Çin’de başlayan ve yayılma eğilimi gösteren Korona Virüs salgını dünyanın farklı bölgelerinde farklı tepkilere neden oldu. İnsanlığın mikroplarla sınavında ilk örnek değildi kuşkusuz. Son olmayacağı da kesindir! Evrim dediğimiz biyolojik gerçek yaşamımızdan çıkmayacağına ve insan yaşamı ancak mikropların evrimine tanıklık etmeye yetecek uzunlukta olduğuna göre insanlık daha nicelerini yaşayacaktır diyebiliriz.
Çok daha ölümcül ve acıklı olanlarının yaşandığı düşünüldüğünde son salgının ciddiye alınmaması değil ama ürküye de yol açmaması gerekirdi.
Her ne kadar son salgına neden olan virüsün bir biyolojik savaş aracı olduğu savlansa da bu kanıtlanabilmiş değildir. Dolayısı ile komplo kuramı düzeyindeki bu savların alıcısı çok ama kanıtı yoktur.
Korona virüs salgınının küresel hegemonya heveslileri için karalama ve aşağılama fırsatı yarattığı ise gerçektir. Karikatür, yazı, sosyal medya söylentisi ve benzeri pek çok düzenekle bu fırsatın acımasızca değerlendirildiğine üzülerek ve utanarak tanıklık ediyoruz.
İnsanlık tarihine göz atıldığında bugünlerde hortlayan ırkçılığın hiç de şaşırtıcı olmadığı, zaman zaman uykuya yatsa da bir şekilde uyandığında küresel sorun olmayı sürdürdüğü anlaşılabilir. Başka deyişle Batı (emperyalizm) kaynaklı ırkçılık yalnızca spor sahalarıyla sınırlı bir olgu değildir.
Bilinçaltına yerleşmiş ve neredeyse hiç ortadan kalkmamış ırkçı refleksin harekete geçmesi için bir salgın hastalığa bağlı ürkü yetip de artabilmektedir.
Bu süreçte yaşanan örneklere göz atmakta yarar var!
Geçtiğimiz haftalarda Akdeniz’de çok sayıda yolcusuyla İtalya’da bir limana yanaşan yolcu gemisindeki yolculardan birisinin hastalık belirtileri göstermesi gerekçe gösterilerek diğer yolcuların karaya çıkmasına izin verilmediği haberiyle irkildik. Bu olayla eşzamanlı olarak İtalya’da bulunan Çinli turistlere fiziksel saldırılar olduğu da medyaya yansımıştı. (31 Ocak 2020)
Uzak Doğu’da içinde binlerce yolcunun bulunduğu yolcu gemisi Japonya, Guam, Filipinler, Tayland ve Tayvan’ın izin vermemesi sonrasında Kamboçya’ya yanaşma izni alabildi. Geçmişinde ırkçılık izi olmayan bu ülkelerin olumsuz davranışını biraz da küresel ölçekte oluşturulmuş olan ürkü ve korkuya bağlamak yanlış olmaz. (13 Şubat 2020)
İsrail Seul’den gelen uçaktaki 12 vatandaşını seçerek ülkeye alırken geri kalan 200 yolcuyu aynı uçakla geri gönderdi. (22 Şubat 2020)
Çinliler başta olmak üzere uzak doğu toplumlarının yeme içme alışkanlıkları üzerine döktürülen ve gerçekle ilintisi neredeyse olmayan sayısız sosyal medya paylaşımından söz etmeye kalksak kitapları dolduracak kadar çok çöp değerinde veri biriktirebiliriz. Elbette bu paylaşımları yapanların ezici çoğunluğunun ırkçı eğilimlere sahip olmadığı söylenebilir. Ancak, bunca insana bu paylaşımları yaptıran ırkçı eğilimlerin gücü de görmezden gelinmemelidir.
Bizim kimi heyecanlı yiğitlerimizin Doğu Türkistan’da soydaşlarımıza baskı yapılıyor bilgisinden hareketle yolda gördükleri ilk çekik gözlüyü pataklamalarına ne kadar da benziyor değil mi bu kaba, akıldan ve insaftan yoksun yaklaşımlar.
Dünyanın ekseni güneşin doğduğu yöne hızla kayarken ticaret savaşlarında kullanılan aygıtlar arasına korona virüs de girmiş oldu.
İnsanları öldürmekle kalmayan korona virüs gerekçesiyle yapılan paylaşımlar ve sergilenen davranışlar insanlığı da öldürerek tarihte derin iz bırakacak gibi görünüyor.
Sanayi Devrimi’yle birlikte yaşamımıza giren ayrımcılık ve ırklar hiyerarşisi her fırsatta kendisini göstererek başkalarına “hasta adam” nitelemesi yapan Batı’nın sağaltımı güç bir hastalıkla, ırkçılık hastalığıyla sarmalandığını kim bilir kaçıncı kez gözler önüne sermiş oluyor.
Emperyalizm bir kez daha tarihe geçiyor! Hem de en çirkin ve acımasız yüzü olan ırkçılıkla…
Bu amansız hastalığı sağaltmak da insanlığa düşüyor!
İzmir’in metropol ilçesi Bornova’daki Yeşilova Höyüğü buluntuları ilçenin ve dolayısı ile de kentin tarihini günümüzden 8500 yıl geriye götürdü. Anadolu yarımadası mucizenin sıradanlaştığı bir coğrafya olduğuna göre şimdilik demekte yarar var. Her an daha da geriye gidebilir kentin tarihi.
Yeşilova Höyüğü kazıları Ege Üniversitesi tarafından yapılmış 2005’ten başlayarak. İzmir Büyükşehir ve Bornova belediyeleri ile Kültür Bakanlığı’nın katkıları unutulmamalı.
Ülkemizin kurucusu Atatürk müzeciliğin ve tarih bilincinin de öncüsüdür… Yüce anısına saygıyla…
Tıp öğrenimi gördüğüm Ege Tıp Hastanesi’ne kuş uçuşu birkaç yüz metre, şu anda çalışmakta olduğum kuruma yine kuş uçuşu birkaç kilometre uzaklıkta konuşlu Yeşilova Höyüğü’ne gelmek için epeyce gün saydık. Yurtdışından konuklarımıza göstermek bahanesiyle kendimiz de görmüş olduk.
İzmir tarih boyunca gerçekleşmiş üç yerleşim alanıyla tanımlanır. Yeşilova bu tanımı da değiştirmiş oldu. Üçlemenin oldukça öncesine tarihlenen yeni bir halka eklenmiş oldu zincire böylece.
Kazı alanı
Çevredeki yerleşimler Yeşilova çevresindeki diğer höyüklerin üzerinde yer aldığı için kazılmaları olası gözükmüyor. Forum AVM karşısındaki Yassıtepe villaların kurbanı olmuş durumda. Yakındaki höyüklerden bir diğeri Bornova Anadolu Lisesi altında sonsuza dek karanlıkta kalacak. Başlangıçta var olan destekçilerin günümüzde yerinde yeller esiyor demek doğru olur. Hatta, bugünkü höyük alanının mülkiyetini elinde tutan şirket uzun süre köstek bile olmuş insanlık tarihinin bu önemli sayfasının günyüzü görmesine.
Obsidyen ya da volkanik taş : Taş Devri’nin son derece önemli nesnesi. Parlak ve keskin!Görselin üst tarafında Forum AVM ve önündeki villalar…Höyükte çipura ve midye kalıntılarına rastlanmış. Bu deniz ürünleri bugün de İzmirlinin gözdeleri olmayı sürdürür. Ancak, neolitik dönemde deniz düzeyinin bugünkünden 30 metre daha düşük olduğu düşünüldüğünde denizin çok daha uzakta olduğu anlaşılır. Çok daha uzaktan deniz ürünü sağlanması bir başka ilginç nokta…
Resmi olarak müze unvanı taşımasa da müze niteliğindeki Yeşilova Höyüğü’nde sergilenen buluntuların hiç birisi özgünleri değil. İmitasyonlar sergilenirken özgünlerin müze depolarında beklediğini öğreniyoruz.
