Mümtaz Soysal bizim
kuşağımızın üzerinde derin izler bırakmış bir önemli değerdi. Görüşleriyle,
yazılarıyla ve bir dönem (bundan 10-15 yıl önce) çok ilgi gören kapalı salon
toplantılarında söyledikleriyle ufkumuzu açtı. Tabularımızın yıkılmasında
önemli rol oynadı.
Türkiye’yi 12 Mart ve 12 Eylül’e götüren zorlu süreçlerin olmazsa olmaz metaforu oldu sağ-sol çelişkisi ve bu çelişki etrafında oluşan saflaşma.
SAĞ-SOL saflaşması üzerinden yürütülen ve hem sağı hem de solu etkisi altına alan karşıtlaşma gözleri görmez, kulakları işitmez kılarken bilinç körlüğüne yol açtı. Gerçekleri görmemeyi temel alarak kendi yedeklerinde saydıkları kitleleri avuçlarının içinde tutmayı amaçlayan bu dayatma ne yazık ki başarıya ulaştı.
12 Eylül’ü “üzerimizden silindir geçti” ağlaşması üzerinden yorumlayanların çoğu da bu gerçekleri ya göremedi ya da görmezden geldi.
Mümtaz Soysal hocanın
KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın danışmanı olduğunu ilk duyduğumda
şaşırmıştım. Bir solcu nasıl olurdu da bir sağcıyla yan yana gelebilirdi?
Her iki mahallede karşıtla değil bir araya gelmek karşılaşmak bile sorun olarak belletilmişti mahalle sakinlerine. Oysa, solculuğa ve sağcılığa ilişkin ne var ne yoksa belletilse de varlığından pek de dem vurulmayan ANTİEMPERYALİZM denen bir kavram vardı. Var olmasına vardı da neredeyse unutulmuştu! UNUTTURULMUŞTU!
Mümtaz Soysal başta olmak üzere sol mahalle üzerinde etkili olan önderler sırf ANTİEMPERYALİZM kavramını gündeme getirmekle ve önemini anımsatmakla bile çok şey yapmış oldular.
Tabular yıkıldı. Memleket sorunları kısır tartışmaların önüne geçirilebildi.
SOL ile ULUSAL’ı bir araya getirmemeyi, getirene de hüküm giydirmeyi hüner sayanların maskeleri de düşürülebildi böylelikle. Taşlar yerine oturdu, düşünceler yörüngesine girdi.
Kedi-köpek didişmesine denk düşen çelişmeler, çatışmalar sona erdi.
Sağ kanatta da benzer eğilimler öne çıkıp, tabuları yıkınca geçmişte değil bir araya gelmeleri yolda karşılaşmaları tehlikeli olanlar yan yana gelmeyi başardılar.
Elbette ülke için, ülkenin kalımı için!
Mümtaz Soysal benim için ulusal ile solu bir araya getiren önemli kişiliklerden birisi oldu.
Yolumu, yönümü bulmamdaki katkısı paha biçilmezdir.
Benim gibi pek çok kişinin yolunu aydınlatmış olduğundan eminim!
Bedeniyle aramızda olmasa da ardında bıraktığı ışık yolumuzu aydınlatmayı sürdürecektir.
Akdeniz’in üçüncü büyük
adası Kıbrıs’taki Türk egemenliği 1571’de, II. Selim döneminde başladı. Aynı
yıl içinde Osmanlı donanması Haçlılar tarafından İnebahtı’da bozguna uğratılmış
ve deyim yerindeyse yok edilmişti.
Bu durum karşısında
Sokollu Mehmet Paşa’nın şu sözleri tarihe geçmiştir.
“Onlar İnebahtı’da bizim donanmamızı yakmakla sakalımızı kesmiş oldu. Kesilen sakal daha gür çıkar. Biz Kıbrıs’ı alarak onların kolunu kestik. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez!”
Kıbrıs’taki Türk egemenliği
400 yıla yakın süreden sonra XX. Yüzyılın başında sonlandı. Kıbrıs’ın Türklerin
elinden çıkarak İngilizlerin eline geçmesi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasına
denk düşer. Osmanlı, Rusya karşısında ağır yenilgi almıştır. Öyle ki, Rus
ordusu Aya Stefanos’a (bugünkü Yeşilköy) gelmiştir. Payitahtın düşmesi an
meselesidir. Osmanlı üzerinde emelleri olan diğer devletlerden İngiltere
belirgin Rusya üstünlüğüne yol açacak bu gelişmenin önüne geçmek için
payitahtın düşmesini önler. Elbette, Osmanlı’yı sevdiği ve korumak istediği
için yapmamıştır bunu. Asıl amacı daha uygun koşullar altında yapılacak Osmanlı
paylaşımında masada bulunabilmektir.
Bu “büyük” iyiliğin “küçük” bir karşılığı olacaktır!
Kıbrıs’tır o karşılık.
İngilizlere kiralanır. Daha doğrusu verildi dememek için kiralandı denir.
Dönemin azılı emperyali İngiltere Kıbrıs’a adım atar da bir daha uzaklaşır mı?
Geliş o geliş!
Tahtta Osmanlıcıların
tutkuyla bağlı oldukları Kızıl Sultan ya da diğer namıyla II. Abdülhamit
vardır.
Osmanlı yıkılışına giden yolun başında, Büyük Savaş’a girerken Kıbrıs’ta İngiliz egemenliği başlamıştır. Adada Türk egemenliği sona ererken Türk varlığı sürdü. O günlerde öngörülemese de izleyen yıllardaki çıbanbaşı olacaktır bu durum.
XX. yüzyılın ikinci
yarısında Londra ve Zürih Antlaşmaları’na dayanan iki toplumlu Kıbrıs
Cumhuriyeti kurulsa da uzun ömürlü olamayacaktır. Batı’yı arkasına alan Rumlar
adada tam bir terör ve yıldırma politikası izleyecekler ve böylelikle adadaki
Türklerin karabasanı başlayacaktır.
1974’teki Kıbrıs Barış
Harekâtı’na dek çözümsüz kalan sorun böylece çözülecektir. O günden bu yana
Kıbrıs’ta Türk bayrağının olduğu direğe tırmanmaya çalışan iki şaşkın Rum bir
yana bırakıldığında kimsenin burnu kanamamıştır. Bir yandan Kıbrıs Türklerinin
yaşam hakları güvence altına alınırken diğer yandan da Anadolu yarımadasının
güneyindeki güvenlik sorunu çözülmüştür.
