• Kaz Dağları’nda yerin altındaki bir avuç altın için yerin üstündeki paha biçilmez yeşilden vazgeçiliyor. Tepkiler elbette haklı ve yerinde. “Su ve Vicdan Nöbeti” tutanlar da eksik değil. Fazıl Say’ın piyanosuyla verdiği konser ve bestelediği marş belki de en anlamlı ve etkili karşı çıkış oldu.

    Diğer yanda kesilerek değil ama yakılarak dağlanan ciğerlerimiz.

    On dört makam uçağı, 140 bin her türden motorlu taşıtı olan ve itibardan tasarrufu ayıp sayan yöneticilerimizin yönettiği devletimizin THK ve Hava Kuvvetleri’ni akıllarına getirmek şöyle dursun karalama girişimleri de enine boyuna yazıldı, konuşuldu. Biraz onur ve ahlâk sahibi olanın utancından insan içine çıkamayacağı duruma düşenlerin ses vermeyi sürdürmesi akla ve vicdana sığacak gibi değil.

    Her şeyin gündemde olduğu bu ortamda bir şeyin görmezden gelinişi, olabildiğince yok sayılışı da bir o kadar ibretlik olmalı!

    Türkiye’de ne zaman orman yansa aklıma getirmeden edemem!

    Bölücülüğü rehber edinen kana doymayan terör örgütünün on yıllardır başvurduğu sözde eylemlerden birisidir orman yakmak. Gündemde kalmak, korku ve dehşet salmak fırsatı doğar böylelikle.

    Bilmem kimin çocukları namlı birilerinin sanal ortamda yaydıkları bildirgeler ve yangınları üstlenmeleri farklı tepkilere yol açıyor.

    Bana sorarsanız eğer!

    Bebeğe kurşun sıkan, savunmasız öğretmeni kurşuna dizen vicdansızlığın orman yakması bugüne kadar yaptıklarının yanında sıradan bir durumdur. Başka deyişle orman yakmak PKK’den beklenebilecek bir eylemdir.

    Öte yandan!

    Bu olasılık karşısında verilen tepkiler de irdelenmeyi hak ediyor. Buna tepkisizlikler  demek çok daha doğru olur.

    İşin ucunun PKK üzerinden HDP’ye dokunacağı durumlar pek çok aydın yaftalımızın edilgen davranışında aslan payına sahiptir.  Kışkırtma olmasın, durun bakalım iyice anlayalım, kavrayalım yaklaşımının öne çıkması bundandır.

    Örneğin, İzmir’deki orman yangınında zanlıların ormancı giysili olması kamu görevlilerini hedefe koymaya yeterken, terör örgütünün bu olaylardaki yerinin bırakın tartışmaya akla bile getirilmeye değer bulunmayışı anlamlı ve önemli olsa gerektir.

    Üşenmedim!

    Neredeyse her toplumsal olayda aynı safta duran, benzer ses çıkartan dörtlünün internet sitelerini taradım.

    TTB (Türk Tabipleri Birliği), DİSK, KESK ve TMMOB.

    Buralarda ne ararsanız var! Ama, orman yangınları üzerine tek sözcük yok!

    Bilindiği gibi bu dörtlü ayrılıkçı PKK terörüne karşı tepki vermede çekincelidir. Olabildiğince görmezden gelir bu önemli gerçeği. Hatta, ÇATIŞMASIZLIK ve BARIŞ gibi yaldızlı sözcüklerin arkasına gizlenerek terör seviciliği yapmakta da sakınca görmez.

    Oysa, orman yangınları üzerine iki satır yazmak, olası sorumlu ve failler hakkında bir çift kınayıcı söz söylemek bu kadar zor mudur? Zor değildir elbette! Ama, bu dörtlüye egemen olan anlayış için bu konu başlığı bile tabuya eşdeğerdir.

    Adli yıl açılışına katılım üzerinden parsa toplamaya çalışan İzmir Barosu da ve hatta Türkiye Barolar Birliği de konuya ilgisiz kalmayı tercih etmiş.

    Sol mahallenin bu konudaki suskunluğu ve edilgenliği ibretliktir.

    Ormanları kimin yaktığı kadar bu konudaki anlamsız sessizlik de önemlidir.

    Yaşıyor olsa Cüneyt Cebenoyan ses verirdi kuşkusuz.

    Bir de Ahmet Şık’ın vicdanlı tepkisi anılmaya değer bir nazarlık gibi duruyor bu mahallenin üzerinde.

    Özetlemek gerekirse, devletin bununla ilgili ayrıntıları ve kasıt varsa ilgili kişi ve bağlantılarını bir an önce ortaya çıkartması ulusal güvenliğimiz açısından son derece önemlidir.

    Yine de, kurumların orman yangınları üzerine ve olası failleriyle ilgili kamu vicdanını rahatlatıcı açıklamada bulunmaları önünde her hangi bir engel olmadığını vurgulamak gerekiyor.

    Kaz Dağları’ndaki ağaç ağaç da İzmir’deki, Göcek’teki başka bir şey mi?

    Nedir bu iki yüzlülük, çifte standart?

    Ceyhun Balcı

    29.08.2019

  • Türümüz ağaçtan yere inince 4 elli olmaktan vazgeçerek iki ayaklı-iki elli olmayı seçmiş oldu.

    Tam zamanlı İKİ AYAKLILIK biz insanlara hiç kuşkusuz sayısız kazanım sağlarken belirli sorunlarla da donatmış oldu.

    Örneğin, gırtlak yapımız konuşma yetisi kazandırırken; soluk borusuna besin kaçıran biricik tür olmamız anlamına da geldi.

