• Türkiye’nin teröre karşı hemen hiçbir harekâtı bugüne dek uluslararası toplumdan destek bulmadı. Buna alışığız. İlk bakışta olumsuz gibi görünen bu durum Türkiye’yi bölme amacı taşıyan etnikçi terörün bir emperyal proje olduğunu kanıtlamış olmaktadır bir kez daha.

    Rusya, İran ve Suriye gibi bölge ülkelerinin tepki gibi görünen çıkışları gerçekte formalite gereğidir. Bu ülkeler Türk ordusunun ne yapmak istediğini bilmektedirler. Harekâtın ilerleyen günlerinde Suriye Milli Ordusu’nun da bölgedeki terör unsurlarına karşı güneyden giriştiği harekât görünürde değilse bile perde arkasında bir Türkiye-Suriye-Rusya-İran işbirliğinin varlığını ortaya koymaktadır. Suriye devletiyle açıktan bir işbirliği çok daha doğru olurdu. Sekiz yıl önce işi karıştırıp bölgeyi kaynayan kazana çeviren bizimkilerin Suriye ile ilişkileri doğrudan bir yörüngeye oturtmaları biraz daha zaman alacak gibi görünmektedir. Er ya da geç bu durumun da düzelmesi kaçınılmazdır.

    Barış Pınarı Harekâtı’nda kan aktığı doğrudur. Ancak, akan bu kanın sorumlusu kimdir? Bunu açıkça algılamazsak Türkiye’nin yabancı bir ülkenin topraklarına girdiği türünden zırvalar karşısında ikileme düşebiliriz. Burada sorulması gereken soru kilometrelerce öteden gelip bölgeye yerleşen ABD’nin burada ne işi olduğudur. Bu sorulmadan Türkiye’nin son derece haklı olduğu bu harekâtı sorgulamaya girişmek doğal olarak terörden yana saf tutmak anlamına gelecektir. Görünürde harekâta destekleyen ya da köstek olmadığı izlenimi veren kimi kurnazların böylesi bir duruşu benimsedikleri görülüyor. Son derece tehlikeli ve biraz da alçakça bir tutumdur. Bu kabul edilemez tutumun değiştirilmesini beklemek en doğal hakkımızdır.

    Jimnastikte tarih yapan İbrahim Çolak’ı hem başarısı hem de başarısını Mehmetçik’e armağan ettiği için kutlamak gerek…

    Buraya kadar irdelediğimiz tepkilerin şaşılacak yanı yok!

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın akan kandır edebiyatı üzerinden geliştirdiği tepki ayrıca değinilmeyi hak ediyor. Batıcılığı bilinen ve Türkiye sevmezliği bu demeçle tarihe geçen Mustafa Akıncı’nın hızını alamayıp Kıbrıs Barış Harekâtı’na dil uzatması dehşet verici bir durumdur. Skandal ötesi bir tanımı olmalıdır!

    Akıncı bu çıkışıyla kendi durumunu da tartışmalı hale getirmiştir. Şu anda oturduğu koltuk ve başında bulunduğu devlet Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ürünü olduğuna göre sergilemesi gereken davranış bellidir : İSTİFA! Anavatanda sıkça görülen İSTİFA yerine İSTİFADE olasılıkla Akıncı’nın da tercihi olacak mıdır? Bekleyip göreceğiz!

    Her ne olursa olsun Mustafa Akıncı tarihe geçmiştir.

    Tarih bilmezlikle!

    Değer bilmezlikle!

    Kendini bilmezlikle!

    Ceyhun Balcı

    13.10.2019

  • Özellikle Türkiye Cumhuriyeti bölücü-etnikçi insan müsveddelerinin üzerinde yürüdüğünde karnından konuşanların arttığını gözlemliyoruz.

    Örneğin, Türk askeri daha uzaklara Afganistan’a ya da başka bir dünya köşesine emperyalin amaçları doğrultusunda gönderildiğinde tepki gösterdiklerini anımsamıyoruz. Rastlantı olmasa gerek!

    Hedef PKK bölücülüğü olduğunda nasırlarına basılmış gibi çığlık atmaya başlıyorlar.

    Bu yapılan gazetecilik öyle mi? Yarın yargı peşine düşse ağlayıp, sızlayıp ilgiyi üzerine çekmeye çalışacağından kuşkunuz olmasın!

    Elbette bunu kendilerince kılıfına uydurarak yapmaya çalışıyorlar.

    Barışçı maskesi takmak sıkça başvurdukları yöntem. Akademisyeni, gazetecisi, yazarı-çizeri aynı dilden konuşmaya başlıyor. Sıkça kullandıkları sözcüklerden birisi “BATAKLIK”. Kendilerince askerimizi düşünmüş oluyorlar. Suriye bataklığına girmeyelim korosu işbaşı yaptı kim bilir kaçıncı kez.

    Irak’taki gibi Suriye’de özerk bölgeyle başlayan sürecin günü geldiğinde Misakı Milli sınırlarımızı zorlayacağından habersiz gibi davranan bu takımın içinde her türden insana rastlamak olası.