Rumlar ve destekçileri olan Batı Emperyalizmi bu yeni durum karşısında edilgen bir tutum izlemek yerine her şekilde önceki duruma dönmeyi amaçlayan bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Adadan Türk askerinin çıkartılması ve iki toplumun birleştirilmesi öncelikli hedef olarak Batı’nın gündeminde yer almış ve yer almayı sürdürmektedir. Bu bağlamda yaşanan ilginç bir durumu anımsamakta yarar var.
“Emperyalizm böler!” sözünü yalanlarcasına bir durum yaşanıyor adada. Dünyanın hemen her yerinde toplumları bölmeyi temel amaç edinen emperyalizm her nedense Kıbrıs’ta birleşmeyi hedeflemektedir.
Bu çelişik görünen davranışın amacı ve hedefi elbette bellidir! Adadaki Türk askeri varlığını sonlandırmak, Anadolu yarımadasının güneyindeki güvenlik açığını yeniden geçerli kılmak!
Emperyalizmin bu akıl ve
vicdan dışı tutumunda anlaşılmayacak bir şey yok!
Ancak, varlık nedeni 1974
Kıbrıs Barış Harekâtı olan KKTC’nin bugünkü Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın
sergilediği kişiliksiz tutuma ne demeli?
Ya da Türkiye’yi
hortumunu Kıbrıs’a sokmuş file benzetme aymazlığı göstermekte sakınca görmeyen
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in bu akla ve tarihe aykırı
söylemi nereye konmalı?
Türkiye KKTC’nin, KKTC de
Türkiye’nin güvencesidir.
KKTC Türkiyesiz, Türkiye
de KKTC’siz güven içinde yaşayamaz!
Bugünkü güven ortamının
oluşmasındaki eşsiz katkıları için başta Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Turan
Güneş veTürk Ordusu’nun kahraman askerleri olmak üzere Türkiye ve Kıbrıs Türk
toplumunun kalımı için her şeyi göze alanları saygıyla anmak gerekir.
Bir de canları pahasına Kıbrıs Türkü’nün varlığını sürdürmesi için yaşamlarını adayan Dr Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile adadaki Türk varlığının sonlandırılması girişimlerine dirençle karşı koymuş ve toprağa düşmüş soydaşlarımızın yüce anıları önünde saygıyla eğilmeyi unutmamak gerekir.
Bolivya’nın seçilmiş
Başkanı Evo Morales’in başına gelenden sonra insanın yukarıdaki söze inanası
geliyor.
Evo Morales ABD
emperyalizminin arka bahçesi olarak görülen Latin Amerika’da son yıllarda
kendisini gösteren ulusalcı-solcu-halkçı dalganın önemli kişiliklerinden birisi
olarak sivrildi.
Yıl 2006… Morales iktidarı henüz başlamış. Peru’dan Bolivya’ya yürüyerek geçerken gülümseyerek karşılamakta konuklarını…
Bolivya sınır kapısı…
Alpaka yününden örme
kazağıyla ve sürekli gülümseyen yüzüyle Bolivya’nın ilk yerli başkanı olarak
belleklerimizde yer aldı.
Vatan satıcılığında
sınır tanımayan Amerikancı Bolivya başkanlarının tersine ülkenin ve halkın
çıkarlarını en üstte tuttu. Kişisel çıkar ve yakın çevreye ayrıcalık tanıma
gibi bu coğrafyanın tanıdık davranışlarını sergilemedi.
2006 yılının eylül ayında Bolivya’nın başkenti La Paz’da yorgun bir günün sonunda gecelemiştik. Ertesi güne de gün ağarmadan başlarken havaalanı yolundaki bir akaryakıt istasyonundaki İspanyolca MİLLİLEŞTİRİLMİŞTİR pankartı belleğimin unutulmazları arasında yer almıştı.
Yazının başlığındaki soruya verilebilecek ilk yanıtlardan birisiydi bu belki de. Fatihlerle tanıştı tanışalı adı kan, gözyaşı, yağma ve talanla anılan Bolivya’da belki de ilk kez ülkenin başkanı ülkenin insanı gibi davranmaktaydı. Buralarda halktan yana olmak, bu bağlamda kararlılık sergilemek özlenen durumdu. Bu özlem giderilirken arka bahçenin efendilerinin rahatsız olmasına da şaşırmamak gerekiyordu. Özellikle Venezuela ve Bolivya egemenlerin başlıca kaygı kaynakları olarak boy göstermekteydi.
Okuryazar olmayan nüfus oranı % 13’ten % 2’ye indi.
İşsizlik % 4’e geriletildi.
Tüm bu olumlu
gelişmeler ulusal varsıllığın halka dağıtılmasıyla sağlandı. Başka deyişle emperyalizmin
ülkedeki sacayakları olan oligarşik odakların kazançları tırpanlandı.
Yeterince büyük suçtur
bu emperyalizmin gözünde.
Uzaktaki emperyal
odaklı dış politika ve ekonomi anlayışı yerini ulusalcı, paylaşımcı ve toplumcu
olana bıraktı.
Özellikle emekçi halk
çalışmaktan başka dünya zevkleri de olduğunu fark etti Morales önderliğindeki
olumlu dönemde.
Eduardo Galeano’nun başyapıtı da olan “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” Morales döneminde onarılmaya, halka cansuyu akıtılmaya başladı.
Bu dönemde bir hata
yaptıysa Morales halk için çalışıp, halkın gönlünü kazanırken emperyalizm denen
belanın hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini göz ardı etmiş olabilmesidir.
“Başka bir dünya mümkün!” diyen ve bunu yaptıklarıyla kanıtlayan Evo Morales’in bir CIA darbesiyle görevini bırakmak zorunda kalması üzücüdür.
Morales’in düşüşünün geçici olması dileğiyle…
Avrupalıyla 500 yıl
önce tanışan acılı anakara için bu süre neredeyse aralıksız yoksulluk,
yoksunluk ve acıyla özdeşleşti. Bu kara yazgıyı sonlandırmak için Bolivar’dan
bu yana sivrilen az sayıdaki kişilikten biri olan Evo Morales’in görevden
uzaklaşması geçici bir durum olmalı!
Dünyaya
gelmiş en önemli insanlardan birisi ve önderimiz olmasıyla gurur duyduğumuz
Atatürksüz 81. Yıl.
Aradan
geçen bunca yıl “ağlamaya” değil “anlamaya” gereksinim duyduğumuzu hemen
her an duyumsatıyor.
Bedensel
yokluğuna karşılık geride bıraktığı yapıt öylesine görkemli ve değerli ki…
Yaklaşık
20 yıl kadar önceydi! Kuşadası’nda bir lokantada yabancıların da çok olduğu
ortamdayız. Yabancılardan birisi uzaktaki Atatürk simgesinin ne olduğunu sordu
garsona!