    Ya da yine iki ayaklı olma bedeli olarak yavrularımızı yeterince olgunlaşmadan ve güçsüz, yakın bakım ve ilgiye gereksinim duyan bir biçimde dünyaya getirir olduk. Günümüzdeki bakım ve sağaltım olanakları bu sorunu büyük ölçüde çözüme kavuştururken; binlerce yıl boyunca çok sayıda insan yavrusu erkenden yaşama veda etti.

    Bel ağrısı iki ayağımızın üzerine kalkmanın bir başka bedeli oldu. Başka hiçbir türde söz konusu olamayacak denli geniş yelpazede bel sorunluyuz o gün bugündür.

    Bedenimizi taşıyan bir çift ayağımızın da payına düşen sorunların olması şaşırtıcı değil elbette. Özellikle günümüzde kötü beslenmenin ayrılmaz parçası olan aşırı kilo ayaklarımızı da öncelikle etkileyen öğeye dönüştü.

    Yüz binlerce yıl yalın ayak yürüyen insan ayakkabı/terlik benzeri kaplarla tanıştı. Bu deneyim insanın tarihteki varlık süresiyle karşılaştırıldığında göreceli olarak daha kısa sürelidir. Birkaç on bin yıllık ayakkabılı dönemimizin de sorunlara yol açtığı anlaşılıyor.

    Evrimsel biyolog Daniel Lieberman ve arkadaşları bir süredir bu konuya odaklanmış durumda.

    Yalın ayak olmanın sağladığı avantajlar üzerinde çalışmaktalar.

    Bundan on yıl kadar önce aynı araştırıcı benzer konudaki çalışmasına çıplak ayaklı koşuculuğu konu etmişti. Sayıları daha fazla olabilir bu koşucuların. Özellikle Afrika’da koşulların da zorlamasıyla pek çok kişi yalın ayak koşuyor olabilir.

    Ünlü yalınayaklardan akla ilk gelenler Etiyopyalı olimpiyat şampiyonu maratoncu Abebe Bikila ve daha yakın geçmişte pist koşularına yalınayak katılan İngiliz kadın atlet Zola Budd.

    Yalın ayak maratoncu Abebe Bikila

    Etiyopyalı Bikila’nın Roma Olimpiyatları’ndaki yalın ayaklı maraton birinciliği ülkesinin sömürgecisi İtalyanların tanıklığında daha bir anlam kazanmış oldu. Bikila’nın öyküsü ilginçtir. Sanıldığı gibi ayakkabıya erişemediği için ya da yalın ayak koşmanın sağlayabileceği kazanımı öngörmesinden kaynaklı değildir onun çıplak ayaklılığı. Bu şekilde koşarak dikkatleri kendi üzerinden ülkesine odaklamayı amaçlamıştır. Oldukça politik bir nedene de dayanmaktadır bu yaklaşımı.

    Bir diğer ünlü yalın ayaklı koşucu İngiliz-Güney Afrikalı Zola Budd pek çoğumuzun anımsayabileceği yakın tarihte sergilemiştir bu hünerini. Onun da ayakkabıya erişim sorunu yoktu. Yalın ayak olmanın rahatlığıydı onu bu şekilde koşmaya iten.

    Yalın ayak Zola Budd

    Bikila ve Budd’da uygulamaya dönüşen yalın ayak koşmanın avantajı Lieberman ve arkadaşlarının kuramsal çalışmaları ile kanıtlanmış olmaktadır.

    Konuyla ilgili 10 yıl önceki bir yazım

    Lieberman ve arkadaşları son çalışmalarında Kenyalı ve Birleşik Amerikalı iki öbek insanda yalınayak olmanın etkilerini değerlendirmişler. Yalınayak yürümenin ya da koşmanın avantajları ortaya konulmuş olmakla birlikte; akla ilk gelen soru ayakkabı kullanmamanın ayak derisinde yol açması olası deri kalınlaşması ve nasır gibi değişiklikler ayak duyusunda bozulmaya yol açabilir mi?

    Böylesi bir gelişme ayak sorunlarına yol açar mı?

    Yalınayak yürümeye/koşmaya bağlı ayak derisi kalınlaşmalarının bu türden bir soruna yol açma olasılığı LEGO bloklar üzerinde yürütülerek sınanmış. Deri kalınlaşması ya da nasırlaşmaların duyu bozukluğu/azalması nedeni olmadığı sonucuna varılmış.

    Ayakkabı kullanımının geçmişi göreceli olarak kısa olsa da endüstri devrimiyle birlikte yalın ayak dönemi özellikle kentli yaşama geçen sonlanmıştır denebilir.

    Lieberman ve arkadaşlarının çalışmaları yalınayak yürüme ve koşmanın daha sağlıklı olduğunu göstermektedir.

    Tüm bu bilgiler ışığında günümüzde yalınayak olmak önerilebilir mi? Ya da bu öneri yandaş bulabilir mi?

    Güncel yaşam endüstri devrimini de aşmış ve bilişim çağına evrilmiştir. Özellikle, çalışma ortamlarının özellikli koşulları yalın ayaklı olmaya engeldir. Hatta, yalın ayak olmak bu ve benzeri ortamlarda iş güvenliği açısından tehlikeli olduğu kadar yasaktır.

    Diğer yandan, atletizm pistlerinde ve özellikle de uzun mesafe koşularında yalın ayak koşucuların ilerleyen yıllarda artış göstermesi şaşırtıcı olmayacaktır.

    Ceyhun Balcı

    28.08.2019

  • Kadına şiddete eklenen son halka, Emine Bulut cinayeti bu önemli konuda başka nereye varılabilir sorularının sorulmasına yol açtı! Öncekilerden kötüsü de varmış meğer. Çocuğunun gözleri önünde öldürülmek!

    Bu konuyla ilgili olarak yapılan paylaşımlardan birisi 1929 yılına ait bir gazete manşetiydi. Mahmut Esat Bozkurt’un Adalet Bakanlığı dönemindeki uygulamaya göre kadına değil el uzatmak, dil uzatmak bile tutuklama nedeniymiş.

