Sünnet çocuklarını eğlendirmek amacıyla tasarladığı ve şimşir ağacından lobuta benzer sopalarla oynanan eskrimi andıran bir spor da olan MATRAK takma adı olmuştur.
Menazilname ise minyatür sanatıyla can verdiği bir yapıtın adıdır.
Bugün bizlerin geleneksel sanat olarak algıladığımız minyatür, Nasuh’un yaşadığı dönemde belgeleme, arşivleme gibi son derece ciddi bir devlet etkinliğiydi. Henüz fotoğrafın yaşamımıza girmediği Nasuh’un döneminde tek yol gözler önüne serileni görsele dönüştürmek belgelemenin tek yoluydu.
Yazının başlığı olan Menazilname Kanuni Sultan Süleyman’ın 1533 yılının sonunda başlayıp, 1536 ortasında sonlanan Bağdat Seferi’ni konu alan minyatürlerini topladığı yapıtından yola çıkılarak hazırlanan serginin adıdır.
Minyatür sanatçısı meslektaşım Dr Figen Gürsoy’un hekimlikten emeklilik sonrasında yaşamını adadığı sanatın ürünlerinden oluşan sergi geçen ay sonunda bir hafta süreyle Ankaralı sanatseverlerin ziyaretine açıldı. Bu ay başında üç hafta süreyle İzmirli sanatseverler sergiyle buluşturuldu. Şubat’ın 20’sinden Mart’ın 15’ine dek İstanbul’da olacak sergi.
Nasuh Kanuni’nin Bağdat Seferi’nde başından sonuna dek bulunmuş. Bağdat’a gidiş ve dönüşte konaklanılan tüm merkezleri minyatür aracılığıyla görselleştirmiş. Gidilmese de, konaklanılmasa da dinsel bakımdan önem taşıyan 3 büyük dine ait simgeler bu yapıta eklenmiş.
Menazilname, yaratıldığı dönemde devletin belgesi olma özelliği taşımış. Bir bakıma atlas olarak da algılamak olası bu değerli yapıtı. Günümüzde ise yaşatılması amaçlanan bir geleneksel sanat olarak öne çıkmakta ve önem kazanmakta.
Adı Beyanı Menazili Seferi Irakeyni Sultan Süleyman Han olan Matrakçı Nasuh yapıtının özgünü İstanbul’daki Nadir Eserler Kütüphanesi’ndedir. Bu özgün yapıt temel alınarak yeni kitaplar da yazılmıştır.
Dr Figen Gürsoy Atölyesi minyatür sanatçılarının bu yapıt temelinde Matrakçı Nasuh imzası taşıyan tüm yapıtları bire bir yeniden yarattıkları Menazilname türünün Türkiye’deki ilk ve tek örneği olarak da önem taşımaktadır.
Mutlaka gezilmeli, görülmeli!
Sanatçının önde gelen ve olmazsa olmazı olan ilgi yaklaşık sekiz yıla yayılmış bir emekten esirgenmemeli!
Bu eşsiz sergiyi emekleriyle, bilgileriyle ve geçmişe saygı duygularıyla yaratanların yüce emekleri önünde saygıyla eğilerek…
Şikago’nun sıradışı yerlerine yönelmeyi sürdürüyorum. Bu da çevreye gitmeyi gerektiriyor. Neyse ki metro ağı bunun için biçilmiş kaftan.
Şikago metrosu küçük bir alanda “subway” niteliğinde. Daha çok “elway” tanımına uygun. Şikagodaki metronun yaygın yöresel adı : El. Kısaltmayı seven Amerikalılar “elevated” sözcüğünün “El”iyle yetinmeyi seçmişler. Kentin orta yerinden başlayarak Şikago metro hatları hemen her yönde “yükseltilmiş yolda” ilerliyor. Göze hoş gözükmese de harcamayı geometrik şekilde azaltması olası bir tasarım olduğu kuşkusuz.
Şikago’da yaşayan 3 milyon dolayındaki insanın etnik dağılımına ilişkin sayısal veriler siyah-beyaz oranının neredeyse eşit olduğunu gösteriyor. Yolda yürürken ya da kitle taşıma araçlarıyla yolculuk yaparken bu duruma kolayca tanıklık edilebiliyor.
Bu durumu gözlemleyebilmek için kentin çok da dışına gitmeye gerek yok. Metroya binmek ve bunun için de yeraltına inmek ya da yukarı çıkmak yeterli.
Şikago’yu keşfim sırasında metrodan başka taşıt kullanmadım. Özellikle, yeşil hatla güneye giderken merkezden uzaklaştıkça siyah yolcuların sayısının belirgin şekilde arttığını gördüm. Garfield istasyonunda inmeden önce trendeki tek beyazın kendim olduğunu fark ettim. Birazcık ürpersem de güvenlik sorunu yaşamadım. Günbatımı sonrasında aynı durum söz konusu olmayabilirdi.
Dünyanın kimilerine göre birincil gücü ABD’nin yaldızlarının buralardaki gözlemlerimle yerle bir olduğunu saptamakta yarar var.
Şu anda tüm ABD nüfusunun % 15’ten fazlasının besin yardımı aldığını, evsiz sayısının milyonlarla nicelendiğini bildiğimizde Amerikan üstünlüğü olarak gözlerimizin önüne serilen madalyonun ters yüzü görülmüş oluyor.
Kırklı, ellili yaşlarını sürmekte olan Afrika kökenli Amerikalıların yoksul, yoksun ve doğal olarak da sağlıksız görünümleri bu insanların yazgılarının 400 yıldır çok da değişmemiş olduğunun canlı göstergesi gibiydi.
Şişmanlık önde gelen sorun. Beslenmek için değil de doymak için yemenin doğal sonucu. Oturduğu yerden kalkmakta zorluk çeken sayısız insana rastlamak şaşırtıcı olduğu kadar yürek parçalayıcıydı.
ŞİKAGO ÜNİVERSİTESİ
Garfield istasyonunda trenden inip de doğuya, Michigan gölüne doğru yürüyünce kendimi Şikago Üniversitesi yerleşkesinde buldum. Soluklanmak için girdiğim kahvecide tıp fakültesi öğrencileri, hekimler ve sağlık çalışanlarıyla geçirilen kısa süre hiç de yabancı olmadığım bir ortamdı.
Bizdeki üniversite yerleşkelerinin tersine ABD’de buralara halkın erişimine açık. Ne kimlik kontrolü ne de turnike gibi güvenlik aygıtı yok. Aslına bakılırsa giriş kapısı bile yok yerleşkenin. Kentin herhangi bir semtinde gibi duyumsuyorsunuz kendinizi.
Az önce özetlemeye çalıştığım gözlemlerin üzerine Du Sable Afro-Amerikan Tarihi Müzesi’ni gezmek çok iyi gidebilirdi. Zaman kısıtı olmasaydı…
Yerleşke içinde rastladığınız insan yontuları çoğunlukla üniversiteye bağış yapmış hayırseverlere ait.
Onlardan bir diğeri adına bugünlerde iyice alıştığımız Rockefeller. Öyle ki, onun adına bir kilise yapılmış burada.
