Cumhuriyet’in akıl ve bilim yolunu izlemesine bağlı olarak hızla ilerleyen alanlardan birisi de yerbilimleri oldu. Bu kapsamda İhsan Ketin ve Sırrı Erinç adlarını saymamak haksızlık olur!
İhsan Ketin : Kuzey Anadolu Fayı’nı bulan yerbilimcimizSırrı Erinç : Ülkemizde Coğrafya ve Yerbilimleri’ni eşzamanlı okuyan ilk bilimcimiz.
Yaşayanlar içinde Celâl Şengör’ün alana egemenliği ve yetkinliği konusunda kuşku duyulamaz.
Yerbilimlerinin küresel değeri Celâl Şengör’e kulak vermek yerine yazgıya razı olmak. İçinde bulunduğumuz çağla ne denli uyumlu?
Celâl Şengör Kanada Yerbilimleri dergisinin geçen yılın son sayılarına kapak oldu. Dünyanın öteki ucunda değeri bilinen Şengör ülkesinde sözünü dinletemedi.
Anadolu yarımadasının haritasına bakıldığında faysız alan neredeyse bulamazsınız. Anadolu, dünyadaki başka pek çok bölge gibi depremsel bir alandır. Anadolu’nun fay haritası Cumhuriyet’le birlikte yapılmaya başlanmıştır denebilir. Buna bağlı olarak ülkemizin depremselliği olağandır. Olağan olmayan deprem beklentisinin yokluğu ya da ciddiye alınmamasıdır.
Anadolu’da milyonlarca yıldır bulunan fayların farkına varılmasını sağlayanların yapmak istediği açıktır. Yaşadıkları ülkeye ve dünyaya katkı sunmak. Bir bakıma hayat bilgisi dersine katkıdır yaptıkları. Bu veriler hak ettiği ilgiyi görseydi Türkiye’de yaşanan hemen her depremden sonra kendisini gösteren zavallılık görüntüleri ortaya çıkmazdı.
İç parçalayan çığlıklar, yazgıya başkaldıran yazgıcı insanlar…
Mutlaka farkındasınızdır!
Her depremi izleyerek ortama egemen olan birkaç söylem var!
Birisi “yaşam üçgeni” diğeri “toplanma alanları”!
Her ikisinin de önemini gözardı etmeksizin bende yarattıkları izlenim depremde yapılarımızın yıkılacağı varsayımının beklenen senaryo olduğudur!
Yapılarımızın çürük olduğu, yapıların içindekilerin bu durumun farkında olduğu her şekilde bellidir. Unutmadan eklemek gerekirse, insanımızın bir başka önemli ilgi alanı depremlerin zamanının önceden kestirilmesidir. Çürük ve yıkılmaması olanaksız yapılarda yaşayanları yaşama bağlayacak biricik olanaktır depremi önceden bilip kaçabilmek!
Değerli yerbilimcilerimizin bıkıp usanmadan yapmaya çalıştıklarının anlaşılmadığını gören doğa iş başa düştü diyerek sahneye çıktı.
Akhisar, Elâzığ-Malatya, Marmaris, On iki Adalar ve onları izlemesi olası başkaları…
Her depremde ya da doğal afette olduğu gibi bu kez de yönetenlerimiz öfke odağı olmayı başardılar. Gamsızlık, aymazlık ve densizlik onların tutumunu tanımlamak için sıralanabilecek en hafif sıfatlardır.
Onlara öfkelenip, iç boşaltıp rahatlamak çekici bir seçenek olsa da madalyonun ters yüzüne bakmadan edemem!
Yönetenlerin aymazlığı ya da bir başka eksikliği depremsel olduğu bilinen bir ülkede yapıların kumdan kaleler gibi yıkılmasını bir ölçüde açıklar!
Depremsel ülkenin acı gerçeğine katkıda bulunan gamsızlık, aymazlık ve kural tanımazlık gibi davranışların aynı zamanda toplumsal boyutta kötü alışkanlıklar olduğu unutulmamalıdır. Başka deyişle siyasetçiye egemen olan olumsuzluk nedensiz ve dayanaksız değildir.
Yönetenlerin hatası, toplumun bu bağlamdaki tutkusunun oy kaynağı olduğunu görmesi ve oy uğruna yanlışlıklara göz yummasıdır.
Kabahatin birazı da canı yanınca feryat figan ortalığı inleten güzel, saf ama biraz da iyi niyetli olmadığı açık olan halkımızda değil midir?
Üzgünüm halkımıza da dokundurmak zorunda kaldığım için…
Yaşamın doğum yeri toprak yaşamdan sonraki sonsuz uyku yeri. Gündelik uğraşlar içinde toprak, işi onunla olmayan için ne anlama gelir? Bir zamanların tarım ülkesi Türkiye’de toprağın öksüz-yetim kaldığı kesin. Boşalmış köyler, ıssız topraklar. Nüfusuna oranla kırsalda yaşayanları en fazla olan kent İzmir’miş. Şaşırtıcı ve burada yaşayanlar için gurur verici.
Toprağın sıkı dostu Aşık Veysel boşuna “Benim sadık yarim kara topraktır” demedi!
Yaşam bulduğun, yaşamını kazandığın ölünce içine düştüğün toprak.
Dost olması için dost olman gereken…
Eksiksiz ve katıksız toprak dostu Hayrettin Karaca sadık yarine kavuştu.
Benim gözümde ateşli çevreciden daha çevreci, tutucu doğaseverden daha doğaseverdi.
Hannover Üniversitesi’nden ekoloji profesörü Franz H. Meyer, Hayrettin Karaca’dan “Şimdiye kadar hiç böylesine kişisel çıkar gütmeden, kendini insanlığın yararına çalışmaya adamış birine rastlamadım.” diye söz etmiş.