    O tarihte henüz 10 yaşına varmamış ve emeklemekte olan Cumhuriyet kökleşmemişti. Diğer yandan ise hastalıklı toplum belirtileri olan olumsuz gelenek, görenek, örf ve adetler alabildiğine uygulamada ve diriydi. Böyle bir ortamda yasakçı ve korkutucu olmak caydırıcılığın vazgeçilmeziydi.

    Kadını yüceltmeye ve hak ettiği yere getirmeye kararlı Cumhuriyet.

    Cumhuriyet ilerleyen yıllarda kadını toplumun yarısı olmasının haklı gereğince yüceltti. Seçme hakkı vermekle yetinmedi seçilebilir de kıldı. Bugün Türkiye’de akademik ortamda kadınların oranı % 40’ları aşkındır. Bu oran Cumhuriyet’in başarısıdır. Amaçlanana erişilmiştir. Bu noktaya eriştirilmiş kadının başkaca korumaya gereksinimi olabilir mi?

    Son yarım yüzyılda ve özellikle de 17 yıllık AKP döneminde hemen her alandaki ve özellikle de kadının konumuyla ilgili Cumhuriyet kazanımları aşındırılmış ve yok olma noktasına geriletilmiştir. Böylelikle değersizleştirilen kadının uğradığı şiddete şaşırmamak gerekiyor.

    Kadına ve başka kesimlere yönelen şiddet konusunda AKP iktidarının dilinin ucuyla seslendirdiği kınamalar yasak savma amaçlıdır. Hiç kuşkusuz iktidar hiç kimseye gidin de kadını, doktoru ya da bir başkasını hırpalayın, öldürün demiyor. Ama, kadının toplumsal statüsü konusunda yaşama geçirilen gerici uygulamalar saldırganlara ve bugüne dek bu konuda cesaret bulamamışlara güç veriyor.

    Kadının kitle iletişim araçlarında aşağılandığı günümüz yobaz dönemi

    Hemen her gün bir yenisini işittiğimiz, okuduğumuz ya da tanıklık ettiğimiz “kadına şiddet” olgularına çare olarak adli ve polisiye önlemler dile getiriliyor. Oysa, öncelik kadının statüsünün geri verilmesinde ve saygınlığının korunmasındadır. Bu yapılmadıkça polisiye/adli düzenlemeler sonuçsuz kalacaktır.

    Kadının aşağılanmasının, toplum dışına itilmesinin panzehiri Cumhuriyet değerlerinin canlandırılmasıdır. Ülkemiz üniversitelerindeki kadın akademisyen oranını dünya ölçeğinin ötesine taşıyan Cumhuriyet ayarlarına dönülmedikçe kadına şiddet sorununa çözüm düşten öte anlama sahip olamaz.

    Bir çift söz de Cumhuriyet değerleri aşındırıldıkça, solduruldukça oralı olmayan entel takımına!

    Şimdi anladınız mı başınıza gelenin ciddiyetini?

    Biraz olsun sorumluluk duygunuz harekete geçti mi?

    Bu olaydaki bir diğer önemli ayrıntı ise yaşamını yitiren kişiye yardımı esirgeyen insan müsveddesinin olayın görüntüsünü çekme konusundaki duyarlılığı. İnsanlığın öldüğü andır…

  • VİNNİTSYA

    Büyük Ukrayna turunda sona yaklaşırken son konaklama kentine doğru yoldayız. Odessa’dan Kiev’e doğru yol alıp, Uman’dan batıya yöneleceğiz. Ukrayna demiryolu alanında Türkiye’nin epey önünde olduğu gibi karayolu konusunda ülkemizin oldukça gerisinde. Otoyol yok. Çift yollar ise yetersiz olduğu gibi pek çok yerde bozuk.

    Buna karşılık Ukrayna’da sürücüler karşısındakinin haklarına oldukça saygılı. Hele söz konusu olan yayaysa akan sular duruyor. Karayollarının gelişmemişliğinin tersine sürücüler oldukça gelişmiş bir görünüm sergiledi yolculuklarımız boyunca.

    Uçsuz bucaksız ovalardan ve ekili alanlardan geçiyoruz. Mısır ve ayçiçeği yetiştirilen önde gelen ürünler. Podolya tahılı ile ünlü olsa da Vinnitsya şeker üretimiyle tanınıyor.

    Vinnitsya XIV. Yüzyılda buraları fetheden Litvanya prenslerince kurulmuş. Prensin yeğenine armağan ettiği Vinnitsya adı armağan demek olan VİNO kökünden geliyor. Ukrayna tarihinde Kazak önderi Bohdan Khmelnitsky’nin etkinlik merkezi olmasıyla da öne çıkan bir kent.

    Rus imparatorluğuna katılan Podolya’nın başkenti olmuş Vinnitsya.

    Bugün 370 bin nüfuslu Vinnitsya II. Dünya savaşı’nı olanca sıcaklığıyla yaşamış.

    Hitler bir süre buradaki karargâhtan yönetmiş savaşı.

    Vinnitsya adına adanmış müze ve kiliseyle Rusya’da modern tıp anlayışının öncülerinden birisi olarak kabul edilen Nikolay Pirogov uzun süre burada yaşamış.

    Güney Bug ırmağı kentin içinden geçiyor. Bununla kalmayıp başka pek çok akarsu gibi o da kente güzellik katıyor. Güney Bug ırmağındaki tekne gezintisi gerçekten benzersizdi. Dingin maviliğin üzerinde ilerlerken gözlerimizin önüne serilen yeşilin her tonu “yeşil zehirlenmesi”ne yol açabilirdi. Irmak kıyısında balık tutanlar, güneşlenenler ya da suya girenler saymakla bitecek gibi değildi.