Aldığı
yanıt :
“Dünyanın en iyi insanı!”
Hiç
aklımdan çıkmayan bir karşılıktır. Özellikle bu yanıtı verirkenki içtenliği ve
özgüveni Atatürk’ün bu topluma aşılamayı önceledikleri ve amaçladıklarıydı.
Günümüzde
Atatürk ve Atatürkçülük ne durumda?
Öteden
beri Atatürk’e, devrimlerine ve dolayısı ile kalıtına karşı olanlar günümüzde
yapmacık da olsa O’na sıkı sıkıya sarılmış durumdalar. Hemen her yeri donatan
şimdiki Cumhurbaşkanı ve Atatürk birlikteliğini yansıtan görseller canlı
tanığımızdır.
Diğer
yanda ise Atatürkçü düşüncenin ya da daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse
Kemalizm’in kendisiyle uzaktan yakından ilintisi olmayan pek çok anlayışa
yedeklendiğini üzülerek görüyoruz.
Böylelikle
Kemalizm’in Türkiye’de her geçen gün dipsiz kuyunun karanlıklarına gömülen,
ilkeden, hedeften ve dürüstlükten yoksun siyasete kurban edildiği gerçeğiyle
karşılaşıyoruz.
Kemalistlerin
ivedilikle ve olabildiğince hızla son vermesi gereken bir kavram kargaşası ile
karşıya olduğumuz kesindir Atatürksüz 81. Yılda!
Seksenbir
yıl önceye dönelim!
10
Kasım 1938!
Kaçınılmaz
son gerçekleşmiştir. Kara haber hızla yayılmıştır.
İstanbul
Üniversitesi de yaslıdır.
Nazilerden
canını kurtararak Atatürk Türkiyesi’ne sığınan Alman hocalardan birisi üzüntülü
olduğu kadar şaşkındır. Ne yapacağını bilmez durumdadır.
Büyük
insanın ölüm haberi sonrasında kimsenin derse odaklanacak durumu yoktur.
Alman
hoca birisine danışmak ister.
Sorusu
kısa ve açıktır!
“Bu durumda ne yapmalıyım?”
Aldığı
yanıt da bir o kadar özlüdür!
“Sizin ülkenizde böyle birisi öldüğünde nasıl davranılırsa
öyle davranın!”
Alman
hoca mırıldanır!
“Bizde böylesine büyük bir insan ölmedi ki…”
Her ne
kadar ağlamak yerine anlamayı öncelesek de 10 Kasımlar duyguların kabarmasının
önüne geçilemediği günler olmayı sürdürecektir. Bir bakıma anıya saygının
gereğidir bu!
Duygulanmakta
sakınca yok!
Kemalizm’i
yedekten kurtarma çabalarını göz ardı etmemek koşuluyla…
Çeyrek yüzyıllık İstanbul saltanatını sonlandıran etkili kişi.
Azımsanacak başarı değil!
Bu oranda beklenti çıtası da yüksekte.
Yolsuzluğun, savurganlığın bir an önce sonlandırılması bile beklentilerin karşılanmasında büyük başarı olur.
Diğer yanda Tunç Soyer!
İzmir’e Seferihisar belediye başkanlığındaki başarı etiketiyle ve seçmenlerin aday olması isteğiyle başkan seçildi. İzmir’deki değişim beklentisine karşılık olarak da görülebilir İzmir’deki varlığı.
Her iki başkan da yerel
görevlerine ekledikleri ulusal ve hatta küresel davranışlarla anılır oldular.
Kuşkusuz bu da bir haktır! Ama, öncelik yerelde olmalıdır. Ayrıca, önümüzdeki dönemlerde üstlenilmesi olası ulusal görevler varsa öncelikle yerelde başarılı olunması koşulu göz ardı edilmemelidir.
İzmir Büyükşehir
Belediye Başkanı Tunç Soyer son zamanlardaki iki çıkışıyla gündemde yer buldu
kendisine.
Birisi Kıbrısdiğeri Anadil(i)’yle ilgili bu çıkışların.
Türkiye’yi hortumunu Kıbrıs’a sokmuş file benzetti. Hortumunu oradan çıkart demeye getirdi. Emperyalin görüşlerine benzerlik ilginçtir. Görmezden gelinecek gibi de değildir. O hortumu Kıbrıs’a sokan da rozetini taşıdığı partinin Onursal Başkanı Bülent Ecevit’tir. Bu eylemdeki ortağı da bugünkü iktidarın öncülü sayabileceğimiz o zamanki Milli Görüş’tür. Özetle, Kıbrıs konusunda yaşama geçirilmiş eylemin Türkiye’deki tabanı son derece geniştir. Bugün Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalci olarak niteleyenler ya emperyal liberaller ya da etnikçi bölücülerdir. Bu iki eğilim dışında kalan aklı başında hiç kimse Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığına bu şekilde saldırmayı aklına getirmemiştir.
Tunç Soyer’in ses
getiren ikinci çıkışı dille ilgilidir. Üstelik Harf Devrimi’nin yıldönümüne
rastla(t)mıştır. Türkiye Cumhuriyeti anayasasıyla da çelişebilecek bu çıkışın
Türkiye’deki sahiplenicileri etnik bölücülerdir. Başkaca sahiplenicileri varsa
emperyalin sözcüsü konumundaki liberallerden başkaları değildir.
Hem kentimin başkanı Tunç
Soyer’i hem de İstanbul’da düşe eşdeğer başarının mimarı Ekrem İmamoğlu’nu işlerine
bakmaya çağırıyorum.
Tersi durumda çıkış hızıyla düşecekleri öngörüsünde bulunmaktan alamıyorum kendimi. Düştüklerinde alacakları hasarı da bir o kadar büyük ve onarılmaz görüyorum.
Kıbrıs adadaki soydaşlarımız kadar Anadolu’nun güneydeki güvenliğiyle ilgili anahtar kara parçasıdır. Her iki önemli nedenle vazgeçilmezdir Kıbrıs. Bu iki öğenin güvenlik sorununu sonlandıran Bülent Ecevit’in partisinden birilerinin bu önemli konudaki duyarsızlığı ve aymazlığı kabul edilebilir gibi değildir.
Anadil ve Anadili biri diğerine karıştırılan iki önemli kavram. ANADİL, içinden başka diller doğurmuş kök dil demek.
ANADİLİ ise adı üstünde evimizde anamızdan işittiğimiz, ondan öğrendiğimiz dil demek!