    Has bölücüsü, liberali, barış aşkıyla yanıp tutuşan enteli, danteli ve hatta Cumhuriyetçi, Atatürkçü görüntüsü vereni!

    “Yapmayın, etmeyin!” deme cesaretleri elbette yok. Korkutma ve barış maskesi var. Bırakalım koridor oluşsun! Sonrasında bir oldubittiyle toprak kopartma fırsatı nasılsa doğacaktır beklentisi neredeyse hiç tükenmez bu ve benzerlerinde.

    Korkaktırlar! Açıkça anlatmazlar dertlerini barışa, çatışmasızlığa, analar ağlamasına sığınırlar her fırsatta!

    Hasip Kaplan kadar olamazlar! Kendince sözcük oyunuyla toprak diyerek Mehmetçik’e düpedüz ölüm dilemektense oynaklık ve omurgasızlıkla idare ederler.

    https://www.sozcu.com.tr/2019/dunya/son-dakika-teroristlerle-calistiklarini-acik-acik-itiraf-etti-5380839/

    Öfkelenip, celâllensek de içindekini dışına vurduğu için sevinmeliyiz.

    Diğer yandan, efendisi bile açıkça ortaya koydu ABD-PKK-YPG birlikteliğini. Durum bu kadar açık ve anlaşılabilirken; insan içine çıkamaması gereken tiplerin ortalıkta dolaşabiliyor olması açıklanabilir değildir.

    https://www.sozcu.com.tr/2019/dunya/son-dakika-teroristlerle-calistiklarini-acik-acik-itiraf-etti-5380839/

    Bir çift söz de HDP’den medet umanlara! Bu ham hayal gereğince o parti görünümlü suç örgütüne oy verenlere!

    Hasip Kaplan’ın son açıklamaları ayağınızı suya erdirmediyse diyecek sözüm yok!

    Türk Ordusu Fırat’ın doğusunda uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanıyor. Ülkenin birliğini, dirliğini ve bütünlüğünü korumak için gerekeni yapıyor. Kuşkusuz bunlar Suriye devletiyle işbirliği içinde yapılsa daha iyi olurdu.

    Ancak, şu anda Mehmetçik ateş hattındadır. Yapmamız gereken, tüm varlığımızla Mehmetçik’in yanında olduğumuzu açıkça belirtmektir. Bunun dışındaki her ikircikli tutumun isteyerek/istemeyerek terörden yana saf tutmak anlamına geldiğini haykırarak karnından konuşanları kınıyorum…

    Ceyhun Balcı

    10.10.2019

  • DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) verilerine göre dünyadaki şişmanlık oranı 1975’ten bu yana geçen 40 yılda 3’e katlanmış. Önemli bir güncel sağlık sorunu olduğu kuşku götürmez gerçektir.

    Durum böyle olunca şişmanlık pek çok bilim insanının ve dolayısı ile de bilimsel araştırmanın konusu oluyor.

    Son çalışmalardan kaynaklı sonuçlar bugüne dek bildiklerimizi gözden geçirmemiz gerektiğini düşündürüyor.

    İşlenmemiş/doğal yada az işlenmiş besinlere karşılık ileri derecede işlem görmüş besinler

    Bugüne dek yerleşikleşen düşünceye göre şişmanlık yağ ve karbonhidrat tüketimiyle ilişkilendirilmekteydi. Bu ilişkinin günümüzde de gerçekliğini koruduğunu belirterek çağın beslenme kapsamında önemli yeri olan ileri derecede işlenmiş (endüstriyel) gıdalara da değinme gereği göz ardı edilemeyecek kadar belirginleşmiş durumdadır.

    İşlenmiş gıdalardaki yağ ve karbonhidrat içeriğinin fazlalığı gerçeğine ek olarak bu gıdaların BAĞIRSAK-BEYİN etkileşiminde yarattığı sorunlar son çalışmalarda öne çıkan başlıktır.

    Canlılık ve canlılığın sürdürülmesinde GERİ BİLDİRİM düzenekleri önemli rol oynar. Sindirim sisteminden beyine gönderilen geri bildirimle TOKLUK duygusu harekete geçirilir. Böylece daha fazla yemenin önüne geçilmiş olur. İşlenmiş gıdaların bu geri bildirim devresindeki işleyişi bozduğu ve böylece şişmanlığı tetiklediği savı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Buna göre işlenmiş gıdalar baştan çıkartıcı özelliklerinin yanı sıra içeriklerinden kaynaklanan nedenle daha fazla tüketilmektedir.

    Çağımızın ivedilik çağı olduğu düşünüldüğünde hızlı yaşama hızlı yemenin eşlik ettiği ve TOKLUK duygusunun da köreldiği koşullarda hızlı yemenin çok yeme sonucuna yol açtığı düşünülebilir.

    Dünyanın ve insanlığın yaşam ve beslenme koşullarındaki hızlı değişime beynimizin uyum sağlamasının eş zamanlı olamadığı ya da başka deyişle evrimleşmesinin yetişemediği de kesindir.