Bu sözler bir insanın yaşamı boyunca başına gelebilecek en iyi şey olmalı!
Toprağı sonuna dek hak eden Toprak Dede artık toprağa emanet!
Ona güle güle demek zor olsa da zorunlu!
Örnek alınması, yolundan gidilmesi, dünyanın ve Türkiye’nin yeniden yaşama kavuşması dileğiyle…
Edilen bir söz o anda günlerce yaş almak anlamına geliyor.
Muktedir kükrer de tilmiz susar mı?
Aklı ve gerçekleri bir yana bırakıp Libya serüvenine girişen muktedir Gazi Mustafa Kemal de Libya’ya gitmişti diyerek bir bakıma kendince tartışmaya son noktayı koymuştu! Yeri gelmişken bugünkü Cumhuriyet’te Alev Coşkun imzasıyla yayımlanan tarih dersi niteliğindeki yazı okunabilir!
Yazının tümü değerli bilgiler içeriyor. Ama, özcesi Mustafa Kemal’in o tarihte Libya’da bulunma nedeni oraların vatan toprağı olmasıdır. Ama, yine de yanlıştır oradaki varlığı. İstanbul’da yalıtılan, görevsiz bırakılan Mustafa Kemal hiçbir işe yaramamaktansa vatan savunmasında yer almayı görev saymıştır. Yerel direnişi örgütleyerek göreceli bir başarı da kazanmıştır. Yıllar sonraki Libya bağımsızlığı için tohum ekmiştir böylelikle.
Tilmiz Bahçeli de Libya’da ne işimiz olduğunu pekiştirmek için Kuloğlu Türklerini anımsatmış kamuoyuna. Bunu duyanlar aklınla bin yaşa Bahçeli diyecekler ve Allah Allah diyerek Libya’ya akacaklar!
Şaka bir yana!
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sağduyu ve aklın varlığını sürdürdüğüne inanmak isterim! Kuşkusuz birileri muktedire bu kadar uzaktan ve yerel lojistik üssü olmaksızın askersel girişim yapmanın zorluğunu değil olanaksızlığını özenle anlatıyor olmalıdırlar.
Bir ülkenin iç savaşına bu denli açıktan karışmak çılgınlığı ayrıca değinilmeye değer bir başka noktadır.
Türkiye’yi yönetenlerin Akdeniz’deki çıkarlarımızı anımsaması, Mavi Vatan gerçeğini kabullenmiş olması kuşkusuz sevindiricidir. Gerçeklerin önünde sonunda ortaya çıkma alışkanlığının yönetenleri teslim alması deyip geçelim.
Ege’deki irili ufaklı ada, adacık ve kayalık Yunanistan tarafından işgal edilirken suspus olanların Libya tutkusunun ardında olsa olsa İslâmcı içgüdü bulunabilir. Bu tutku uğruna girilen riskler ise yenilir yutulur gibi değildir. Kişisel düşüncem Türkiye’nin en yakın uçuş noktası olan Dalaman’a binlerce kilometre uzaktaki bir hedefe yönelik askersel girişimde bulunma akılsızlığına düşmeyeceği yönündedir. Muktedir ile tilmizin bunca çabası izleyicilere ve onların da içinde akıldan yoksun kör kitleye yöneliktir. Bir çılgınlık yapılır da Libya’ya yönelik iç savaşta taraflardan birisine destek olacak askersel girişimde bulunulursa ülkenin askersel insan kaynağının yanı sıra cephanesi de sokağa atılmış olacaktır.
Tarih bilgisinden yoksun şekilde sergilenen davranışlar güncel gereksinimlerin ve gerekliliklerin ürünü olamaz.
Libya’ya asker göndermeden önce yapılacaklar var mı?
Hiç kuşkusuz, elbette!
Öncelikle Suriye karmaşası bitirilmeli! Suriye ile masaya oturulmalı! Suriye devleti Rusya’nın da desteğiyle Suriye’de denetimi sağlamak üzere! Bu koşullar Suriye devletinin birliğini ve bütünlüğünü desteklemeyi gerektiriyor. İslâmcı içgüdülerin etkisi altında kalmak zaman ve enerji kaybı olmanın ötesinde Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye düşürme kötü olasılığına sahip!
İkinci olarak, Mısır’la bir an önce ilişki kurulması gerekiyor. Buna İsrail’le ilişki kurmayı da eklemekte sakınca yok! “One minut” inadının bizi getirdiği yer ortadayken…
Geçen haftalarda gözden kaçtı!
Cumhurbaşkanı Tunus’a gitmişti. Sıradan bir gidiş değildi bu! Libya harekâtı için üs isteği söz konusuydu. O isteğimiz olumlu karşılık bulmadı! Mısır’la kötü olan, Tunus’tan üs isteği karşılıksız kalan Türkiye’nin Libya’da ne işi var diye sorulursa eğer olsa olsa serüven aramak yanıtı verilebilir. Hem de çok tehlikeli bir serüven…
Mustafa Kemal Atatürk örneği verilecekse savaşı çok yapmış, çok iyi bilen kişi olarak diplomasiyi ve bölgesel birlikleri hepsinin önüne koymuş olan yönünü anımsamanın tam da zamanıdır.
Ceyhun Balcı, 12.01.2020
Uygun zamanda bağlantıdaki görseli izlemenizi öneririm :
İran Devim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü’nün 22 yıllık komutanı Kasım Süleymani’nin haydutça öldürülmesi son zamanlarda beni üzen ikinci dış gelişme oldu. İlki, Bolivya’nın yerli ve halkçı önderi Evo Morales’in iktidardan haydutça uzaklaştırılmasıydı.
