın ve yurtsever gibi Tıbbiyelilerin katkısı da yadsınamaz.

    Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında sağlığın toplumcu kimliğe bürünmesinde de Tıbbiyelilerin payı büyüktür. Nusret Fişek onlardan biri olarak belleklerdeki yerini almıştır.

    Yakın zamanda yitirdiğimiz Türkan Saylan’ı da son dönemin halkçı-toplumcu hekimleri listesine eklemeyi unutmamak gerekir.

    Ezici çoğunluğunun Tıbbiyeli ruhuna sahip olduğu ve bu ruhun çizgisini
    benimsediği kuşkusuz olan günümüz Türk hekimlerinin bir önemli adım atarak meslek örgütlerindeki dağınıklığa ve savrulmuşluğa son vermeleri görevi durmaktadır önlerinde.

    Tıbbiyeli(lik) ruhunun ete, kemiğe bürünmesine ve ülkemizin yazgısını
    belirlemesine kanlarıyla ve canlarıyla katkıda bulunan Tıbbiyelilerin yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…
    14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun!

    Ceyun Balcı

    14.03.2020

  • Bir semte, futbol takımına ya da şarkıya ad olduğunda sevimli gelebilir insana. Dünyayı paylaştığımız bir canlıdır. Tek başına sorun değildir. Bir araya gelip sürüler oluşturduklarında tarihe geçmiş olaylara neden oldukları bilinir.

    Korona virüsüyle yatıp kalktığımız şu günlerde gölgede kalan bir haber var! Çekirge istilası! Irak ve İran’a ulaşan çekirge sürüleri karşılarına çıkan besin adına ne varsa tüketiyor. Çekirge istilası yokluk, kıtlık ve belki de açlık demek!

    Benim kuşağımın yaşamı boyunca tanıklık etmediği çekirge istilası dünyada ve elbette ülkemizde de yaşanmış!

    Bir çöl çekirgesinin bir günde kendi kütlesi kadar besin tüketebildiği göz önüne alındığında ortaya çıkabilecek felaketi kestirmek olasıdır. Yiyecek bulamaması durumunda çekirgelerin hayvan tüy ve kıllarını, insan giysilerini ve hatta beşikte uyuyan bebekleri yediklerine bile tanık olunmuş.

    Çekirgeler karşılarına ne çıkarsa yedikleri gibi insanlara da besin olmuşlar pek çok coğrafyada. Özellikle Kuzey Afrika toplumlarının sofralarında yer almış çekirgeler.

    Çekirge sürülerinin 2800 km öteye ulaşabildikleri belirlenmiş.

    Olağan koşullar altında sürü oluşturmayan çekirgelerin uyluklarındaki tüylerin sürü oluşturma güdüsünü tetiklediği saptanmış. Yiyecek kaynaklarının düzensiz ve kıt olduğu durumlarda tetiklenen bu güdü çekirgelerde sonraki kuşaklara da aktarılan bir özelliğe dönüşmüş.

    Hatta, çekirge sürüleri I. Dünya Savaşı sırasında BEŞİNCİ DÜŞMAN olarak bile nitelenmiş.

    Anadolu’da çekirge istilasına uğramamış yer neredeyse yok gibi.

    1915’te Orta Doğu’da yaşanan çekirge istilası güneş ışığını kapatacak denli yoğun olmuş. Çekirge sürülerinin trenlerin ilerlemesini durduracak güce eriştikleri yazılmış.

    Tarihsel belgelere göre ilk çekirge istilalarına IX. yüzyılda rastlanmış. Anadolu’da da sıkça görülmüş çekirge istilaları. 1787’de Osmanlı’da yaşanan istila sırasında halkın yakınmaları karşısında bir kadının şu emirnamesi geçmiş kayıtlara :

    “Ey adı çekirge olan kuşlar. Siz ki Allah’ın nebatatını yemek suretiyle zararlı olmaktasınız. Halk bu yüzden sizlerden şikâyetçi olduğu için bu mektup gönderildi. Aldığınızda aklınızı başınıza toplayıp bir daha böyle zararlar yapmayınız; yaparsanız sizi Allah’a havale ederim.”

