Yirminci
yüzyılın en önemli sanatçılarından birisi olan Pablo Picasso İzmir’de! Arkas
Sanat Merkezi’nin Akdeniz Kentleri kapsamında İzmir’e getirdiği Picasso sergisi
hem İzmir hem de ülkemiz açısından önemli bir sanat olayıdır.
İlk Picasso sergisinin bileti. Soğuk İstanbul sabahında Sabancı Müzesi’ndeki kuyrukta yaşadığımız eziyet dün gibi aklımızda…İyi ki saklamışız bu belgeyi.
Önceki
Picasso-Türkiye buluşmasının 2005 yılında olduğu anımsanırsa bu serginin önemi
daha iyi anlaşılacaktır.
ARKAS Picasso Sergisi
Picasso ayakları yere basan, gerçekçi bir barışçıldır. La Guernica tablosuna “Bunu siz mi yaptınız?” sorusuna verdiği “Hayır siz yaptınız” yanıtıyla kültleşmiştir.
İzmir’deki
Picasso sergisi gösteri sanatlarına ilişkin yaratılarını bir araya getirmiştir.
Bu bakımdan da İLK olma sıfatını hak etmektedir. Sahne kostümleri, dekorlar ön
alsa da Picasso’nun yağlı boya ve kara kalem çalışmaları sergide yer alan
yaratılar arasındadır.
Olnak bulan
herkesin görmesi önerilir. Bir sonraki Picasso-Türkiye buluşmasının ne zaman ve
nerede olacağı belirsizdir.
Eş zamanlı ve
ay sonuna dek görülebilecek bir başka sergi Kültürpark’taki İzmir Sanat’ta.
Adı milli olsa da evrensel bir mücadeledir. Tüm mazlûm halklara örnek olmuştur.
Milli
Mücadele’nin 100. Yılı anısına adanan sergide çok fazla görülmemiş görsellerin
yanı sıra savaş araç gereçlerini görmek olası.
Her ne kadar bizler Milli olarak nitelesek de bizim Milli Mücadelemiz gerçek anlamda EVRENSEL’dir. Dünyanın başka yerlerindeki bağımsızlık savaşımlarına önderlik etmiş olması gözardı edilmemelidir Milli-Evrensel Mücadele’nin.
“İşgalden Kurtuluşa Bir Milletin Mucizevi Yolculuğu” sergisi Prof Dr Engin Berber’in küratörlüğünde, Hür Efe Müzecilik’in katkılarıyla ortaya çıkmış.
Milli
Mücadele’nin tasarımcısı, baş kişisi Mustafa Kemal barışa savaşarak erişirken;
Pablo Picasso barışa savaşmadan erimeyi öncelemiş. Bir bakıma zorunluluktur her
iki değerin tercihi. Zamana, zemine ve koşullara göre değişen…
Güney sınırımızda sular
ısınıyor. Bölücü terör örgütüne yönelik askeri harekâtın eli kulağında. Kim ne
derse desin çok önemli bir dönemden geçiyoruz. Bölücü terör örgütünün
emperyalizmi arkasına alarak sürdürdüğü Akdeniz’e açılma siyaseti ancak silahla
önlenebilir. Irak’ın kuzeyinden başlayan, Suriye’nin kuzeyini kat eden ve
Akdeniz’de sonlanması amaçlanan koridor gerçekleşirse Türkiye’den toprak
kopartma çabaları hız kazanmakla kalmaz, yaşama geçmeye de çok yaklaşır.
Bu gibi durumlarda askerlerle
birlikte bu alandaki deneyim ve bilgi birikimleri tartışılmaz olan Askeri
Tıbbiye de olay yerinde olurdu. Askeri Tıbbiye’nin yokluğunda sivil hekimler ve
sağlık çalışanları eşlik edecektir Mehmetçik’e. Durum böyle olunca
sağlıkçıların yurdun başka yerlerinden bölgeye kaydırılması kaçınılmaz bir
gereklilik. Son günlerde gündemde yer alan bir konu olması da bundan.
Askeri Tıbbiye kimilerince
üniformalı hekimlik olarak nitelense de gerçek farklıdır. Askeri tıp farklı
özellikleri olan, kendine göre işleyişe ve bilgi dağarcığına sahip bir alan. Türkiye’de
30 yılı aşkın süredir sahnelenmekte olan bölücü kalkışma canımızı çok yaksa da,
pek çok canımızı alsa da askeri tıp alanında hatırı sayılır bir birikim sağlanması
olanağı yaratmıştır. Ateşli silah ve patlayıcı başta olmak üzere savaş
aygıtlarından kaynaklanan pek çok yaralanma konusunda Askeri eşsiz bir deneyime
sahip oldu.
2016 yılının bugünlerinde
bir KHK ile varlığına son verilen Askeri Tıbbiye ile birlikte bu deneyim ve
bilgi birikiminden de vazgeçilmiş oldu. Her ne kadar o deneyime sahip hekimler
ve sağlık çalışanları bedensel olarak varlıklarını sürdürseler de özgün
işleyişiyle onları bir arada tutan yapı ve düzen artık geçmişte kaldı.
Türkiye’nin varlığını ve
kalımını sürdürmek uğruna yapmaktan kaçınamayacağı askersel harekâtlara katılan
Mehmetçik’in sağlığı ve yaşamı; uzman olsa da yeterince deneyime sahip olmayan
ellere emanet olacaktır bundan böyle.
2016 yılının Eylül ayı
başlarında yayımlanan KHK ile tarihe karışan Askeri Tıbbiye’nin başına gelene o
zaman neredeyse kimselerin ses çıkartmadığını söyleyebiliriz arşive dayanarak.