Yerleşkedeki Nükleer Enerji temalı anıt 1942’de burada nükleer fizikçi Enriko Fermi tarafından başarılan denetimli nükleer salınım deneyi anısına dikilmiş. Bundan 3 yıl sonra ise bitmiş savaşı bitiren, daha doğrusu nükleeri insanlar üzerinde deneyen denetimsiz nükleer patlamayla Hiroşima ve Nagazaki ağlatıları yaşanmış.
Yerleşkede başkaca modern sanat yapıtları da eksik değil.
Geleneksel ve eski mimariyle modern mimari bir arada! Birinin varlığı diğerinin yokluğunu gerektirmiyor.
Bilimin ağırlık taşıdığı bu alanda ünlü İsveçli taksonom Carl von Linné heykeline rastlamak elbette şaşırtıcı değil.
Bir üniversite yerleşkesi için sayıları azımsanmayacak kadar çok olan dinsel yapılar dikkat çekiyor. Buradaki üniversitelerin bilimsel başarımına bakılırsa bu yapıların fazlalığı önem taşımıyor. Kendi sınırlarını bildikleri ve bu sınırı aşmamaya özen gösterdikleri anlaşılıyor.
Afro-Amerikalıların buraya ayak bastıklarından beri değişmeyen yazgısıyla bir kez daha baş başa kalmak için metro istasyonuna doğru yürüyorum.
OAKPARK :
FRANK LLOYD WRIGHT VE ERNEST HEMINGWAY TARİHSEL BÖLGESİ
Bu kez yeşil metro hattının batı ucuna doğru yolculuk yapıyorum. Son durak olan Harlem’den bir önceki olan Oakpark’ta inince kendimi Oakpark’ın neredeyse orta yerinde buluyorum. Şikago’daki karmaşadan iz yok burada. Sessiz ve dingin! Yine de motorlu taşıt trafiği eksik değil.
Hemingway hiç kuşkusuz dünya yazının önemli adı. Şikago’nun batısında yer alan Oakpark doğumlu. Bu ayrıntının “doğum yeri” olma ötesinde bir önemi yok. Zaten, Hemingway’in kendisince de önemsenmiyor.
Yine de semt ona sahip çıkıyor. Hemingway’in adını taşıyan bir kütüphane ve doğduğu ev adıyla imlenmiş.
Hemingway KütüphanesiHemingway Evi
Semtin meydanındaki anıta göz atıyorum. Birinci Dünya Savaşı’na katılan Amerikalılar anısına dikilmiş olduğunu anlıyorum. İkincisi tamam da birincisindeki Amerikalı varlığı bizlerin tanışık olduğu bir durum değil. Elbette gerçekdışı demek istemiyorum bu durum için. Anıtın bulunduğu Scoville Parkı’nın 1913’te tasarlandığı bilgisini alınca darısı başımıza diyesim geliyor.
Frank Lloyd Wright’ın kült yapıtı New York’taki Guggenheim MüzesiBirinci Dünya Savaşı’na katılmış AmerikalılarAnıtı
Biraz ileride Hemingway’in adıyla Yazı Han oteli konaklama hizmeti veriyor. Biraz ileride ünlü yazarın doğduğu evi görüyoruz. Kapalı olduğu için içeri giremiyoruz.
Yalnız ABD’de değil dünyada derin iz bırakan mimar Frank Lloyd Wright’la sürdürüyoruz Oakpark turumuzu. Wright’ın iç dünyasında önemli yer tutan Ünitaryan (Teslis’e karşı olan Hıristiyanlık anlayışı) inancına ait Ünity Kilisesi kiliseye çok da benzemeyen mimarisiyle boy gösteriyor.
Batıya doğru yürüyüp güneye dönünce Frank Lloyd Wright bölgesine gelmiş oluyoruz.
Özel yaşamındaki çalkantıya Taliesin’deki evinde çıkan 3 yangın başka bir boyut katmış. İlk yangında ikinci eşi Mamah ve kızını yitirmiş.
Kimine göre aldatan eş, kimine göre çılgın, bir başkasına göre düzenbaz olan mimar Frank Lloyd Wright’ın özellikle Şikago’da ama ABD’nin bütününde derin iz bırakmış bir mimari dehası olduğu konusunda hemen herkes düşünce birliği içindedir.
Wright’ın buradaki evi ve stüdyosu günümüzde müze olarak işlev görüyor. İlgilisi için rehberli turla düzenleniyor.
Bölgede biri diğerinden ilginç pek çok özgün mimarili evi de yan yana görmek olanağı var.
ABD parlamentosu “Ermeni Soykırımı”nı tanıdı ya! Çıtkırıldım aydınımız koro halinde “yüzleşme” demeye başladı.
ABD’de laiklik, Avrupa’da uygarlık arayan Batıcı aydın müsveddelerine diyecek bir şeyim yok.
Ne söylesen boş!
Göbeklerinden bağlı oldukları güce her koşulda hizmette kusur etmiyorlar.
Sosyal medyada rastladığım öyle paylaşımlar var ki sessiz kalamam!
Atatürkçü aydınımız da bu kıvama getirilmiş ya da getirilmek üzere!
Sonda söyleneceği baştan söylemiş olalım!
“Ermeni Soykırımı Emperyalist bir Yalandır!”
Bu yalanın peşine takılıp günü kurtarmaya çalışmak içinde bulunduğumuz koşullarda gereksizdir. Gereksiz olduğu kadar da ülkeye zararlıdır.
AİHM’nin Perinçek-İsviçre Davası üzerinden verdiği karar hiçbir ikileme yer vermeyecek kadar açık ve anlaşılırdır. Bu karar var olduğu sürece hiç kimse, hiçbir kurum ve hiçbir ülke bu konuda saptırma anlamına gelecek kararlar alamaz.
Yine safdil aydınımızı aydınlatma bağlamında bir şeyler yazmaktan alamayacağım kendimi!
YÜZLEŞME gibi masum bir kavramın ne anlama geleceği iyi bilinmelidir
Yüzleşme TANIMA anlamına gelir. Zaten yüzleşiverin, özür dileyiverin türünden tavsiyelerinin ardında yatan cinlik de iki kavram arasındaki ince çizgiden kaynaklanmaktadır.
Tanıma sonrasında ise TAZMİNAT istekleri uçuşmaya başlayacaktır ortamda!
Kabaca 1 milyon kişinin tazminatını varın siz hesaplayın! Bu nicelikte bir yaptırım yeryüzünde yalnız Türkiye’yi değil benim diyen ülkeyi sarsmaya yeter de artar.
Elbette bu da çaresiz değildir.
Tazminat ödeyemiyorsan TOPRAK ver diyeceklerdir.
Ermenistan anayasasına giren, Ermenistan futbol federasyonuna arma olmuş bir emeldir Türkiye’den toprak kopartmak!
“Yüzleşsek ne olur?” diyen yufka yüreklilerin okuması, bilmesi dileğiyle.
Yüzleşme’yle başlayacak domino taşı etkisi Türkiye’nin TOPRAK YİTİRMESİ sonucunu doğuracaktır. Hem de kaçınılmaz şekilde.
Nemrut Mustafa Divanı’ndaki düzmece yargılamayla darağacına gönderilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in kemiklerini sızlatmak istemiyorsa eğer kimi Atatürkçü ve barışsever-yüzleşmeci aydınlarımız bir kez daha oturup düşünmelidir.