    Osmanlı ordusunda askerlik yapmakta olan İhsan Salih Trujman’ın günlüğüne 29 Mart 1915’te eklediği şu satır çok anlamlı :

    “Çekirge istilası 7 gün önce başladı ve gökyüzünü kapladı. Bütün çekirge bulutlarının şehrin üzerinden geçmesi iki saat aldı. Ülkeyi istila ettiklerinden dolayı Allah bizi üç felaketten korusun; savaş, çekirge ve hastalıklar.”

    Rastlantıya bakar mısınız?

    Savaşı henüz geride bıraktık.

    Hastalıkla pençeleşiyoruz!

    Yeterince dikkat çekmese de çekirge istilası haberleri ortama düşmeye başladı! Yüz yıl öncenin üçlüsü bir kez daha sahnede.

    Çekirge istilaları Milli Mücadele döneminde de sorun yaratmış. Düşmanın yanı sıra çekirgeyle de savaşılmış. Düşman vatan topraklarından çıkartılsa da çekirgeler sürüler halinde varlıklarını sürdürmüşler. Cumhuriyet döneminin en yoğun çekirge istilası ise Büyük Buhran’ın bir yıl sonrasında 1930’da yaşanmış.

    İkinci Dünya Savaşı’nda ülkemize düşman saldırısı olmasa da çekirge istilaları sürmüş. Savaşa girilmemiş olmakla birlikte yaşanan kısıtlar çekirgeyle mücadeleye yansımış.

    Kaynaklarda Cumhuriyet önünde saygıyla eğilmemizi gerektiren bilgilere rastlamak olası. Örneğin, daha Cumhuriyet kurulmadan önce, yoksul ve yoksun devletimizin Hollanda’da 1923 Haziran’ında yapılan entomoloji kongresine 2 tarımcıyı gönderme özverisinde bulunduğunu öğreniyoruz. Akıl ve bilimi rehber edinmek böyle bir şey olmalı! 1925’te Halep’te yapılan Uluslararası Çekirge Konferansı’na da ülkemiz adına katılım olmuş.

    1926’da Çekirge İstihbarat Ofisi’ni kurmuş genç Cumhuriyet’in uzak görüşlü kadroları.

    XX. yüzyıl başından başlayarak Cumhuriyet’in kurulması sonrasında pek çok çekirge yasası çıkartılmış.

    Çekirgeyle mücadelede halktan, çekirge mücadele taburlarından, öğrencilerden, askerlerden ve mahkûmlardan yararlanılmış. Mücadelenin başarısını artırmak amacıyla ödül-ceza düzenlemeleri yapılmış.

    İnsan bedeni için de az nicelikte gerekli olan çinko çekirgelerle savaşımda kullanılmış. Çinko levhalardan oluşturulan hatlar aracılığıyla çekirgeler uçkun duruma gelmeden toprağın derinliklerine gömülmüş.

    İlerleyen yıllarda çekirge mücadelesinde arsenik de kullanılmaya başlanmış.

    Çekirge istilalarının yol açtığı olumsuzluklar şu şekilde sıralanabilir :

    1. KITLIK : Tarlasına buğday ekmiş bir çiftçinin çekirge istilası sonrasında yalnızca saman biçebilecek olması kıtlığın boyutunun anlaşılmasını sağlayabilir. Kıtlığın, halk edebiyatı ve folklorüne de etki ettiği çekirge üzerine yakılmış türkülerden anlaşılabilir. Çekirge geleneksel el sanatı halılarımızda bile kendisine yer bulmuştur. Besin kıtlığı insanların yanı sıra hayvanları da etkilemiştir. Hayvan varlığı belirgin şekilde azalmıştır.
    2. İÇ GÖÇLER : Özellikle 1610 ve 1647 Kıbrıs çekirge istilalarında iç göçler yaşanmıştır.
    3. PAHALILIK VE KARABORSA

    Tarih boyunca Anadolu’yu ilgilendiren çekirge istilaları güney sınırlarımız yoluyla gerçekleşmiş. Güney komşularımızla işbirliği ve dostluk yalnız güvenlik bakımından değil çekirgeyle mücadelede de gerekli bir koşul olarak çıkıyor karşımıza!

    Dert zincirine eklenen çekirge tehdidine karşı devletimizin belleğinin diri ve canlı olmasını dilemekten başka şey gelmiyor elden!

    Ceyhun Balcı

    14.03.2020

  • İçinde bulunduğumuz çağa Antroposen diyenler var. Hemen her şeye egemen olan insana da bu yakışır diye düşünenlerin varlığı şaşırtıcı olamaz. İnsanın çağımıza damga vuruşuna gönderme de sayılabilir. Ancak, bu damganın olumsuz mu yoksa olumlu mu olduğu tartışılır.