Yukarıdaki bağlantıdan İzmir Tabip Odası’nın bu akıl almaz düzenlemeye karşı yayımladığı bildiri okunabilir. Bugünlerde sıcak bölgeye hekim ve sağlık çalışanı gönderilmesine açıktan değilse de örtülü şekilde karşı duranların hemen hiç birisi Askeri Tıbbiye yok edilirken ağzını açma gereği duymamıştı. Bugünlerde BARIŞÇIL’ı oynayan TTB (Türk Tabipleri Birliği)’nin internet sitesinde bu önemli vazgeçişe ilişkin tek satıra rastlamak olanaksızdır.
15 Temmuz darbesinin
hemen ertesinde alınan karar gereğince vazgeçilen Askeri Tıbbiye’nin varlığı
1827 yılına uzanır. Osmanlı’nın yenileşme çabaları kapsamında yaşama giren kurumlardan
birisi de çağdaş tıp eğitimi vermesi öngörülen yeni tıp okulu aynı zamanda
Askeri Tıbbiye’ydi.
Askeri Tıbbiye yalnız tıp
öğretimi yapılan bir kurum olmanın ötesine geçti izleyen yıllarda. Önce Türkçe
tıp öğretimi isteğiyle o dönem için ulusalcı sayılabilecek bir tutum sergiledi.
Askeri Tıbbiye, yıllar boyunca hemen her adımında ilerici ve çağdaş bir duruş
gösterdi. Bu nedenle de gericiler ve karanlık kafalı yobazlarca hiç sevilmedi,
benimsenmedi.
İlericilik ve çağdaşlık
misyonunu Osmanlı’nın son döneminde de sürdüren Askeri Tıbbiye’nin Milli
Mücadele, Cumhuriyet’in kuruluşu ve Devrimler’in yaşama geçirilişindeki eşsiz
katkıları tarihe altın harflerle geçmiştir.
Cumhuriyet’in ilerleyen
yıllarında tanıştığımız Toplumcu Tıp anlayışında da Askeri Tıbbiye kaynaklı
ilerici ve çağdaş tutumun rolü yadsınamaz.
Tıbbiyelilik ruhu bugün
de Türk hekimlerinin bedenlerinde varlığını sürdürmektedir.
Koşullar ne olursa olsun,
Türk hekimleri bu ruh gereğince yurtsever ve ulusalcıdır.
Göreve çağırıldığında sorgulamaksızın
Mehmetçik’in yanı başında olmaktan kaçınmayacaktır.
Ancak, yine de Askeri
Tıbbiye deneyiminin bir çırpıda ortadan kaldırılması ve yok sayılması eleştiriden
bağışık tutulamaz.
Özgün işleyişiyle ve
bilgi birikimiyle Askeri Tıbbiye’nin yokluğu her şeyden önce muharip askerimize
kötülüktür.
Kaygımızın biricik
kaynağı budur!
Askeri Tıbbiye Türkiye
için tarihsel öneminin yanı sıra güncek gerekliliğiyle de vazgeçilmezdir.
Bütün türlerde belki de
değişmeyen şey ana duyarlılığı ve buna bağlı refleksi olmalı! Bir kediyi,
köpeği ya da aklınıza getirebileceğiniz bir başka türü yavrusunu koruma amaçlı
davranışıyla gözlemlemişizdir.
Yavru tehdit ve tehlike
altındaysa aklınıza getirmeyeceğiniz davranışlar izlersiniz!
İnsan başka türlerden
geride kalmaz elbette!
Diyarbakır’da evlatları
dağa (zorla) çıkartılan anaların HDP il başkanlığı önünde sergilediği eylemi bu
kapsamda görmek gerekir. Yavrusu kendisinden kopartılmış, kurda kuşa yem
edilmesi olasılığı bulunan anaların başkaldırısıdır izlediğimiz.
Son derece doğal bir
tepkidir.
Doğal olmayan bu doğal
tepkiye karşı gösterilenlerdir. Açıkçası bir telaş sergilendiği gözden
kaçmamaktadır.
Döpiyesli, takım
elbiseli hanımefendi ve beyefendilerin öne çıktığı HDP adlı parti bu
beklenmedik eylemle zora ve dara düşmüştür.
Ana yüreği ve
duyarlılığı sorunu kamuoyunun gözlerinin içine sokmuştur. Dağa adam kaldırmaya
aracılık ettiği de anlaşılan bu sözde siyasi yapılanmanın bu şekilde gündeme gelmesi
bir yandan ürperticidir. Diğer yandan ise yararlı!
Yakın geçmişte bu
partinin Türkiye siyasi ortamında dengeleri değiştirecek bir rolle donatılmış
olması, Kemalist çizgide olduğunu söyleyebileceğimiz kişilerin oylarını almış
olması ayrı bir irdeleme konusu olacaktır, olmalıdır!
Yavrusunun peşine
düşerek, bu önemli soruna parmak basan anaların yanında olmak insanlık
görevidir!
O analara yeriniz burası değil, devlete gidin demekse pişkinlik ve taş yüreklilik göstergesidir.
Utanmazlıktır!
Şaşıranlara
şaşırıyorum!
Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de etnik, dinsel, mezhepsel ve başka gerekçelerle bölücülük yapanlar emperyalizmin maşalarıdır.
O maşaları bir an önce siyaset ortamından uzaklaştırmak, varlıklarını sonlandırmak öncelikli ve ivedi görevdir.
Kulp’ta silahsız, savunmasız vatandaşlara yönelen son katliam Diyarbakır analarına gözdağı mıdır?
Geçmişte de önemi
vurgulanırdı vitamin ve benzerlerinin. Bugünkü gibi ayrıntıya inmek söz konusu
değildi.
Günümüzde endüstrinin
etkisiyle vitamin ve benzeri maddelerin kullanımı daha fazla özendirilir oldu.
Bunların kullanımına ilişkin protokoller oluşturuldu. Bu protokollerin
gerekliliği tartışılmaz izlenimi yaratıldı. Bu alanda da sağlığın başka pek çok
yanında olduğu gibi abartı üst düzeyde.