Bilgileri yetmiyorsa bu konuda verilmiş sayısız yazılı yapıt vardır! Onları okumalıdır! Okumalıdır ki; Yusuf Halaçoğlu’nun, Türkkaya Ataöv’ün, Şükrü Server Aya’nın, Mehmet Perinçek’in ve adını anamadığımız sayısız araştırmacının emekleri boşa gitmesin!
Ermeni Soykırımı yalanına kayıtsız kalmak ve hatta YÜZLEŞME-ÖZÜR adı altında destek vermek ayrılıkçı-etnik PKK terörüne destek vermekle eşanlamlıdır. Birisi kalemle diğeri silahla Türkiye’den toprak kopartma hedefindedir.
İlk olarak 15 yıl önce ziyaret ettiğim bu müzeyi bir kez daha görmek geldi içimden. Geçen yıllar insanın dağarcığını ve birikimini genişlettiği için bir başka gözle görürüm diye düşündüm bu müzeyi.
Yanılmadım!
Şikago kent merkezinin kuzeyinde Michigan gölü kıyısındaki 4 katlı eski bir yapıda yer alan müzede değişen bir şey yok gibiydi. Değişiklik benim bakış ve görüşümdeydi.
Haftanın her günü çalışma saatleri içinde ziyarete açık müzeyi İllinois eyaletinde yaşayanlar indirimli, Şikagolular ise ücretsiz gezebiliyor.
Müzede tıbbın geçmişten bugüne uzanan yolculuğunda kullanılmış olan araç, gereç ve aygıtlar sergileniyor. Bir hekim olarak geçmişte elimin değdiği tıp uygulamalarım sırasında kullandığım araç ve gereçlerin yanı sıra benim için de tarih olan pek çok araç-gereç tıp tarihi yolculuğuna da çıkartmış oldu beni.
Tıbbın babaları sayılan ünlülerinin heykellerinin bulunduğu salon geçmişe saygı alanıydı deyim yerindeyse. Bu arada, bu salonda İbni Sina’nın yokluğu özenimden kaçmadı. Olmasa da olabileceklere karşılık İbni Sina’nın yokluğu anlaşılır gibi değildi. Adına kimi üniversitelerde kürsüler kurulmuş olan İbni Sina’nın eksikliğini müze ziyaret defterine de not ettim.
Uluslararası Cerrahlar Koleji yönetimindeki müze 1954’te Dr Max Thorek tarafından kurulmuş. Bir tıp tarihi mekânı olarak öncelikle tıp öğrencilerinin ve hekimlerin ilgi alanında olduğu düşünülse de tarihe ilgi duyan tıp dışı insanların da ilgi gösterebileceği bir müze olduğu vurgulanmalı.
Dört katlı yapıdaki kimi odalarda tıbba ilişkin modern sanat yapıtlarıyla da karşılaşmak olası.
Kırım Savaşı sırasında İstanbul’da verdiği hemşirelik hizmetiyle bu alanın kurucusu sayılan Florence Nightingale de yer bulmuş kendisine burada.
Florence Nightingale
Diş hekimliği ve eczacılıkla ilgili tarihsel gereçlere de yer almakta ilgilenenler için.
Müzeler eskinin korunmasının yanı sıra yeniye erişilen yolun öğrenilmesi bakımından da önemli mekânlar.
Otuz beş yılı bulan hekimlik yaşamımın ilk yıllarındaki tıp uygulamalarının pek çoğu bugün için tarihselleşmiş durumda. Bir insan yaşamına sığan baş döndürücü gelişmeler topluluğunu bir müzede izlemek çok daha etkileyici.
Nobel’den her şey olur da öğretmen asla diyecekler çıkacaktır!
Olsun!
Yazıyı okuduktan sonra bir kez daha düşünün derim ben de!
Silah ve petrol tüccarı Nobel ölümünden sonra adının önüne “hayırsever” sıfatını koydurdu.
Dirisi değilse de ölüsü bu şekilde anıldı.
Paranın gücü!
Nobel’in edebiyat, barış ve iktisat ödülleri oldum olası tartışma konusu oldu. Biraz çabalansa diğerleri de aynı kapsamda değerlendirilebilir.
Birkaç gün önce sunulan edebiyat ödülünün sahibi yazar(!) Peter Handke’yi böylelikle tanımış oldum. Özgeçmişi oldukça kabarıkmış!
Siyasilerden tutun da entelektüellere ve hatta sokaktaki insana kadar pek çok odaktan tepki geldiği gözlendi bu tercihe. Şaşıranlara şaşırma zamanı bir kez daha!
Nobel ödüllerinin verildiği kişilerin seçimi özenle irdelendiğinde çok şey öğretir öğrenmek isteyene!
Peter Handke’ye Nobel verilmesi daha çok Sırp yandaşlığı üzerinden eleştirildi. Görünüşte doğru özde ise yanlıştı bu eleştiri.
Çeyrek yüzyıl önce yaşanan ve Yugoslavya’nın tarihe karışmasıyla sonuçlanan acılı süreci Sırp-Hırvat-Boşnak üçgenine sıkıştırmak emperyalizm gerçeğinin göz ardı edilmesi anlamına geleceği için yanlış olur.
Hiç kuşkusuz Sırpların Boşnaklar üzerinde uyguladığı yıldırma, sindirme ve hatta kırım gerçektir. Kabul edilemezdir. Ancak, Sırp-Boşnak-Hırvat çelişkisi o günün koşullarında emperyalizmin Yugoslavya’yı ortadan kaldırma tasarımında kullanılmaya elverişli öğelerdi. O tasarıma geçit verecek bir başka kurgu da söz konusu olabilirdi. Öyle olsa bugün tarihi de başka türlü yazmak gerekebilirdi.
Bugünün çiçeği burnunda Nobelli yazarı Peter Handke Yugoslavya alev alev yanarken aldığı tutumla emperyalizmin değirmenine su taşıma işini yerine getirmişti.
Her ne kadar Miloseviç yargılansa da, Karadziç gibi bir haydut suçlu olarak yaftalansa da; olayın ardındaki emperyalizm gerçeği hiç ama hiç değişmemiştir.
Bugün de ilk günkü sıcaklığını koruyan Serebrenika Katliamı’nın oluşmasına sessiz kalarak onay veren emperyalistler değil miydi? Askerse asker, silahsa silah! Sözüm ona barış gücü işlevi görenlerin gözetiminde gerçekleştirilmedi mi o ürpertici katliam?
Nobel çoğu zaman emperyalizme hizmet edenlere ödül olmuştur!
Peter Handke’yi ona Nobel’i veren kurul bizden daha iyi tanımaz mı?
Nobel edebiyat ödülünün görünürde Sırp aşığı ama gerçekte emperyalist destekçisi Peter Handke’ye verilmiş olması hiçbir ikileme yol açmayacak denli bilinçli ve tasarlı bir iştir.
Tıpkı, Orhan Pamuk’a verildiğindeki gibi.
Nobel ödülleri öğretici olduğuna göre onlara öğretmen demek de uygun olsa gerektir…
İlk kez gittiğiniz bir yerde hizadan çıkıp, olmadık yerlere gitmeye zamanınız da gereksiniminiz de olmuyor. Şikago gibi daha önce iki kez geldiğiniz kentte ise hizadan çıkma isteğiniz kabarıyor.