Yılda yaklaşık 25 bin ziyaretçi çeken Yeşilova Höyüğü’nde ziyaretçilerin el üstünde tutulduğunu görüyoruz. Müzelerde bile rastlanmayacak şekilde karşılanıyoruz. Yeri gelmişken paylaşalım. Müzeye giriş bedeli olarak kişi başına bir adet atık pil getirmeniz yeterli. Daha ilk adımda sıradışı bir uygulamayla karşılaşmak şaşırtıcı olduğu kadar gurur verici.
Bir atık pil sizi tarih yolculuğuna çıkartabilir…
Arkeolog rehberliğinde bir saatlik anlatımlı izlenceye katılıyoruz. İlgi çekici bilgiler edinirken sorularımızın karşılık bulması da hoşumuza gitti. Taş Devri hemşehrilerimizle tanışmak heyecan vericiydi. Bundan 8500 yıl önce Anadolu topraklarında dolaşan parsla karşılaşınca hüzünle karışık duygulandık.
Artık olmayan bir Anadolu canlısı : Pars ya da Panthera pardus tullianaÜniversite- Belediye-Bakanlık işbirliği ortaya mükemmel bir yapıt koymuş.
Avcı toplayıcı atalarımızın yerleşik düzene ilk adımı olarak algılanabilecek Yeşilova yerleşimini insanlık tarihinin önemli köşe taşlarından birisi olarak da nitelemek olası.
O zamandan kalma çekirdekler İzmirli atalarımızın üzüm yetiştirdiğinin ve elbette şarap ürettiğinin bugüne ulaşan kanıtları.
Şarap kabı
Dokumacılık ve çarksız da olsa çanak-çömlekçilik yapan yerleşimcilerden bizlere kalan yalnızca kullandıkları nesnelerden daha fazlası değil.
Sergilenenler özgün nesneler olmasalar da oldukça başarılı imitasyonlar.
Yakındaki otoyoldan geçen taşıtların uğultusuna cilalı taş devrinin büyüleyici dinginliği, yerleşkenin yanı başına dek sokulan günümüz yapılarının oluşturduğu karmaşık görünüme taş devrinin yalınlığı karışıyor.
Daha fazlasını Yeşilova Höyüğü’ne birkaç saat ayırarak yaşayabilirsiniz…
Endüljans : Avrupa’nın orta çağında papa tarafından para verenlere çıkartılan af belgesi ve cennet güvencesi.
Cumhuriyet gazetesinin bir kaç gün önceki(10.02.2020) manşetini görünce işte endüljans dedim kendi kendime. Avrupa’da son verilişinden 500 yıl sonra Türkiye’de hortladı. Dinselleşmede erişilen yeni boyut olması bakımından ilginçtir. İlginç olduğu kadar da dinsel inancın kötüye kullanılışında varılan nokta bakımında ürkü ve ürperti yaratacak kadar önemli bir gelişmedir.
Diyanet İşleri Başkanı anayasal suç işlediği kadar dinsel bakımdan Allah’a şirk koşma hatasına da düşmüştür.
Avrupa kendi ortaçağını endüljansı yıkarak sonlandırmıştır. İşe dini anlayarak, başka deyişle kutsal kitabı anladığı dilden okuyarak başlamıştır. Alman din adamı Martin Luther’in yaptığı budur.
Kendi dilinden din Rönesans’ın işaret fişeğidir bir bakıma. İncil’in Almanca’ya ve başka ulusal dillere çevrilmesi Endüljans’ın ya da din ticaretinin tarihe karışması sonucuna yol açmıştır. Onu izleyen Rönesans ve bilimsel devrimler domino taşı etkisine benzer şekilde biri birini doğurmuştur.
İlahiyatçılar ortaya çıkacak ve Diyanet İşleri Başkanı’na yaptığının anlamını ve hesabını soracaktır hiç kuşkusuz.
Bir Cumhuriyet Savcısı ortaya çıkıp da Diyanet İşleri Başkanı’na ne demek istediğini, sözlerinin ne anlama geldiğinin açıklamasını isteyecek midir?
Anayasa da Cumhuriyet Savcıları da yerli yerinde(!) olduğuna göre bunu beklemek hakkımızdır düşüncesindeyim!
Kimi okurlar ne kadar safsın diyebilirler! Haksız değillerdir belki!
Ama, Martin Luther’in ortaya çıkacağı ya da Mustafa Kemal Atatürk gibi birinin dünyaya gelip karanlığı yırtacağı öngörülmüş müydü diye sormak gerekir.
Tarihin tekerleği dönem dönem geriye döndürülse de işlerin bir şekilde yoluna girdiği, tarihin olması gerektiği gibi aktığı da insanlığın deneyimidir.
Çin’deki salgın hastalık farklı açılardan da tartışılıyor. Çin’e ve Çinlilere yönelik aşağılayıcı yaklaşım insanlığın başını önüne eğdirecek boyutlara ulaşmış durumda.
Diğer yandan, hastalığın kaynağı da tartışmanın odağındaki bir başka başlık! Yarasayla başlayan yılanla süren kaynak arayışı son günlerde çoğumuzun adından ve varlığından henüz haberdar olduğu pangoline yöneldi.
Bu bağlamda öne çıkan bir başka tartışma “Corona virüs biyolojik silah mı?” sorusu üzerinden ilgi görmeye başladı. Komplo kuramları hemen her zaman ilgi odağı olduğu için bu kez de alıcısı çok bir ürün olarak kendisini göstermekte gecikmiyor.
Doğruluğu kanıtlanmaya muhtaç bu türden varsayımları bir yana bırakarak tıp tarihinden birkaç gerçek olayı irdeleyelim. Bu yazıda konu edilenlerin hiç birisi komplo kuramı ürünü değildir. Tümünün gerçekliği kanıtlanmış ve üzerine kitaplar yazılmış, yayınlar yapılmıştır.
TUSKEGEE DENEYLERİ 1,2
Kırk yıl boyunca sürdürülen bu deneylere ilişkin bilanço oldukça çarpıcıdır. ABD’nin güney eyaletlerinden Alabama’nın Tuskegee kentinde aynı adı taşıyan bir enstitüde gerçekleştirilen deneylere frengili 399 siyah erkeğin yanı sıra kontrol grubu olarak 201 sağlıklı insan katılmıştır. Deneklere frengi oldukları bilindikleri halde frengili oldukları da söylenmemiş. Yalnızca KÖTÜ KAN sahibi oldukları bildirilerek tedavisiz bir çalışmaya alınmışlar. Amaç, tedavi edilmeyen frengi olgularındaki gidişi incelemek.
Bu çalışmanın yapıldığına ilişkin açıklama kamuoyuyla paylaşıldığında deneklerden 28’inin doğrudan frengi nedeniyle, 100’ünün de frengiyle ilişkili durumlardan ötürü öldükleri anlaşılmaktadır. Ayrıca, 40 deneğin eşlerine bu hastalığı bulaştırdıkları ve buna bağlı olarak 19 çocuğun anne karnında frengiye yakalanarak dünyaya geldikleri ortaya çıkmıştır.
Her ne kadar frengi siyahlar arasında yaygın olsa da, tedavisiz çalışmaya katılan tüm deneklerin siyahlardan oluşması açık bir ırk ayrımcılığı anlamına da gelmektedir. Bu çalışmaya hekim olarak katılan beyazların sessizliği de döneme damgasını vurmuş olan ırk ayrımcılığının olağan bir durum olarak kabul edilmesiyle yakından ilintilidir.