    Geçtiğimiz yüzyıllarda ağırlıklı olarak kırsalda yaşayan insanlar kendi besinlerini de üretmekteyken günümüzde bu kapsamdaki insan sayısı oldukça azalmıştır. İşlenmiş gıdalar özellikle kentsel yaşam alanlarının vazgeçilmez besinlerine dönüşmüşlerdir.

    İşlenmiş gıdalara eklenen şeker ve yağın yanı sıra diğer katkı maddeleri günümüzün zehirlerine eşdeğer işlev görmektedir. Vazgeçilmez gibi görünseler de işlenmiş gıdalardan vazgeçmek hiç de olanaksız değildir. İşlenmiş gıdalar yoluyla her bireyin günde 500 kaloriyi fazladan aldığını öne süren çalışmalar vardır.

    İleri derecede işlemden geçirilmiş gıdalar bir bakıma beyini kandırmakta ve sindirim sistemine girmiş besinlerin varlığını perdelemektedir. Bu yanılsama sonucu tokluk duygusu harekete geçememekte ve daha fazla besin alınarak şişmanlık sürecinin harekete geçmesi söz konusu olmaktadır.

    Yazıya esin kaynağı olan popüler bilim dergisi

    Güncel çalışmalar ileri derecede işlenmiş gıdalardan kaynaklı beyindeki bu karışıklığı şişmanlıkta önde gelen nedenlerden birisi olarak ortaya koymaktadır. Özellikle yapay tatlandırıcıların kalori içermemekle birlikte beyinde şekere doygunluğu engelleme yoluyla başka yollardan şeker alımını tetiklemesi üzerinde durulan bir diğer konudur.

    Günümüzde ve yakın gelecekte sinirbilimcilerin de odaklandığı bu sorun üzerinden bağırsak-beyin etkileşimi başlığı altındaki çalışmaların hız ve nicelik kazanacağı kuşkusuzdur.

    Bu konu açıklığa kavuştukça hükümetlere daha fazla iş düşecek ve insan sağlığını zararlı besinlerden koruma doğrultusunda düzenlemeler yapılması gerekecektir.

    Evet ama yetmez!

    Bu önemli sorunun çözümünün yalnızca yasal ve yönetsel düzenlemelere bırakılması sonuç almak için yeterli olmayacaktır.

    Tüketicilerin de bilinçlendirilmesi ve doğru besini istemeleri, tüketmeleri sağlıklı yaşam için olmazsa olmaz koşuldur.

    Ceyhun Balcı

    03.10.2019

    (*)  Yazının başlığını “Parola : Vatan, İşareti : Namus” diyen bu toprakların gördüğü en birikimli vatanseverlerden biri olan Attilâ İlhan’dan ödünç aldım. Saygıyla anıyorum.

  • Tokyo Olimpiyatları öncesi son önemli atletizm etkinliği olan Dünya Atletizm Şampiyonası Katar’ın başkenti Doha’da dün tamamlandı.

    Atletizm tüm sporların anası hiç kuşkusuz. Ana spordaki koşu, atma ve atlama dalları insanlığın var olalı veri yaptığı, gündelik yaşamına yansımış bedensel etkinlikler olarak da nitelenebilir.

    Klasik Yunan sanatının başyapıtlarından Myron’un Disk Atan Adam’ı.

    Av kovalarken yükseğe sıçramak ya da yırtıcıdan kaçarken hızlı kaçmak ya da uzağa atlamak. Yine avcılık amaçlı atmalar bu kapsamda değerlendirilebilecek örnekler.

    Katar’da yapılan şampiyonada ülkenin özgün iklim koşulları önde gelen tartışma başlığı olmalıydı. İlk kez iklimlendirilmiş bir açık hava atletizm şampiyonası izlendi bu nedenle. Gelişmiş teknoloji kullanılarak bu sorun kolaylıkla çözüldü. TRT sunucusunun aktardığına göre stadyumun sıcaklığı 26-27 dereceye sabitlenmiş.

    Ya alıştırma sahası ve stadyum dışında yapılmak zorunda olan yürüyüş ve maraton yarışmaları. Bunun için de hava sıcaklığının 30’un altına düştüğü gece yarısı ve sonrası zaman aralığı kullanıldı. Böylece insanın biyoritmine uygunluğu tartışmalı bir başka durum yaratılmış oldu.

    Bir süredir devşirme üzerinden atletizm başarısı yakalama çabası içinde olan Türkiye için bu bağlamda denizin bitmekte olduğu anlaşıldı. Kübalı Yasmani Copello Escobar ve Azeri Ramil Guliyev final koşsalar da madalya beklentilerini karşılayamadılar. Uzun mesafe koşu ve maratondaki devşirmeler ise tam anlamıyla düş kırıklığı yarattılar.

    Bu arada erkekler Üç Adım Atlama ve 20 Km yürüyüşteki finale çıkma ve madalya olmasa da üst sıralarda yer alma başarılarını görmezden gelemeyiz.

    ABD bu spordaki üstünlüğünü sürdürüyor. Afrikalıların geleneksel dallardaki başarıları şaşırtıcı değil.

    Avrupa ülkelerinin dişe dokunur bir çıkış içinde olmayışları da bir diğer dikkat çekici noktaydı.