Atlas Obscura bu türden geziler için sayısız seçenek sunuyor. Kitabını edinebileceğiniz gibi internet sitesinden de yararlanmanız olası. Elbette, tur düzenlemesi ya da başkaca toplu davranışlar için değil bu yol göstericilik. Yeri ve özelliği bildirip, ulaşımı anlatan Atlas Obscura’dan sonra size düşen gezgin ruhunuzu biraz da serüvencilikle kabartıp yola düşmek.
Atlas Obscura’ya göre Şikago’nun uzağı yakını, kuzeyi güneyi ve aklınıza gelebilecek her yeri sıradışı çekim merkezleriyle dolu.
Birkaç günlük ziyarette hepsine yetişmek olanaksız. Bu durumda rastgele seçimden ya da ilgi çekici olduğu düşünülen yerleri listeye eklemekten başka çıkar yol yok.
BAHAİ TAPINAĞI
Vakit nakittir diyerek sabahın köründe yollara düşüyoruz. İlk durağımız kentin kuzeyinde. Merkezden metronun mor hattının son durağı olan Linden’e varmak 45 dakikamızı alıyor. Linden istasyonundan birkaç yüz metrelik yürüyüşle Bahai Tapınağı’na varıyoruz. Metrodaki ve yürüyüş yolundaki ıssızlık ürpertiye neden olacak türden.
Kurucusu Bahaullah’ın adını almış olan bu din insanın tekliğini ve ayrımsız eşitliğini savunuyor. Diğer başat dinlerin gazabına uğrayan Bahailer için yaşam zevk olmaktan çıkıp çileye dönüşmüş.
Kadın-erkek eşitliği ve önyargıdan arınma Bahailiğin diğer önde gelen inanç başlıkları.
İran’da doğmuş olan Bahailik inancının kökleri coğrafik olarak bize yakın.
Tapınağın dış görünüşü kadar içi de etkileyici. Kubbe çapı 27 metre, yüksekliği 42 metre. İçeride fotoğraf çekmek yasak.
Dünyada 7 milyonu, ABD’de 150 bini aşkın Bahai olduğu kestiriliyor.
Tapınak bahçesindeki kültür merkezinde basılı yayınların satışı yapılıyor. İsteyenlere ayrıntılı sözlü bilgi de veriliyor.
Temiz tutuluşundan mı yoksa az kullanılışından mı bilemedim! Yaşamımda gördüğüm en temiz genel kullanıma açık tuvaletti buradaki.
GROSSE POINT (BÜYÜK NOKTA) DENİZ FENERİ
Gezi rehberlerinde neredeyse adına rastlanmayan bir deniz fenerini de gelmişken görmeliyim diyerek geldiğim metroyla geri dönerken bir durak sonra indim. Göle doğru birkaç yüz metrelik yürüyüşten sonra aradığımı buldum.
Bu çok da bilinmeyen yalnız fener 1893’te zamanın ABD hükümetince Fransız kâşiflerce adlandırılmış olan Grosse (Büyük) Nokta’yı belirlemek için yaptırılmış. Elbette süs amaçlı değilmiş. Bölgedeki batıklara dikkat çekilmesi amaçlanmış.
Günümüzde çevresi park olarak düzenlenen fener geçmişin tanığı olarak var olmayı sürdürüyor.
Gizli değerlerin peşine düşenlerin kendisini keşfetmesini bekliyor.
EVANSTON
Metroyla geri dönüş yolunda birkaç durak sonra Davis’te inerek Evanston ilçe merkezine uğruyorum. Çiseleyen yağmura karşın yolumdan dönmeye niyetim yok. Gelmişken burası da görülecek! Bu şirin Şikago banliyösü canlı ve hareketli görüntüsüyle ilgimi çekiyor. Küçük bir alanda birkaç kitapevine rastlamak şaşırtıcı.
Katedraller ve saat kulesi de az görkemli görünmüyor gözüme.
Uğranacak irili ufaklı çok yer var. Bu nedenle geri dönmekte yarar var.
Günlük hekimlik uygulamamda hastalarımın “Ama ben de araştırdım! Falanca ya da filanca olasılık da söz konusu olamaz mı?” türünden sözleriyle her geçen gün daha sık karşılaşır oldum. Bu durum karşısında kolay olan “Siz hekim misiniz?” diyerek üstünlüğü ele almak. Bu yaklaşım o an yaşanan sorunu çözer gibi olsa da güven duygusunu zedeler. Sabra ve sağduyuya eklenen bilgiyle başa çıkmak zaman alsa da çok daha etkili bir yoldur.
Hastalarımla görüşmelerimde hastaların çoğunlukla sanal ortam kaynaklı kimi zaman da komşu/akraba görüşü olarak paylaştıkları bilgileri “düşünce özgürlüğü” kapsamında dile getirdiklerini fark ediyorum.
Bu yaklaşımın tek tek bireylerin kusuru olmadığı kanısındayım. Giderek yaygınlaşan bu türden davranışların “düşünce özgürlüğü” olgusunun yanlış algılanmasından ya da özümsenmemiş olmasından kaynaklandığını düşündüren ipuçları elde ediyorum özenle ve yoğunlaşarak düşündüğümde.
KARA KUTU
Sözü son günlerde yarattığı tartışmalarla kamuoyunun gündemine oturan Soner Yalçın’ın “Kara Kutu” kitabına getirmek istiyorum. Geçtiğimiz ayın ikinci yarısında bu konuya ilişkin olarak çeşitli yayın organlarında kendisine yer bulan yazılar yazdım. Yazının sonunda o yazılara ilgi duyabilecekler için bağlantılar olacağını da şimdiden eklemiş olayım.
“Kara Kutu”da tartışmaya konu olabilecek pek çok görüş ve başlık bulunmakla birlikte aşıya ilişkin keskin saptamalar ve toplumu aşılanmadan önce düşünmeye çağıran sözler son derece önemlidir. Bu yanıyla bir halk sağlığı sorunu yaratmaya bile adaydır. Hiç kuşkusuz her şey gibi aşılar da tartışılabilir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapılması konusunda karar aldığı 13 aşıyla ilgili olarak yazdığımın altını çizmekte yarar görüyorum. Grip, HPV ya da Hemofilus influenza aşılarına eklenebilecek bir dizi aşının etkinliği ya da uygulanması/uygulanmaması elbette tartışmaya açıktır. Kaldı ki, bu tartışma tıp dünyasınca uygun ortamlarda yapılmaktadır.
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (!)
Her hangi bir konuda düşünce sahibi olmak ve doğal olarak da onu dışavurmak DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ’nün gereğidir. Ancak, özellikle olumlu bilimlerde ve tıp alanında akılcı ve bilimsel yöntemlere dayanarak yerleşiklik kazanmış uygulama ve yöntemleri ayrı bir yere koymak gerekir. Bu ve benzeri durumlara yönelik olarak ortaya atılan ve kuşku bulutlarının toplanmasına neden olan yargıların toplumun belirli bir kesimini etkilemesi ve istenmeyen davranışlara yol açması güçlü olasılıktır. Az önce andığım çocukluk çağı aşıları da tartışmaya açılabilir hiç kuşkusuz. Ancak, bunun yapılması belirli koşullara bağlıdır. Bilgisiz, belgesiz ve dayanaksız bilimsel tartışma açmak olanaksızdır. Örneklemek gerekirse, “Dünya kendi ve güneş çevresinde dönmüyor. İnancım bu yöndedir” derseniz ve bu savınıza ilişkin bilimsel dayanak da sunmazsanız bilim dünyasında etki yaratmayacağınız gibi akıl ve ruh sağlığınız konusunda kuşku yaratmış olursunuz.