Kürtçe üzerinden
Anadili’nde eğitim-öğretim istekleri seslendirilmekte son yıllarda Türkiye’de.
Türkiye bir ulus devletse ve anayasasında yazılı olanlar önemini koruyorsa
Kürtçe ya da bir başka anadili üzerinden eğitim-öğretim istekleri
sonlandırılmalı.
Anadili’nin
öğrenilmesi/öğretilmesi elbette bir hak. Ama, Anadili’nin ülkenin birliğine,
dirliğine ve varlığına yönelik bir koçbaşına dönüştürülmesine HAYIR!
Bu önemli yanlışa
ülkenin kurucu partisinin rozetini taşıyan bir Belediye Başkanı olan Tunç Soyer’in
aracılık etmesi/ettirilmesi kabul edilebilir gibi değildir.
Sözün özü!
Sayın Belediye
Başkanları işinize bakınız!
Ulusal ölçekte
siyasetin dayanılmaz hafifliğine kapılmaktan kendinizi alıkoyunuz! Bir de o
siyasetlerin Türkiye’yi hedef alan emperyal odakların birer koçbaşı olduklarını
hiç aklınızdan çıkartmayınız!
İki gündür ıspanağın adının karıştırıldığı zehirlenme olgularıyla yatıp kalkar olduk. Çok satışlı gazetelerimizin de içinde olduğu yüce basınımız bu ve benzeri olaylarda olduğu gibi sınıfta kaldı. “Ispanak zehirlenmesi” adı altında sunulan haberler nedeniyle lezzetli ve yararlı kış sebzesi ıspanağı savunma gereği duydum.
Ispanak ya da bilimsel adıyla Spinacia oleracea
Hastanelere ıspanak
yedikleri için başvuranların ıspanak yediklerini sanması olasıdır. Ya da diğer olasılıkla
ıspanağın yanında başka şeyler de yemiş olmalıdırlar.
Atropa belladona. Geçmişte hanımefendilerin gözbebeklerini büyütücü etkisi nedeniyle Güzel avrat otu olarak bilinmiş. Günümüzde tıp ortamının vazgeçilmez ilâçlarından birisi olmayı sürdürüyor. Her ilâç gibi aynı zamanda zehir. Hele ıspanak niyetine yendiğinde…
Bir zamanlar besin
üretiminde kendi kendine yettiği bilinen Türkiye’de yaşanan bu acıklı tabloyu
tarımsal üretim alanında yaşanan zavallılıkla da ilişkilendirmek kaçınılmazdır.
İzmir’de yaşıyorum.
İş yerimin yakınlarında
kaldırımlar üzerinde sayamadığım kadar çok kişinin tarım ürünleri sattığına
tanık oluyorum hemen her gün. Mevsime göre değişkenlik gösteren ürün gamı söz
konusu. Nerede yetiştirildiler? Sağlığa zararlı yanları var mı? İlk akla gelen
sorular. Belki bir evin bahçesinde belki de bir köyde küçük ölçekli tarım
girişimi sonucu üretildiler.
Bu ürünlerin hemen hiç birisinin
hâl düzeneğinden geçmeden tüketiciye sunulmakta oluşu kuşkuya yer bırakmayacak
denli kesin.
Şansımız yerinde olduğu
ve tanrı yardımcımız olduğu sürece sorun yok!
Ispanağın arasına
karışan ya da ıspanak olmadığı bilinerek pazara sunulan güzel avrat otu son
olayın nedeni. Başka deyişle suçlu ıspanak değil! Ispanağın bir suçu varsa o da
bu zehirleyici etkiye sahip bitkiye benzemesi. Suçsuzun suçluya benzemesi gibi
bir durum.
Besin üretiminde her
geçen yıl dibe vuran Türkiye’de gıda egemenliği ve güvenliği kavramları
kitapların dışına çıkabilmiş değil.
Azmanbul başta olmak
üzere adına kent dediğimiz ölçüsüz büyüklükteki köylerimizde ıspanak yemenin bile
sorun olmaya başlaması hem acıklı hem de ürpertici!
Sahipsiz ülke Türkiye’nin
sahipsiz kentlerinde yaşamak ve yaşamanın temel gereği olan karın doyurmak da ateşten
gömleğe dönüşmüş durumda.
Beslenirken hastanelik
olmamak için yakarıcı olmanız gerekebilir.
Gerçekten ilginç bir
ülkede yaşıyoruz!
Çok değil iki gün önce
bunların yaşanacağını kafamızda canlandıramazdık! Birisi söylese us sağlığından
kuşkuya düşerdik.
Türkiye’nin adam akıllı
dirliğe, düzene kavuşturulmaya gereksinimi olduğu çok açık!
Bu ve benzeri olaylar
ancak YÖNETİLEMEYEN ÜLKELERDE söz konusu olur!
Türkçe’ye ilişkin iki bayram
kutlarız her yıl. Birisinin 800 yıl önceye dayanırken diğerininki 85 yıl önceye
göndermede bulunur. Her ikisi de değerlidir.
Türkçe için gerçek bayram olan
Harf Devrimi ya da Türk Yazı Devrimi haksızlığa uğramaktadır. İkincisinin
başlangıç noktası sayılabilecek olan bu önemli devrime hak ettiği ilgiyi
göstermek gerek!
1 Kasım 1928’de Kurtuluş’un
önderi, Cumhuriyet’in kurucusu ve elbette Devrimler’in düşünce babası
Atatürk’ün kara tahta başına geçerek başlattığı Türk Yazı Devrimi Üçlü Devrim
Yasaları kadar önemli ve anlamlıdır. Cumhuriyet’i ve Devrimler’i güvence altına
almayı amaçlayan Türk Yazı Devrimi derinlemesine anlaşılmış mıdır? Arap-Fars
alfabesinden Latin alfabesine geçişle açıklanacak sıradanlıkta bir olgu mudur?
Türkler ve Türkçe günümüzden 1500 yıl önceye uzanan belgeliğe sahiptir. İS VII. yüzyılda dikilen Çöyren yazıtı Türklerin ilk alfabesi olan Göktürkçe’yi belgelemiş ve anıtlaştırmıştır ilk yapıttır.1
Çoyren yazıtı
Daha iyi bilinen Orhun Yazıtları da İS VIII. yüzyılda Göktürkçe yazılmıştır. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk’un anılarını ölümsüzleştirmiştir.2
Orhun yazıtı
Türklerin XI. yüzyılda
İslâmiyetle tanışmaları Türkçe’nin dil yarası hastalığının da başlangıcı
sayılır. Din aracılığıyla Latin harfleriyle tanışan Kumanlar bir yana
bırakıldığında Türkler bundan böyle Fars ve Arap etkisi altında kalacaktır. Bu
etkileşimin Türkçe’yi Arap-Fars boyunduruğuna alması şaşırtıcı olmayacaktır.