Ülkemizde ve bölgemizde yaşayan akıl ve vicdan sahibi herkesin İranlı komutanın öldürülmesine üzülmüş olması gerekir. Bu gelişmeye İran’ın sorunu olarak bakmak çok büyük bir yanılgı olur. Tersine, ülkesi ve ulusu ne olursa olsun bölgemizde uzaklardan gelerek haydutluk yapanların hedefi olanların ilgisiz ve sahipsiz bırakılmaması gerekir. Bu yapıldığında belki yarın belki de yarından daha yakın bir zamanda hiç aklımıza gelmeyecek ülkeden bir bölge insanının emperyalizmce aramızdan alınmasına seyirci olmak kaçınılmaz olacaktır.
Kasım Süleymani
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda bitmiş savaşı bir kez daha bitirmek için atom bombası kullanan ABD o gün bugündür haydut rolü oynamaktadır. Bu rol gereğince Orta Doğu başta olmak üzere dünyanın akla gelebilecek hemen her köşesinde Amerikan haydutluğu kanıksanmıştır.
Çaresiz miyiz?
Elbette çare biziz!
Hemen her olayda olduğu gibi ülke ve bölge güvenliği için de çare Atatürk’tedir!
Çoğu zaman “Yurtta barış, Dünyada Barış!” sözleriyle geçiştirilen Atatürkçü dış politikayı biraz daha iyi algılamakta yarar var!
Atatürkçü dış politika içerideki devrimci ve çağdaşlaşmacı yaklaşımla örtüşmediği varsayılabilecek bir tutumla farklı bir yol izlemiştir. Kendi iç tercihlerini dışarıya yansıtmak ve dayatmak yerine oralardaki yönetimlerle iyi ilişkiler kurmak önde gelen Atatürkçü dış siyaset belgesi olmuştur.
Başta yakın komşular olmak üzere bölge ülkelerindeki yönetimlerin başında kim olursa olsun, bu yönetimlerin genel eğilimleri ne olursa olsun bölgesel işbirlikleri ve paktlar oluşturmayı her şeyin önüne koymuştur.
İran’la iyi ilişkiler, Sadabad, Akdeniz ve Balkan paktlarının kurulması bu çerçevede akla gelen örneklerdir. Biri diğerine benzemeyen ülke yönetimlerin emperyale karşı birlik ve bütünlük oluşturması amaçlanmıştır.
Bu nedenle de Atatürk döneminde emperyal güçler ülkemizde ve bölgemizde kimselerin kılına dokunamamıştır.
Antiemperyalist gözlükle bakıldığında İranlı komutan Süleymani’nin haydutça öldürülmesi kaygıyla ve dehşetle karşılanması gereken bir gelişmedir. Bu olay İran kadar, Türkiye’yi, Irak’ı, Suriye’yi ve elbette bölgedeki tüm ülkeleri yakından ilgilendirmektedir. Bugün İran’a yönelen haydutluğun yarınki kurbanının kim olacağını kestirmek neredeyse olanaksızdır.
Sessiz ve tepkisiz kalanlar bir sonraki hedef olmayı kabullenmiş olacaklardır.
Tarihin öğrettiği gerçek budur…
“Kahrolsun emperyalizm, yaşasın bölgesel dayanışma ve işbirliği!” diye haykırmanın tam da zamanıdır…
Geride bıraktığımız yıl boyunca “iklim krizi” üzerine pek çok etkinlik yapıldı. Bu etkinlikler gündemde yer almayı başarsa da ne denli etkili oldu? Tartışmaya açık bir durum. Buzul erimelerinin öngörülenden 20-30 yıl önce gerçekleşmeye başladığı göz önüne alındığında konunun önemi daha iyi kavranabilir.
İklim değişikliğine bağlı senaryoların öz kardeşi sayabileceğimiz çevre kirliliği de gündemde hak ettiği yeri almalı. İki kardeşin yaratacağı değişikliklerin yeryüzünde yol açabileceği sonuçlar bir ağlatıya konu olabilir. Elbette, bu ağlatıyı yazacak, sahneleyecek ve oynayacak insan kalırsa.
Çevre kirliliğinin pek çok etkeni olmakla birlikte plastik atıklara ayrı bir bölüm açılmalıdır.
Kirlilik kaynağı başlıca plastikler
PET (Poli Etilen Terefitalat) şişeler
1970’li yıllarda başlayan PET şişe çılgınlığı plastik kirliliğin kuşkusuz uzak ara önde giden nedenidir. Ayakları yeryüzüne basan hemen herkesin farkında olduğu plastik atık sorununu bir de sayılar aracılığıyla kavramakta yarar var. Belki böylece farkındalık ve duyarlılık yaratılabilir.
Geçen her dakika boyunca dünyada 1 milyon pet şişeli içecek satın alınıyor. Irmaklara karışan bu türden plastik atıkların son durağı denizler ve okyanuslar olmaktadır. İrili ufaklı deniz canlıları gözle görülenlerinin yanı sıra mikroplastikleri sindirim yoluyla bedenlerine almaktadır.
Plastik atık sorununu önemseyenler olsa da dünyalıların çoğunluğunun bu bağlamda sorumlu ve farkında bir tutum sergilemedikleri açıktır.
Öneriler :
Yeniden kullanılabilen şişeler kullanılmalı!
Olabildiğince alüminyum kutular yeğlenmeli!
Tüm plastik şişeler geri dönüştürülmeli!