Toplumumuzun uzun yıllar boyunca düşünce özgürlüğü konusunda yaşadığı yalpalamalara eklenen akılcı ve bilimsel algı eksikliği önde gelen sorundur.
SAHTE BİLİM
Aşı karşıtlığının elle tutulur, gözle görülür tek dayanağı yaklaşık 20 yıl kadar önce İngiliz doktor A.J. Wakefield’ın saygın tıp dergisi The Lancet’te yayımlanmış olan makalesidir. Çocukluk çağında yapılan aşıları bilimsel olmayan yöntemlerle değerlendiren Wakefield’ın bu aşıların otizm etkeni olabileceği doğrultusundaki yargısı gündeme bomba gibi düşmüştür. Yaptığı hata anlaşılınca Wakefield, FAKEFIELD’a dönüşmüş; dergi söz konusu makaleyi yayından çekmiş ve okurlardan özür dileme gereği duymuştur. Aşılarla ilgili olarak toplumu kuşkuya düşüren yargılarda bulunan ve bunu kamuoyuyla paylaşanların Wakefield olgusunun ayrıntılarını bilmiyor olmaları olasılığı yüksek değildir. Wakefield bu düzenbazlığı nedeniyle İngiltere’de hekimlik yapma yetkisini yitirmiştir. Bu durumdaki birinin 20 yıl önceki makalesine dayanılarak yapılan aşı karşıtlığı “dünya dönmüyor” demeye eşdeğer bir tutumdur.
Bu yalın gerçekle ilgili açıklama topluma ilgili bilim dallarının yetkin temsilcilerince yapılmalıdır. Yükselen aşı karşıtlığına bağlı “aşı reddi” olgularının her geçen gün artış gösterdiği göz önüne alındığında kökü neredeyse kazınmış olan basit hastalıkların küresel ölçekte salgınlar yapması ve ölüme varan üzücü sonuçlara yol açması olasılığı göz ardı edilmemelidir.
Yeterli veri ve kanıt olmaksızın aşıyla ilgili kuşku yaratmanın ve buna bağlı olarak da aşı reddinin DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ’yle ilintili olamayacağı yeterince açıktır.
TARTIŞMA KÜLTÜRÜ (?)
Kara Kutu kitabındaki kimi kabul edilemez görüşlere karşı verilen tepkilerde ise Türkiye’de tartışma kültürünün yeterince gelişmemiş olduğunu gösteren izler bulmak olasıdır. Özellikle sosyal medyada fazlaca düşünülmeden, çalakalem yazıldıkları anlaşılan tepki ve karşılıkların da aşı karşıtlığı yapanlarınki kadar akılcı ve bilimsel olmaktan uzak olduklarının altı çizilmelidir. Sıklıkla eğitimli-öğretimli insanlardan kaynaklandığı anlaşılan bu tepkilerin bu yönüyle de bir o kadar üzücü ve düşündürücü olduğunu belirtmek zorundayım.
“Sen bu işten ne anlarsın?” söyleminin tartışmayı sağlıklı bir sonuca ulaştırmamasının ötesinde akılcı ve bilimsel anlayışın kuşkuyla karşılanması sonucu doğurması da olasıdır.
Böylesi durumlarda bitmek bilmez tartışmalar aracılığıyla toplumun kafası daha fazla karışabilmektedir.
HALK SAĞLIĞI VE DEVLET
Vatandaşının sağlığını korumak devletin öncelikli görevi olduğuna göre aşı reddine fırsat veren yasal açıkların bir an önce giderilmesi de devletin ödevidir. Akılcı ve bilimsel anlayış gereğince çocukluk çağı aşılarının yaptırılmasını zorunlu kılacak şekilde yasal düzenleme yapılması aşı çevresinde kendisini gösteren asimetrik tartışmaları da sonlandıracaktır.
Halk sağlığının korunması bakımından son derece önemli olan bu adımın atılmasındaki gecikmeden kaynaklanacak olumsuzluklar yasama ve yürütmenin sorumluluğunda olacaktır.
Bu önemli halk sağlığı sorununa bu köşedeki Haziran 2019 tarihli yazımda da değinmiştim. Sorunun çözümü doğrultusunda adım atılmadığı gibi konuyla ilgili tartışma halkı yanıltma ve dolayısı ile halk sağlığını tehlikeye düşürme eğilimi taşıyacak boyuta erişti.
Soner Yalçın’ın son
kitabı “Kara Kutu”yu toptancılık
yapmadan, hekimlere, hekimliğe, akılcı ve bilimsel düşünceye yakışır biçimde
sorgulamak gerekiyor. Çoğunlukla sosyal medya sınırlarına taşmayan, biçemiyle düzeyden
yoksun, kabalığı rehber edinmiş yorum ve eleştiriler olmasa da olur!
“Kara
Kutu”nun aşı başlıklı bölümü bir halk sağlığı sorunu
yaratmaya adaydır.
AŞI
KARŞITLIĞINA ANAYASA MAHKEMESİ DESTEĞİ
Türkiye’ye egemen olan
gerici iklim bu ve benzeri konularda boş inançları öne geçirmeye son derece uygundur.
Özellikle Anayasa Mahkemesi kaynaklı ve istemeyen ailelere çocuklarını
aşılatmama hakkı(!) veren karar bu alandaki karmaşayı artırmış ve çocukların
aşılanması konusundaki disiplini temelinden sarsmıştır. Önceki tümcedeki hakkı
sözcüğünün sonuna ünlem imini özellikle ekledim. Bu bir hak olmaktan çok toplum
sağlığını tehlikeye düşürme fırsatıdır gerçekte. 1
Günümüzde insanları ve
toplumları etkisi altına alan teknolojiye dayanan tıp uygulamaları ve
olanakları pek çok insanın kafasında tıbbı tedavi edici bir eylem olarak
canlandırmasına neden olmaktadır.
AŞI
ÖNDE GELEN VE VAZGEÇİLMEZ KORUYUCU HEKİMLİK GERECİDİR
Oysa, gerçekte tıp “önce zarar vermemeyi” rehber edinir.
Bu tümceyi farklı şekilde algılamak gerekirse tıp her şeyden önce “koruyucu olmak” demektir. Aşılar da bu
işlevin önde gelen gereçleridir. Bu nedenle aşıyı tartışmaya açmak demek tıbbı
tartışmaya açmak anlamına da gelir.