Sonraları adı Osmanlıca olarak
konacak olan bu melez dil toplumun seçkinleriyle halkı arasına giren bir kama
gibi de işlev görecektir. Bu kama toplumun tabanıyla tavanı arasında iletişim
sorunu yaratırken, Türk soylu ve Türkçe konuşan halk, seçkinlerce küçümsenecek
ve “Etrakı biidrak” söylemiyle
olumsuz ayrımcılığa uğratılacaklardır.
SESLİ
varsılı Türkçe SESLİ yoksulu
Osmanlıca’nın boyunduruğunda gelişmek şöyle dursun gerileyecek ve deyim
yerindeyse donup kalacaktır. Anadolu halkı olmasa yok olup gitmesi işten bile
olmayacaktır. Her şeye karşın Türkçe horlanan Anadolu halkı sayesinde varlığını
koruyacaktır.
En az sekiz, kimi lehçelerde
daha fazla SESLİ’sinden yoksun kalan
Türkçe, soluğunu yitirme noktasına sürüklenir Osmanlıca egemenliği döneminde.
Osmanlıca’nın 3 SESLİ’siyle 8 SESLİ’yi karşılama çabaları kimi zaman
gülünç çoğu zaman acıklı görünümlerin oluşmasına yol açar doğal olarak.
Türkçe’nin kısıtlı ve yasaklı durumuna düştüğü bu koşullarda Türkçe yerini Arapça
ve Farsça’ya bırakacaktır. Çünkü, Osmanlıca yapay bir dil olarak Arapça ve
Farsça’nın kırmasıdır. Aslı varken Türkçe’ye yer olmayacaktır bu alfabe
kullanıldığı sürece.1
Dönemin baskı teknolojisinin
kısıtlılıkları Osmanlıca ile bir kez daha belirginleşir. Baskıyla çoğaltma
işine uygun olmayan Arap-Fars harfleri bu bağlamda da sorunlara kaynaklık eder.
Tanzimat öncesinde III. Selim
döneminde Osmanlı’nın uzak ülkelere kalıcı elçiler göndermesiyle birlikte bu
ülkelerle iletişim de kaçınılmaz olur. Sefaretlerle yapılan yazışmalarda Latin
harfleriyle Osmanlıca kullanılır. Böylelikle Osmanlı belki de ilk kez Latin
harfleriyle tanışmış olur.2
Yüzyıllar boyunca dış dünyayla
ilişkisi fetihler düzeyinde kalan Osmanlı’nın duraklama ve gerileme
dönemlerinde aklı biraz olsun başına gelmeye başlayacaktır.
Öteden beri teknolojiyi
üretmeye değil ama tüketmeye eğilimli olan Türkler, Tanzimat döneminde
telgrafın da kullanıcısı olmakta gecikmezler. Ancak, telgraf iletişiminde
Osmanlıca harfler kullanılamaz. Latin harfleriyle tanışmak zorunludur
böylelikle.
Tanzimat’la birlikte uygarlığın
farkına varan Osmanlı’da yazıda kullanılan Arap-Fars harfleri tartışma
konularının önceliklilerinden birisidir artık!
Osmanlıca’da Arap-Fars
harflerinin kullanımını yalnızca bir alışkanlığın değil Arapça’nın kutsal
kitabın dili olması bakımından bir zorunluluğun da ürünü olarak görmek gerekir.
Buna karşın ilk kez Tanzimat döneminde Arap-Fars harflerinin dilimizin
gereklerini karşılamadığı yüksek sesle dile getirilir. Osmanlıca’nın yazıldığı
harflerin kutsallıkla özdeş olduğu göz önüne alındığında böylesi sesli
düşünmenin bile önemli olduğu kesindir.
Tam olarak doğrulanamasa da I.
Meşrutiyet’i kısa sürede sonlandıran istibdat padişahı II. Abdülhamit bile
alfabe değişikliğini aklına getirmemiş değildir.
İzleyen II. Meşrutiyet
döneminde iktidarda olan İttihat ve Terakki içinde Latin alfabesi yanlısı
olanlar bulunmakla birlikte dönemin devrimcisi sayılan İttihat ve Terakki bile
kurumsal olarak alfabenin değiştirilmesine karşı durur.
Osmanlı’yı çöküşe götürecek
olan Balkan Savaşı ve onu izleyerek patlayan Birinci Dünya Savaşı boyunca bu
konunun akla bile getirilmemesine şaşırmamak gerekir.
Bu arada, Arnavutluk’ta Kamusi
Türki’nin yazarı Şemsettin Sami öncülüğünde Latin harflerine eğilimin
belirginleştiği ve yaşama geçirildiği not edilmelidir.1,2
Osmanlı’nın sonunu getiren uzun
savaşlara eklenen Milli Mücadele ve onu izleyen Cumhuriyet bu devrimin
gerçekleştirilmesi için gerekli ortamı yaratacaktır.
Tanzimat’la başlayan, II.
Meşrutiyet’le hız kazanan alfabe değişikliği tartışmalarında Latin alfabesine
geçilmesi istekleri seslendirilse de yönetsel unsurların bu seçeneğe neredeyse
olasılık tanımadıkları iyi bilinmelidir. Bu durumda ise kullanımda olan
Arap-Fars harflerinin dilimize uygun duruma getirilmesi ile bu harflerin ayrık
yazılarak Türkçe’yi rahatlatma girişimlerinin ötesine geçmeyen çabaların
gösterildiğini öğreniyoruz kaynaklardan.
Araya giren dünya savaşı ve onu
izleyen Milli Mücadele boyunca bu konuyla ilgili tartışmaların bir kişi dışında
kimseyi ilgilendirmemesini de doğal karşılamak gerekir. Milli Mücadele’nin
başında Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet kurmayı tasarlayan Mustafa
Kemal’in Harf Devrimi’ni de Mazhar Müfit Kansu’ya not ettirdiği bilenlerce
bilinir.1,3
Gazi’nin daha Milli Mücadele
sırasında Latin alfabesi tasarımını Halide Edip’e de aktardığı bilgisi yer alır
kaynaklarda.1
1905’te Selanik’te Bulgar
Türkolog Manolof’a Latin alfabesine geçişin gerekliliğini söylediği bilinen
Gazi’nin Erzurum Kongresi sırasında aynı doğrultuda bir notu Mazhar Müfit
Kansu’ya yazdırmış olması konuya ve soruna egemenliğinin belirtisi
sayılmalıdır.1,3
Buna karşılık Mustafa Kemal’in
her attığı adım gibi Harf Devrimi de zamanlamasıyla hayranlık yaratır. Örneğin,
Türk Ordusu İzmir’e girdikten birkaç gün sonra 13 Eylül 1922’de görüştüğü
gazeteciler arasında olan Hüseyin Cahit (Yalçın)’in bir an önce Latin
harflerinin alınması görüşüne verdiği yanıt anlamlıdır : “Sırası gelmemiştir!” 1,2
Önce Cumhuriyet kurulacaktır.