Örneğin, yağda eriyen vitaminlerin vücutta birikimi söz konusuyken suda eriyen vitaminlerin böyle bir risk taşımadığı, fazlasının vücuttan atılabildiği hemen herkesin erişebileceği bilgi oldu. Suda eriyen vitaminler fazla alınsa da bedenden kolayca atılabileceği için keseye zarar dışında sorun yaratmazdı.
Sinir dokusu için
gerekli olan B6 vitaminiyle ilgili bir çalışmanın sonuçları
yukarıdaki yerleşik bilgiyi temelinden sarsabilecek türden.
B6 vitamini
fazlalığının tıpkı eksikliği gibi sinir dokusu sorunlarına yol açabileceği; denge
bozukluğu sonucu düşmelere ve dolayısı ile ileri yaş gruplarında kalça
kırıklarına neden olabileceği öne sürülmekte.
Norveç kaynaklı bu çalışmada fazla B6 vitamininin östrojen reseptörlerini bloke ettiği ve bu yolla östrojen etkinliğini engelleyerek osteoporoza ortam yarattığı düşünülmektedir.
B6 Hipervitaminozu’na
bağlı her iki durumun da kalça kırığı sıklığını artırması olasıdır. Bu da
bugüne dek çok bilinmeyen ve dolayısı ile göz önüne alınmayan bir durumdur.
Benzer özendiriciliğin
son yıllarda D vitamini üzerinden de yürütüldüğü gözlemleniyor. Başka vitamin
ve enzimlerin de bu tüketime konu olacağını öngörmek hiç de zor değil.
İnsanları bilgilendirme olanaklarının arttığı çağımızda buna koşut olarak yanıltmanın da kolaylaştığı akıldan çıkartılmamalı. Gazete, televizyon ve sanal ortam gibi kitle iletişim araçlarında yer alan her bilgiye sorgulamaksızın ya da doğrulamaksızın kapılmak parasal zararın yanı sıra bedensel zarara yol açabilir.
Bu yazıya konu olan
ezber bozma olasılığı yüksek olan çalışmanın da hiç kuşkusuz
ayrıntılandırılmaya ve daha fazla irdelenmeye gereksinimi vardır. Bir örnektir
ve önemsenmelidir.
Beslenme sorunu söz
konusu olunca akla ilk gelen açlıktı. Günümüzde aşırı beslenmenin de bu listeye
eklendiği görülüyor.
Vitamin ve enzim gibi
dışarıdan bedene giren maddelerin de aşırılık kapsamında değerlendirilmesi
doğru olabilir.
İronik olan, bu
kapsamdaki sorunun beslenme eksikliği yaşamayan, sosyo- kültürel düzeyi görece
yüksek insan grubunu etkilemesidir.
Üstüne para vererek hasta olmak bu olsa gerektir!
Ceyhun Balcı
10.09.2019
Not : Scientific American popüler bilim dergisinin Eylül 2019 sayısında yer alan bir yazı bu yazıya esin kaynağı oldu.
12 Eylül darbesinin 40. yılına
bir kaldı. Öncekilerde olduğu gibi bu yıl da ağlama korosu sahne alacak. Bana
şöyle işkence yapıldı, işim, aşım elden gitti diyen mi ararsınız. Yoksa,
yaşamadıklarını yaşamış gibi anlatan mı? Vaktiyle 12 Eylül’e alkış tutup da
günümüzde 12 Eylül’e ağız dolusu sövenler de az olmayacaktır.
Yazılıp çizilenlerin pek azı doğru olsa çok şey demektir.
12 Eylül, yetkili ağızlarca da doğrulandığı gibi dört dörtlük Amerikan destekli darbedir. 24 Ocak sivil darbesinin başarılamaması sonrasında silahlı kuvvetler yarım kalan işi tamamlamıştır.
Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’ye yapılmış en büyük kötülüktür. Bu, daha fazla şey yazmayı gerektirmeyecek kadar açık ve yalındır.
12 Eylül’ü AĞLAMA fırsatı olarak görenler ANLAMA konusunda ne yapmışlardır?
Sağcısı, solcusu ve orta yolcusu ile 12 Eylül konusunda ahkâm kesenlerin ezici çoğunluğu 12 Eylül’ü ANLAMA konusunda zahmete girecek yerde tembelliği yani AĞLAMA’yı seçmişlerdir bugüne dek. Böylece duygular kabartılabilmiş, yufka yürekler fethedilebilmiştir! Bu yapılarak ele geçen nedir?
HİÇ!
ANLAMA eylemi zahmetli olsa da biraz zaman ayırarak, biraz da düşünüp çözümleme yaparak yaşama geçirilebilirdi.
Bu yapılabilseydi bugünlerde yaşananların önüne geçebilmek için bir fırsat yaratılabilirdi. Örneğin, 12 Eylül 1980 anlaşılabilseydi, bir başka 12 Eylül 2010’da yaşanmayabilirdi.
12 Eylül’e giden yolun taşları silahla ve kanla döşendi. Hemen her gün ve her an Türkiye’nin pek çok yerinde SAĞ-SOL görünümlü kardeş kavgası sahnelendi. Ölümler, katliamlar, acılar eksik olmadı o zamanın Türkiyesinde.
Pek çok kaynakça doğrulandığı gibi 1980 öncesinde Türkiye sokaklarını kan gölüne çeviren silahlı çatışmalar ve terör olayları bir kurgunun gereğiydi.
Uğur Mumcu’nun titiz ve kararlı araştırmasıyla yazdığı “SİLAH KAÇAKÇILIĞI VE TERÖR” kitabı bu kurguyu basit dille ve belgeler desteğinde anlatarak bir döneme ışık tutmuştur.