Plastik tabak, çatal, bıçak, vb
1940’larda yaşamımıza giren ve plastik atık sorununa önemli katkıda bulunan bu türden gereçlerin sunduğu kolaylık-ucuzluk satanlara ve kullananlara kazanç sağlasa da toplamda dünya için zararlı olduğu kuşkusuzdur.
Öneriler :
Kullan-at seçeneğinden uzak durulmalı!
Kullan-at amaçlı üretilenler yeniden kullanılmalı!
Plastikle sunum yapmayan kurumlar yeğlenmeli!
Ayakkabılar
Plastiklerin ayakkabı içeriğinde yer almasının geçmişi 1950’li yıllara dayanıyor.
2018 yılında tüm dünyada 24 milyar çift ayakkabı üretilirken bunların 2.4 milyar çifti ABD’de edinilmiş. Farklı deyişle her Amerikalı yıl boyunca 7 çift ayakkabı satın almış.
Ayakkabı plastiğinin yarattığı bir diğer sorun da başka maddelerle bir arada olması. Bu durum geri dönüşümü zorlaştıran önemli etken.
Öneriler :
Eskiler olabildiğince onarılmalı!
Olabildiğince az edinilmeli!
Kullanılmayıp da kullanılabilir durumda olanlar çöpe atılmak yerine gereksinimi olanlara ulaştırılmalı!
Diş fırçaları
Diş fırçası gibi basit bir gündelik kullanım gerecinin plastik atık sorununa yol açması pek çoğumuza şaşırtıcı gelebilir.
2003 yılında yapılan bir araştırma diş fırçasının otomobil ve cep telefonuna göre çok daha vazgeçilmez bir gereç olduğunu ortaya koymuş. Plastik diş fırçaları yaşamımıza 1930’lu yıllarda girmeye başlamış. II. Dünya Savaşı’na katılan Amerikan askerlerinin ağız ve diş sağlığı için üretilen plastik diş fırçaları küresel ölçekli yoğun kullanımın ilk adımı olmuş. O zamandan bu yana sayısız insanın sabah uyandığında ilk dokunduğu plastik nesne olmuş diş fırçası.
ABD’de bir yılda 1 milyar diş fırçasının çöpe atıldığı bilgisi bu öğenin plastik atık havuzuna katkısı bakımından yeterince fikir vermiş olacaktır.
Öneriler :
Bambu fırçalar kullanılabilir. Bu türden fırçalar plastik bölümlerinden arındırıldıktan sonra organik gübre olarak değerlendirilebilir!
Uç bölümü değiştirilebilir fırçalar yeğlenebilir!
Taşıt lastikleri
Geçen yüzyılın başında yaşamımıza giren taşıt lastikleri okyanuslara karışan mikroplastik atıkların % 28’inden sorumludur. Yapay lastiğin bulunmasıyla önemli bir kirletici atık olmaya başladığı söylenebilir. Günümüzde ağaç, çayır ve mısır gibi karbonsuz seçeneklerden lastik üretme teknolojisi üzerinde çalışılmaktaysa da en azından şimdilik taşıt lastikleri önemli plastik atık kaynağı olmayı sürdürmektedir.
Öneriler :
Taşıt kullanımının olabildiğince azaltılması!
Taşıt lastikleri değiştirilirken eskisinin geri dönüştürülme süreci güvence altına alınmalı!
Kitle ulaşımı yeğlenmeli!
Yirmi birinci yüzyılın taşıttan, özellikle de özel taşıttan kurtulma yüzyılı olması için bir başka akılcı neden daha ortaya çıkmış olmaktadır bu bilgiler ışığında.
Sigara izmaritleri
Irmaklar yoluyla kaçınılmaz şekilde denizlere ulaşan sigara izmaritlerinin deniz canlılarında av yanılsamasına neden olduğu anlaşılmıştır.
Sigara izmaritlerinin önde gelen plaj kirleticisi olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır.
XX. yüzyılın ilk yarısında tırmanan sigara alışkanlığını izleyerek sigaranın kanser nedeni olduğunun anlaşılması bu kez sigara filtrelerinin kullanıma girmesi sonucunu doğurmuştur. Sigaranın kansere neden olan etkilerini azaltmak amacıyla geliştirilen filtrenin sigaranın kanserojen etkisini azaltmamasına ek olarak önemli bir çevre sorununa yol açmış olması ironik bir durumdur.
Tütünlü sigaranın yerini geri dönüştürülemeyen e sigaraya bırakmakta oluşu da bir başka ironik olgudur. E sigaraların geri dönüşümü henüz söz konusu değildir.
Her yıl doğaya 3 trilyon sigara izmariti karıştığı sayısal bilgisini de eklemekte yarar var.
Öneriler :
Sigara izmaritleri doğaya karışmayacak şekilde özenle biriktirilmeli!
Sigara içilmemeli ama mutlaka içilecekse filtresiz ve kişinin kendisinin sardığı sigara yeğlenmeli!
Özellikle geri dönüştürülemediği de göz önünde tutularak e sigaradan uzak durulmalı!
Tamponlar
Modern yaşamın önemli bir öğesi olarak yaşama 1950’lerde giren kadın bağlarının da gerek paketleri ve gerekse içerikleri aracılığıyla plastik kirletici olmaları ve giderek yaygınlaşan kullanımları önemli bir başka sorundur.
Yeniden kullanılabilen tamponlar ve menstruel iç çamaşırlarının kullanımı önerilse de pek az kadının plastik öncesi çağa dönme eğiliminde olduğu da bir gerçektir.