Hemen bu noktada bir
vurgu yapmakta yarar var. Aşıdan öncelikle anlamamız gereken çocukluk çağına
özgü olanlardır. Difteri, tetanus, boğmaca, kızamıkçık, kızamık, suçiçeği,
kabakulak ve tüberküloz aşıları bu kapsamda ilk akla gelenlerdir. İlk bakışta
bu hastalıkların çoğu çocukluk çağının sıradan olgularıdır. Tıp içinde yer alan
biz hekimler bu hastalıkların sık olmasa da rastlanan komplikasyonları ile de
bir şekilde tanışmışızdır. Örneğin, kızamık hastalığının seyrek görülen
komplikasyonu SSPE (Subakut Sklerozan Panensefalit) başına gelen için feci bir
durumdur. Buna ilişkin gördüğüm bir olgu tıp öğrenimimin son aylarına denk düşmüştü.
Ayrı yazı konusu olacak bu olgudaki 12-14 yaşlarındaki erkek evladımız
biyolojik olarak yaşayan ama toplumsal olarak ölü sayabileceğimiz durumdaydı.
Kendisi durumun farkında olmasa da ailenin yaşadıklarını kafanızda
canlandırmanız hiç de kolay değildir. Belleğime çivilenen bu görüntü aşıyla
kaçınılabilecek acıklı bir durumdur.
AŞI
YAPTIRMADAN ÖNCE DÜŞÜNMELİ Mİ?
Soner Yalçın kitabının
ilgili bölümünde “aşı yaptırmadan önce
düşünün” diyerek verdiği iletiyle tüm aşıları aynı kefeye koymakta sakınca
görmemiş.
Kuşkusuz yaptırmadan
önce düşünülmesi gereken aşılar da yok değildir. Örneğin, geçtiğimiz yıllarda
abartılan bir grip salgını sırasında dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın
başrolde olduğu grip aşısı tiyatrosu sahnelenmişti. Milyonlarca doz grip
aşısının tüketilmesine yönelik bu tiyatro aşı adına şanssız bir olgudur. Kuşkusuz
sorgulanmalıdır bu durum.
Ama, grip aşısı
tiyatrosunu çocukluk çağının vazgeçilmez aşılarına uyarlayarak topluma ileti
vermek de bir o kadar acıklı bir durumdur. Bunu yapana yüklediği sorumluluk da
tartışmasızdır.
YASAMA
VE YÜRÜTMENİN TARİH ÖNÜNDEKİ SORUMLULUĞU
Anayasa Mahkemesi’nin
aşıya ilişkin kararında1
öncülük yapan, bu tartışılmaması gereken konuyu yüksek mahkemenin gündemine
taşıyan kişinin de bir hukukçu olması ironik olmanın ötesinde dehşet verici bir
ayrıntıdır.
O kararı veren Anayasa
Mahkemesi ailelere aşı yaptırmama fırsatı vermesinin yanı sıra yürütme ve
yasamaya görev de vermiştir. Neredeyse hiç gündeme getirilmeyen bu ayrıntıya
göre bu alandaki karmaşanın ve aşı reddinin önüne geçilmesi için bir an önce
hukuksal düzenleme yapılmalıydı. Yazının başında değindiğimiz gibi ülkemizde
kendisini gösteren ve her geçen gün koyulaşan gericilik iklimi bu düzenleme
konusundaki aymazlığı açıklar diye düşünmek kaçınılmaz oluyor. İstediği,
torbalar dolusu yasayı birkaç dakikada hem de neredeyse tartışmaya gerek
duymaksızın TBMM’den geçirme gücüne sahip siyasi iktidarın bu konudaki
edilgenliği ve duyarsızlığı da değinilmeyi hak ediyor. Bu ivedi ve kaçınılmaz
görevi savsaklayanlar ve görmezden gelenler tarih önünde sorumluluk üstlendiklerinin
acaba farkındalar mıdır?
AŞI
KARŞITLIĞI AKILCI VE BİLİMSEL DAYANAKTAN YOKSUNDUR
Dünyaca tanınmış tıp
dergisi Lancet’te yayımlanmış olan Wakefield imzalı bir sözde bilimsel yayın
günümüz aşı karşıtlarının başlıca tutunma dallarından birisi olmayı sürdürüyor.
Oysa, bu makalede öne sürülen ve aşılarla otizm arasında bağ kuran savlar
makalenin yayımından ötürü Lancet dergisi tarafından özür dilenmesi sonrasında
geçerliliğini yitirmiştir. Başka deyişle günümüzde bu makalenin başına böyle
bir şey gelmemiş gibi davranan ve bu makaleyi hâlâ başvuru kaynağı olarak
görenlere bu önemli anımsatmayı yapmak kaçınılmaz görevdir.
Sonrasında Danimarka ve
Avustralya’da 500 bin ve milyonu aşkın serilerde yapılan araştırmalar aşı-otizm
ilişkisiyle ilgili savları çürütmüştür. Yok hükmündeki bir yayına dayanarak
topluma ileti vermekte sakınca görmeyenlerin bu bilimsel çalışmaları görmezden
gelmeleri de altı çizilmeye değer bir durum olsa gerektir.
SAĞLIKTA
TİCARİLEŞME
Aşı tekellerine ilişkin
savlara da değinmekte yarar var. Aşı gibi insanlığın erişimine açık olması
gereken sosyal bir olanağın bu alandan kazanç sağlamaya çalışanlarca
kullanılması kuşkusuz görmezden gelinemeyecek bir sorundur. Soner Yalçın’ın
kitabında bu bağlamda dile getirilenler doğrudur. Cumhuriyet’in kuruluşuyla
birlikte aşı üreticisi olan Türkiye’nin bu konudaki önemli kurumu olan Dr Refik
Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’nden vazgeçmiş olması elbette sorgulamalıdır. Bu
bağlamda ilk sorgulanması gereken kimselerden birisi de grip aşısı tiyatrosunun
başoyuncusu ve yönetmeni olan eski Sağlık Bakanı Dr Recep Akdağ’dır. Sırf bu
konuda ülkeye verdiği zarar söylemlere ve yazılara sığmayacak kadar büyüktür.
Buna karşılık Recep
Akdağ’a kızarak ya da aşıda tekelleşmeyi öne sürerek koruyucu tıp anlayışının
temel taşı olan aşılamayı toplum gözünde kuşkulu konuma sürüklemek hoş
görülemeyeceği gibi akılcı ve bilimsel de değildir.
AŞI
VE OTİZM
Aşı içeriğinde koruyucu
olarak uzun yıllar boyunca yer alan bir civa bileşiği olan Tiomersal de aşı
karşıtlığının önde gelen dayanaklarından birisi olagelmiştir. Yapılan
çalışmalar bu ilişkiyi doğrular nitelikte sonuçlar doğurmamıştır. Ayrıca, her
şeye karşın Tiomersal aşı içeriklerinden çıkartılmıştır. Buna karşılık son
yıllarda otizm sıklığındaki artışın sürmekte olduğu da gerçektir.
TÜRKİYE: AŞI ÜRETİCİLİĞİNDEN TÜKETİCİLİĞİNE
Türkiye, Cumhuriyet
öncesine dayanan deneyimleriyle yaklaşık 100 yıl önce aşı üreticisi
olabilmiştir. Bu son derece değerli ve saygın role geri dönmek hiç olanaksız
olmasa gerektir. Olunmayabilecek aşı üzerinden tiyatro oyunu sergileyenlerin bu
son derece stratejik konuda Türkiye’yi çağın gerisine düşürmüş oldukları ve
verilen bu zararın sorgulanması gereği elbette tartışmasızdır.