    Burada da Ukrayna’daki diğer kentlerde olduğu gibi tramvay yaygın kitle taşıma aracı olarak çarptı gözümüze.

    Kentteki pek çok parktan birisi olan Kozitski Parkı’nın ortasında Gaziler Saat Kulesi yer alıyor. Nefesine güvenen tepesine tırmanarak Vinnitsya’yı yüksekten izleyebilir. Aynı parkın içinde II. Dünya Savaşı ve Afganistan şehit ve gazileri için anıt da yer alıyor.

    Roshen Fıskiyeleri özellikle hava karardıktan sonra sunulan se ve ışık gösterileriyle dikkati çekiyor. Roshen Ukrayna’nın Lviv el yapımı çikolatalarından sonraki ünlü markası. Üretim merkezi Vinnitsya. Sahibi de önceki Ukrayna Cumhurbaşkanı Poroşenko.

    Tanınmış votka markası Nemiroff da burada üretiliyor.

    Sovyet döneminde ABD’de görev alacak devlet görevlilerinin orada karşılaşacakları ortamı yadırgamamaları için Amerikan yaşamını bire bir taklit eden bir yerleşke de kurulmuş burada. KGB denetimli bu yerleşkenin işlevi konusunda kestirimde bulunmak zor olmasa gerek.

    Vinnitsya’da tadı damağımızda kalan ırmakta tekne gezisi oldu. Ukraynalaştırma faaliyeti doğrultusunda bindiğimiz teknedeki kızılyıldızın yeşile boyanmış olması ilginç bir ayrıntıydı.

    Bir zamanlar KIZIL artık yeşil yıldız.

    Ukrayna turunda Lviv’den başlayan ve kabaca saat yönünde ilerleyen rotamızı tamamlamak üzere başladığımız yere, Lviv’e doğru ilerliyoruz son günümüzde. Podolya topraklarındayız. Kamenitsky (Kameniçe Kalesi) adı yabancı gelmiyor kulağımıza.

    Lviv’den önceki son durağımız Ternopil.

    TERNOPİL

    Ternopil’e doğru yeniden Batı özelliklerinin giderek ağır bastığı bir dönüşümü gözlemliyoruz. Özellikle, dinsel yapılar bu dönüşümün en iyi gözlendiği olmayı sürdürüyor.

    Batı Podolya başkenti de olan Ternopil 200 bini aşkın nüfusa sahip. Adı kentin kurucusu Polonyalı Hetman Jan Tarnowski’den geliyor.

    Kent aynı adlı göletin kıyısında konuşlu.

    Ternopil göleti

    Sovyet egemenliğiyle birlikte Kazakistan’a kitlesel sürgünler yapılırken kentteki Polonya kültürü de aşındırılmış.

    Kentin Yahudi kimliği Nazi işgali sırasında neredeyse ortadan kaldırılmış.

    Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmayla birlikte kentin Polonyalı nüfusu Polonya’ya göç etmiş.

    Kent bölgenin öğrenci başkenti olarak da ünlenmiş. Çok sayıda üniversitesiyle aralarında yabancıların da bulunduğu öğrencilere ev sahipliği yapmayı sürdürüyor. Ukrayna’da her bir fakülte ayrı üniversite olarak örgütleniyor. Böylelikle üniversite sayısı da artmış oluyor.

    Tiyatro meydanından başlayarak kısa bir yürüyüşle kent turu yapıyoruz. Tiyatro Meydanı önünde yer alan ve havuzlarla donatılmış Taras Şevçenko Parkı ortama ayrı bir güzellik katıyor.

    Tiyatro Meydanı’ndaki opera sanatçısı Solomiya Kruşenitska’nın heykelini selâmladıktan sonra yürüyüşümüzü sürdürürken Taras Şevçenko’ya rastlıyoruz.

    Solomiya Kruşenitska
    Taras Şevçenko

    Danilo Halitsky heykeliyle karşılıklı olan Dominikan Kilisesi’ne uğradıktan sonra yürüyüşümüzü sürdürüyoruz.

    Dominikan Kilisesi
    Danilo Halytski

    Yürüken rastladığımız kanalizasyon emekçisi heykeli daha önce rastlamadığımız türden bir sanat yapıtıydı.

    Yeniden Doğuş Kilisesi’ne göz attıktan sonra ana caddeye çıkıyoruz.

    Diriliş Kilisesi

    Kavşak noktasında Yeni Gum alışveriş merkezi çekiyor dikkatimizi. Olasılıkla Sovyet döneminden kalma eski ama bakımlı bir yapı.

    Ternopil’de AVM

    Garı görüntüledikten sonra gördüğümüz Sanat Müzesi’ne uğramaya zamanımız kalmadığını fark ediyoruz.

    Bundan sonraki hedefimiz. Lviv. Bugünkü son durağımız. Bir hafta önceki başlangıç noktamız.

    Iki bin kilometre dolayında yolu güvenli ve huzurlu şekilde kat etmemizi sağlayan sürücümüze ve elbette derinlikli bilgi ve kültürünü etkili anlatımıyla birleştiren, yalnızca rehberlik yapmayan dostluğunu da esirgemeyen Deniz Berktay’a sonsuz teşekkürlerimizi sunarak sonlandırıyoruz bir haftalık Ukrayna serüvenimizi…

    Sürücülerin özenini diri tutmak için kimi yerlerde yaya geçitlerine maketler konmuş. Türk sürücülerin karşısındaki sürücülerden ve özellikle de yayalardan esirgedikleri saygı burada yerleşikleşmiş.