    Kibir ve böbürlenme kokan bu yaklaşımın Korona virüs tarafından sınandığını düşünebiliriz. Küreselleşmeyi tanımlamak için “dünya koca bir köy oldu” diyenlerin şimdilerde neler düşündüğünü bilmek hakkımız olmalı! İnsanmerkezci anlayışın içinde bulunduğumuz Antroposen çağında insanlığın Korona virüs tarafından sınanacağını öngördüklerini sanmam.

    Çin’de başlayan ve bugün artık PANDEMİ olarak tanımlanan Korona virüs salgını pek çoğumuzu düşündürmeli. Korona virüs salgını bence insanlık için kötü görünse de toplamda doğa için olumlu bir fırsat yaratmıştır.

    Bu durumun insanmerkezci kibir odaklarına gerçekleri anımsatması önde gelen dileğimiz olmalıdır!

    İnsanlık tarihinde vebayla, frengiyle, sıtmayla ve şimdi olduğu gibi koronayla yazılmış pek çok mikrop sayfasına rastlamak olası. Yapay Zekâ’nın yakın gelecekte oluşturması olası çağ ötesi konuşulurken Korona virüsün sahne alması hiç de hesapta yoktu kimilerine göre.

    İnsanmerkezci odakların sözcüğün tam anlamıyla şapa oturduğu günler yaşıyoruz. Bu gelişme insanmerkezcileri terbiye etmeye yararsa ne iyi! Yaramaz da kibir odakları kaldıkları yerden devam ederlerse bir sonraki mikrop dersini almaları kaçınılmaz olur.

    Aşağılayıcı ve tepeden bakmacı insanmerkezciliği Avrupamerkezcilikle de özdeşleştirmek olasıdır. Bir bakıma emperyalizm de demek olan Avrupamerkezcilik anlayışının İnsanmerkezcilik taslaması da tüm insanlığı kapsamamaktadır gerçekte. İnsanmerkezcilik, emperyal projelere yol açıcı unsur olarak kullanılmaktadır.

    Anımsayalım!

    Salgın baş gösterdikten sonraki haftalarda Çin’de alınan ödünsüz önlemler ve özellikle de karantina kararları Batı basınının “insan haklarıcı” korosunca sorgulanmıştı. Nasıl olur da insanların evlerinden çıkmaları ya da kentlerinden ya da ülkelerinden çıkmaları engellenirdi?

    Korona virüs bir şekilde Çin sınırlarını aşıp da uzaklara ve özellikle Avrupa ve Amerika’ya erişince bu koronun ağız değiştirdği görüldü. Çin’le karşılaştırıldığında korona virüse karşı başlangıçta gevşek bir davranış sergileyen İtalya umarsız kalıp da karantina uygulamasına geçince “insan haklarıcı” korodan tek ses işitilmediğine tanık olduk! Kendileri dışındakileri aşağılamayı ve küçümsemeyi neredeyse yaşam biçimine dönüştürenler Çin’in yaptığını yapınca eleştiri bir yana doğruyu yapmış olmakla nitelendiler.

    Şimdilerde Avrupa ve ABD’de ürkünün üst perdeden kendisini duyumsattığını görüyoruz. Spor etkinlikleri önce izleyicilerden arındırıldı. Şu günlerde tümüyle iptal edildiklerini okuyunca bu ve benzeri etkinliklerin; İkiyüzlü Batı’nın içinde düştüğü duruma ağlamak mı yoksa gülmek mi gerek? Karar vermek güç!

    Korona virüs pandemisi korku ve ürkü yaymasının yanı sıra eşsiz bir fırsat da sunuyor. İnsanmerkezcilik ve onun öz kardeşi Avrupamerkezcilik gözden geçirilmelidir! Emperyal hedeflere erişimde koçbaşı olarak kullanılan bu ikilinin ipliği bir an önce pazara çıkartılmalıdır.

    Ceyhun Balcı

    12.3.2020

  • Karabasan sonlanmıştı neyse ki! Türkiye fırtınalı sularda gezinen tekne gibi NATO, AB(D), Patriot derken bölgeye döndü Rusya’yla anlaşarak. Derin bir oh çekip koymuştuk kafamızı yastığa!