AKIL
VE BİLİM SAVUNULMALI
Akılcı ve bilimsel
dayanaktan yoksun aşı karşıtlığı Türkiye’de ve dünyada tırmanırken her geçen
gün tırmanırken kitaplar ve kitle iletişim araçları aracılığıyla bu durumu
pekiştiren iletiler karşısında ne yapılmalı? Kimler bu durum karşısında
harekete geçerek koruyucu tıp anlayışının emektar gereci olan aşıyı savunmalı?
T.C Sağlık Bakanlığı
resmi internet sitesinde bakanlık yetkilisinin katıldığı bir halk sağlığı
etkinliği yer alıyor. İlk bakışta ne iyi bakanlık da konuya değinmiş diye
sevindim. Yazıyı okuyunca düş kırıklığı yaşadım. Konu başlığı halk sağlığı olsa
da bakanlık yetkilisinin sağlık hizmetleri üzerinden bakanlık güzellemesi yaptığını
fark ettim. Her şey var! Aşı yok! Oysa aşı halk sağlığının da önemli bir
bileşeni ve gereği değil mi? Bakanlık bu duyarsızlığıyla aşı karşıtlığının
değirmenine su taşımayı sürdürüyor. 6
Akademiden işitilebilir
ses duyan var mı? Böylesi önemli bir konudaki sessizliğe anlam vermek olası mı?
TTB (Türk Tabipleri
Birliği) neyse ki suskunluğunu bozmuş. Ortadan da olsa aşı karşıtlığına karşı
kısa bir yazıyı resmi internet sitesinde paylaşmış. Türk Ordusu’nun teröre
karşı mücadelesini “savaş bir halk sağlığı sorunudur” yaftasıyla hedefe
koyanların aşı konusunu halk sağlığı sorunu olarak nitelemeyi akıl edememiş
olmaları son derece önemli göründü gözüme. 7
Buradaki asıl sorun aşı
karşıtlığına ilişkin genel kamuoyunu aydınlatmak. Elbette hekimlerin ezici
çoğunluğu akıl ve bilimin yaşamımıza yansıyan yüzü olan aşıyla ilgili bir
sorunları yoktur.
Kamuoyuna erişmenin ve
aşı karşıtlığı konusundaki eğilimlerin önüne geçmek için bir yol ya da yollar
bulunması ivedi gereklilik olmayı sürdürmektedir.
Hekim olsun olmasın
herkese sorumluluk yükleyen bir durumla karşı karşıyayız. Hemen herkesin akılcı
ve bilimsel dayanaktan yoksun yargılarda bulunmaktan, bu yolla toplumu koruyucu
hekimlik anlayışından soğutmaktan uzak durma sorumluluğunu anımsaması gerekir.
Aşı karşıtlarından ve
karşıt olmasalar da bu konuda kafaları karışık olanlara son bir öneri!
Aşağıdaki bağlantılarda yer alan yazıları okuyunuz! Tutumunuzu ve konumunuzu
sorgulamanıza yardımcı olacaktır. Birisinde kendi deneyimimi diğerinde ise
tanınmış şairimiz aynı zamanda çocuk hekimi olan Ceyhun Atuf Kansu’nun
dizelerine yansıyan acıklı manzarayı okumuş olacaksınız.
Yıl
1984-85. Tıp fakültesindeki son yılım. Belki de son aylarımdan biri.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları stajındayız. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği’nde sayıları çok olmayan tek kişilik hasta odasındayız. Yatakta bir deri bir kemik deyimine uygun görünümde 12-13 yaşlarında bir erkek çocuğu!
Dosyasından
kızamık geçirdiğini anlıyoruz. Pek çoğumuz, henüz aşısı uygulanamazken bu çocukluk
çağı hastalığını geçirdiğimizi anımsıyoruz. Bu hastadaki farken kötü kızamık
komplikasyonlarından birisinin gelişmiş olması. SSPE (Subakut Sklerozan
Panensefalit)!
Ağır
beyin hasarı biyolojik olarak canlı, toplumsal olarak ölü bir evlat bırakmış
ardında!
Çocuk
elbette durumun farkında değil! Bir de aileye sorun. Bilmem kaç binde bir
görülen komplikasyon onlar için yüzde yüz anlamı taşıyor.
Aşıyla
önlenebilecek bir hastalıktan geriye kalandır yaşanan!
Her
şey gibi aşılar da tartışılabilir.
Ama,
bir koşulla!
Aklımıza
takılan kuşkuya, akılcı ve bilimsel verilerin eşlik etmesi olmaz olmaz
koşuldur.
Bu
olmadan sergilenen aşı karşıtlığı akılcı ve bilimsel dayanaktan yoksun
kalacaktır.
Aşı karşıtlığı “bir halk sağlığı sorunudur” desem abartmış olur muyum?
Soner Yalçın’ın son
kitabı Kara Kutu şimdiden getirdiği sese bakılınca daha epeyce ses getireceğe
benziyor. Kamuoyunda “etki”
hekimlerde ise “tepki” yaratması
kaçınılmaz bir kitap olduğunun altını çizmekte yarar var.
Bu denli oylumlu bir
kitabı iki günde okumuş olmama kendim de şaşırdım. Kitabın sayfalarını
çevirdikçe akıp gittiğini fark ettim. Olasılıkla kitabın kapsamıyla tanışık
olmamdan kaynaklıydı bu çabukluk ve kolaylık.
Bir kitap ya da görüş
özellikle son yılların Türkiyesi’nde her geçen gün artan bir “ak-kara ikiliği” üzerinden irdelenir
oldu. Bu yüzden de ak ya da kara olarak nitelenmek istemeyen pek çok kişi ve
kurumun bir şeyleri tartışmaktan sakınıyor. Bu yanlışa düşmeden eleştirmeye
çalışacağım Soner Yalçın’ın “Kara Kutu”sunu. Doğrusunu da eğrisini de görmeye,
her ikisinin de hakkını vererek.
Soner Yalçın’ın “endüstriyel tıp” olarak adlandırdığı başlık sorgulanmayı hak eder. Elbette, temel doğruları ve kırmızı çizgileri zorlamadan
MODERN
TIP-GELENEKSEL/İŞLEVSEL TIP İKİLİĞİ
Hemen vurgulamakta yarar
görüyorum. Soner Yalçın “Kara Kutu”da Modern Tıp anlayışının yanlışlarından
yola çıkarak Modern Tıp’ı bütünüyle zan altında bırakma hatasına düşmüştür. En
azından yarattığı izlenim bu doğrultudadır.
Modern Tıp eleştirelim ya
da güzelleyelim günümüz insanına bir şekilde dokunmaktadır. Sağkalım
oranlarının ve dolayısı ile de ortalama yaşam sürelerinin uzamakta oluşu yalın gerçektir.
İnsana sunulan bu paha biçilmez kazanımın karşılıksız kalmamasına
şaşırılmamalıdır. Hiç kuşkusuz bu ve benzeri artılar modern tıbbı
sorgulanmaktan, eleştirilmekten bağışık tutmaya yetmez. İnsanlık bir şekilde
akılcı ve bilimsel bir tutum içinde olmayı seçecekse modern tıbbı da
sorgulamalıdır, sorgulayacaktır!