    Ev sahibi Katar’ın iklim kaynaklı eleştirilerin hedefi olmasına karşılık erkekler Yüksek Atlama’da kazanılan altın ve ona eşlik eden bronz madalya başarısızlık eleştirisinden bağışık kalmasını sağladı denebilir.

    Şampiyonanın son 3 gününe dek izleyici azlığı Katar’ın asıl eleştirileceği konu olması gerekir. Paranın gücüyle düzenlemesi Katar’a götürülen atletizm dünya şampiyonasındaki izleyici eksikliği elbette hoşgörülür bir eksiklik değildir.

    Sporların anası bu kez TRT’nin yeni spor kanalında yer buldu kendisine. TRT bu atılımıyla diğer sporlara yer verme olanağı kazanırken her geçen gün yozlaşan futbol yayınlarına rahatlık sağlamış oldu bence.

    Şampiyonada beni en çok heyecanlandıran görüntülerden birisi bir madalya töreninde kendisini gösterdi. Kübalı kadın disk atıcıların altın ve gümüş aldığı yarışmadan sonra madalyaları sunan efsane Kübalı atlet Alberto Juantorena’yı görmek heyecan vericiydi. Onun 400-800 koşularına ambargo koyduğu başarılı dönemini anımsayan bir kişi olarak çok mutlu oldum. 100-200, 200-400 ya da 5000-10000 çifte başarılarına alışık olan atletizmseverler için 400-800 çifte başarısı Juantorena’dan sonra bir daha görülmemiştir.

    400-800 efsanesi Kübalı Alberto Juantorena

    Şampiyonayı Doha’dan TRT sunucusu Cüneyt Kıran ve yorumlarıyla ona katılan eski atlet ve günümüzde atletizme hizmeti sürdüren Ayşegül Baklacı’yla ilgili bir çift söz etmekte yarar var. Her ikisinin de iyi niyetinden kuşku duyulamaz. Ancak, özellikle Ayşegül Baklacı’nın Türkçe konusundaki özensizliği üzücüydü. Yasaklanmak karşılığı olarak “ban  almak” teknik görevli karşılığı olarak da “teknikal ofisır” yabancı sözcüklerini kullanması karşısında dehşete düşmemem olanaksızdı.

    Sporda başarılı olmanın koşulu sporların anası atletizmde başarılı olmaktan geçiyor. Bu sağlanmadan spor başarılısı ülke olmak neredeyse olanaksızdır. Bu nedenle de olimpiyat düzenleme tutkusu olan bir ülke olarak aklımıza yerleştirmemiz gereken yalın gerçek budur.

    Ceyhun Balcı

    7.10.2019

  • İncir çekirdeğini doldurmayan sorunlarla uğraşmaktan yaşamı doğrudan ilgilendirenlere odaklanamaz durumdayız.

    Aynı gemideyiz benzetmesindeki gibi aynı dünyadayız demek olası. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarında gerçekleşmesi umulan küresel ısınma başta olmak üzere iklimle ilgili pek çok olumsuz gelişmeye şimdiden tanık olmuş durumdayız. Karabasandı, gerçek oldu diyebiliriz biraz da hayıflanarak.

    Özellikle son zamanlarda iklim krizine ilişkin bu olumsuz gelişmelere kaşı küresel ölçekli tepkiler verilmeye başlanmış olması hiç kuşkusuz sevindiricidir. Ancak, bu tepkilerin içinin yeterince doldurulmamış olması ve romantizmin baskın oluşu irdelenmeyi gerektirmektedir. Sorundan öncelikle sorumlu olanlara yeterince vurgu yapılmaması önde gelen eksikliktir. Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında birkaç yüzyıl önceyi yaşayanlarla az nüfusuyla çok kirletenlerin eş sorumlu görülmesi kabul edilebilir gibi değildir.

    Fosil yakıt kaynaklı CO2 salınımı başlığı üzerinden giderek bu eksikliği gidermeye çalışalım.

    Farklı, temiz ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde sürdürülen çalışmalarda epeyce yol alınmış olsa da günümüzde öne çıkmış olan ve bu öndeliği bir süre daha sürdürmesi öngörülebilecek enerji kaynağı fosil yakıtlardır. Bu nedenle de CO2 salınım değerleri üzerinden irdeleme yapmak yanlış olmayacaktır.

    Toplam ve kişi başı CO2 salınım değerlerinin genel olarak ekonomik büyüklükle uyum içinde olduğu söylenebilir.

    Kişi başı ve toplam CO2 salınımında 34 milyonluk S.Arabistan ile 82 milyonluk İran’ın öne çıkmış olması dikkat çekicidir.

    Diğer yandan, dünya nüfusunun % 5’inden azını barındıran ABD’nin CO2 salınımına % 16 ile katkıda bulunması gözden kaçacak gibi değildir. Çin Halk Cumhuriyeti dünya nüfusunun % 20’sine sahip olarak CO2 salınımına % 29 ile katkıda bulunarak nüfusuna oranla yüksek bir değer sunmuş olmaktadır. Çin’in bu durumu üretim üssü oluşu ve dünyanın pek çok yerinde tüketilen ürünleri üretmesiyle açıklanabilir. Çin’in bu katkısında emperyal ülkelerin doymak bilmez tüketim hırsını görmekte sakınca olmasa gerektir.