Besin paketleri
1930’larda kullanılmaya başlanan bu türden plastiklerin kullanımı günümüzde hazır besin endüstrisinin gelişimine koşut şekilde patlamıştır. Bu ve benzeri gereçlerin çevre kirliliği yaratmasının yanı sıra insan sağlığına zararlı içerikleri de göz ardı edilmemelidir. PVC (Poli Vinil Klorid) ve PVDC (Poli Viniliden Klorid) kaynaklı sağlığa zararlı öğeler yerini PE’ye (Polietilen) bıraksa da bu değişikliğin çevre kirliliği sorununa olumlu katkısı söz konusu değildir.
Mikroplastik atık sorununa da önemli katkısı olan bu öğelerin doğada hayvanlarca besin sanılarak tüketilmesi bir diğer sorundur.
Sonsöz
Plastik atıklar üzerinden yapılan bu irdeleme Avrupa ve özellikle de ABD kaynaklıdır. Söz konusu iki coğrafyanın nüfuslarıyla ters orantılı tüketicilikleri ve dolayısı ile kirleticilikleri göz önüne alındığında ortaya çıkan tablonun önemi anlaşılabilir.
Yeryüzündeki insanları pençesine alan EŞİTSİZLİK olgusunun bu alana da koyu bir gölge düşürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Az sayıda insanın tüketip kirlettiği dünyamız tüketmeyip kirletmeyen çoğunluk için de cehenneme dönüşmektedir.
TÜKETİMİ AZALT-YENİDEN KULLAN-GERİ DÖNÜŞTÜR
Başlıktaki üçleme geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca çevrecilerin bu önemli soruna yanıtı olarak belirginleştiğine göre önemsenmelidir.
Bu üçleme bana Gandi’nin “Basit Yaşa, Başkaları da Yaşayabilsin!” özlü sözünü anımsattı.
Sorunu çözmek son derece kolay!
Ancak, büyümenin, insanlığın gelişimini sayılarla tanımlamanın başkaca seçeneği olmadığı koşullanmasının tartışmaya açılmadığı günümüzde bu kötü alışkanlığı yenmek olası mı?
Doğrusu benim de yanıtını bilemediğim sorudur bu!
2020 sağlık, mutluluk ve esenlik getirsin…
Not : National Geographic’in Aralık 2019 sayısı (İngilizce sürümü) bu yazıya esin kaynağı oldu.
Not : Dağarcık Türkiye aylık internet dergisinin Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır.
Bir yerde birisi Kanal İstanbul’u Talan İstanbul olarak nitelemiş. Çok doğru ve incelik ürünü bir saptama!
Öncelikle binlerce yıldır varlığını sürdüren doğal koşulların ve çevrenin ortadan kaldırılması demektir KANAL İSTANBUL!
Ayrıca, üretimden kopmuş ve taşınmaz alım-satımıyla inşaata tutsak düşmüş ekonomiye cansuyudur KANAL İSTANBUL!
Çok daha önemlisi yeryüzünde eşi, benzeri bulunmayan bir uluslararası antlaşmanın çöpe atılarak Karadeniz’e çıkmaya can atan emperyalizme altın tepside sunulan fırsattır KANAL İSTANBUL!
Montrö’nün kendi ellerimizle yok edilmesi anlamına da gelen KANAL İSTANBUL Türkiye Cumhuriyeti var oldu olalı ona yapılan en büyük kötülük olacaktır!
İstanbullular öncelikle duyarlı olmalı! Ama, ülke nüfusunun 1/4’ünü barındıran İstanbul’daki bir yaşamsal sorun ülkenin tüm vatandaşlarını da ilgilendirir.
Kanal İstanbul Projesi kamuoyonun görüşüne sunulmuş. Yılbaşına dek görüş belirtilebilecekmiş. Bu ve benzeri durumlarda yaşadıklarımızdan biliyoruz ki; yönetenlerimizin sicili ne yazık ki iyi değil.
Yine de tüm vatandaşların bu konudaki görüşünü ilgililere bildirmesi gerekli!
Yalnız İstanbul için değil Türkiye için de bir “Olmak ya da olmamak” ikilemindeyiz.
Bir vatandaş olarak aşağıdaki belgeyi İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ilettim.
Dünyayla birlikte Türkiye içinde bulunduğumuz çağla uyuşmayan bir sürece kapılmış gidiyor. Bir yandan aşı tartışılırken diğer yandan DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) kaynaklı bildirim1 kızamıktan ölümlerde sıçrama olduğuna dikkat çekiyor.
Aklın ve bilimin yol göstericiliği yerini dayanaktan yoksun varsayımlara bırakıyor. Küresel ölçekli bu akla zarar ortamda Türkiye’nin başındaki bir diğer dert de “dinselleşme” olarak kendisini gösteriyor. Bu doğrultudaki düzenleme ve uygulamaları kendisine rehber edinen ve bununla da yetinmeyip kimlik kartına dönüştüren siyasi iktidarın yarattığı iklimde kendisine görev çıkartanlar da eksik olmuyor.
DİNSELLEŞME VE AŞI KARŞITLIĞI KOLKOLA
Resmi Gazete’nin 14 Aralık tarihli 30978. Sayısında yer alan dinsel tanımlamalarla etik anlayışının bağdaştırılmaya çalışılmış olması bu bağlamda savrulduğumuz noktayı anlaşılır şekilde ortaya koyuyor.
Sağlık gibi insan yaşamını doğrudan ilgilendiren ve “olmak ya da olmamak” gibi kırılma noktası yaratabilecek bir alanda bile dinselleşmenin sınır tanımazca ve densizce yol almayı sürdürdüğü görülüyor. Bir vakfın düzenleyicisi olduğu etkinliğin programından tıbbi fetvanın tartışılacağı anlaşılıyor.2
Fetva genel anlamıyla “bir işin yapılabilmesi için yargıda bulunmak” olarak tanımlansa da; “İslâm hukukuyla ilgili bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, şeyhülislam ya da müftü tarafından verilebilen belge” nitelemesi günümüz Türkiyesi için daha gerçekçi bir karşılık anlamına geliyor.