Türkiye’de biri birine silah doğrultan karşıt görüşlü gruplara Alman, Fransız, Çekoslovak, Sovyet ve İngiliz silahları Bulgaristan devlet şirketi aracılığıyla sağlanmıştır. Son derece ironik biçimde antikomünistlerin elinde Sovyet silahı, solcuların elinde ise bir Batılı ülke silahı bulunabilmiştir. Bu ironiye karşılık ortaya çıkan kardeş kavgası trajediye denk düşmüştür.Hem sağa hem sola silahlar aynı kaynaktan sağlanmıştır.
O günlerin körlüğü içinde
bunca çelişki yaşanmış olabilir. Ama, günümüzde o günleri anlama
doğrultusundaki isteksizlik ve aymazlık nasıl açıklanabilir?
Keşke AĞLAMAK her derde umar olsaydı!
ANLAMAK biraz zahmet, biraz çaba gerektirse de kalıcı yarar sağlar(dı)!
Ağlamayı yeğlediğimiz
için bugünü de ıskalıyoruz yazık ki!
12 Eylül’den 40 yıl sonra Türkiye bir kez daha KUTUPLAŞMA’ya ve DÜŞMANLAŞMA’ya sürüklendi. Bugün yaşama geçirilen KUTUPLAŞMA‘ya da kutsal gerekçeler bulundu. Kırk yıl önce olduğu gibi!
Türkiye’yi güncel kısır
siyasi tartışmaların kurbanı yapan, siyasetin yersiz ve gereksiz tartışmalarını
Türkiye’nin önüne koymak başka nasıl olabilirdi ki?
12 Eylül’e yeterince AĞLAMIŞ olanların artık ANLAMA’yı yeğlemesi ülkenin ve halkın esenliği için kaçınılmaz gereklilik!
“Yarın devrim olacak!” beklentisine yürekten inanan kalabalıkların EMPERYALİZM‘i görmemesi, anlamaması ve yok sayması anlaşılır gibi değil!
Bugün Sultanahmet adıyla
anılan İstanbul’un dünyaca ünlü meydanı Roma döneminde sirkin yer aldığı
meydandır. Bizans döneminde hipodrom ve son olarak Osmanlı döneminde at meydanı
yer almıştır.
Bir açık hava müzesi
olduğu kuşkusuzdur. Burayı nitelerken bu kadarla yetinmek tarihe haksızlık
olur.
Sultanahmet Meydanı
özenle irdelendiğinde bit tarihsel geçit resmi sunar ilgilisine.
Meydanın en ilgi çekici
nesnelerinden ikisi hiç kuşkusuz dikilitaşlardır. Bizans döneminin görkemini
yansıtan bu iki görkemli anıt hem güç hem de uzaklara erişen egemenliğin
başkentteki simgeleri olarak da algılanmalıdırlar.
Theodosius döneminde Mısır’dan getirtilen dikilitaş
En batıdaki örme sütunun
yapımı VII. Konstantin dönemine bağlansa da tarihinin çok daha eskilere Büyük
Konstantin ya da I. Theodosius dönemine uzandığını düşünenlerin sayısı az
değildir. Kesin olan örme sütunun VII. Konstantin Porfirgenetius döneminde
esaslı bir onarım geçirdiğidir.
Örme ve Yılanlı Sütun
Tam da atların dönüş
yerine konuşlandırılmıştır.
Örme sütunun batısında 3
pitonu betimleyen Yılanlı Sütun yer alır. Eskil Yunan’dan getirilmiş olan bu
anıtsal yapı da imparatorluğun geniş bir alanda egemen ve muktedir olduğunu
göstermesi bakımından anlamlıdır.
Yılanlı Sütun’un
doğusundaki dikilitaş ise Theodosius zamanında Mısır’dan getirilmedir. Bu
anıtsal nesne aracılığıyla da imparatorluğun gövde gösterisi yaptığından kuşku
duyulamaz.
Theodosius dikilitaşı
Meydana bugünkü adını
veren Sultan I. Ahmet’in mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırdığı aynı adlı cami
Osmanlı’nın İstanbul’daki egemenliğine ilişkin bu meydandaki en güçlü yapıttır.
Caminin yanı sıra medrese, arasta, çeşme, hamam ve darüşşifayı da kapsayan bir
görkemli külliye vardır karşınızda. Ülkenin 6 minareli ilk camisi olma
özelliğine de sahiptir. Meydanın kuzeyindeki Firuz Ağa Camisi 1491’de II.
Bayezit döneminde yapılmış olmakla birlikte görkemlilik bakımından Sultanahmet’le
karşılaştırılamaz bile.
Firuz Ağa CamisiSultanahmet CamisiSultanahmet Camisi
Sultanahmet bir Osmanlı
eseri olmakla birlikte yanı başındaki Ayasofya’dan da esinler taşır.
Osmanlı-Bizans sentezinin son görkemli yapıtıdır.
Meydanın ortasındaki çeşme
buranın en yeni yapıtıdır.
Alman Çeşmesi iç kubbe
1901 tarihli bu yapıt
Osmanlı-Alman dostluğunun simgesi olarak Almanlar tarafından yaptırılmıştır.
Alman Çeşmesi adını taşıması bundandır. 1901’de meydanda yükselen Alman Çeşmesi
Osmanlı’nın duraklama ve gerileme sürecinden sonra girdiği yıkılış evresinin
yapıtı da sayılabilir. Günümüzde Osmanlı tutkusuyla birlikte depreşen II.
Abdülhamit sevgisi göz önüne alındığında bu çeşmede II. Abdülhamit’in sırtını
güçlü ülkeye dayama dış politika kolaycılığını görmek de olasıdır. Bu yapıt
aracılığıyla Osmanlı bozgunu betimlenmiştir denebilir. Elbette farkına
varılmaksızın!
Alman Çeşmesi
1898’de Alman İmparatoru
II. Wilhelm’in payitaht ziyareti anısına Almanların armağanıdır. Armağan demek
ne denli doğrudur? Çünkü, bu ziyaretin ve çeşmenin karşılığında Almanlara
Bağdat-İstanbul demiryolu hattının işletme ayrıcalığı verilmiştir. Bu değiş
tokuştan kimin kazançlı çıktığına ilişkin kararı sizlere bırakmak en iyisi.