GUATEMALA DENEYLERİ 3
Sınırları içindeki frengi deneyini sürdüren ABD bu deneyimini sınır ötesine taşımış. Tuskegee Deneyleri’nin son evrelerinde çalışmaya katılan Dr John Charles Cutler öncülüğündeki Guatemala Deneyleri 1946-1948 yılları arasında gerçekleştirilmiş. Doktorlar aydınlatılmış onamları alınmayan askerlere, hayat kadınlarına, mahpuslara ve zihinsel geriliği olanlara frengi ve başka cinsel hastalıkları bulaştırmışlar.
Bu deneyler sonucu yaşamını yitirenlerin sayısı : 86!
Bundan da önce 1943-44 yıllarında Guatemala’daki Terra Haute Hapishanesi’nde cinsel yolla bulaşan hastalılarla ilgili olarak yapılmış bir çalışmanın Guatemala’daki deneylere öncü niteliğinde olduğu kabul edilmektedir. Çalışmada deneklere hastalık bulaştırılarak cinsel yolla bulaşan hastalıklarda önleyici yöntemlerin araştırılması amaçlanmış. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü, Pan Amerikan Sağlık Kurumu ve Guatemala’daki bazı bakanlıkların destek verdiği çalışmaya 1500 dolayında deneğin katılması sağlanmış. Bu çalışmanın sonuçları hiçbir şekilde yayımlanmamış.
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi çalışmanın hiçbir şekilde etik olmadığı saptamasını yapmış.
İnsanlığa karşı işlenmiş suç kapsamında ABD Başkanı Barrack Obama 2010’da Guatemala Başkanı Alvaro Colom’dan resmen özür dilemiş. Hatta, bu çalışma aracılığıyla işlenen suçun Nazi doktorlarının işlediklerinden farklı olmadığı yorumları bile yapılmış.
Zarar gören denek yakınları Johns Hopkins Üniversitesi, Bristol-Myers-Squibb ilâç firması ve Rockefeller Vakfı’na dava açmışlar.
Bu dört dörtlük insanlık suçu ne kadar biliniyor? Emperyalizmin kirli yüzü ne denli tanınıyor soruları irdelenmeye değer olsa gerek!
KÜBA’DA DANG ATEŞİ SALGINI 4,5
Yaklaşık 40 yıl önce 1981’de Küba’da başgösteren etkeni virüs olan Dang Ateşi salgını 101’i çocuk olmak üzere 158 can almış. Sivrisineklerin bulaştırdığı ölümcül olabilen bu hastalığın ABD kaynaklı olduğu yıllar sonra yapılan araştırmalar sonucu ortaya konulabilmiş. Aynı anda Küba’nın üç bölgesinde birden başgöstermesinin yanı sıra virüsün ilk kez 1944’te ABD üssü de bulunan Yeni Gine’de izole edilmiş olması dikkat çekici ayrıntılar olarak belirlenmiş. 2008’de Küba’da yapılan simülasyonda 1981 salgını ile Yeni Gine’de izole edilen virüs arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler saptanmış.
Irak’a saldırmak için Saddam’ın elinde biyolojik silah bulunduğu savları yalan çıksa da ABD’nin Küba’ya Dang Ateşi virüsüyle saldırısı yıllar sonra da olsa kanıtlanmış olduğu bir gerçek.
Yazının başlığındaki soruya dönecek olursak! Tarihte yaşananlara bakarak “evet” yanıtı verilebilir bu soruya. Ancak, Corona virüs salgınına ilişkin böyle bir savı doğrulayacak kanıt bulunmadığı (en azından şimdilik) kesindir. Kanıt ve dayanak olmaksızın bu varsayımı dile getirmek komplo kuramcılığına denk düşer.
Diğer yandan, Çin’de başlayan salgının Çin’e ve Çinlilere karşı yürütülen bir psikolojik algı eylemine dönüştüğü de kuşkusuzdur.
Yakın tarihte mikroplarla ilgili çalışmalar kapsamında sabıka dosyası kabarık olanların insanlığı utandıran söylemler yayması ironik olduğu kadar ibretlik bir gelişme olsa gerektir.
1 Michael V. Uschan, Forty Years of Medical Racism : The Tuskegee Experiments, Lucent Books, 2006.
2 James H. Jones, Bad Blood The Tuskegee Syphilis Experiment, The Free Press, 1993.
Jared Diamond’un kült kitabı “Tüfek, Mikrop,Çelik”i okumayan varsa bile duymayan kalmamış olsa gerektir.
İspanyol fatihleri at üstünde ellerinde silahla gören Amerikan yerlileri için direnme gücünün o anda ortadan kalktığı da bilinen bir başka gerçektir. Hiç kuşkusuz tüfekle de çok sayıda yerli öldürülmüştür. Ama, Amerikan yerlilerinin soyunu tüketen asıl etken mikroplar olmuştur. Daha önce hiç karşılaşmadıkları mikroplar karşısında neredeyse savunmasız kalan yerlileri bitirmek için kurşun atmak gerekmemiş ve çok daha zahmetsiz, masrafsız bir yöntem yayılmacılar adına iş görmüştür.
Sayıları azaltılmak istense de yerlilerin neredeyse tümüyle yaşam sahnesinden çekilmeleri işgücü kıtlığına yol açarak bir bakıma Afrika’dan Yeni Dünya’ya köle ticaretinin başlamasını da tetiklemiştir diye düşünmek yanlış olmaz.
Çin’in Wuhan kentinde patlak veren yeni tip Corona virüs salgını ölümcül sonuçlara yol açsa da şu andaki ölüm oranı % 2’nin biraz üzerindedir. Günümüz iletişim ve sosyal medya olanakları sayesinde korku ve ürkünün virüsten daha hızlı yayıldığı saptamasını yapabiliriz.
İnsanlık tarihi mikropların yaptığı sayfalarla doludur.
Bugünkü kadar olmasa da eski çağlardan bu yana yeryüzünde insan hareketleri hiç eksik olmamıştır. Askersel ve tecimsel (ticari) insan hareketleri sayısız ölümcül salgından sorumludur.
MS II. Yüzyılda Doğu seferinden dönen askerlerin taşıdığı veba mikrobu günde 2000’e varan ölümlere yol açmıştır. Adını bu salgına veren Roma imparatoru Antoninus ve bir diğer imparator Lucius Verus ironik biçimde bu salgının kurbanları olmuşlardır.
MS 541’de İstanbul’a Avrupa’dan Mısır, Filistin ve Suriye yoluyla yine askerlerce taşınmış olan mikroba bağlı salgın Jüstinyen vebasıdır. Bu salgın İstanbul nüfusunun % 40’ını yaşamdan alırken gömme işlemine yetişilemeyince ölülerin denize atıldığı kayıtlara geçti. Jüstinyen vebasının yol açtığı can kayıplarının imparatorluğu yıkım noktasına sürükleyecek boyutta olduğu anlaşılmaktadır.
Tarihin gördüğü en ölümcül salgınlardan birisi Kara Veba’ydı. 1346-1353 arasında Kırım’dan gelen gemilerle taşınan bu dehşetli hastalığın Avrupa nüfusunun % 30-60’ının ölümüne yol açtığı ancak tahmin edilebiliyor. Boccacio’nun Decameron’u Kara Veba’nın yol açtığı kırım ve acıklı görünümü çok iyi betimleyen yazınsal ürünlerden birisidir.
XVII. yüzyılda İtalya’da Kara Ölüm
XV. yüzyılda Yeni Dünya’ya gelen Avrupalı fatihlerce taşınan suçiçeği yerli nüfusun % 90’ını yok etmeye yetti. Böylece anakaranın kolonileştirilmesi önündeki önemli engel ortadan kalkmış oldu.
Özellikle Güney Amerika yerlilerinin safdışı bırakılmasında çiçek ve frengi hastalıklarına yol açan mikropların hatırı sayılır bir etkisi olduğu unutulmamalıdır.