    ABD’nin bir üretim üssü olmadığı göz önüne alındığında ABD kaynaklı CO2 salınımı neredeyse tümüyle tüketim azmanlığına bağlıdır denebilir.

    Çin’in ayrıcalıklı durumu bir yana bırakıldığında iklim krizinden önemli ölçüde sorumlu olan CO2 salınımının emperyal kaynaklı olduğu görülür. Bu ülkeler kaynaklı toplam CO2 salınımının 1/3’üne denk gelen nicelik bu ülkelerin nüfuslarıyla da oranlandığında oldukça fazladır.

    Küresel iklim krizine yol açan nedenlerin dünya ülkelerince eşit şekilde paylaşıldığı izlenimi yaratmak yanıltıcı olduğu kadar etikten de yoksun bir yaklaşımdır.

    Başta ABD olmak üzere emperyal ülkelerdeki insanların insanı dehşete düşüren bir tüketim alışkanlığına sahip olduklarını, yedikleri kadar besini çöpe attıklarını görmezden gelip iklim krizini küresellikle yaftalamak haksızlık olduğu kadar gerçeğin gözden kaçırılması girişimi saymak gerekir.

    İklim kriziyle mücadele edilecekse ve sonuç alınacaksa işe adını doğru koymakla başlamak gerekir. “Küresel İklim Krizi” nitelemesi bir karartmaya denk düşer.  Önde gelen oyuncuların ve nedenlerin gözlerden uzak tutulması sonucunu doğurur.

    Doğru niteleme “Emperyal İklim Krizi”dir.

    İklim krizine katkıda aslan payına sahip olanlarla kendi halinde, uygarlıktan görece uzakta kalmış olan ve dolayısı ile bu krize katkısı neredeyse yok gibi olanların eşdeğer görülmesi kabul edilemezdir.

    Daha anlaşılabilir olmak amacıyla et tüketimi üzerinden örnekleyelim. Et tüketimi iklim krizine emperyal katkıyı anlamamıza yardımcı olacaktır. Popüler bilim dergilerinden Nature’ın 15 Ağustos 2019 tarihli sayısındaki Daha az et yemeyi öneren makalesi böylelikle hem insan hem de gezegen sağlığının düzelmesine katkıya vurgu yapıyor.

    Sorunun adı yanlış konduğunda çözümüne yönelmek de güçleşmektedir. İklim krizine yol açanlar büyük ölçüde emperyalist ülkelerdir. Bu önemli noktayı gözden kaçırmak çözümü de ıskalamak anlamına gelmektedir.

    Emperyalizm gerçeğini göz ardı eden romantik çevrecilik anlayışının başarı şansı yoktur!

    Son bir söz!

    İnsanlığın uydumuz ay başta olmak üzere daha uzaktaki gök cisimlerine olan aşkının depreşmesi size de anlamlı gelmiyor mu?

    Kaynakça :

    https://www.ucsusa.org/global-warming/science-and-impacts/science/each-countrys-share-of-co2.html

    http://worldpopulationreview.com/countries/co2-emissions-by-country/

    https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly9lbi53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTGlzdF9vZl9jb3VudHJpZXNfYnlfbWVhdF9jb25zdW1wdGlvbg

    https://www.nature.com/articles/d41586-019-02409-7

  • Bağlantıdaki habere göz atınız!

    https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/arapca-mustafa-kemale-ilk-gunden-buyuk-ilgi/

    Özünde keyif veren haberde kullanılan (daha doğrusu saldırıya uğrayan) Türkçe her şeyin önüne geçti benim açımdan.

    Toplumların Din ve Dil aracılığıyla çökertildiği düşünüldüğünde dilin kullanımı son derece önemli.

    Bu durum Sözcü gibi bir gazetede yaşandığında daha da önem kazanmış olur.

    Böyle durumlarda üşenmeyip sözlüğe başvurmakta yarar var.

    Birle yetinmedim iki sözlüğe başvurdum.

    Dil Derneği ve Ali Püsküllüoğlu sözlüklerine baktığımda Sözcü gazetesinde ilgili haberi yapan kişinin “edisyon gibi kulağı tırmalayan bir sözcüğü kullanmasına hiç ama hiç gerek olmadığını fark ettim.

    Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü’nde (2004) edisyon
    Dil Derneği Türkçe Sözlük’te (2005) edisyon

    Edisyon yerine sözlüklerde karşılıklandırıldığı gibi basım sözcüğü kullanılabilirdi. Sürüm de edisyonu karşılayabilirdi kanımca. Hatta, Arapça edisyon yerine Arapçası denilerek de Türkçe’ye kötülük etmenin önüne geçilebilirdi.

    Diller arası verintiler hiç kuşkusuz söz konusu olabilir. Buna bağlı olarak pek çok dil arasında verinti sözcükler listesi yapılabilir ve bunların sayısı binlere varabilir.