    Daha fazla fotoğraf için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1kSXvjwukvI1QF2Q4UrC7p2jEtTrZaXon

    https://drive.google.com/drive/folders/1kMH0QC2GKY3RikcOtMRrBR4rPygygGa4

    Ceyhun Balcı

    21.08.2019

  • Kiev’den Odessa’ya gitmek için güneye yöneldik. İç taraflarda ağaç ve ormandan oluşan bitki örtüsü Odessa’ya, Karadeniz’e yaklaştıkça değişti. Verimli toprakların yanı sıra güneyde Odessa yakınlarında denizle buluşacak olan Dinyeper’le de arkadaşlık etmeye başladık.

    Odessa yakınlarında yolun iki yanında gördüğümüz gölcüklerin alüvyonla denizden ayrılan tuzlu su birikintileri olduğunu öğrendik. Göl ve tuzlu su! Odessalıların balık avlağı olarak da pek çok kentliyi hemen her gün buraya çeken sıradışı doğa güzelliği.

    Tuzlu gölcükler

    Ukrayna’nın bölünmüş bir ülke olduğundan önceki iletilerde söz etmiştik. Lviv başta olmak üzere Batı Ukrayna başka bir eğilim sergilerken, başkent Kiev’de farklı bir ortamla karşılaşmıştık. Elden çıkan Kırım ve yabancıların gitmesinin uygun olmadığı Doğu Ukrayna ülkenin farklı yüzleriydi.

    Karadeniz kıyısındaki Odessa bu görüntüyü tamamlayan bir eğilim içinde. Biz ne Batı ne de Kiev’e benzemeyiz. Burada biz Odessa Cumhuriyetiyiz diyenler hiç de az değilmiş.

    Odessa Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki önemli kenti. Tarihsel geçmişi önemiyle ters orantılı olarak oldukça yakın zamana dayanmakta Odessa’nın. XVIII yüzyıl sonunda Çariçe II. Katerina’nın buyruğuyla Osmanlı kalesi Bahçesaray’ın olduğu yerde kurulmuş. Rus mimarisinin temel yapı gereci olan kireçtaşı kentin yerleştiği yerin altından çıkartılmış. Yerin üstünde yeni bir kent yükselirken yer altında Katakomp’lar oluşmuş. Yeryüzünde insan eliyle oluşturulmuş en karmaşık ve uzun mağara şebekelerinden birisi olarak da tanımlanıyor Odessa Katakompları.  II. Dünya Savaşı’nda Partizanların Nazilere karşı direnişinde önemli sığınak oluşturan bu katakompların uzunluğu 3000 km’ye yakınmış.

    Katakomp girişi

    Odessa’ya girişte eski kent yerleşimi ve varoşları görüyoruz. Yaklaşık 250 yıllık geçmişi olan yapılaşmaya neredeyse hiç dokunulmamış.

    Odesa’da soğan kubbeli kiliselerin baskın oluşundan Ortodoksluğun burada da güçlü olduğu anlıyoruz.

    Kentin en görkemli yapısı kestirebileceğiniz gibi Opera.

    Opera

    Yakındaki anıtta kentin kurucusu sayılan Çariçe II. Katerina’nın anısı canlı tutulmuş.

    II. Katerina Anıtı

    İkinci Dünya Savaşı kahramanları Odessa’da da unutulmamış. Kentin orta yerinde onlar için onur köşesi yapılmış.

    II. Dünya savaşı kurbanları için saygı anıtı

    Deniz kıyısı kentlere özgü bir canlılık görüyoruz Odessa’da.

    Odessa rıhtım

    Rıhtıma inen Potemkin Merdivenleri hiç kuşkusuz bu kentin en özgün yapılarından birisi. Rusya’daki 1905 Devrimi’nin simge adı Potemkin zırhlısının adını yaşatan merdivenleri çıkmaya ya da inmeye cesaretiniz yoksa funiküler yanı başınızda. Potemkin Merdivenleri’nden söz edip de ünlü sinemacı Sergei Eisenstein ve ölümsüz yapıtı Potemkin Zırhlısı’nı göz ardı etmek olmaz.

    Sergei Eisenstein

    Merdivenlerin başında kentin ilk belediye başkanı Fransız Richelieu’nun heykeli var. Aynı adlı ünlü Fransız kardinalinin soyundan olan Richelieu ete kemiğe bürünüp merdivenleri inecek gibi duruyor.

    İlk belediye başkanı Richelieu

    Biraz ötede yaşamının bir bölümünü burada geçirmiş ünlü Rus yazar Puşkin’in heykeli var. Puşkin Caddesi’ndeki Puşkin’in Odessa günlerini geçirdiği konut müzeye dönüştürülmüş. Puşkin Odessa’da da iz bırakmış.

    Puşkin Müzesi

    Arnavut kaldırımlı Daribasiskaya Caddesi Odessa’da korunmuş olan tarihsel dokuyu simgeleyen yerlerden birisi.

    Daribasiskaya Caddesi

    Kent Bahçesi ve yakın çevresi kentin önde gelen çekim merkezi konumunda. Gün batımı sonrasında ortaya çıkan renkli görüntüler görülmeye değer.

    Odessa’nın kurulduğu Bahçesaray Kalesi cılız bir Osmanlı yerleşimiymiş. Odessa’nın kurulmasıyla gölgede kalan Bahçesaray’daki son Osmanlı yapıları da Ruslarca ortadan kaldırılmış. Bu nedenle Osmanlı egemenliğinde kalmış Odessa’da Osmanlı ya da Türk izine rastlamak neredeyse olanaksız. Kent Bahçesi yakınındaki Kuman lokantası Odessa’daki Türk izine ilişkin biricik nazarlık gibi.

    Kuman lokantası

    Yabancı bir ülkede o ülkenin kentinde toplumu gözlemlemek ve toplumsal yapıyla ilgili ipuçları alabilmek için tren garları son derece verimli ortam oluşturur. Ukrayna’daki tren garı ziyaretimi Odesa’da gerçekleştirebildim. Elbette yanılmadım!