Kaldırılmış olan saltanata halifeliğin sonlandırılması eklenecektir. Devrim
yasalarıyla Cumhuriyet’in temeli sağlamlaştırıldıktan sonra Harf Devrimi’ne
sıra gelecekken Şeyh Sait İsyanı’yla uğraşılması gerekecektir. Hukuk Devrimi’ni
izleyerek Cumhuriyet’in insan kaynağını aydınlatacak olan Harf Devrimi
yapılacaktır. Bu sıralama ve zamanlamada yapılacak en küçük hata devrimsellik
sürecini de etkileyeceği için atılan her adım düşünülerek ve akılcı gerekçelere
dayandırılarak ilerlenecektir.1
Üçlü Devrim Yasaları ile Hukuk Devrimi yasalarından sonra sıranın yazıya gelmiş olması olağandı. Türk Yazı Devrimi’ne ilişkin ilk işaret fişeği 9 Ağustos 1928’de İstanbul Sarayburnu’da atıldı. Latin alfabesine geçişin haklı gerekçeleri sıralanmakla yetinilmedi. Gazi Mustafa Kemal aynı ay içinde geniş çaplı yurt gezilerini başlattı. Her gittiği yurt köşesinde karatahta başına geçen Gazi bıkıp usanmadan devriminin gereğini yerine getirdi. Kamu çalışanları ve devletin ileri gelenlerinden başlayan alfabe öğretimi fırsat bulundukça halkı da kapsadı. Halka yönelik Harf Devrimi etkinliği 1 Ocak 1919’da açılan Millet Mektepleri aracılığıyla yaşama geçirildi.2
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu’da tahta başında
Gazi’nin Sarayburnu konuşmasından…
Tam da burada Atatürk
devrimlerini “tepeden inmeci”likle
yaftalayanların kulaklarını çınlatmanın sırasıdır.
Yurdun hemen her yerindeki
öğretmenler okul öğrencilerinden artan zamanlarda halka Latin alfabesiyle
yazmayı-okumayı öğrettiler. Başöğretmen de yurt gezilerinde aynı şeyi canla
başla yaptı. Yazı devrimi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasalaştığı 1 Kasım
1928’den önce halk nezdinde kabul görmüş ve yol almaya başlamıştı. Daha doğru
deyişle 1 Kasım’dan önce alınan bu yolla Yazı Devrimi karşıtlarının başlarının
önlerine eğilmesi sağlanmıştır.
Kimilerinin olanaksız, kimilerinin de zamanı belirsiz bir süre gerekir dedikleri Türk Yazı Devrimi halkın da gücünü arkasına alarak hızla yaşama geçti. 1 Haziran 1929’a dek devlet yazışma ve belge dilinin değişimi, 1 Aralık 1929’dan sonra ise devlete eski Türkçe ile başvurunun sonlandırılabilmiş olması Yazı Devrimi’nin yaşama geçiş hızı hakkında yeterince fikir verecektir.
Değişen yalnızca Türkçe’yi okuma ve yazma için kullanılan alfabe olmadı bu süreçte. “ÇOK” sesli Türkçe yaklaşık 1000 yıllık KIT sesli prangalarından kurtulmuş oldu böylece. Ayağındaki prangalar nedeniyle kımıldayamayan ve 1000 yıl boyunca horlanan Türkçe önündeki engellerin kalkmasıyla şaha kalkmıştır bile denilebilir.
Geçmişle bağımız kopacak ya da
Latin harfleriyle okuma-yazma sanıldığı kadar kolay olmayacak gibi akıldışı
varsayımlarla Türk Yazı Devrimi’ne eylemli ve söylemli engeller çıkartanların
hemen tümü sağlıklarında bu devrimin yaşama geçişine tanıklık ederek
kendilerince bir olanaksızın gerçekleşmesini izlemiş oldular.
Türkçe’nin Latin alfabesiyle
başlayan yolculuğunda ilerleyen yıllarda bu kez Batı kaynaklı etkilerle söz
konusu olan yozlaşmaya karşın Türkçe’nin ilerleyişi durdurulamamıştır.
Günlük konuşma ve yazma dilinin
yanı sıra yazın dili, hukuk dili ve bilim dili olarak kendisini gösteren Türkçe
1000 yıllık tutsaklığın ardından 100 yıl bile dolmadan gerçek kimliğine
kavuşmuştur.
Her ne kadar İbrahim
Müteferrika’dan önce de Rum, Musevi ve Ermeni azınlıklar Osmanlı’ya matbaayı
getirmiş olsalar da; Osmanlı’da basımevinin sıfır noktası olarak Müteferrika
matbaası kabul edilmektedir. Bu matbaanın faaliyete geçtiği 1729’dan 1929’a
uzanan 200 yıllık zaman aralığında basılan kitap sayısı 30 bindir. Türk Yazı
Devrimi’nin yapıldığı 1928’den başlayarak ilk 15 yıllık dönemde basılan kitap
sayısının geçen 200 yıldaki sayıyı yakalayıp aşmış olduğunu vurgulamakta yarar
var.4
Dil yaşayan bir varlık. Hatta
bu yanıyla bir canlıya benzetmekte hiçbir sakınca yok. Bu nedenle dil
duyarlılığı aralıksız sürdürülmelidir. Geçmişte Arapça ve Farsça’nın üstlendiği
egemenlik altına alma ve soluksuz bırakma işlevini günümüzde Batı dillerinin
üstlendiği unutulmamalıdır.
1
Şimşir, Bilâl N (1997), Türk Yazı Devrimi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu
Türk Tarih Kurumu Yayınları.
2
Ülkütaşır, Şakir M. (2009), Atatürk ve Harf Devrimi, Türk Dil Kurumu Yayınları.
3 Atatürk,
(2009), Geometri, Türk Dil Kurumu Yayınları.
En büyük bayram son yıllarda olduğu gibi 2019’da da tartışmaların
odağındaki yerini aldı.