    Ancak, kullanılan bir yabancı sözcüğün dilinizde karşılığı varsa bu karşılık yerine doğrudan yabancı sözcüğü kullanmak hoş görülür bir davranış olamaz. Bir de bu hatanın yer aldığı gazete Sözcü gibi Kemalist ve Cumhuriyetçi bir yayın organıysa bu kötülük görmezden gelinemez.

    Duygu ve düşüncenin dışavurum aracı olan dilin hoyratça ve özensizce kullanımı toplumların önde gelen sorunlarından birisi.

    Basın gibi kitle iletişim aracı ve kamuoyu oluşturucusunun dile herkesten daha duyarlı olması gereği ortadadır.

    Böylesi bir kabul edilemezliğin Dil Bayramı ertesine rastlaması da ayrıca üzücü…

    Ceyhun Balcı

    29.09.2019

  • İstanbul ülkemizin en büyük kenti. En azından 1500 yıldır dünyanın önemli kentlerinden birisi olma özelliğine sahip. Altı yüz yıl ayakta kalan Osmanlı’nın Payitaht’ı.

    Milli Mücadele sırasında ve Cumhuriyet’in kuruluşunda bocalasa da öndeliğini sürdüren kentimiz.

    Yeryüzündeki pek çok ülkeden daha kalabalık.

    Yazması ya da söylemesi hoş olsa da bu denli BÜYÜKLÜK gerçekte hiç hoş bir özellik değil. Büyüdükçe derdi de büyüyen İstanbul artık bir sorundur, kent olmanın ötesinde. Bu denli büyüklüğün bir gelişmemişlik göstergesi olduğu dünyadaki azman kentlerin az gelişmiş ülkelerde oluşundan bellidir.

    Büyümesi ülke yönetimince izlenen(!) ve öznedirilen İstanbul’u 1999’dan bu yana ilgilendiren öncelikli sorun beklenen (büyük) deprem oldu. Beklentinin tersine bu önemli konuyla ilgili neredeyse bir şey yapılmadı. 1999’da 477 olan TOPLANMA ALANI sayısının 2019’da 70’lere düşmüş olması depreme hazırlık bir yana kente ve dolayısı ile Türkiye’ye ihanet edildiğinin somut belgesi sayılmalı.

    1999’daki İstanbul’un nüfusu 10 milyonun biraz üzerindeymiş. Günümüz Azmanbul’unun nüfusu 16 milyonu aşkın. Deprem için yapılması gerekenlerin artan nüfusun gereksinimlerine harcandığı ortada.

    Günümüzde Osmanlıcılık taslayanların Osmanlı tarihini okuyup, İstanbul’un nüfusunu denetim altına almayı amaçlayan önlemleri kavramalarında yarar var.

    Son olarak 3. Köprü ve yeni havalimanı ile İstanbul’a nefes alacak alan bırakmayanların toplanma alanlarını da yapılaşmaya kurban ettikleri anlaşılıyor. 1999’da başlansa bugün epeyce yol alınması olası deprem önlemlerinin HİÇ düzeyinde olduğu görülüyor.

    Uzmanların ve bilenlerin değil de kısa yoldan köşe dönücülerin dümen suyuna giren yöneticilerimizin bu acınası tablodaki payını yinelemek gereksiz olsa da tarihe not düşmek açısından kaçınılmaz.

    5.8 gibi sıradan sayılması gereken depremin yıkıcı olmaması sevindirici olabilir. Ancak, bu sıradan depremin iletişimi felç edebilmiş olması,  milyonlarca insanda ürküye yol açabilmesi düşündürmenin ötesine geçip kaygılandırmalı!

    Artık, Azmanbul olan İstanbul için yapılması gereken ilk şey azmanlaşmanın önüne geçmek, büyümeyi bir an önce sonlandırmak olmalı. Bugün başlansa çürük yapı varlığının ortadan kaldırılması onyılları alır. Oysa, büyümeyi sonlandırmak birkaç satır yazıdan oluşan bir kararla olasıdır.

    Olası depremin Azmanbul’a etkisini tartışmak mezarlıktan geçerken ıslık çalmaya benzer bir saçmalıktan öte anlam taşımamaktadır.

    İşe, kentsel dönüşümü rantışıma çeviren anlayışı terk etmekle başlanmalıdır.

    Hiç olmazsa bu kez korku ve ürkü bir işe yarasın. Yanlış yoldan dönülsün!

    Bu yapılmadıkça ahlar, vahlar arasında sürecektir yaşam.

    Olası Azmanbul yıkımı Türkiye’nin yıkımı anlamına gelecektir.

    Ceyhun Balcı

    28.09.2019

  • On yıla yakın süredir Türkiye’de sigara yasakları kavramıyla tanışmış durumdayız. Bu yasakları uygulayanların niyetlerinden bağımsız olarak özü bakımından sigara yasaklarıyla ilgili sorunu olan ya da bu yasakları bir şekilde eleştiren olmadı ya da pek az oldu denebilir.