Yanlış okumadınız!
Eğitimde, gündelik yaşamda, ekonomide ve başka pek çok alanda olduğu gibi “dine uygunluk” olarak da algılayabileceğimiz uygulama tıpta da boy göstermeye hazırlanıyor. Bilimsel kisveli bu etkinliği yakın gelecekte yaşanabileceklerin işaret fişeği olarak görmek abartı olmayacaktır.
Her türlü kitle iletişim aracında, yazılı ve görüntülü basında sağlıkla ilgili olarak kafa karıştırıcı pek çok yayına tıbbi fetva kurumunun eklenecek olmasını bu alanda işlerin daha da karışabileceğinin habercisi olarak okumakta yarar var.
Başka deyişle, bir şekilde tıp öğrenimi görmüş, bu öğreniminin gereğince hekimlik yapma belgesi almış kimselerin ve hatta bu hekimleri yetiştiren tıp fakültelerinin hastalarla ilgili olarak aldıkları ve alacakları kararlar tıbbi fetva düzeneğinden geçmek durumunda kalabilir.
Konu fetva olunca karar alıcıların ilahiyatçılardan oluşması da şaşırtıcı olmayacaktır. Kişinin özel alanı olan dinle ilgili kişiliklerin akıl ve bilim doğrultusunda verilmiş kararları irdelemesi, uygunluk görüşü bildirmesi anlaşılır olmadığı gibi kabul edilebilir de değildir.
TIP FETVASI AKLI VE BİLİMİ SORGULAMAKTIR
Tıp fetvası uygulaması uzunca süredir dinselleşme doğrultusunda koşar adım yol alan Türkiye’de önemli bir köşe taşı olacaktır. Bugüne değin şu ya da bu şekilde olumlu bilimler temelinde yürütülen pek çok uğraşın ve akademik etkinliğin ruhani kimselerce değerlendirilmesi söz konusu olacaktır. Bu konuda yetki verilen, yetki verilmese bile kamuoyu nezdinde etki sahibi olacak kurulların sınırlarını aşarak akıl ve bilim alanını sorgulama, sınırlama, rahatsız etme noktasına gelmeleri elbette şaşırtıcı olmayacaktır.
ÜRPERTİCİ SESSİZLİK
Daha da ilginci tüm bu dinselleşme uygulamalarının Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki laiklik ilkesine karşın yapılmasıdır. Anayasal suç işlenerek yaşama geçirilen bu uygulama ve uygulama taslakları karşısında kendisini gösteren ürkütücü sessizlik de bir o kadar ilgi görmeyi hak ediyor.
Son zamanlarda tıp ortamı üzerine sayısız yazı yazıldı. Derinlemesine tartışmalar yapıldı. Soner Yalçın’ın Kara Kutu’sundaki son derece açık ve net yanlışlar doğal olarak öne çıktı. Kara Kutu’nun doğruları da vardı elbette. İngilizce “Big Pharma” olarak nitelenen ilâç endüstrisinin bu alanda sergilediği davranışlar da irdelenmeyi ve tartışılmayı hak ediyor.
Özellikle tıp çevrelerinin bu konudaki çekinceli yaklaşımı “kendi kapımızın önünün temiz tutulması” konusunda eksiklik yaratmış oluyor. Bu önemli sorun hekimler ve akademi tarafından masaya yatırılmayıp da iş gazetecilere ya da yazarlara bırakıldığında halk sağlığını tehlikeye düşürmeye varan abartılı saptamalar havada uçuşmaya başlıyor.
Tıpla ilgili pek çok sorun gibi ilâç alanında yaşananlar da sağlığın toplumsal bir hizmet olmaktan çıkartılarak kazanç alanına dönüştürülmesiyle yakından ilintilidir.
Kısaca anımsamak gerekirse; Türkiye’de geçmiş dönemlerde ordu ve SSK ilâç üreticisi olmuşlardır. Özel girişimin elindeki ilâç fabrikaları da uzun yıllar boyunca yerli sermaye yapısına sahip olmuştur. Bugün gelinen noktada kamunun ilâç üretmesi bir yana bu alanda adı bile geçmez olmuştur. Yerli sermayeli ilâç fabrikaları da son 15 yılda neredeyse yabancı sermayeli hale gelmiştir. Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyet’le birlikte aşı üreticisi olan Türkiye Dr Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapatarak aşı üreticisi olmaktan da vazgeçmiştir.
Tüm bu gelişmeleri şu tümceyle tanımlayabiliriz.
“Türkiye başta kamu olmak üzere dev bir ilâç ve aşı müşterisi olmuştur.” Bunun yalın anlamı DIŞA BAĞIMLILIK’tır.
Üretici olmaktan çıkıp tüketici olmanın önde gelen tehlikesi çok geçmeden baş göstermiş ve ilâç endüstrisi kısa süre içinde ortama egemen olma şansını yakalamıştır.
Türkiye’de ilâç endüstrisi neredeyse tümüyle dışa bağlandığına göre ilâç kartellerinin ana yurdu ABD’de bu bağlamda olup bitenlere bakmak yararlı olabilir.
İngilizce özgün sürümüne bağlantıdan erişilebilecek yazıdan esinle aşağıdaki başlıkları sıralamak olasıdır.
İlâç endüstrisi kazanç odaklı yaklaşımlarını nasıl sergiliyor?