Tarihte derin iz bırakmış salgın hastalıklar zincirine eklenen son halka hiç de uzak geçmişte yaşanmamıştır. XX. Yüzyılın başında Birinci Dünya Savaşı’nın son yılına denk düşen 1918’deki grip salgını 50 milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Savaşta ölen insandan daha fazladır bu sayı. Savaştan kaynaklanan beslenme bozukluğu ve olumsuz koşulların da etkisi göz ardı edilemez bu denli yüksek nitelikli can kaybında.
Tifüs, verem, trahom ve sıtma salgınlarıyla sarmalanmış Anadolu, Cumhuriyet’le birlikte bu hastalıklara karşı amansız bir savaşa girişmiş ve uzun sayılmayacak zaman aralığında bu hastalıklardan ölümler son derece düşük niceliklere geriletilmiştir.
Yeni tip Corona virüs salgınındaki ölüm oranları tarihte yaşanmış salgınlardaki ölüm oranlarıyla karşılaştırıldığında oldukça düşüktür. Hiç kuşkusuz oralı olmamayı gerektiren bir durum da değildir bu durum. Ancak, son salgında gözlemlenen önemli nokta bu salgının farklı amaçlarla kullanılan bir aygıta dönüşmüş olduğudur. Askıya alınan uçuşlar, kısıtlanan insan hareketleri ve tüm bunlara eklenen karamsarlık havası salgının bahane olduğunun göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.
Bir de salgınla birlikte kendisini gösteren karamsarlık ve korku ortamında insanlığın sınıfta kalmasına eşdeğer gelişmeler var.
Hemen her ortamda gerçeklerle bağdaşmayan, asılsız söylentilere dayanan ve Çinlileri aşağılama furyasına dönüşen hoyrat yaklaşımlar insanlığın başını önüne eğdirecek, utanç kaynağı olmaya aday çirkinlikler olarak boy gösteriyor. Korku ve ürkü insanın etkisi altına girmekten kaçınamadığı duygular. Ama, tüm bunlar insanlıktan uzak düşmeyi gerektirir mi?
Bu salgın bir şekilde gerileyip ortadan kalkacaktır.
Ama, insanlık sınavında alınan kırık not tarihe bir kez yazıldıktan sonra unutulmayacaktır.
8 Şubat 2020’de İzmir Araştırmaları Derneği’nce düzenlenmiş ve rehberliği Enriko Filipucci tarafından yapılmış Buca gezisi notlarıdır. İzmir Araştırmaları Derneği’ne Başkan Yaşar Ürük aracılığıyla teşekkürlerimizle…
İnsanın kendi kentinde gezgin olması hep tasarladığı ama pek az kez yaşama geçirebildiği bir eylem. Bunu başardığımız için mutluyuz. Kırk yıldır İzmir’de yaşadığımız halde Buca’ya birkaç ya gitmişizdir ya da gitmemişizdir. Buca’nın bir yerlerine bıraksalar yolumuzu bulmakta zorlanabilirdik. Buca bizlere umduğumuzdan fazlasını sundu. Uzaklara ilgimize biraz gem vurup yanı başımızdaki güzelliklere ve değerlere yüz çevirme zamanı diyerek buyurun Buca’ya!
İzmir metropolünün güneydoğusunda konuşlu ve nüfusu 600 bini aşmış olan Buca ilin en büyük ilçesi olma unvanına sahip. 1950’lerdeki nüfusunun 15 binlerde olduğu düşünülürse Buca’daki nüfus patlamasının boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
Latinlerin İstanbul’u ele geçirmesi sonrasında İznik’e sığınan Bizans’ın o dönemdeki imparatoru İoyanis’in 1235’te Kral Yolu üzerindeki Kohi’den söz ettiğine rastlanmış belgelerde. Kohi daha sonra Gonia, Bugia ve Buca’ya dönüştüğü kabul gören bir eğilimdir. Bizans döneminde bölgede geniş toprakları bulunan Vuzaz adlı toprak varsılının adının Buca’ya evrildiğini savlayanlar da vardır. Coğrafik olarak çukurda kalan Buca’nın İtalyancada çukur anlamına gelmesi de göz önüne alınması gereken bir başka olasılıktır.
Buca adına ilk kez Fransız kaynaklarında rastlanmış. 1688 depremiyle yıkıma uğrayan Fransız konsolosluğu bu tarihte Buca’ya taşınınca kayıtlara geçmiş.
Buca kışları ılıman ve yazları da görece serin iklimiyle İzmir’in varsıl Levantlarının yazlama yeri olmuş. Bugün de varlığını sürdüren Levant köşkleri bir döneme tanıklık etmişler. Bir şekilde kullanımda olup yaşamlarını sürdürenler olduğu gibi kullanım dışı kalıp yok olmaya gün sayanlar üzücü görüntüler oluşturmaktalar. Eski adı olan Paradiso’ya yaraşır şekilde bağları, bahçeleri ve varsıl su kaynaklarıyla yaşanmaya değer bir yer olmuş hemen her dönemde Buca.
KIZILÇULLU
Buca ilçe sınırlarına girer girmez duraklıyoruz. Bir çift su kemeri karşılıyor Buca’ya girişte bizleri. Kızılçullu su kemerleri özellikle Romalıların uzmanlık alanında olan su taşıma yapıları. Buradakiler de Roma’dan kalma. Başka yapılarda olduğu gibi su kemeri yapımındaki Roma becerisi bunca yıldır ayakta kalan su kemerleriyle anıtlaşmış. Roma dönemine kadar yapılamamış olan su kemerleri, izleyen dönemlerde başka uygarlıklarca da yapılmış ve kullanılmış. Kızılçullu adının Timur İzmir’e geldiğinde burada kurdurduğu çadırların kızıl renginden geldiği savlanıyor. Örneğin, biraz ilerideki Vezirsuyu Kemerleri Osmanlı döneminden kalma. İzmir’e başkaca eserler de kazandırdığı bilinen Girit fatihi Köprülü Fazıl Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Kızılçullu adının Timur İzmir’e geldiğinde burada kurdurduğu çadırların kızıl renginden geldiği savlanıyor.
Kızılçullu Roma Su Kemerleri
Bölgenin bir diğer önemli yapısı günümüzde NATO kullanımında olan Amerikan Koleji. Cumhuriyet’le birlikte varlığı sonlanan bu okulun yerinde bu kez özgün Türk tasarımı olan Kızılçullu Köy Enstitüsü öğretime başlamış. Köy Enstitülerinin kapatılması sonrası NATO kullanımı süreci başlamış. Bölgenin adındaki kızıl sözcüğü bile siyasi eğilim göstergesi sayılmış. Bu yapının tarihinde bile ülkenin siyasi çalkantılarının ve kararsızlıklarının izini sürmek olası. Askersel bir yapı olduğu için yapının içine girmek olanaksız.
Anadolu’nun karanlıktan kurtulmasına omuz veren Kızılçullu Köy EnstitüsüKızılçullu NATO Karargâhı
Bulunduğumuz yer çevreye oldukça egemen olmakla birlikte Buca tarafında beton denizinden başka bir şey çarpmıyor gözümüze. Kadifekale tüm görkemiyle gözlerimizin önünde.
Beton Buca
Birkaç yüz metre uzakta bir yapı kalıntısı çarpıyor gözümüze. Propethis Elias Ortodoks Kilisesi! Harabeye dönüşmüş. 1922’de Anadolu’dan ayrılan Ortodokslardan sonra cemaatsiz kalmış. İnsanların kendisine el vermesini bekliyor.
Atatürk maskı ve hemen önünde Elias Kilisesi. Atatürk maskı alanında dünya 10.su
ŞİRİNYER
Bir sonraki durağımız Şirinyer tren istasyonu. Şimdilerde yeraltına alınan istasyon günümüzde varlığını sürdüren 2 İngiliz tipi taş yapıyla ayakta kalmayı sürdürüyor. Yapımına 1856’da başlanan Punta-Aydın demiryolu üzerinde o zamandan bu yana hizmet vermeyi sürdürmüş. Yakın geçmişe dek demiryolu bulunan yer yaya yolu olmuş.