    Kuşkusuz uygulamada eksikler söz konusudur. Bu bağlamda eleştiriler her zaman olmuştur ve olacaktır.

    Örneğin, toplumdaki tütün kullanımını en aza indirme bakımından yasaklara ek olarak sigara ederlerinin yüksel tutulması da önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir uygulamadır. Bu konudaki yaklaşımın da doğru olduğunu söyleyebiliriz.

    Eksik olan sigara endüstrisine yönelik yaptırımlardır. Batı ülkelerinde sigara başta olmak üzere toplumun tütünden uzak tutulmasında tütüne bağlı hastalıklardan sigara endüstrisinin sorumlu tutulması ve ödence yaptırımı uygulamalarının önemli etkisi olduğu bilinir. Türkiye’de düzenlemenin bu ayağının eksik bırakılmış olması açıklanmaya muhtaç bir noktadır.

    Ülkemizde uygulanmaya başlanan yasaklar arasına özel taşıtlar içinde sigara yasağı eklendi. Böylelikle bir tartışmanın fitili de ateşlenmiş oldu.

    Pek çok şey yazılacak ve söylenecektir. Kuşku duyulmasın ki; söylenecek ve yazılacakların önemli bölümü bilgiden yoksun olacak ve akıl süzgecinden geçirilmeyecektir.

    Dünyadaki uygulamalara bakmakta da yarar var!

    Kamusal araçlarda ve toplu taşıma yapanlarda sigara kullanımı zaten yasaktır. Kimi kural tanımaz taksi sürücülerinin delmeye çalıştığı bu yasağın olabildiğince uygulandığı söylenebilir.

    Taşıt içi sigara yasağının gerekçeleri birkaç başlıkta toplanabilir.

    1. Trafik Güvenliği : Yapılan çalışmalar taşıtta başkaca yolcu olmasa da sürücünün sigara kullanımının direksiyon başında cep telefonuyla konuşmak kadar dikkat dağıtıcı olduğunu ortaya koymuştur.
    2. Bir diğer gerekçe ise taşıttaki diğer yolcuların ve özellikle de çocukların edilgen içicilikten korunmasıdır. Bu yolla sigara içicisi olmadığınız halde sigara içiyor gibi zarar görme olasılığınız yüksektir.
    3. Bir başka sakınca da doğaya zarar verilmesi olasılığıdır. Türkiye’nin de içinde olduğu çok sayıda ülkede taşıttan atılan izmaritlerin yol açtığı orman yangınlarına bağlı doğal varlık kaybı söz konusudur.

    Aralarında Avustralya, Bahreyn, Kanada, Fransa, İngiltere ve ABD’nin bulunduğu pek çok ülkede taşıt içi sigara kullanımı 10 yıla yakın süredir yasaklanmış durumdadır. Bu ülkelerde yasağın uygulanması için yaşları 12-18 altında olan yolcu bulunması koşulu getirilmiştir.

    Finlandiya, Yunanistan, İrlanda, İsrail, Hollanda ve Tayvan’ın aralarında bulunduğu bir dizi ülke ise bu yasağı uygulama hazırlığı içindedir.

    Kimi ülkelerde bisiklete binenlerin de yasak kapsamına alınması hazırlıkları yapılmaktadır. Hatta bazı ülkelerde yürüyenlerin de yasak kapsamına alınması çalışmaları yapıldığı bilgisi edinilmektedir çeşitli kaynaklardan.

    Ülkemizdeki uygulamanın taşıt içi yolcu varlığı koşuluna bağlanmamış olması yasağın trafik güvenliği ve doğayı koruma kapsamında olduğunu düşündürmektedir.

    Sigara içicisi olmadığım için nesnel olamayabileceğimi de not ederek; bu yasakla ilgili eleştiri ve yorumları gündelik kısır siyaset tartışmalarından uzak tutmak gerekir kanısındayım.

    Bu bağlamda taşıt içi sigara yasağının iktidara muhalefet etme gerekçesi olarak öne çıkartılması ve kullanılmaya çalışılmasını hiç de akıllıca ve evrensel ölçütlere uygun bulmadığımın altını çizmek isterim.

    Ceyhun Balcı

    26.09.2019

  • Karadan, karadan gidilemeyen yerlere denizden erişildiği keşifler çağı bir bakıma dünyanın küçülmesi, dünyadaki canlı varlıkların değiş tokuşu olanağını yarattı.

    Avrupa merkezli deniz seyahatleri flora ve fauna değişimi işlevi de gördü.

    Uzaklara yolculuk insana özgü merakın yanı sıra değişen ekonomik ilişkilerin de kaçınılmaz gereğiydi. Uzaklardaki değerleri sahiplenmek, oralardaki ham maddeleri anavatana taşıyıp değerlendirmek önemli etkenler oldu.

    Portekizli ve İspanyol denizcilerle başlayan uzaklara seyahate ilerleyen dönemlerde Hollandalılar, Fransızlar, İngilizler ve Almanlar da eklendi.

    Anavatanda başarı kazanan Fransızlar uzakları keşfetme, oralara erişme kolaylığına kavuştu.