Ülkeyi var eden Cumhuriyet hiç kuşkusuz diyanetin de biricik varlık
dayanağıdır. Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasından hemen sonra 1924’te
kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı Cumhuriyet’in önemli kurumlarından birisi
olarak neredeyse Cumhuriyet’le yaşıttır.
Bugünün değerleriyle geçmişi yargılama hastalığından kurtulamayanların
çiğnediği sakızlardan birisi olmuştur. Bir yandan devlet dinsellikten
arındırılırken diğer yandan gerici dinsellik odakları olan tekke ve zaviyelerin
kaldırıldığı Türkiye’de inanç alanı boş bırakılamazdı.
Bugün diyanetin geldiği noktayı onaylamak olası değil elbette. İnanç
alanını gericilerin ve kötüye kullanıcıların elinden kurtarmayı amaçlayan
diyanet yapılanması çok partili dönemle birlikte ve özellikle de son 17 yılda
bir mezhebin üstünlük ve diğerleri üzerindeki baskı aracına dönüştürüldü.
Bu ortamda Diyanet İşleri Başkanı’nın 29 Ekim’de Cumhuriyet ve Atatürk’ü
görmezden gelmesi kadar doğal bir durum olamaz. Din adamları Osmanlı’nın son
zamanında Milli Mücadele karşıtı konum alıp, Mustafa Kemal’in boynuna idam
fermanı asılmasına aracılık ettiği gibi Milli Mücadele’ye arka çıkıp, Mustafa
Kemal çevresinde kenetlenmişlerdir de.
Diyanetin 29 Ekim’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e ilgisizliği ve
değerbilmezliği Milli Mücadele’ye destek vermiş aydın ve bağımsızlıkçı din
adamlarına da haksızlık sayılır. Kemiklerinin sızlatıldığı ve anılarına
saygısızlık edildiği kesindir.
Milli Mücadele’ye destek olan vatansever din adamlarının anısına saygıyla.
29 Ekim’e gün sayarken Nevşehir’den gelen haber de bir o kadar sarsıcıydı.
Nevşehir Valiliği vali imzasıyla CHP’nin 29 Ekim yürüyüşünü yasaklamıştı
anladığımızca. Nevşehir Valisi tarihe hak ettiği şekilde geçecektir. Ona öfkelenmek ve tepki göstermek de hiç kuşkusuz
gereklidir.
29 Ekim coşkusunu yasaklayabileceğini sananlara öfkeyle…
Ancak, tüm bunlar bir şeyi unutturmamalıdır!
En büyük bayram olan 29 Ekim’i kutlamak için izin alınmaz! O bayramı
kutlamak her Türk’ün doğal hakkı olmanın ötesinde görevidir.
Bu durumda yapılması gereken gerekirse barikatları yıkmak için meydana
inmektir. Böylesi bir davranış ve atılganlık Nevşehir Valisi’ne verilebilecek
en değerli ders olacaktır.
29 Ekim ve dolayısı ile Cumhuriyet, Türkiye’nin varlık belgesidir. Ne
diyanet ne de Nevşehir’deki gibi altına imza attığı belgenin farkında olmayan
bir vali bu gerçeği değiştiremez.
En büyük bayram kutlu olsun!
Başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluşuna kanlarıyla,
canlarıyla, emekleriyle katkı koyanların yüce anısı önünde saygıyla eğilerek…
Üzerinden bir hafta
geçti, heyecanımız yatışmaya başladı. Bu durum olayın diğer yönlerini irdeleme
fırsatı yaratıyor.
Türk Ordusu’nun Barış
Pınarı Harekâtı geçtiğimiz bir hafta boyunca başarılı olmuştur. En azından
başarısız olduğuna ilişkin en küçük belirti yoktur. Harekâtın başarısını
dolaylı yoldan da sınamak olasıdır. ABD ve özellikle de Avrupa kaynaklı,
tepkinin ötesine geçmiş öfkeli yansımalar başarı göstergesi olarak okunmalıdır.
Dünyada bu çapta bir
askersel operasyonu başarabilecek orduların sayısı iki elin parmaklarını
geçmez. Türk Ordusu’nun başarısı bu açıdan da önemlidir. Canını dişine takan,
kanını ve canını başarı uğruna ortaya koyan ordumuzun yanında olmayı, onu
desteklemeyi görev bilmeliyiz.
Diğer yandan, her
askersel davranış gibi Barış Pınarı’nın da siyasi bir hedefi olmalıdır. Siyasi
hedefi olmayan bir askersel davranış boşa harcanmış kan ve can demektir. Tam da
bu noktada görev siyasete düşmektedir.
Siyasi hedef
belirlenmiş olmalı ve bu hedefe yönelik ilerleyiş her an denetim altında
olmalıdır.
2011’den bu yana
Vekalet Savaşları’nın yaşandığı Suriye’nin sınırımıza komşu bölgesinde
oluşturulmak istenen terör devletinin boy vermesinin önüne geçmek Türk Ordusu’nun
askersel hareketinin siyasi hedefidir.
Baş koruyucu ve
gözeticisi ABD’nin sahneden uzaklaşması sonucu ürkü yaşayan terör örgütü
PYD/PKK doğal olarak farklı bir seçeneğe başvurmuştur. Suriye devletiyle
PYD/PKK uzlaşması haberlerinden anlaşılan budur. Daha birkaç hafta önce
Birleşmiş Milletler’e bu örgütleri terör oluşumu olarak bildiren Suriye’nin bu
davranışı ilk bakışta yadırganabilir. Ancak, karmaşık çatışma ve rekabet
ortamında bu dönüşün söz konusu olabildiği ve olabileceği de göz önünde
tutulmalıdır.
Suriye’de bugüne uzanan
sorunun başlangıç yılı olan 2011’i anımsamakta yarar var. Türkiye ve Suriye
devletleri ortak bakanlar kurulu toplama noktasındaydı. İki ülke önderleri
birlikte tatil yapmaktaydı. Buna karşılık Esat bir gecede Esed oluverdi. Başka
deyişle keskin dönüş yapan bizdik.
Uluslar arası ilişkilerde
ezeli dostluklar olmadığı gibi ebedi düşmanlıklar da söz konusu olamaz.
Ortaya çıkmasında pay
sahibi olduğumuz sorunun çözümüne askersel olduğu kadar diplomatik katkıda
bulunmaya hazır olmamız gerekirdi.
Suriye’nin içinde
bulunduğu durumda PYD/PKK ile yakınlaşması hiç kuşkusuz bizim açımızdan kaygı
verici bir gelişmedir. Hedefi terör olan Türk Ordusu’nun bu yakınlaşmayı
izleyerek operasyon bölgesinde Suriye Ordusu’yla karşılaşması olasılığı belirmiştir.