ŞARLATANLIK
: MODERN YA DA GELENEKSEL TIP ALANINA ÖZGÜ DEĞİLDİR
Yine son zamanlarda tıpta
şarlatanlık olgusunun geleneksel/işlevsel tıpla özdeşleştirildiği görülmekte ve
bu çabanın pek çoğumuzun algısında karşılık bulduğu görülmektedir. Oysa, modern
tıp kisvesi de şarlatanlık ve sağlığı tecimselliğe araç eden kötü niyete araç
edilebilmektedir.
Unutulmamalıdır ki; ilâç
başta olmak üzere iyileştirici gereçler ile besin sektörünü kapsayan üretim
yeryüzünde petrol ve silahtan sonra gelen üçüncü kazanç alanıdır. Çok uluslu
şirketlerin böylesi verimli ve kazançlı bir alandan ilgilerini esirgememeleri
kadar doğal bir durum olamayacağına göre insan sağlığını tecimselliğe konu
edenlerin modern ya da geleneksel tıp ayrımı yapmayacakları akıldan hiç
çıkartılmamalıdır.
Yeterince denenmeden
kullanıma sunulan ilâçlar nedeniyle yaşamını yitirenlerin yanı sıra geleneksel
tıp ürünü sayılabilecek bitkisel kökenli sayısız ürünün de sağlığa zararlı
olabildiği hiç olmazsa kişilere parasal zarar verdiği bilinen bir durumdur.
TIPTA
ÖZDENETİM VE ÖZELEŞTİRİ EKSİKLİĞİ
Soner Yalçın’ın son
kitabı üzerinden tartışmaların şimdiden başladığını gözlemliyorum yakın
çevremde. Özeleştiri ve özdenetim alışkanlığının neredeyse söz konusu olmadığı
ülkemizde tıp alanının da bu kötü alışkanlıktan pay aldığı görmezden
gelinemeyecek denli açıktır. Soner Yalçın kitabının bir yerinde tabip odalarını
gündelik siyasete çok fazla ilgili olmakla suçlamış. Ne yazık ki doğrudur bu
saptama. Bu kurumların kendi üyelerinin destek ve güvenini bile sağlamaktan
uzak oluşlarına eklenen gündelik siyasette ön çıkma heveslerinin ne hekimlere
ne de topluma yarar sağlaması olası görünmemektedir.
Bir grup meslektaş gereken sorgulamayı yapmıştı bir kaç yıl önce. Sürdürülmediği ve etkisi ortadan kalktığı için tıp alanını sorgulamak öncelikle yapması gerekenlerin dışındaki kişilere düştü
Son yıllarda öne
çıkartılan “Tıbbın alternatifi olmaz!”
söylemi hiç kuşkusuz modern tıp anlayışını yüceltmeyi, bir ölçüde hakkını
vermeyi amaçlamaktadır. Özellikle, gericiliğin güç kazandığı günümüz Türkiyesi’nde
geleneksel kisveli tıp şarlatanlığının tırmanışı göz önüne alındığında bu sözü de
yabana atmamak gerekir.
Ancak, bu haklı gerekçe
şarlatanlığın modern tıp kılığında yaşamımıza girmeyeceğinin güvencesi olmaktan
da uzaktır.
Özdenetim ve özeleştiri
kültüründen uzaklaşmanın yalnız gericiliğe değil ilerici görünen kesimlere de
bulaşmış bir hastalık olduğunu üzülerek izlemekteyiz.
Tıp dünyasının
geleneksel/işlevsel tıp adı altında ortaya konulan şarlatanlıklara gösterdiği
ilgiyi modern tıp kalkanının ardına saklanmış sözde bilimsel ve epeyce tecimsel
yaklaşımlardan da esirgememesi gerekir.
AŞI
YAPTIRMADAN ÖNCE DÜŞÜNMELİ Mİ?
Her ne kadar Soner
Yalçın’ın aşılar ve modern tıp karşıtlığı izlenimi veren görüşleri sorunluysa
da; kitabının pek çok yerinde değindiği kimi zaman cinayete varan sonuçlara yol
açan kartel güdümlü modern tıptaki sorunlar da tartışılmayı fazlasıyla hak
etmektedir.
Hiç kuşkusuz aşıların
üretim biçimi ve içerikleri tartışma konusu edilebilir. Ancak, bu ve benzeri
hiçbir kusur ya da aksaklık özellikle çocukluk çağı aşılarını yaptırmadan önce
düşünme gerekçesi olamaz, olmamalıdır. Şair, yazar ve çocuk hekimi Ceyhun Atuf
Kansu’nun “Kızamuk Ağıdı” şiiri bu bağlamdaki ikilemin yaratabileceği acıklı
sonuçları algılamayı kolaylaştıracaktır.
Grip aşısı gibi bir dizi
aşının yapılıp yapılmaması konusu ise elbette tartışmaya açıktır.
İronik bir durumdu. Bir savcı çocuklarını aşılatmamak için işi yargıya götürmüştü. Yargı da savcının haklı olduğuna karar verdi. Burada iş yasama ve yürütmeye düşmekteydi. Gereken yapılmadığı için o zamandan bu yana çocuklarını aşılatmak istemeyen ailelerin sayısı çığ gibi büyüdü. Çocuğunu aşılatmamak sıradan bir karar olamaz. Bir halk sağlığı sorunu doğurur. Aşı karşıtı ve bilimdışı söylem ve eylemlere güç verir.
SAĞLIKTA
NİTELİK Mİ NİCELİK Mİ?
Son olarak, Soner
Yalçın’ın bir başka eksiğine değinmekte yarar görüyorum.
Günümüzde modern tıp
dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüketime ve çokluğa dayanan bir özelliğe
sahiptir. Savurganlık ve aşırı harcama bu özelliğin doğal sonucudur. Tıp
ortamına dayatılan performansa dayalı hizmet üretimi bir yandan savurganlığı
özendirme işlevi görürken diğer yandan da oluşturduğu iş yükü ile hekimi daha
az insani olmaya zorlamakta ve bu yolla da hekim-hasta ilişkisini
aşındırmaktadır. Hastaya ayrılan süre
azaldıkça hekimin daha çok teknoloji kullanması, daha fazla yardımcı tanı
yöntemlerine başvurması kaçınılmazlaşmaktadır. Tıp öğretiminin “hastalık yok, hasta var” sözlerinde anlam kazanan temel ilkesi de
tarihe karışmış olmaktadır. Bu bağlamda Soner Yalçın’ın insanın tek
tipleştirilmesi eleştirisi de haklılık kazanmaktadır.
Soner Yalçın’ın “Kara Kutu”suna son bir bölüm
eklenmeliydi. Performansa dayalı hizmet üretimine ve sağlık ortamına egemen
kılınan yasal düzenlemelere değinmek olmazsa olmaz gerekliliktir. Bu olmadan sağlık ortamında yaşanan
olumsuzlukların anlaşılması ve çözüm arayışına girişilmesi olanaklı değildir.
Son söz : Kutuplaşmaya ve karşıtlaşmaya koşullanmış toplumumuzun tüm kesimlerinin hiç olmazsa bu kez önyargıdan arınmış bir davranış ve tutum sergilemesi dileğiyle…
Not : Bu yazı Medikritik sanal ortam sağlık haberciliği dergisinde de yayımlandı.