Buca’nın gündelik yaşamında önemli yeri tutan Şirinyer Hipodromu’na uğramadan geçmiyoruz. Yarış günü olmadığı için ıssız ve sessiz. Kum ve çim pistleri bir gün sonraki yarışlar için atları ve binicilerini bekliyor. Beton denizinin ortasında kalmış bir adaya da benzetiyoruz burayı. Buca’ya hayat veren Levantenler at yarışı kültürünü de taşımışlar buraya. İngiliz etkisi göz ardı edilmemeli. Osmanlı padişahları Abdülmecit ve Abdülaziz de bu sosyal ve sportif etkinliğe ilgi göstermişler. Hatta, Levantenlerin yanı sıra Türklerin de katılmasını arzulamışlar.
FORBES KÖŞKÜ
Bir sonraki durağımız Forbes Köşkü. Adını taşıdığı aile tarafından 1908’de yapılan köşk hemen bir yıl sonra yangına yenik düşmüş. Birkaç yıl sonra yeniden yapılmış. Bugüne kadar ayakta kalan yapı bir yanıyla kaleye benzerken diğer yanındaki İyonik sütun başlı girişiyle eklektik bir yapı izlenimi veriyor. Belli ki geniş parasal olanakları olan ilk sahipleri biraz ondan biraz bundan olsun diyerek parasal güçlerini ve egemenliklerini dışavurmak istemişler. Buca Seyfi Demirsoy Hastanesi yerleşkesi içindeki tepede konuşlu Forbes Köşkü’nün bakımsızlığı ve terk edilmişliği yürek burkuyor. Bir an önce bakım ve onarımdan geçirilip bir şekilde toplum kullanımına sunulması yapının sağkalımı için kaçınılmaz gereklilik.
Tanrı benim kılavuzum yazılmış girişe
BUCA SOKAKLARINDA
Kendimizi biraz da Buca yollarına vuralım diyerek sokakları aşındırmaya başlıyoruz. Cumbalı iki katlı Rum evleri Buca’ya XIX. Yüzyılın son çeyreğinde gelen Rumların yapı kültürünü yansıtıyor. Levantenlerin İzmir’de ve bölgede artan ticari ve madencilik etkinlikleri ilçede işgücü gereksinimine yol açınca Ege adalarından Rumlar Buca’ya gelerek yerleşmeye başlamış. Böylece kendileriyle birlikte her türlü kültürü de buraya taşımışlar.
Rum evleri
İlerleyen yıllarda göç almayı sürdüren Buca bu kez mübadele ile gelen Yunanistan Türklerinin yanı sıra Balkanların diğer bölgelerinden gelen Türklerin sığınağı olmuş. Selanik, Bosna ve Vodina gibi işyeri adları Balkanlardan Türk göçünü bugün de belleklerimizde taze tutuyor.
Selanik Lokantası dış ve iç görünümler
Eski Buca sokaklarını ve evlerini görüntüleyerek ilerliyoruz.
Kediler yazılamaya çıkmış!
Vaftizci Yahya D.O.M. Kilisesi 1840’ta yapılmış. 1954, 2004 ve 2018’de epeyce esaslı bakım onarım görmüş. Buca’da yaşayan yoksul Hıristiyanlar tarafından imeceyle yapıldığı için oldukça alçakgönüllü bir iç ve dış görünüme sahip. Bu durum gür sesli orgunun görkemli olmasına engel olmamış. İçeride “Canlı İnsan Tanrı’nın Zaferidir” yazısı ilişiyor gözümüze. Ayrıca kilisenin bakım ve onarımına katkı verenlerin adlarının yazıtlarla ölümsüzleştirilmesi unutulmamış.
Vaftizci Yahya Katolik Kilisesi
1838 yapımı Manoli Oteli’nin önünden geçerek sürdürüyoruz yürüyüşümüzü. Buca’nın en eski oteliymiş. İlk sahipleri olan Rum çift 1922’de Buca’dan ayrılmış.
KASAPLAR MEYDANI
Kasaplar Meydanı Buca’nın önemli yerlerinden birisi. Adını burada kümelenmiş kasaplardan almış. Daha önce Buca’ya göç kaynaklarından birisi olarak mübadillerden söz etmiştik. Mübadiller buraya göçmeden önce iç kesimlerdeki yükseltilerde yaşadıkları için hayvancılık birincil işleri olmuş. Bu uğraşı Buca’da da sürdürmüşler. Meydanda sıralanan kasaplar onların buraya taşıdıkları kültürün yansıması.
Meydanda geçmişteki eczacılık anlayışını ve görüntüsünü koruyan bir eczaneye uğradıktan sonra Buca tarihinde önemli yeri olan Hollanda kökenli De Jongh ailesinin köşküne uğruyoruz. Yaşamları çetelerce acıklı biçimde sonlandırılan karı koca De Jongh ailenin geri kalanı Hollanda’ya dönse de sonsuz uykularını Buca’da sürdürüyorlar. Günümüzde de ayakta kalan De Jongh köşkü yanına yapılan eklentilerle birlikte SGK tarafından kullanılıyor.
Eczane
De Jongh Köşkü
Günün ikinci yarısındaki ilk durağımız Kasaplar Meydanı’nda konuşlu İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Mübadele Anı Evi. Bakım ve onarımdan geçirilerek yaşaması sağlanan yapı 116 yaşında. Bağışlarla edinilen nesne ve belgeler bir yandan Mübadele olgusunun anlaşılmasını sağlarken diğer yandan da anıları canlı tutmaya katkıda bulunmuş.
Mübadele Evi’nden görüntüler. Mübadele minyatürü Dr Figen Gürsoy eseri.
PROTESTAN VAFTİZ KİLİSESİ
Buca Protestan Vaftiz Kilisesi alçakgönüllü iç ve dış yapısından çok bahçesindeki sıradışı mezar taşlarıyla dikkati çekiyor. 1838 yapımı kilise 1961’de Buca Belediyesi’ne devredilince kültür merkezine dönüştürülmüş. 2001’de yeniden kilise olarak düzenlenmiş. Vitrayları Alsancak’taki Anglikan Kilisesi’ne taşınan yapının kubbesindeki sekizgen sonsuzluğu simgeliyor. Duvarlarda Eski Ahit’in ilk tümcesi İbranice, Yeni Ahit’in ilk tümcesi Yunanca olarak yer alırken Türkçe dinsel sözlere de bolca yer verilmiş.
Protestan Vaftiz Kilisesi
Bahçesinde çoğu ortadan kaybolsa da hatırı sayılır sayıda mezar görülüyor bu kilisenin. Buca tarihine önemli katkıları olan Forbes’ın ve Reese’in mezarları da burada.
Ünlü İngiliz ozan Lord Byron’un (1788-1824) 1810’da İzmir’e geldiğini ve geçirdiği 36 günün çoğunda Buca’da yaşadığını öğreniyoruz. Abidos Gelini yapıtını burada yazdığı bilinir. Türk karşıtlığıyla da tanınan Lord Byron Yunan isyanı sırasında Türklere karşı savaşma amacına erişemeden yaşamını yitirmiş.
Lord Byron’un kızı Ada’nın bilgisayar biliminin kurucularından birisi olarak bilindiğini ekleyelim.
Eski Buca köşklerinin bir şekilde ayakta kalanları kadar zamana yenik düşenleri de var. Bugünkü Dokuzçeşmeler’de bir zamanlar var olmuş Dr Aliberti Köşkü onlardan biri. Buca tarihine geçen kişiliklerden birisi olan Dr Aliberti haftanın bir gününde yoksullara ücretsiz hizmet vermiş. yetmemiş! Yazdığı reçete bedelini de karşılamış çoğu yoksulun. Kapalı bir yaşam süren Yaylacı köyüne kimseler giremezken Dr Aliberti orada bile el üstünde tutulmuş.