    Odessa Garı

    Garın yanındaki park başka pek çok yerde olduğu gibi kimsesizlerin, meteliksizlerin ve hatta berduşların barınağına dönüşmüş. Ama, kesinlikle bir güvenlik sorunu yok.

    Görkemli görünümüyle boy gösteren garın içine girince her yaştan ve her kesimden Ukraynalıyı görmeniz olası. Koşuşturma ve telaş hali hemen herkes için söz konusu burada. Ukrayna’da demiryolu taşımacılığı çarlık döneminden başlayarak Sovyet döneminde de geliştirilmiş. Toplam demiryolu uzunluğu 23 bin km. Türkiye’deki demiryolu uzunluğunun 10 bin km’ye bile erişemediğini anımsadığımızda Ukrayna’nın bu alandaki üstünlüğü daha iyi anlaşılabilir.

    ODESSA KATAKOMBLARI

    Odessa’nın en özgün yapısının gözlerden uzak şekilde yerin altında olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle birkaç saatimizi Katakomp gezisine ayırmakta ikileme düşmüyoruz. Kent dışına doğru bir köye 15-20 dakika yol aldıktan sonra kendi halinde sakin bir yerleşime ulaşıyoruz. Köy meydanına bakılırsa köyde yaşayanlar ya çok az ya da işinde gücünde. Ortam boş ve dingin.

    Köyün adı ÇATIŞMASIZ-KAVGASIZ anlamına gelen Nerubaiskoye. Çariçe II. Katerina zamanında çıkan Pugaçev İsyanı sonrasında başkaldıranlarla varılan antlaşmaya göndermede bulunmayı amaçlamışlar bu ad aracılığıyla.

    Bir kez daha Odessa’ya daha doğrusu gizli Odessa’ya giriyoruz bu köydeki giriş kapısından. Katakomp girişinde bölgenin yer yapısıyla ilgili bilgi veren kayaç katmanları özenli gözlerden kaçmıyor.

    Kayaçlar

    Odessa’nın kurulması buyruğunun II. Katerina tarafından verilmesiyle birlikte kent altındaki tünellerin de oluşumu başlamış. Yerin 15-30 metre altında yer alan bu yapay mağaralar şebekesinin toplam uzunluğu 2000 km’yi aşmaktaymış. Odessa yer üstünde yükselirken kireçtaşı çıkartılan yer altı boşalmış.

    Tünellerdeki sıcaklık ve nem koşulları şarap saklamak için son derece uygunmuş. Odessa’nın altına örülen mağaralar gezginlerin çekim merkezi olduğu için ekonomik getiri de sağlamaktaymış son yıllarda.

    Bu mağaralar Nazi işgali gören kentin Partizanlarca savunulması ve işgalcilere yönelik vurkaç eylemleri gerçekleştirilmesinde de çok işe yaramış. Buraları avuçlarının içi gibi iyi bilen Partizanlar vatan savunmasına bu mağaralar aracılığıyla paha biçilmez katkı sağlamışlar. Bugün de mağaralarda Partizanlardan kalma pek çok nesne, araç ve gereç o yılların anısının taze tutulmasını sağlıyor.

    Aylarca yeraltında gizlenen Partizanlar günyüzü görmekten yoksun kalmışlar. Yerüstüne çıktıklarında deri renklerinin güneş görmemekten ötürü açılması Nazileri kuşkulandırırmış. Belki de onların yeraltında uzun süre kalmışlıklarına ilişkin tek kuşku kaynağı bu olmuş.

    Katakomb önünde II. Dünya Savaşı Anıtı

    SHUSTOV KONYAK FABRİKASI/MÜZESİ

    Limanıyla ünlü Odessa uzunca süre Fransız konyağı dışalımı kapısı olmuş.1863’te üretime başlayan fabrikanın ürünleri 1900’deki Paris dünya sergisinde ödül kazanınca üretim artırılmış ve markalaşma başlamış.  Böylece Fransız konyağının üretildiği üzümlerin yetiştiği bölge koşullarına benzer koşullara sahip Odessa çevresindeki üzümlerden konyak üretilmeye başlamış.

    Konyak üzüm temelli bir içki. Başlangıçta fermente bir içki olan şarap damıtıldıktan sonra konyaklaşıyor. Başka deyişle yaşama şarap olarak başlayan bu içki ikinci yaşamında konyak adını alıyor.

    Bolşevik Devrimi’yle birlikte özel mülkiyet sona erdirilince Shustof ailesi de ülke dışına çıkmış. II. Dünya Savaşı’nda bölgeyi işgal eden Nazi bağlaşığı Romenler Shustof’daki pek çok ürünü kendi ülkelerine taşımışlar.

    Bu arada, savaş sırasında fabrika konyak ve şarap üretmese de kimyasal üretimi aracılığıyla ülke savunmasına katkıda bulunmayı sürdürmüş.

    Çan biçimli şişede tüketime sunulan Shustof konyağı dünya çapında tanınmışlığa erişmiş.

    İsteyenlere tadım eşliğinde fabrika gezisi de yaptırılıyor. Tarihsel ortamda konyak türleri tadılarak en hoşa gideni belirlenirken üretim aşamalarıyla ilgili bilgi edinimi de sağlanmış oluyor.

    Konyak meşeden yapılan fıçılarda bekletiliyor damıtma işleminden sonra. Fıçı yapımında çivi ya da benzeri gereç kullanılmıyormuş. Fıçı üretildikten ve bir  süre suda bekletildikten sonra sızdırırsa çöpe gidiyormuş.Konyağın pahalı bir içki olması  hem bu nedene hem de buharlaşma sonucu kayıplara bağlanıyor.

    Fıçılanmış konyaklar
    Şustov Müzesi girişi
    Türkiye’den epeyce ziyaretçi gelmiş anlaşılan.