Sultanahmet Meydanı’nın
doğu tarafındaki Ayasofya meydanın en eski ve görkemli yapıtlarından birisi
olarak yaklaşık 1500 yıldır ayaktadır. 532-537 yılları arasında imparator
Jüstinianus tarafından mimarlar Anthemios ve İsidoros’a yaptırılan Aya Sofya
İstanbul’daki egemen değişikliklerinden doğal olarak etkilenmiştir.
Ayasofya
Bir kilise olarak
yaptırılmış olsa da Fatih’in İstanbul’u almasıyla camiye dönüştürülmesi bir
olmuştur. Adı korunsa da eklenen minareler cami kimliğini güçlendirmiştir. O
dönemlerde ele geçirilen bir kentin en büyük ibadethanesinin yeni egemenin
dinine uygun şekilde düzenlenmesi sıradan bir uygulamaydı. Dolayısı ile
bugünden geriye gidip Ayasofya’nın camiye dönüştürülmüş olmasını eleştiri
konusu yapmak yersiz ve gereksizdir.
Ancak, günümüzde
Ayasofya’nın müze olmaktan çıkartılarak yeniden camileştirilmesi de bir o kadar
kabul edilemez bir uygulama olacaktır.
Ayasofya’nın günümüzde
Mimar Sinan’ın destek ve güçlendirmeleriyle ayakta durabildiğini belirtmekte
yarar var.
Ayasofya’nın yanı başında
bir başka Jüstinianus yapıtı olan Yerebatan Sarnıcı yer alır. Bir farkla! Adı
üstünde yerin altında. Saray olarak nitelenmesi işlevinden çok sütunlarının
görkemi nedeniyledir.
Sarnıçtan önce burada bir
bazilika bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.
14×70 metre boyutlu
dikdörtgen alanda 10 dönüme yakın bir yüzölçümüne sahip sarnıcın su depolama
kapasitesi 100 bin tondur.
Her biri 9 metre
yükseklikteki ve aralarındaki uzaklık 4.8 metre olan 336 sütun taşımaktadır
sarnıcın yükünü. Bizans eseri olan sarnıç Osmanlı döneminde de bir süre
kullanımda kalmıştır.
Yerebatan Sarnıcı
Yerebatan’daki iki Medusa
başıyla ilgili yorumlar da farklıdır. Kimilerine göre sıradan sütun olan Medusa
başlarını söylencelere konu edenler de yok değildir.
Medusa başı
Yaygın söylencelerden
birisi Medusa’nın yeraltı dünyasının dişi canavarları olan 3 Gorgona’dan
birsidir. Medusa kendisine bakanları taşa dönüştürme gücüne sahiptir.
Medusa başı Caput medusa adıyla tıpta da kendisine yer bulmuştur. Bazı sirozlarda göbek çevresinde kendisini gösteren toplardamar belirginleşmeleri bu adla anılmaktadır. Athena tarafından saçları yılana dönüştürülen medusaya benzetilerek bu ad verilmiştir.
Cumhuriyet üzerinde yaşadığımız topraklardaki kültürel, tarihsel ve doğal varlıklara yaklaşımın derinlik kazandığı dönem olmuştur. Her türlü değere hiç bir ayrım olmaksızın sahip çıkılmıştır. Özellikle çarpık kentleşme ve ranta dayanan kazanç anlayışı bir şekilde Sultanahmet’i de etkilemiştir. Her şeye karşın en azından 1500 yıllık tarihsel geçit resmi sunan Sultanahmet ayaktadır.
Hindistan bugün aya uzay
aracı indiren ABD, Rusya ve Çin’den sonraki 4. ülke olabilirdi. Aya yumuşak
inişe dakikalar kala kesintiye uğrayan veri akışı bir aksilik göstergesiydi.
Alınan son bilgiler aya inmesi planlanan ve ana uzay aracı Chandrayaan-2’den
ayrılan Vikram’ın yumuşak iniş yerine sert iniş yaptığı anlaşılıyor. Bu durumda
Vikram’ın görev yapamaz durumda olduğu ancak Chandrayaan-2’nin ay görevini sürdüreceği
bilgisi resmen açıklandı.
Chandrayaan 2 ay yakınında
İlk bakışta başarısızlık
gibi görünse de aya inişin başarı oranı % 40’tır. Dolayısı ile aya başarılı
inişten çok başarısız iniş daha yüksek olasılıktır.
Bugün Hindistan uzay
aracı aya inebilmiş olsaydı kendisi için bir ilkin yanı sıra dünya için de bir
ilk başarılmış olacaktı. Çünkü, ayın güney kutbuna bugüne dek inilebilmiş
değildi.
Yıl içinde Çin’in Chang’e
II aracı ayın dünyadan görünmeyen yüzüne başarılı bir iniş yaptı. Çalışmalarını
sürdürüyor.
Buna karşılık İsrail’in
iniş girişimi de bu yıl içinde başarısızlar listesine eklendi.
Doğrusunu isterseniz
Hindistan’ın bu girişimi beni çok heyecanlandırdı. Başarılı olmasını tüm
içtenliğimle istedim. Başarısızlık Hintliler kadar olmasa da bende düş
kırıklığı yarattı diyebilirim. Ancak, böyle bir şeyi denemenin bile başlı
başına bir başarı olduğu unutulmamalıdır düşüncesindeyim.
Bengalore’deki Hindistan
uzay merkezindeki heyecana Hindistan Başbakanı Modi de katıldı. Başarısızlık
kesinleştiğinde başta merkezin başkanı olmak üzere tüm çalışanlara yönelik
teselli edici ve yüreklendirici konuşması dikkat çekiciydi.