Kullanıma yeni sunulan ilâçların hayalet hastalar aracılığıyla övülmesi. Böylelikle bu ilâçlarla ilgili istem yaratılması. Yine bu doğrultuda sosyal güvenlik kurumlarının aynı işlevi gören daha ucuz seçeneklerden uzak tutulması. Kamuoyu oluşturma amaçlı bu türden amaçlı yapay grupların ilâç endüstrisince desteklendiği belgelenmiş durumdadır.
İlâç kullanımı ve geri ödemeleri için karar verici durumunda olan yönetsel unsurlarla içli dışlı ilişkiler kurulması.
FDA (Amerikan Gıda ve İlâç Dairesi) tarafından henüz onaylanmamış ürünlerin deniz aşırı ülkelerde denenmesi. Buna en çarpıcı örnek Pfizer firmasının Nijerya’da denediği FDA onayı almamış antibiyotiğinin ölümlere yol açmış olmasıdır.
Enstitü temelli bilimsel kurulların ilâç firmalarının çıkarlarına engel olmayacağı varsayılan kimselerden oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunulması.
FDA’in yeni ürüne sıcak baktığı anlamına gelecek kurgulamayla söz konusu ilâca ön istem yaratmak.
Her hangi bir kavram ya da hastalık konusunda görünürde “farkındalık yaratma” ama gerçekte kamuoyunu duyarlılaştırma ve sunulacak ürüne ısındırma amaçlı ilâç endüstrisi duyuruları. Hatta, son zamanlarda endüstrinin önce hastalık uydurup sonra da o hastalığı sağaltacağı varsayılan ilâcı kullanıma sunduğu da savlar arasındadır.
Hayalet yazarlara yazdırılan sözde bilimsel yayınların yanı sıra hekimlerin başvuru ve rehber kitabı niteliğindeki kitapların etki altına alınarak ilâç firmalarının satmak istedikleri ürünlere kolaylık sağlanması.
Bağlantısını vermiş olduğum makalenin yazarından da kısaca söz etmek gerekirse. Martha Rosenberg dilimize sağlık gazetecisi olarak çevrilebilecek işi yapıyor. Amerikan Sağlık Gazeteciliği Merkezi Üyesi.
Yazılarında dikkati çeken nokta olgulara ve olaya odaklanması. Bilgiye ve belgeye dayanan saptamaları kişilerden çok sistemi hedefe koymakta. Bizdeki aynı türün daha çok tanıtıma, bir ürünün tüketilmesine ve kişilerin yıpratılmasına dönük olduğu düşünüldüğünde Martha Rosenberg’in yaptığı türden sağlık gazeteciliği için darısı başımıza demek gerekiyor.
Tıp ortamının önde gelen ve ayrılmaz parçası haline gelen aşırı tüketimin önüne geçmek öncelikli görev olmalı.
Bunu başarmak için de ülkemiz geçmişte olduğu gibi başta aşı ve ilâç olmak üzere tanı ve tedavide kullanılan gereçlerin üreticisi konumuna gelmeli. Ulus ötesi yapıların sicili bu denli açık ve kirli olduğuna göre…
Yine metroyla yolculuk yapıyorum. Bu kez mavi hatla O’Hare Havalimanı yönüne gidiyorum. Güvenlik sorunu olabileceği öngörülen uzaklara değil de birkaç durak sonraya!
DIVISION CADDESİ
Division istasyonunda iniyorum. Division caddesi boyunca batıya yürümeden önce Chopin Theater’ı görüntülüyorum.
Batıya doğru yürüyüşümü Wolcott caddesine gelince güneye yöneltiyorum. Shit Fountain’ı arıyorum. Öngördüğüm gibi son derece gösterişsiz bir anıt. Dikkat edilmezse kolaylıkla göz ardı edilebilecek kadar.
Sevimsiz görünümlü anıt hayvanseverleri hayvanlarının dışkılarını sokakta bırakmamalrı doğrultusunda uyarmak için konmuş. Şikago’nun göreceli olarak kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşesinde yer aldığı için rehber kitaplarda adına bile rastlamak söz konusu değil. Benim haberdarlığım Atlas Obscura aracılığıyla oldu.
Kentlerde yaşayıp, kurallara uymayan sınır tanımazlara armağan…Hayvanlarınızın dışkısını ortalıkta bırakmayın!
Yeniden batıya doğru ilerlerken bir Yunan bakkaliyesi çarpıyor gözüme. Belli ki, Yunan Mahallesi dışına da taşımışlar varlıklarını. Kuzey State Caddesi’ne vardığımda Ukrayna Mahallesi’ne de gelmiş oluyorum. Buradan kuzeye yöneliyorum.
Kimi rehberlerde yer alan Empty Bottle barını görüyorum. Daha ileride Ukrayna bayraklı bir yapı çarpıyor gözüme. Oldukça görkemli olduğu için görülmeyecek gibi de değil.
Yeniden Division caddesine vardığımda solda Porto Riko bayrağından metal bir tak yer alıyor. Çevrede İspanyolca yazılar baskınlaşıyor. Porto Riko mahallesindeyim.
Sabah erken saatler olduğu için ortalık ıssız ve sessiz. Buna karşılık güvenlik kaygısı yaratacak bir belirti yok.
Metro istasyonuna yaklaşırken Rus ve Türk Banyoları yazısı bulunan bir yapının varlığı şaşırtıyor. Bizim hamam dediğimiz yer olsa gerek. Geçmişte topluma açık bir hamam olarak hizmet vermiş. Olasılıkla bölgeye egemen olan Rus-Ukrayna etkisi sonucu yapılmış. Türk nitelemesinin eklenmesi şaşırtıcı geldi bana. İlk olarak 1906’da hizmete açılan yapı günümüzde de modernize edilmiş haliyle hizmet vermeyi sürdürüyor.