Hasan Ağa bahçesinin kuzeyindeki köşkün yerinde bugün Dokuz Eylül Üniversitesi yerleşkesi bulunmakta
Lord Bayron ve Buca’da yazdığı Abidos Gelini
Buca sokaklarında rastladığımız bir başka kilise Buca Ortodoks Kilisesi oldu. Kafeslenerek gelen geçenlerin korunması amaçlanmış. Üzülmekten başka şey gelmedi elimizden.
Ortodoks Kilisesi
GÜNÜN SONUNDA…
Buca’nın yeşil ve su kaynağı olduğunu yazının başında söylemiştik. Günümüzde Hasan Ağa Parkı olmasa Buca’nın böyle bir geçmişi olduğuna inanmak neredeyse olanaksız. Kültürpark’ın üçte biri genişliğinde bir yeşil alandan söz ediyoruz. Levanten Aliotti ailesinin bahçeyi 1926’da satılığa çıkartması sonrasında Ödemiş ileri gelenlerinden Sarıgöllü Hasan Ağa tarafından satın alınmış. Özel mülk olsa da halka açık tutulmuş. Hatta, Hasan Ağa’nın hasta kızının eğlenmesi için parka zürafa ve benzeri ilginç hayvanlar getirttiği de biliniyor.
Dumlupınar Camisi özelde Buca’yı ve genelde Türkiye’yi etkisi altına alan yapılaşma kültürsüzlüğünü ve kuralsızlığını gözler önüne seren bir yapıt olarak boy gösteriyor. Böylesi bir yozlaşmadan kutsal mekânın da payına bir şeyler düşmesi düşündürücü.
Günün sonunu güne başladığımız gibi bir tren istasyonunda getiriyoruz. Buca tren istasyonu tarihe tanıklığın bedelini ilgisizlikle ödüyor gibi. Evsizlerin ve berduşların mesken tuttuğu istasyon yapısının hemen önünde ateş yakılmış olduğunu görüyoruz. Küle dönmemesini dileyerek Muradiye Camisi’ne ilerliyoruz.
Yıllara tanık Buca tren istasyonu öksüz-yetim gibi
Hemen sağımızdaki Rees köşküne de selâm vermeyi unutmuyoruz. Demir parmaklıkların ardındaki köşk şu anda Dokuz Eylül Üniversitesi’nce kullanılmakta. Yakından görme isteğimiz üniversite yönetimince uygun görülmediği için uzaktan el sallamakla yetiniyoruz Buca tarihine damga vuran bir bu Levanten mekânına.
Muradiye Camisi kiliseden camiye dönüştürülen değil ama kilisenin yerine yapılan bir cami. 1950’de yapılmış. Yerine yapıldığı Müjdeci Yahya Kilisesi’nin yapım tarihi ise 1797. Önceki yapıdan geriye kalan tek iz ise caminin bahçe kapısı üzerinde bir zamanlar yer almış olan haçlara ilişkin izler.
Muradiye Camisi
Son durak Baltacı Köşkü. Buca’nın en eski yapılarından biridir. Osman Hamdi Bey’le de dostluğu bulunan Demostanis Baltacı tarafından yaptırılmıştır. Padişah Abdülaziz 1863 İzmir ziyaretinde burada kalmıştır.
Günümüzde Kız İmam Hatip Lisesi olarak kullanılmaktadır. Karşısındaki havuzdaki Afrodit heykeli giriş kapısı izdüşümünde yer alır.
Dünya ve insanlık yılbaşından bu yana Çin’de patlak veren salgınla yatıp kalkar oldu. Can alabildiğine göre çok tehlikeli hastalık etiketi çoktan yapıştırıldı Coronavirüs enfeksiyonuna.
Biz bu filmi daha önce de görmüştük dedirten gelişmeler yaşanıyor. Havaalanlarına sıcaklıkölçer aygıtlar yerleştirerek korku ve ürküyü uyarmak hemen her seferinde ilk atılan adım oluyor. Bir de insanlara maske taktırıp sokaklara saldınız mı kimse kendisini kaygıdan uzak tutamaz oluyor.
Şu anda Coronavirüs enfeksiyonundan ölüm oranı : % 2 (yüzde iki). Önceki salgınlarda çok daha yüksek oranlar söz konusuydu.
Enfeksiyonun kaynağı araştırılırken dile getirilen olasılıkları anımsayalım! Önce yarasa çorbasından kaynaklandığı söylentisi çıkartıldı. Şimdilerde yılanda karar kılınmışa benziyor. Sıradışı (elbette bizlere göre) besin tüketiminin son derece yaygın ve “sıradan” olduğu uzakdoğu ve dolayısı ile Çin pek çok sosyal ortamda bu nedenle çoktan boy hedefi yapılmış durumda. Bu nedenle Çin’in tiksinti listesinin başına yerleştirildiği gözlemleniyor. Hatta, kimileri “bunlar nasıl insan?” demeye getiren üstün insan konumuna yükseltmekte sakınca görmüyor kendilerini.
Havayolu şirketleri uçuşlarını askıya almaktalar son günlerde. Pek çok ticari kuruluş ya geçici olarak kapatılmakta ya da çalışma sürelerini kısaltmakta. Bazı ülkeler vatandaşlarını Çin’den uzaklaştırma planlarını açıklamakta.
Son haber İtalya’dan! Sevgilisine caka satarken gemisini batıran kaptanın ülkesinden. Altı bin yolculu gezgin gemisindeki Makaulu çiftin ateşlenmesi ve öksürük yakınmaları olduğunun bildirilmesi limana yanaşmasının engellenmesine yetip de artıyor.
SARS salgını sırasında gevşeklikle suçlanan Çin hükümetinin salgın bölgesindeki karantina kararı bu kez insan hakları açısından eleştiriliyor. Tipik postmodern densizlikle nitelenebilecek bir yaklaşım. Tıpkı, aşılanmama hakkı üzerinden toplum sağlığını tehlikeye düşüren sorumsuzlar karşısında sergilenen edilgenlik gibi.
Başlangıçta olağanüstü duruma gerek görmeyen Dünya Sağlık Örgütü yaka paça kararını değiştirmeye zorlanıyor.
Büyük İnsanlık bir kez daha sınavda!
Bu kez Coronavirüs salgını konusu oluyor bu sınavın!
Avrupamerkezcilik(*) iş başındadır kim bilir kaçıncı kez! Ayrımcılığın ve ırkçılığın allı pullu elbisesi de sayabileceğimiz Avrupamerkezcilik bir kez daha ete kemiğe bürünüp aramızda dolaşmaya başlamıştır.
Milyonlarca insanı sokaklarda aç ve sağlıksız şekilde sürünen Batı’nın ayrımcılık damarı harekete geçmiştir.
Coronavirüs salgını bahanedir. Avrupamerkezcilik ise şahane!
Bir yandan kültürel farklılıklar ve beslenme alışkanlıkları üzerinden Çin’i tiksinti listesine yazarken diğer yandan Çin’le ve kendileri dışında kalan dünyayla ekonomik-ticari mücadeleye girişmiş olmaktadır Avrupamerkezciler.
Uygun aralıklarla yinelenen bu ve benzeri salgın senaryolarını hafife almadan işin bu yanı da göz önünde tutulsa çok ama çok iyi olur.
“Büyük İnsanlık” her gerektiğinde korkutma, yıldırma ve ürkütme silahını ateşlemekten çekinmiyor.
Salgın hastalık gerekçesiyle psikolojik savaşın ağababası sahneleniyor.
Buna verilebilecek karşılık aklı harekete geçirmekten başka bir şey değildir…
(*) : Avrupamerkezcilik Samir Amin tarafından tanımlanan sömürgeciliğin koçbaşı olmuş bir düşünsel-eylemsel olgudur. Ayrıntılı bilgilenme için Samir Amin’in aynı adlı kitabıyla Martin Bernal’in Kara Atena kitapları okunabilir.