Merkezdeki bir başka
ayrıntı uzay konulu yarışmada başarılı olmuş 84 Hintli öğrencinin konuk
edilmesiydi. Eğitime ve bir sonraki kuşağa verilen önemin canlı kanıtıydı öğrencilerin
oradaki varlığı.
Ülkemizde içine
daldığımız tartışmaları düşündükçe bu ve benzeri insanlık başarılarının bende
yarattığı burukluğu çok daha iyi algılayabiliyorum. Örneğin, yalnızca İstanbul
Belediyesi’ndeki makam aracı saltanatına harcanan parayla ya da aklınıza
getirebileceğiniz her hangi bir kamusal ya da özel ortam savurganlığının önüne
geçilmesiyle Hindistan’ın başarılı olduğu yola girilemez mi? Hindistan’ın uzay
çalışmalarının 20 yıllık geçmişi olduğu düşünüldüğünde her şeyin olanaklı
olabileceği kolayca anlaşılabilir. Cumhuriyet kurulur kurulmaz uçak yapabilen
Türkiye’nin günümüzde otomobil gibi sıradan ve özelliği olmayan bir taşıtı
yapabilmeyi başarı çıtası olarak belirlemesini yetersiz ön ve uzgörü sahibi
yöneticilere sahip oluşunun canlı kanıtı saymak gerekiyor.
Ayın güney kutbuna inmek
sıradan bir ilk olmanın ötesinde anlam taşımaktaydı insanlık için. Orada
varlığı saptanabilecek donmuş su ayla ilgili kalıplaşmış pek çok bilgiyi yerle
bir edebilme potansiyeline sahipti. Kuşku duyulmasın ki; bugün başarısız olan
Hindistan hiç de uzak olmayan gelecekte bu görevi yerine getirecektir.
Bu olayla ilgili bir
haber okudum! Hindistan’la karşıtlık içinde olan Pakistan’da halk sokaklara
dökülerek Hindistan’ın bu başarısı(zlığı)yla alay etme gülünçlüğüne düşmüş.
İngiliz emperyalizminin bölgeye ektiği tohumlarla boy veren Pakistan-Hindistan
düşmanlığının bu gibi bir durumda bile alevlendirilebilmesi
emperyalizmin başarı hanesine yazılmalıdır.
Dinle, dille, mezheple ve
akla gelebilecek her türden farklılıkla toplumları bölebilen emperyalizmin bu
coğrafyadaki başarısı ibretliktir. Aynı toprağa basan, aynı kandan ve candan
gelen iki halkın yapay şekilde parçalanması insanlık adına düşündürücü bir
durumdur.
Hindistan’ın girişiminde öne çıkması gereken bir diğer ayrıntı her geçen gün yükselen Avrasya başarısını yansıtmasıdır. Dünyanın önümüzdeki dönemde önderi olacak olan A(vra)sya’nın güçlü ülkesi Hindistan’ın başarısı bu bakımdan da rastlantı olarak görülmemelidir.
İlginç bir not daha!
Seksen sekizinci kez kapılarını açan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın bu yılki “konuk ülkesi” ÇİN, “odak ülkesi” HİNDİSTAN! Elbette bu da rastlantı değil.
Not
: Yazıdaki bilgileri Barış Özcan’ın konuyla ilgili You Tube sunumundan
derledim. İzlemenizi öneririm.
Türkiye özellikle son
çeyrek yüzyılda altın başta olmak üzere madenciliğin hemen her alanında çok şey
yaşadı. Yaşayacak!
Bergama’dan Kışladağ’a
Efemçukuru’ndan Kaz Dağları’na varıncaya dek pek çok yurt köşesi madencilik
çatışmalarına sahne oldu.
Son olarak Kaz Dağları
kamuoyu dikkatinin odaklandığı yerdi.
Doğrusunu söylemek
gerekirse “Atı alan Üsküdar’ı geçmişti!”
Bu uğurda sergilenen duyarlılıkları değersizleştirmeyi aklımdan geçirmem.
Ancak, olaya ve soruna bakışın sorunlu ve eksik olduğunu da vurgulamadan
geçemem.
Kaz Dağları’nda altın
madenciliği için adı geçen şirket Kanadalı. Kanada, özellikle seçkinlerimizin
ve eğitimlilerimizin son yıllardaki gözdesi. Sayısız değerimiz Kanada’ya göç
için yol arar oldu. Bir de o deneyimi yaşamış olanların düşünceleri kamuoyuyla
paylaşılırsa çok aydınlatıcı olacaktır.
Bebek yüzlü Kanada
Başkanı Justin Trudeau hayranlarını üzmek pahasına Kanada’nın emperyalist bir
ülke olduğunu söylemek zorundayız. Kanada bu misyonuyla uyumlu şekilde madencilik
konusunda da dünyanın önde gelen ülkesi. Dünya maden şirketlerinin % 57’sinin
Toronto borsasına kayıtlı olduğunu bilirsek ne demek istediğimiz de
anlaşılacaktır.
Kaz Dağları’ndaki altın
madeniyle ilgili olarak Kanada hükümetine, Kanada meslek kuruluşlarına ya da
Kanada kökenli akla gelebilecek her kişi ya da kuruma mektup örnekleri dolaştı
geçtiğimiz haftalarda sosyal medyada. Justinseverleri
daha fazla üzmeden Kanada’nın güleryüzlü emperyal olduğunu da ekleyelim.
Yeri gelmişken vurgulamış
olalım. Bu ve benzeri durumlarda ne Trudeau’ya, ne Kanada elçiliğine ne de
Kanada’daki falanca ya da filanca meslek kuruluşuna yazı yazmanın, iyilik
beklemenin en küçük yararı yoktur.