    Özellikle depolama alanındaki keskin konyak kokusu alışık olmayanlar için rahatsız edici olabilir. Ancak, zararlı olmadığı da eklenmeli. Hatta, kimileri bu kokunun solunum yolları sağlığına yararlı olduğunu bile savlıyorlar.

    Daha fazla fotoğraf için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1ZKpRSw17R-wyCBu7_9X8giaUWXDalwzr

    https://drive.google.com/drive/folders/1kgNIvcfqJq6MkrAJj5JYzvP7tZduEFn9

    https://drive.google.com/drive/folders/1Jc4_ekoKUw2q-RzLwjpb50uX3KQeCfa-

    Ceyhun Balcı

    21.08.2019

  • Kiev başkent olmasının yanı sıra Ukrayna’nın 3 milyon nüfusuyla en kalabalık ve başat kenti. Adı kurucu 3 kardeşten biri olan Kyi’den geliyor. Kiev ülkedeki diğer kentlere göre tarihi de en eski ve köklü olanı. Ukraynalılara Rusya karşısında tarihsel altyapı sağlayacak denli eski bir kent.

    Sovyet dönemi boyunca da ülkenin önde gelen kentlerinden birisi olmuş.

    Dinyeper ırmağının yaşam verdiği kent bu ırmak tarafından iki yakaya ayrılmış. Doğu yakası daha canlı ve yoğun yerleşimli. İstanbul Boğazı’na yakın genişlikte bir ırmak olduğunu söylersek debisi ve oylumu hakkında fikir vermiş oluruz. Raylı sistemlere de geçit veren pek çok köprü iki yaka arasındaki bağlantıyı sağlıyor.

    Kiev’de Lviv’dekinden farklı olarak varaklı soğan kubbeli Ortodoks kiliselerinden bolca görülüyor.

    Kiev’de yerin üstü kadar yerin altı da son derece hareketli. Ellili yıllarda Sovyet döneminde yapılan Kiev Metrosu komünist dönemin ülkede ve Kiev’de bıraktığı derin izlerden birisi olarak göze çarpıyor. Moskova’daki kadar olmasa da kimi istasyonlar sanatsal yapıtlarla donatılmış.

    Kiev Metrosu

    Geniş meydanlar ve caddeler de Sovyet kalıtı olarak boy göstermekteler.

    Kiev’in geniş caddesi Kretschyak Bizans biçemli soğan kubbeli Ortodoks kiliseleriyle Stalinist yapıları yan yana barındırmasıyla da ilginç bir ortam sunmuş oluyor ziyaretçilere.

    Maidan’ın Krestchyak’la kesiştiği köşedeki postane de bir komünist dönem kalıtı olarak görkemli şekilde varlığını sürdürüyor.

    Kiev’de Postane
    Krestcyhak Caddesi

    Kiev’e girişte Kruşçev dönemi konutlarınca karşılanıyoruz. Tuğla duvarlı bu tip yapıları bundan böyle tüm Ukrayna kentlerinde görür görmez tanıyabileceğiz. Kruşçev küçük denebilecek bu konutların geçici olduğunu ve yaklaşık 20 yıl sonra Sovyetler yeterince güçlendikten sonra yeni dönemde çok daha görkemli konutların yapılacağından söz eder. Sovyetler gönence kavuşana dek geçici konut tipidir ona göre onun döneminde yapılan bu yapılar.

    Kruşçev konutları

    Kiev’in yeşilini, mavisini ve doğayla iç içeliğini tanımlamak için de Kiev’i 1966’da ziyaret eden ünlü Fransız devlet adamı Charles De Gaulle’ün sözlerini anımsamakta yarar var.

    “Kentlerin içine kondurulmuş yeşillikleri çok gördüm. Ama, yeşillikler içine kondurulmuş bir kenti ilk kez burada görüyorum”

    Charles de Gaulle

    Kiev, 2014’teki Turuncu Devrim’i izleyen dönemde özellikle Rusya’nın Kırım’ı Ukrayna toprağı olmaktan çıkartması ve ülkenin doğusunda da Rus yanlısı grupların denetimini desteklemesinden sonra “Komünizm’den Arınma” kararının Ukrayna’da uygulanmaya başlamasıyla bu etkinliğin en yoğun şekilde yaşandığı kent olma özelliğine de sahip.

    Maidan’daki Turuncu Devrim gösterileri Kiev’deki son Lenin heykelinin de devrilmesi sonucuna da yol açmış. Heykeller kaldırılsa da, orak-çekiçler yerlerinden indirilse de ve hatta hemen her şey Ukrayna bayrağı renklerine boyansa da Komünizm’den arınmak hiç de kolay değil gibi görünüyor. Kiev’deki komünist izler oldukça derin.

    Meydan’ın tam adı Maidan Nezalezhnosti (Bağımsızlık Meydanı).Kentin kalbi saptaması yanlış olmaz burası için. Olmazsa olmaz mekân AVM’nin yerin altına saklanmış olması da bir komünist alışkanlık mıdır diye sormadan edemiyor insan.

    Altın varaklı Bağımsızlık Anıtı Maidan’ın bir diğer önemli süsü olarak yükselmiş burada.

    Ukraynalaşmanın hız kazandığı Rus etkisinin olabildiğince silinmeye çalışıldığı günümüzde “Kiev mi, Kyiv mi” ikilemi de ortaya çıkmış oluyor. Ukraynalaşma gereğince Kyiv daha güçlü bir seçenek elbette.

    Kiev’in özerk olma hevesleri tarih boyunca çok çeşitli nedenlerle sonuca erişememiş. Rus imparatorluğunun yükselişte olduğu XVIII ve XIX. yüzyıllarda gönenci artan Kiev Küçük Rusya’nın önde gelen kenti olarak bu rolünü benimsemiş.