CeyhunBalcı
31.01.2020
Not : Bu yazı sanal haber sitesi veryansıntv’de de yayımlanmıştır.
Burayı ilk ziyaretim bundan 50 yıl kadar önceydi. Belleğimde kalan her nedense yalnızca zümrütlerdi. Bunca yıl sonra bir kez daha Topkapı Sarayı’nda olmak buraya hiç gelmemiş gibi ilgi uyandırdı bende.
Topkapı adı üstünde bir saray olarak Osmanlı padişahlarının yaşam alanı olmasının yanı sıra devletin yönetim ve eğitim merkezi olarak da işlev gören bir yerleşkeydi. Fatih tarafından yaptırılmıştır. 1460’ta başlayan yapımı 18 yıl sürmüştür. Fatih yaptırdığı sarayın tamamlanışına tanık olamamıştır. Fatih İstanbul’u aldıktan sonra ilk olarak şimdiki Beyazıt’ta Eski Saray’ı daha sonra ikinci olarak Çinili Köşk’ü yaptırmış. Topkapı Fatih’in bu amaçla yaptırdığı üçüncü yapıdır. “Yeni Saray” olarak da bilinir.
XIX. yüzyılda saray kullanım dışı kalmıştır. O zamandan başlayarak Dolmabahçe Sarayı benzer işlevi üstlenmiştir.
Fatih’in babası II. Murat’ın Tunca ırmağı kıyısına yaptırdığı ve günümüze ancak kalıntıları ulaşabilen Edirne Sarayı Topkapı’ya hem mimari hem de görkem açısından esin kaynağı olmuştur.
Topkapı Sarayı bir yapılar topluluğudur. Haliç, Boğaz ve Marmara Denizi arasında kalan Bizans akropolü üzerinde 700 bin m2 alan üzerine oturmuştur.
Babı Humayun, Babüsselam ve Babüsssade adlı üç kapısı, dört avlusu vardır. Harem ve Hasbahçe’nin yanı sıra irili ufaklı bahçeleri Topkapı’ya güzellik katar.
Konumu ve görünümündeki görkeme karşılık Topkapı Sarayı alçakgönüllü bir mekândır.
Babı Humayun’dan Birinci Avlu’ya girilir. Burada Aya İrini Kilisesi, Darphanei Amire, Enderun hastanesi, Maliye Nezareti ve fırın yer alır. Sarayın halka açık tek bölümüdür.
Mutfak gereçleri
Babüsselam Kapısı’ndan girilen İkinci Avlu’da ise saray mutfakları, Adalet Kulesi, Harem Kapısı, Kubbealtı, eski hazine dairesi gibi bölümler vardır.
Kubbealtı Divanı Humayun’un bulunduğu önemli bir saray bölümüdür.
Divanı Humayun
Adalet Kulesi ilk olarak Fatih zamanında yapılmıştır. I. Süleyman ve II. Mahmut dönemlerinde genişletme, bakım ve onarım görmüştür. Sarayın silüetinde önemli yer tutan yerleşkedeki en yüksek yapıdır. Sultanın sonsuz adaletinin simgesi sayılmıştır.
Adalet Kulesi
Babüssade Kapısı yoluyla geçilen Üçüncü Avlu’da Arz Odası, III. Ahmet Kütüphanesi, Seferli Koğuşu, Fatih Köşü (Enderun Hazinesi), Hazine Koğuşu, Has Oda (Kutsal Emanetler Dairesi) bulunur.
Üçüncü AvluArz OdasıOkumaya ilgisiyle bilinen III. Ahmet Kütüphanesi yazıtıKütüphanenin temelini açmada kullanılan kazma
İkinci ve Üçüncü avlular arasında konuşlu Harem ise ayrı bir bölüm olarak düzenlenmiştir. Bu ayrılık ziyaret ücretine de yansıtılmıştır. Topkapı Sarayı yerleşkesine girmek için aldığınız biletle Harem’i gezemezsiniz. Ayrıca ödeme yapmanız istenir.
Harem’in önemli bölümlerinden birisi Karaağalar Mescidi ve Karaağalar Taşlığı’dır. Osmanlı döneminde Habeş kökenli siyahiler arasından ve elbette hadım olma koşulu bulunan bu kimseler Harem’e kimseyi sokmamakla görevliydiler. Başka deyişle Harem’in içindekilerle birlikte emanet edildiği kimselerdi.
harem, Arapça yasak anlamına gelen harama kökünden türetilmiş bir sözcüktür. İnsan yaşamının gizli ve dokunulmaz bölümünü niteler.
III. Murat döneminde yapılan Dolaplı Kubbe Haremeyn’e ait vakfiye belgelerinin saklandığı dolapların olduğu bölümdür.Harem’deIII. Murat Hasodası
Cevri Kalfa Merdiveni Osmanlı tarihi açısından önem taşır. Cevri kalfa,III. Selim’e karşı başgösteren Kabakçı Mustafa Başkaldırısı sırasında şehzade Mahmut’un yaşamını kurtararak tarihe geçmiştir. Cevri Kalfa Divanyolu’nda adına yaptırdığı okul ve hayratla adını ölümsüzleştirmiştir.
Cariyeler olarak da bilinen gözdeler, kalfa, ikbal, kadın efendi ve son olarak Valide Sultan olabilme yolunda en alt basamakta yer alırlar.
Gözde daireleri
Son bölüm olan Dördüncü Avlu’da Bağdat Köşkü, Revan Köşkü, Bahçeler, İftariye Kameriyesi, Sünnet Odası ve Hekimbaşı Odası bulunmaktadır.
Dördüncü Avlu Mermer SofaSünnet OdasıSünnet OdasıKanuni dönemi eseridir
Bağdat Köşkü IV. Murat döneminde saraya eklenen bölümlerdendir. IV. Murat’ın yaşamı bitişini görecek kadar uzun olmamıştır.
Bağdat Köşkü kubbesiIV. Murat Tahtı
Revan Köşkü de IV. Murat dönemi eseridir. Revan Seferi anısına yapılmıştır.
Sultan İbrahim döneminde 1640’ta yapılan İftariye Kameriyesi adından da anlaşılacağı gibi padişahın iftar vaktini beklemek için kullandığı mekândır. Buradaki manzaraya bakılırsa yer seçimi kusursuzdur. Aleminde besmele yazılıdır.
İftariye Kameriyesiİftariye Kameriyesi’nden Haliç
Bu sunum Topkapı Sarayı seçkisi olarak okunmalı. Hazine Dairesi bakımdaydı. Buna karşılık Kaşıkçı Elması’nın sergilenmekteydi.
Kutsal emanetlerin bulunduğu yerde görüntü almak yasaktı.
Osmanlı döneminde arkeoloji alanındaki ilk müzecilik girişiminin Harbiye Nazırı Fethi Ahmet Paşa’nın öncülüğünde Topkapı Sarayı yerleşkesindeki Aya İrini avlusunda 1846’da oluşturulan koleksiyonlar olduğu kabul edilir.
1869’da Sadrazam Ali Paşa’nın valiliklere gönderdiği genelgeyle eski eserlerin toplanarak İstanbul’a gönderilmesi isteği bir diğer önemli adımdır. Müzei Humayun (İmparatorluk Müzesi)’un kurulması da bu genelgeyle başlamıştır denebilir.
Ahmet Vefik Paşa’nın Maarif Nazırı olmasıyla ivme kazanan Müzei Humayun çalışmaları Avusturya Lisesi Müdürü Dr Philip Anton Dethier’in müdür olarak atanmasıyla bir başka önemli aşamaya kavuştuğu kabul edilir.