Kanada maden şirketleri
özellikle Latin Amerika’da etkindir. Kanada büyükelçilerinin buralarda Kanada
maden şirketlerinin savunucusu gibi çalışmakta sakınca görmedikleri, çevre
hareketi içindeki dirençli ve sivrilmiş kimselerin katledilmesine varan
davranışların varlığı bilinen gerçeklerdir. Justin de diğer Kanadalılar da öncelikleri
olan Kanada çıkarlarının arkasında dururlar. Varlıklarının nedeni bu olduğu
için.
Bu durumda ne
yapılmalı?
Öncelikle milli
madencilik politikası oluşturulmalı ve bu politikadan hiçbir şekilde ve gerekçeyle
ödün verilmemelidir. Ülkemizin neresinden hangi madenin çıkartılacağı
saptanmalı. Kaz Dağları’nda altın madenciliği gibi “pire için yorgan yakmaya” eşdeğer akıl dışılıklardan uzak
durulmalıdır.
Kanada ya da eşdeğeri
bir başka emperyal ülkeyle bu alanda baş etmenin biricik yolu madenlerimizi
çıkartmamak pahasına onları ülkeden uzak tutmaktan geçer. Bu yapılmadıkça bu ve
benzeri şirketler her türlü gücü (silah, para) kullanarak ve gereğinde yerli
işbirlikçiler edinerek engelleri aşmayı deneyebilirler.
Özetle, madencilik
olgusuna duygularla değil antiemperyalizm penceresinden bakılmalıdır.
Bir an önce Cumhuriyet
ayarlarına dönerek, bağımsız Türkiye ülküsünü canlandırmak önde gelen amaç ve
hedef olmalıdır.
Bir yandan
emperyalizmin bölgemizdeki piyonları olan PKK ve PYD gibi örgütlere yakınlık
duyan diğer yandan da Kaz Dağları’nda “Su
ve Vicdan Nöbeti” gösterileriyle kamuoyunun gözünü boyayan meslek
örgütlerinin varlığı karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.
Ülkeler her zaman
topla, tüfekle dize getirilmiyor. Özellikle, günümüzde çok uluslu maden
şirketleri Kanada örneğinde olduğu gibi silah kullanmaksızın bir ülkeyi
kaynaklarını ve doğasını yıkıma uğratarak işgal edebiliyor.
Son Söz : “Bağımsızlık yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün” değil hepimizin karakteri olmalıdır… Çevre ve doğa düşmanı madenler için yaptığımız pek çok şeyin yanında yapmadığımız “bağımsız bir ülke gibi davranmamak“tır.
Not : Bu yazıya esin kaynağımın altını çizmek isterim. Hem daha çok kişinin yararlanması hem de Buenos Aires’te yaşayan yazar Özgür Uyanık’ın emeğine saygı gereğince.
Bilim ve Ütopya’nın Eylül sayısında yer alan “Kondor’un Güncesi”nin okunmasını dilerim.
Milli Mücadele Osmanlı ürünü bir avuç askerin ve onlara eşlik eden aydının Anadolu halkına önderliğiyle yaşama geçirilmiş destansı bir harekettir. On yıla yakın sürmüş savaşlardan arta kalan yoksul, yoksun ve hastalıklı Anadolu köylüsü canını dişine takarak utkuya eriştirmiştir Milli Mücadele’yi. Bununla yetinmeyen Anadolu köylüsü, Cumhuriyet’i kurmuş, Devrimler’le taçlandırdığı bu soylu başkaldırı sonrasında başı dik bir toplum olarak çağdaş dünyanın bir parçası olmayı da bilmiştir.
4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan kongre Milli Mücadele’nin anıtsal aşamalarından birisidir.
Bugünün ulaşım ve
iletişim koşulları bağlamında düşünmek yanıltıcı olur. Bundan 100 yıl önce
Anadolu’nun her hangi bir yerinden Sivas’a erişmek bile başlı başına bir
sorundur. Sivas’a erişmekle iş bitmemiştir. Kongre boyunca Sivas’ta bulunmak
bile kelle koltukta yaşamak anlamına gelmiştir. İşgalciler ve onların kuklası
İstanbul hükümeti Milli Mücadele’nin başarısızlığa uğraması için elinden geleni
yapmıştır. Mustafa Kemal başta olmak üzere tüm katılımcılar suikast tehdidi
altında kalmışlardır.
Sivas Kongresi çok ateşli tartışmalara sahne olmuştur. Özellikle, Milli Mücadele yanlısı olup da umarı MANDA’da arayan bir grup aydının bunaltıcı baskılarına karşı koymak hiç de kolay olmamıştır.
MANDA düşüncesi tümüyle yadsınırken “YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM!” sözünde kişilik bulan gözü pek ve kararlı duruş MİLLİ MÜCADELE’nin deyim yerindeyse rehberine dönüşmüştür.
Bu kongreye özveriyle, korkusuzca
katılan herkesi saygıyla anmak önde gelen borçtur.
Bu katılımcıların
içinde yer alan birisine ayrıca değinmek, olumlu ayrımcılık yapmak da bir
meslektaşı olarak benim görevimdir.
Yaygın olarak Tıbbiyeli Hikmet olarak bilinen, Dr Hikmet Boran’ın manda tartışmaları sırasında söz alarak “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” demesi belki de kongrenin ve dolayısı ile ülkenin dönüm noktası olmuştur. Aynı düşüncedeki Mustafa Kemal’e de güç ve destek veren bu duruş yakın tarihimizin son derece önemli ve gurur verici sayfasıdır.
Tıbbiyeli Hikmet kongre
sırasında henüz 18 yaşındadır. Ama, düşünceleri ve duruşu yaşıyla orantısız bir
olgunluk ve kararlılık taşımaktadır.
İşgal altındaki
İstanbul’da Askeri Tıbbiye’de işgalciye başkaldırarak 14 Mart ruhunun oluşmasında
da katkısı olan Askeri Tıbbiyeliler Sivas Kongresi’ne katılımı da önemli bir
görev olarak algılamışlardır. Yaptıkları toplantı sonrasında oluşturabildikleri
parasal birikim ancak bir kişinin Sivas’a gidebilmesine olanak vermektedir.