    Sabah yepyeni bir Türkiye’ye uyandık! Sağır sultanın duyduğunu haber yaptığı için Odatv ikinci kez baskına uğradı. Haberci Hülya Kılınç ve Barış Terkoğlu tutuklandı. Yetmedi öteki Barış da gelsin dediler. O da alındı içeri.

    Odatv olayının Rusya’yla barışa eklemlenmesi manidar!

    Bir gün önce omuz üstünde baş bırakmayız diyen efelenmeye ne oldu sorusu gündemde kendisine yer bulamasın diye miydi bunca gürültü patırtı?

    “Esas olan tutuksuz yargılamadır! Tutuklama özel haller içindir!” diyen Adalet Bakanı’nın kulaklarını gel de çınlatma!

    Yargı paketi, verilen sözler her fırsatta çekilen söylevler bir yana!

    Gündemle yarışan yargı diğer yana!

    İktidar içeriye farklı dışarıya farklı bir duruş sergilemekte!

    Yeni değil bu durum! FETÖ kumpaslarıyla terör estirilirken de yapılmaktaydı bu!

    Hatta, o sıralar iki yüzlü Batı’nın örtülü/açık desteği de söz konusuydu. Ne de olsa demokratikleşmekteydi ülke. Olacaktı o kadar!

    Şimdi durum değişti. Otoriterleşme pekiştikçe yargı ve bürokrasi üzerinden oluşturulan gölge de giderek koyulaşıyor.

    Unutmadan ekleyelim!

    Bürokrasi de yargının işini kolaylaştırma ve her şeyi yargıdan beklememe ilkesi gereğince özgüvenli adımlar atmakta sakınca görmüyor. Bilişim Teknolojileri Kurumu, yargı Odatv tutuklamalarına girişmişken boş durmuyor. Ne mahkeme kararı ne de başka bir gerekçe yokken Odatv’ye erişimi yasaklıyor.

    Belki de böylece ağızdaki bakla çıkartılmış oluyor.

    Tutuklamalar bahane, yasaklama şahane!

    Bu arada Batı sınırımızda tarihsel olaylar yaşanıyor!

    Avrupa emperyalizminin kirli yüzü olanca sevimsizliğiyle gösteriyor kendisini.

    Mülteci akınını önleme ve caydırma pahasına Yunan güvenlik güçleri ellerini kana bulamaktan kaçınmıyor.

    Avrupa emperyalizminin de bizim iktidardan farkı yok!

    “Aleme verir talkını, kendi yer salkımı!” havalarında. İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü denince mangalda kül bırakmayanlar mülteci akınını görünce öteki yüzlerini göstermekten geri durmuyorlar.

    Başkalarının da hakkı olan varsıllığı kimseyle paylaşmam diyen bu arsızlık insanın diyenin başını önüne eğdiriyor!

    Olumsuzluğun tavan yaptığı dünyada umutlar dibe vuruyor…

    Ceyhun Balcı

    06.03.2020

  • Şehitlerimize ağlıyoruz! Bu düşünmeye engel değil! NATO’ya giriş bedeli olarak her biri 23 sentten sayısız evladımızı sunmuştuk emperyalizme! Şehitlerimize üzüntümüz onların yok yere ölmeleriyle katlanmış oluyor.

    Emevi Camisi’nde namaz kılma ham hayaliyle başlayan kanlı serüven son birkaç yılda olumluya gitme işareti verse de bu kez de Suriye’yi zalimden kurtarma sevdasıyla çıkmaza girmiş durumda. Mehmetçik’in kanıyla, canıyla ödenen bedel de cabası!

    Senede bir kez gülen Cumhurbaşkanı 33 şehidin acısıyla kahrolduğumuz şu günlerde nasıl oldu da gülebildi?

    Türkiye’de geleneksel askerlik yerini kimilerine göre profesyonelliğe bıraktı. Çok daha doğrusu askerlik üzerinden “parayla ölme” mesleği yaşamımıza girdi.

    Dün (28 Şubat) şehitlerin acısı tazeyken tramvayda tanık olduğum bir olay düşündürdü beni. Üzerinde Runik harflerle Türk yazılı giysisiyle trol olduğu izlenimi veren bir ciğerpare birdenbire öfkelendi. Sövgüyle harmanladığı sözünü İzmir, İstanbul, Ankara neden şehit vermiyor diyerek bağladı.  Haklı bir soruydu ama böylesi saldırgan ve kışkırtıcı bir kişiliğe bunun yanıtını oracıkta vermek gereksiz olduğu kadar tehlikeliydi de. Cumhurbaşkanımızın yanında durmalıyız diyen böylesi birinin karşıt görüşe fiziksel saldırıyla yanıt vermesi hiç de uzak olasılık sayılmazdı.