Dethier’in ölümü sonrasında yerine yabancı müdür arayışına girilmişken şaşırtıcı bir kararla Sadrazam Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey bu göreve atanmıştır. Kuşkusuz farklı bir sayfanın açılmış olması demektir bu atama.
Çinili Köşk düzenlenerek salonlara sığmayan tarihi eserlere mekân yaratılmıştır.
1883’te Almanların kazı yaptığı öğrenilen Nemrut Dağı çalışmalarının başına Osman Hamdi Bey atanmıştır. Sayda (Sidon) kazısı da bir Türk’ün sorumluluğunda yürütülmüştür. Örneğin, İskender Lahdi bu kazıda günyüzüne çıkartılmıştır.
İskender LahdiLikya Lahti
Bu sıçrama şimdiki müze yapısının çekirdeğini oluşturan girişimi tetiklemiştir. Türkiye’nin ilk müze yapısı olma özelliğini de taşıyan İstanbul Arkeoloji Müzesi 1891’de hizmete girmiştir. Çinili Köşk çevresinde sayları artan yapılar zamanla bir yerleşke oluşturmuş.
Çinili Köşk
Müze yapısıyla birlikte kazılar da hız kazanmış. Yatağan yakınlarındaki Karya kenti Lagima kazısı da Osman Hamdi Bey tarafından yürütülmüştür.
Müzede Osmanlı toprakları göz önüne alındığında o zamanki tüm bölgelerden eserlerin yer aldığı söylenebilir.
Girişte ve ilk kattaki lahit çokluğu dikkat çekicidir.
Antik Çağ heykel sanatına ilişkin olarak da pek çok esere rastlamak olasıdır.
Halikarnas Mozole AslanıTanrı Bes
Son dönemde İstanbul’daki Marmaray ve metro yapımına eşlik eden kazılar da müzenin varsıllaşmasına katkıda bulunmuş.
Müzenin çay bahçesinde antik dönem yapıtları eşliğinde çayınızı yudumlayarak günün yorgunluğunu atmak da benzersiz bir deneyim olsa gerek.
Doğrusunu isterseniz Deniz Müzesi’ni hedefe koymamızın gerekçesi Atatürk’ün 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’dan Rumeli tarafına geçerken bindiği Kartal istimbotuydu. Birkaç yıl önce hurda halde ve tarih sahnesinden çekilmek üzereyken bulunan Kartal 1 “Geldikleri gibi giderler!” özlü sözünün söylendiği teknedir aynı zamanda. Bir grup vatanseverin Emekli Amiral Cem Gürdeniz önderliğinde yaşama geçirdiği imeceyle yok olmaktan kurtardığı Kartal’ın Deniz Kuvvetleri’ne bağışlandığını biliyorduk. Deniz Müzesi’nde sergileneceğini öğrenmiştim. Bu bilgi doğru olsa da henüz sergilenmeye başlamamış bu tarihsel tekne. Bu durum biraz düş kırıklığı yaratsa da iyi ki gelmişiz buraya demekten alamadık kendimizi. Aile bireylerinin ve ailemizin İstiklâl Savaşı gazilerinin de adını yaşatma fırsatı sunan Kartal imecesi bizler için bu bakımdan da anlam taşımakta olduğu için sergilenmeye başlandığında Deniz Müzesi’ne bir kez daha gelme görevini bir kenara not ettik.
Deniz Müzesi’ne doğru…
Ülkemizin denizcilik alanındaki en büyük ve kapsamlı müzesi 1897’de dönemin Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın buyruğuyla kurulmuş. Başlangıçta Kasımpaşa’da açılan müze sonradan şu andaki yeri olan Beşiktaş’a taşınmış. Beşiktaş vapur iskelesinin yanı başındaki müzeye ulaşım son derece kolay. İskele önündeki Barbaros Hayrettin Paşa Meydanı ve bu meydanı süsleyen Barbaros heykeli karşılıyor müzeye ilgi duyanları.
Barbaros AnıtıDeniz Müzesi
Şimdiki yerinde 1948’de Deniz Müzesi ve Arşiv Müdürlüğü adı altında ziyarete açılmış olan müze 3 katta toplam 1500 m2 kapalı alana sahip. Toplamda 20 bin parça eser sergilenmekteymiş.
Türklerin denizle tanıştığı ve buluştuğu XI. yüzyıl sıfır noktası olarak alınmış. Çaka Bey, Umur Bey, Barbaros Hayrettin’in yanı sıra diğer Osmanlı denizcilerinin büstleri unutulmamış.
Turgut ReisCezayirli Gazi Hasan PaşaRauf Orbay
Alt kat tümüyle Osmanlı dönemi deniz araçlarına ayrılmış. Özenli ve becerili ellerden çıktığı anlaşılan gemi örnekleri ilgi çekici şekilde yerleştirilmiş mekâna. Kayıkhane olarak da algılanabilir bu alan. Saltanat kayıkları olarak da bilinen örnekler etkileyici.
Düş ürünü varlık Basilisk pek çok deniz taşıtını süslemiş yüzyıllar boyuncaMilli Mücadele’de İnebolu kayığı
Üst katlarda giderek zamanımıza yaklaşan dönemlere ilişkin yapıtlar sunulmuş.
Atatürk’ün de kullandığı Ertuğrul yatındaki pek çok nesnenin yer aldığı bölüm de oldukça ilgi çekici ve duyguları kabartıcı etki yaratıyor.
Ertuğrul Yatı’nda Ata’nın odası
Atlantik’i geçmiş olma unvanı bulunan ve Mübadele’de kullanılmış olan Gülcemal’i selâmlıyoruz.
Gemi modelleri dağarcığı da oldukça varsıl müzenin. Pek çoğu arasından İngiltere’ye parası ödendiği halde Osmanlı’ya teslim edilmeyerek İngiliz donanmasına eklenen Sultan Osman gemisi ile adı Goeben’ken Karadeniz’de Rus limanlarını topa tuttuktan sonra Yavuz adıyla Osmanlı donanmasına katılan savaş gemileri özellikle ilgimizi çekiyor.
Pek çok ressamımızın elinden çıkan yağlı boya ve kara kalem resim çalışmaları müzeye renk ve canlılık katmış.
Diğer yandan, Ertuğrul Fırkateyni Faciası’ndan başlayarak günümüze dek Mavi Vatan’a düşmüş deniz şehitleri de unutulmamış. Hemen tümünün anılarının yaşatılması çabası her türlü övgüye değer.
Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında yaşanan Kocatepe faciası ve şehitleri ayrı bir odada ölümsüzleştirilmiş.
Kılıç, kama, süngü, kasatura, uzun ve kısa namlulu ateşli silahlarla, torpidolar, mayınlar, toplardan oluşan ve bir teknoloji geçidi de sunan silahlar bölümü oldukça varsıl içeriğiyle etkiliyor ziyaretçileri.
Denziciliğin olmazsa olmazlarından olan haritalar ve elbette Piri Reis müzenin önde gelen eserleri ve kişisi olarak boy gösteriyor.
Tuğralar, armalar ve onlara eklenen çok sayıda sembol bakım ve onarımdan geçirildikten sonra müzede sergilenir olmuş.
Seyir aygıtları pusulalar, usturlablar, fenerler ve kronometreler denizcilik geçmişinin cansız tanıkları olarak bir şeyler anlatmak ister gibi duruyorlar.
Geçmişten günümüze denizcilerin kullandığı giysiler müzenin bir başka ilgi çekici bölümü olarak düzenlenmiş.
Türklerin on birinci yüzyıldan günümüze uzanan bin yıllık denizcilik serüvenini zaman dizinsel olarak izlemek için buradan daha güzel bir fırsat olamaz.
Müze gezisini bitirdikten sonra müze dükkânına uğramayı unutmayın. Denizcilikle ilgili özgün anı nesnelerinin yanı sıra başka yerde bulamayacağınız kitaplardan da edinme fırsatı sunuyor.