    Louis-Antoine de Bougainville dünyanın çevresini dolaşan ilk Fransız denizcisi sıfatıyla Tahiti’ye kadar gitti.

    O zamanların ve seyahatlerin yaygın alışkanlığı gidilen yerlerden örnek olarak insan, hayvan ve bitki gibi canlıların anavatana taşınmasıydı. Ulaşım ve erişim olanaklarının şimdikinin uzağında olduğu o yıllarda canlıların gemiyle anavatana taşınması göz ardı edilmesi düşünülemeyecek bir ayrıntıydı.

    Tahiti yerlisi Ahutoru Boigainville’in gemisine aldığı canlılardan yalnızca birisiydi.

    Dönüş yolunda uğradığı Brezilya’dan gemisine aldığı süs bitkisi belki de hiç kimsenin ilgisini çekmemişti.

    Biz Akdenizlilerin tanışık olduğu görüntü

    Aradan geçen 200 yıldan sonra yeni yerini seven ve özellikle Akdeniz kuşağında coşan, rengârenk çiçekleriyle yaşam mekânlarımızın vazgeçilmezine dönüşen begonvilin kendisini Avrupa’ya getiren denizcinin adıyla anılmasına şaşmamak gerek.

    Bu hünerli denizcinin yaptıklarıyla anılmak yerine adının bir çiçekte yaşıyor olması da bir o kadar şaşırtıcı olmalı.

    Yazının esin kaynağı


    Ceyhun Balcı

    25.09.2019

  • Türkiye güçlü ama yönetme yetisi gücüyle orantısız şekilde sorunlu bir siyasi iktidarın güdümünde. Akşamdan sabaha değişen, kararlı ve ilkeli olamayan bir iktidar!

    “Üzüm üzüme baka baka kararıyor” belli ki!

    Muhalefetin siyaset ve basın ayağından iki güncel gelişme göz ardı edilemeyecek kadar önemli.

    Her iki örnek iktidarın 17 yıldır ülkenin başından uzaklaştırılamayışına ilişkin nedenleri de barındırmakta bünyesinde.

    Birincisi Millet İttifakı bitti dense de Millet İttifakı kaynaklı. Basında yer alan ve ittifakın iki kanadınca da doğrulanan habere göre muhalefetin para-finans konusunda yetkin iki adı IMF ile görüşme yapmış. Kimileri ne var bunda diyebilir.

    https://www.sozcu.com.tr/2019/ekonomi/turkiyenin-gundemine-oturan-imf-gorusmesi-5348134/

    Ben farklı düşünüyorum.

    İktidara talip muhalefetin attığı her adımı, kamuoyuna verdiği her mesajı ölçüp biçmesi kaçınılmaz zorunluluktur.

    Ekonomi olumsuz verilerle yüklü olsa da bugünkü iktidarın duyarlı olduğu nokta IMF’den uzak durmaktır. Günümüzde Türk insanına egemen olan algı ABD ve IMF konusundaki olumsuzluktur. Buna bağlı olarak Türkiye’de siyaset yapanlar için IMF ve ABD dokunanı yakacak iki olgudur.

    Muhalefetin IMF ile görüşmesi yetkisi olmadığı da göz önüne alındığında HİÇ hükmünde olabilir. Ancak, bu görüşme aracılığıyla topluma verilen görüntünün hiç de hükümsüz olmadığı, olmayacağı kesindir.

    SAVRUK ve SORUMSUZ bir görüntü verilmiştir bu görüşmeyle. IMF’ye yanaşma izlenimi ayakları yere basan bir siyaset anlayışının sergilememesi gereken durumdur.

    Diğer örneğimiz basından.

    http://www.medyaveri.com/son-dakika/can-ataklidan-turk-donanmasini-hor-goren-sozler-ulan-komutani-h66650.html

    Tanınmış ve bu iktidara karşıtlığı kuşku götürmez olan Can Ataklı’nın bağlantıda ayrıntısı yer alan Türk Donanması’na ilişkin sözleri kötü niyet içermese bile dört dörtlük sorumsuzluk örneği olarak tarihe geçmiştir. “Kaş yaparken göz çıkarmak” tam da bu olsa gerektir.

    İktidara muhalefet etmek için donanma üzerinden doğruluğu tartışmalı yargıda bulunmak kabul edilebilir mi? İktidarı döverken Ordu’yu yıpratmak göze alınabilecek yaklaşım olabilir mi?

    Türkiye her geçen gün yönetilemezliğe tutsak düşerken madalyonun ters yüzündeki siyaset ve basın görüntüsü kaygı vericidir.

    Türkiye gibi ABD karşıtlığının üst düzeyde olduğu bir ülkede siyasetçinin yarattığı algı ABD’ye eşit olan IMF ile dirsek teması akılcı siyasetin gereği olamaz.

    Türkiye gibi dört bir yanı sorun yumağı olan bir ülkede her şeye karşın gözbebeğimiz olan orduyla ilgili zaaf kuşkusu yaratmak sorumlu gazeteciliğin işi olamaz!

    Siyaset de basın da aklını başına toplamalı!

    Ceyhun Balcı

    24.09.2019