    Son şehitlerimizin Türkiye haritası üzerindeki dağılımı Orta Anadolu ve Akdeniz ağırlıklıydı. Hiç şaşırtıcı değildi bu durum toplumsal ve ekonomik duruma bakıldığında.

    Şehitlerin illere dağılımı
    https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/turkiye-sehitlerine-agliyor-kahramanlarin-isimleri-belli-oluyor-5651138/

    12 Eylül’den bu yana kendisini gösteren son çeyrek yüzyılda hızlanan neoliberal ekonomik gelişmeler Anadolu insanını işsiz ve aşsız bıraktı. Böylece muhtaçlık kurumu çıktı ortaya. Gözler önüne serilen manzara yürek parçalayıcı olsa da ülkemizin herkesten akıllı ve uyanık siyaset esnafı için iştah kabartıcıydı. “Muhtaç” = “çantada keklik oy” eşitliğine göre bitmek tükenmek bilmez oy dağları oluşturuldu. İnsanları işsiz ve aşsız bırakanlar ortaya çıkan durumdan siyasi çıkar elde ederek siyaset yazınına kara harflerle geçecek bir ibret sayfası açmış oldular.

    Sıvasız, çatısız, derme çatma şehit evleri sıkça dikkatimize sunuldu. Hiç rastlantı değildi. Geçmişteki durum da buna benzerdi. Ancak, parayla ölme işinin yaygınlaşmasıyla birlikte “yoksul = şehit” olgusu yerleşikleşti.

    Olabilseydi de tramvaydaki trole bu acı gerçeği söyleyebilseydim. Elbette anlamazdı! Anlama çabası da göstermezdi.

    İşsiz, aşsız genç yığınların ordunun önünde kuyruk olması siyasete bir taşla iki kuş vurma olanağı verdi. Geçmişte öfke ve başkaldırı konusu olan şehit cenazeleri artık gündemden düştü. Askerlik ölmek için yapılan bir mesleğe dönüştüğü için yerli yersiz ya da haklı haksız gibi sorgulamalar gerilerde kaldı.

    Diğer yandan, son birkaç hafta içinde Suriye’de meşru hükümet kendi topraklarına egemen olma gücüne erişmişti. Bu durum karşısında uluslararası hukuka ters düşme pahasına ben Suriye’ye huzur ve barış getireceğim türünden dayanaksız ve yersiz bir gerekçeyle evlatlarımızı ölüme göndermek olanaklı duruma geldi. Sosyal medyanın fişini çekmek, mülteci göçünü öne çıkartmak ve bir iki gün ortalarda gözükmeyerek ülke yönetimini Hatay Valisi’ne bırakmak bu vartayı da atlatmaya yetti arttı. Bunca gereksiz şehitten sonra hâlâ efelenebilmek başka türlü nasıl açıklanabilir?

    Ordunun yapısı ve kimyası bozulunca gelenekleri de yerle bir oldu!
    Geçmişte devletin her biriminin ve öğesinin katkısı ile belirlenen askersel operasyonlar iki dudak arasından çıkan buyruklarla yapılabilir hale geldi.

    Geçenlerde Veryansın tv’de Erdem Atay yazdı. Okuduğumda inanmakta güçlük çektim. Ama yazık ki doğruydu. TC Cumhurbaşkanı 2 yıldır Genelkurmay Başkanı ile bire bir görüşme yapmamış. İnanılmaz ama gerçek!

    Hava sahasında olamadığımız kara sahasında Mehmetçik’e şans dilemekten başka şey gelmiyor elimizden. Askeri amaçsızca ve sorumsuzca ölüme sürmek bu olmalı! Bu yanıyla da açık bir yönetsel ve askersel malpraktis (*) olgusuyla karşı karşıya olduğumuza kuşku yoktur.

    Ceyhun Balcı

    29 Şubat 2020

    (*) Malpraktis : Çoğunlukla hekimlik için kullanılan ama hemen her meslek için de söz konusu olabilecek mesleki uygulama hatası.