Tıbbiyeli Hikmet’tir o kişi. İyi ki gitmiştir, iyi ki Mustafa Kemal’in yanında
mandacılara karşı saf tutmuştur.
Sivas Kongresi ve o kongrenin önemli katılımcısı Tıbbiyeli Hikmet’in öyküsü bile ne büyük zorluklardan geçilerek Cumhuriyet’in kurulabildiğinin belgesidir.
Bu denli önemli bir
kişilik savaş bitip de ülke düze çıkınca köşesine çekilmiş ve Mustafa Kemal’in
kendisini aramasına karşın bulunamamıştır. Bu nedenle öldüğü söylentileri bile
yayılabilmiştir.
Yeri gelince cephedeki askerler için ürettikleri aşıları kendi üzerlerinde deneyerek kalite denetimi yapan yeri geldiğinde Sivas Kongresi’nde mandacılara gözdağı vermekten geri durmayan Tıbbiyeli Hikmet ve arkadaşlarını saygıyla anıyoruz!
Ağacın, çiçeğin, kuşun
ve böceğin korunmasına ilişkin sayısız çevre sorunuyla tanışığız. Geometrik
olarak büyüyen çevre sorunlarına bugüne dek çok fazla dillendirilmeyenlerin
eklenmesini bu bakımdan yadırgamamak gerekiyor.
Popüler bilim dergisi
Nature’da rastladığım bir yazıdan esinlenerek kuma ilişkin sorunu bilginize
sunmak istedim.
“İnsanlar
her şeyin en iyisine lâyıktır!”
Yukarıdaki sözün
insanın gururunu okşamaması olası mı? Biraz düşündüğümüzde bu sözün pek çok felaketin
ana kaynağı olduğunu anlamak hiç de zor değil.
Dünyada ve ülkemizde
çevre sorunlarına yönelik savaşımda uğranılan başarısızlıkların da ardında bu
söze inancın olduğunu saptamamızda yarar var.
Öyle ya! İnsan her
şeyin en iyisine lâyıksa çevreyi de, başka canlıları da hiçe sayamaz mı?
Böylesi kutsal bir gerekçe sınır, sorumluluk ve yükümlülük duygularını yerle
bir etmez mi?
Kuma dönecek olursak!
İçinde bulunduğumuz
dönemde BÜYÜME, tersini savlayanların varlığına karşın ekonominin olumlu
göstergesi vazgeçilmezi olarak algılanıyor. Büyüme rakamları oranında piyasalar
rahatlıyor, yönetenler yönetilenlerin yüreklerine su serpme olanağı yakalamış
oluyor.
Kum sorunsalının ortaya
çıkmasında BÜYÜME’nin payı oldukça büyük! Hızla artan nüfus, kentleşme ve buna bağlı
yapılaşma kumun da bir çevre ve yetmezlik sorununa dönüşmesi sonucunu
doğuruyor.
Yaygın kanının tersine
kum yalnızca inşaat gereci değil. Cam bardağımızdan elimizin altındaki
bilgisayara varıncaya dek sayısız ürünün içeriğinde yer alarak yaşamımızda önemli
yer tutuyor.
Kum ve çakıl, günümüzde
fosil yakıtları bile geride bırakan üretim oylumuna erişmiş durumdadır.
Dünyadaki yıllık tüketimin 32-50 milyar ton arasında olduğu kestiriliyor. Bu
düzeydeki tüketimin kum kaynaklarının yenilenme hızını aştığı belirlenmiş
durumda.
Başat kum kaynağı
yeryüzü yüzölçümünün % 1’ine denk gelen akarsulardır. Yasadışı kum
madenciliğinin dünyanın pek çok yerinde çatışma nedeni olduğu ve sayısız
insanın ölümüne yol açtığını da eklemekte yarar var.
Bu durum Birleşmiş
Milletler’i harekete geçirmiş. Dünyadaki kum kaynaklarıyla bu kaynakların
sürdürülebilirliğinin izlenmesi gündeme alınmış.
Özellikle gelişmemiş
ülkelerde kum izleminin son derece güç ve yer yer olanaksız olduğu da bir gerçektir.
Öncelikle çevre sorunu
olan denetimsiz kum madenciliği Vietnam’ın Mekong havzasında yarım milyona
varan insanın yer değiştirmesine neden olarak toplumsal sorunlara bile
kaynaklık edebilmektedir. Flora ve fauna sorunları da cabası!
Kum kaynaklarının
tüketime yanıt veremeyecek denli kıtlaşması çözüm eğilimlerini güçlendirmeye
başlamış doğallıkla. Grönland gibi el değmemiş dünya köşelerinin kaynak olarak
kullanıma açılması, kayaların ufalanarak kum eşdeğerine dönüştürülmesi,
endüstriyel atıkların bu amaçla kullanımı, molozlardaki kumun ayrıştırılarak
yeniden kullanımının sağlanması ve kum kullanımında tutum sağlanması ilk akla
gelen başlıklar olarak sıralanıyor.
NASA ve Avrupa Birliği
kum sorunsalını uzaydan uydularla izlemeyi düşünecek kadar ciddiye almışlar.
Teknoloji çok daha
fazlasını olanaklı kılabilir.
Ancak, çok temel ve
yalın bir sorun çözüme kavuşturulmadan yol alınması olası mıdır?
İnsan türü akla ve
bilime aykırı olan insan merkezcilikten vazgeçip, kendisini yaşam ortamının
sıradan bir varlığına indirgemedikçe ne kum sorunsalının ne de başka bir çevre
sorununun çözüme kavuşması olanaklı görünmüyor.
İnsanı ve büyüme
saplantısını sele benzetirsek özdeyişimizin tersine bu selden geriye kum bile kalmamasına
şaşırmamak gerekiyor.