Bundan kaçınmanın sonucu ise terör odaklarına yönelik işlemlerin yarım
kalmasıdır. Elbette, bu da istenen bir durum değildir.
Baştan beri olması
gereken Türkiye-Suriye iletişimi ve görüşmelerinin doğrudan varlığıydı. Anlamsız
inat dışında akılcı gerekçe ve dayanağı olmayan bu eksikliğin giderilmesi için hiçbir
zaman geç değildir.
Görüldüğü kadarı ile bu
eksiklik bir boşluğa yol açmaktadır. Bu boşluk ise askersel davranışımızın
hedefinde olan PYD/PKK tarafından doldurulmaktadır.
Oysa, Suriye ve Türkiye
devletleri bir araya gelse iş o kadar kolaylaşacak ki!
Yapılacak tek şey
arşive girip 1998 tarihli Türkiye-Suriye Adana Mutabakatı’nı raftan indirmek ve
uygulamaya koymak. Yirmi yıl önce Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması ve
korunup, kollanmasının sonlandırılması amacıyla yazılmış olan bu mutabakatın
gereğini yaparak daha az enerjiyle, daha az kan ve can vererek sorunu çözüme kavuşturmak
olanağı orada duruyor.
Adana Mutabakatı imzacıları : Süleyman Demirel ve baba Esat. Yokluklarında birlikte imzaladıkları mutabakat varlığını ve önemini sürdürüyor.Bugün de işe yaraması olası Adana Mutabakatı
Ordunun başarısını
taçlandırıp, sonuca erdirmek siyasetin istencinde. Bunu yaparsa başarılı,
yapmazsa başarısız olacağı da ortada!
Barış Pınarı dünya
görüşü her ne olursa olsun Türk Milleti’nin ortak paydada buluşabilme
yeteneğini koruduğunu gösterdi. Son derece olumlu ve önemli bir noktadır.
Bu arada, sporcularımızın küresel ölçekteki eşsiz başarıları bu duyarlı dönemde ilâç gibi geldi.
İnsanlık tarihi kadar eskiye dayanan geçmişi olan jimnastikteki sporcularımızın geçmişte hiç edinilmemiş başarılar kazanmaları sonrasında dünyanın gözü önünde verdikleri asker selâmıyla Barış Pınarı’na destek vermeleri duygulandırmanın yanı sıra gururlandırıcı oldu.
Kamuoyunda çok yer
bulmasa da kadın boksörlerimizin dünya şampiyonlukları da unutulmamalı.
Kadın boksörümüz de asker selâmını esirgemedi
Son olarak dün akşam Paris’te Fransa’ya teslim olmayan milli futbolcularımız da Barış Pınarı’na destek oldular. Fransız televizyonu golümüzü izleyerek ve maçtan sonra futbolcularımızın verdiği asker selâmını 7 farklı açıdan yaptığı çekimle golü tekrar tekrar göstererek engellemeyi bildi. Bir tek uydu görüntüsü eksikti.
Bugüne dek rastlanmış en gülünç tepkilerden birisi. UEFA bir işe yaramak istiyorsa derilerinin renginden ötürü maymunla eşdeğer tutulan ve fındık, fıstık, muz atılan insanları koruyup, kollamalı!Fransız televizyonu bu görüntüyü izleyenlere ulaştırmamak için gereğini yapmada başarılı(!) oldu
Terör örgütünün
döpiyesli, kravatlı temsilcilerinden oluşan HDP’nin söyleminde şaşırılacak bir
şey yoktu.
Hasip Kaplan’ın Mehmetçik’e
bol topraklı ölüm dileği tüyler ürperticiydi. Bu yetmemiş olmalı ki; HDP
kaynaklı bir başka dehşet verici haber daha düştü ortama. Göz atmakla
yetinilmemeli, belleklere işlenmeli!
TTB (Türk Tabipleri Birliği)-TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği)-KESK (Kamu Emekçi Sendikaları Konfederasyonu)-DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kanadında ise yeni bir şey yok. Türk Ordusu’nun uluslararası hukuka ve daha da önemlisi insan vicdanına uygun Barış Pınarı Harekâtı bu dörtlüden her zaman olduğu gibi (olumsuz) bir karşılık buldu. Destek şöyle dursun, öncekiler kadar olmasa da örtülü şekilde “yapma, etme, dur” türünden terör sevicilerinin hoşuna gidecek yansımalar alınıyor. Elbette barış kisvesi ardında!
Kabaca birkaç milyonluk kitlenin temsilcisi sayılabilecek bu dörtlünün Türk toplumunun genel eğilimi karşısında aldığı tutum ibretliktir. İbretlik olduğu kadar da acınası!
Bir parçası oldukları
toplumdan kopmuş olan adını andığımız kurumların böylesi ulusal duruştan
yoksunlukları üzücüdür. Yanı sıra sendikacılığa ve meslek örgütü mücadelesine
de zararlı olduğu çok açıktır.
Barış Pınarı’ndaki son
gelişmeler önemsenmelidir!
Kurnazlıkla ve
incelikle bu haklı girişimin karşısında duran kişi ve kurumların etkileri
adlarıyla ters orantılı olarak son derece küçüktür.
Barış Pınarı için böyle şakıyan gazeteye Nusaybin ve Akçakale’ye atılan havan mermilerini anımsatmakla yetiniyorum!
Türkiye’nin haklı mücadelesine tepki verilmesi beklenmeyen durum değildi. Ancak, bu tepkilerden birisi diğerlerinden farklı ve yürek yaralayıcıydı. Yavruvatan Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı kaynaklı şaşırtıcı tepki bizleri üzmekle kalmadı. Tepki sahibinin bugünkü konumunu da tartışmalı duruma getirdi.
Buna karşılık devletin başındakilerin inadı son derece önemli sonuçlar doğurmaya adaydır.
Şam, Tahran ve Moskova kaynaklı kimi gelişmeler ve açıklamalar Ankara-Şam diyaloğunun doğrudan başlamasının bir gereklilik olmaktan çıkarak ivedi bir zorunluluk olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Ankara-Şam diyaloğu
Barış Pınarı’nın en az kayıpla, en kısa sürede ve en etkili biçimde sonuca
erişmesi bakımından yaşamsal öneme sahiptir.
Barış Pınarı’nın güncel en önemli eksiği olarak boy göstermektedir…
Görüşme yetmez eşgüdüm, işbirliği ve dayanışma da gerekir! Hem de ivedilikle!