Şikago’da Rus-Türk Hamamı’nın Kızıl Meydan’da! Rastlantı mı?
Mavi hatla bir sonraki durak olan Damen’a geçiyorum.
DAMEN BÖLGESİ
New York’takine benzer bir flatiron (yassı ütü) biçemli bir yapı çarpıyor ilk olarak gözüme. Yer kısıtından kaynaklı zorunluluğun ürünü olan bu yapı biçimi nerede olursa olsun ilgi çekiyor.
Ortalık sakin ama güvenli görünüyor. Burada da Türk-Rus Hamamı yazılı bir yapıya rastlıyorum.
Daha önceden yerlerini öğrendiğim birkaç sahafa uğrama niyetiyle buradayım. Sokakların dinginliğine inat kitapçılar oldukça kalabalık ve hareketli. Aradığınız bir kitabın peşine düşebileceğiniz gibi ilginizi çeken bir kitabı zaman elverdiğince okuyabilirsiniz buralarda.
Türkiye’de ve elbette dünyada tırmanan aşı tartışmalarına ilâç niyetine çok hoş ve yararlı bir kitap edinmekle günün kazancını sağlamış oluyorum.
Belirlenmiş hedeflere ulaşmış olmanın rahatlığıyla geldiğim yolla geriye dönüyorum.
ŞİKAGO SANAT ENSTİTÜSÜ
Michigan Bulvarı ya da diğer adıyla Muhteşem Mil boyunca güneye yürüyüp Şikago ırmağını Du Sable köprüsüyle aştıktan sonra birkaç yüz metre ileride Güzel Sanatlar biçemli cephesiyle boy gösteren Şikago Sanat Enstitüsü yapısını görmemeniz olanaksız.
Du Sable Köprüsü
Kendi koleksiyonun yanı sıra dünyaca ünlü sanatçıların sergilerine yaptığı ev sahipliğiyle de tanınıyor.
Girişteki aslanın boynuna yılbaşı süsü takıldığını görüyoruz. Hatta, bu işin aralık ayı başında bir törenle gerçekleştirildiğini öğreniyoruz. Alacakaranlıkta yılbaşı ışıklandırmaları daha bir etkileyici görünüme kavuşuyor.
Amish Kapoor’un Bulut Kapısı
Şansımıza camdan kâğıt ağırlıkları, 1930’larda Amerika Fotoğrafları ve bunlardan daha çok ilgi gören Andy Warhol sergilerine rastlıyoruz. Zamanınız bol olsa bir günü burada geçirmemeniz için hiçbir neden yok.
KÂĞIT AĞIRLIKLARI
Sanata ilgili bir kitle salondan salona koşuşturur gibi bir görüntü veriyor.
Cam sanatı yapıtlarının yer aldığı bölümde ilginç örneklere rastlamakla birlikte bizim çıtamızın yüksekte olduğu düşünülürse gördüğümüz örnekler ortalama düzeydeydi denebilir.
1930’LARDA AMERİKA…
1930’ların ABD fotoğrafları döneme ilişkin ilginç ipuçları veriyor. Amerikan yaşam biçiminin adım adım yerleşmesi o yıllara dayanıyor anlaşıldığı kadarı ile.
ANDY WARHOL
Popart sanat akımının önemli temsilcilerinden birisi. Adının geçmesi ilgi odağı olmasına yetiyor. Kimileri günümüzdeki sosyal medya çılgınlığının temellerini onun attığını bile öne sürmekteler.
Yapıtlarına yansıyan Mao, orak-çekiç, kapitalizmin ikonu sayılabilecek ikonik ürünler ve daha pek çoğu onun hemen her çiçekten bal almakta sakınca görmeyen bir sanat anlayışı olduğunu düşündürüyor.
NEAPOLİTAN CRECHE
Sergilenen pek çok yapıt arasından birisi daha farklı ilgiyi haketmekteydi bize göre.
Bir vitrinde sergilenen bu üç boyutlu yapıt XVIII. Yüzyılda Napoli’de varlığını sürdüren Barok sanatın bir örneği olarak kabul ediliyor. Dönemin Napolisinde sokaktaki yaşamdan bir kesite inanç öğeleri eşlik etmiş. Yapıtta kolayca fark edilen etnik çeşitlilik Napoli’nin kozmopolit yapısını doğruluyor.
Créche sözlükte Hz İsa’nın doğumunda var olan insan-hayvan varlığı betimlemesi olarak tanımlanmış. Yılbaşı süsü olarak kullanılma geleneği yerleşmiş zaman içinde bu betimlemenin.
Yapıtta 200’den fazla créche nesnesi kullanılmış. Çoklu sanatçı yapıtı olarak tanımlanabilir. Yapıttaki insanların giysilerinden takılarına varıncaya dek pek çok ayrıntı döneme uyan gerçeklikte yapılmış.
Müze yapıtta yer alan créche’leri Vincenzo Porcini adlı bir Napoli uzmanından edinmiş .
Ortada yer alan DOĞUŞ sahnesinde İsa ve Meryem’in bir arada oluşu XIV yüzyıl Rönesans sanat anlayışını çağrıştırmaktadır.
Yapıtın sağındaki ÇOBANLAR İncil’den alıntı bir sahneyi canlandırmaktadır.
Soldaki TAVERNA sahnesinde gözden kaçmayan zenginlik ve bolluk Noel ya da bir başka nedenle olan şöleni yansıtır.