    Batu Han önderliğindeki Moğol akınlarından da etkilenen Kiev daha sonra Litvanya egemenliği altına girmiş. Moğol akınlarından bugüne kalan tek yapı Altın Kapı olarak adlandırılmış olan XIII. Yüzyıldan kalma sur kalıntısı. Ortada sur falan da kalmamış ama son surun olduğu yer anıtlaştırılmış demek daha doğru olur. Altın Kapı önünde diz çökmüş Bilge Yaroslav anıtı Peçenek saldırılarına karşı direnen hükümdarı betimlemiş.

    Altın Kapı

    Yakındaki Ulusal Opera da bir başka önemli Kiev mekânı. Diğer kentlerdeki gibi Kiev’deki opera yapısı da alabildiğine görkemli ve alımlı.

    Kiev Operası

    Azize Sofya Katedrali’nin de yer aldığı aynı adlı meydanda Kozak önderi Bohdan Khmelnitsky’nin atlı bronz heykeli yer alıyor. Bu tarihsel alanda kendisine yer bulan ve gözü tırmalayan yapı ise cam-çelik-beton üçlemesinden oluşan bir otel. Ne yazık ki Türk elinden çıkmış.

    Sofiaskaya Meydanı’nda dokuya aykırı bir otel.
    Bohdan Khmelnitsky Anıtı

    Ukrayna’daki kimlik arayışının bir başka yansımasına Avrupa Meydanı’nda rastlamak olası. Bugünlerde bu adla anılan meydana Sovyet döneminde de damgasını vurmuş olan Dinamo Kiev Stadı’nın girişi de açılıyor. Stada Sovyetler Birliği döneminin milli takım teknik direktörü Ukrayna kökenli Valeri Lobanovski’nin adı verilmiş. Yaşım elverdiği için anımsıyorum. Doksanlı yıllara doğru Lobanovski yönetimindeki Sovyetler Birliği 2000’li yılların takımı olarak gösterilmekteydi. Abartılı bir niteleme olsa da dünyada kabul gören bir görüştü. Sovyet dönemi hemen her şekilde yok sayılırken Lobanovski’nin bundan bağışık tutulması olsa olsa Ukraynalı oluşuyla açıklanabilir.

    Lobanovski Stadı (Dinamo Kiev)
    Ukrayna’da NATO tutkusu.

    Hem Ukraynalılar hem de yabancılar için önde gelen çekim merkezlerinden bir diğeri de Peçerska Lavra. Dinsel yapılar yerleşkesi olarak da adlandırılabilecek bu mekânda her yıl 500 bin dolayında Ortodoksun burada hacı olduğunu eklemekte yarar var.

    Peçerska Lavra girişinde buranın ruhuyla uyuşmayan bir nesne

    Yeraltındaki mağaralar nedeniyle Mağara Manastır olarak da bilinen Peçerska Lavra’nın tarihi Prens Valdimir’in Hıristiyanlığı kabul yıllarına dayanıyor. Hıristiyanlığın kabulü ile birlikte Yunanistan’daki Atos Dağı’ndan Kiev’e göçen Aziz Antonio 1051’de buraya yerleşmiş. Mağaralar da onun döneminden kalmış. Şakirdi Theodosius’un da katkılarıyla mağaraları geliştiren Aziz Antonio din adamlarının yaşamlarını yeraltında geçirmesi geleneğini başlatmış.

    Yeraltındaki küçük bir pencereden başka dışa açılan  girişi olmayan hücreler pek çok din adamını barındırmış. Burada yaşamını geçirmiş din adamlarının naaşları mumyalanmışçasına korunmuş. Bu durum mağaralardaki nem ve iklim koşullarından kaynaklanmış. Din adamları ise bu korunmayı azizlerin manevi gücüne bağlamış. Bugün de burayı gezerken bu mumyaları yakından görmeniz olası. Mağaraya girişte aydınlatma amaçlı olarak mum satın almanız zorunlu. Ayrıca, içeride fotoğraf çekimi de yasak.

    Kiev’deki bir sonraki durağımız Ana Vatan Savaşı Müzesi’ydi. Dinyeper kıyısında genişçe bir alana yerleşmiş müzenin yanı başındaki Ulusun Anası ya da Anavatan anlamına gelen Rodina Mat heykeli yükseliyor. Ellerindeki kılıç ile orak-çekiçli kalkan vatan savunmasını simgeliyor. Sovyet Ukraynasının Nazilere karşı utkusunu betimleyen görkemli bir heykel. Yüksekliği 102 metre olan heykelin ağırlığı ise 560 ton. Yapımı 1981’de Brejnev döneminde tamamlanmış.

    Rodina Mat
    Ana Vatan Savaşı Müzesi

    II. Dünya Savaşı’nı da olanca sıcaklığıyla yaşayan kent bu sırada nüfusunun yarısını yitirmiş. Savaşın kentte bıraktığı derin iz II. Dünya Savaşı Müzesi’nde yaşatılıyor günümüzde de. Bahçedeki Ukrayna renkleriyle boyalı tank ve müze girişindeki Ukrayna bayrakları Ukraynalaştırmanın bu mekândaki yansımaları olarak göze çarpıyor.

    Yerleşkede Meçhul Asker anıtının yanı sıra hiç sönmeyen ateş ve Anavatan Savaşı’nı betimleyen kabartmaları görmek de mümkün.

    Bahçedeki tanklardan birinin ve müze girişinin Ukrayna renkleriyle donatılmış olması son zamanların ürünü.

    Müzede sergilenen sayısız savaş araç gerecinin yanı sıra savaşta yaralanan ya da yaşamını yitirenlere ait pek çok nesne zaman tüneline girmiş gibi duyumsamanızı sağlıyor. Duygulanmamanız olası değil burada.

    Kurbanlara ilişkin görseller

    Müzedeki biri birinden etkileyici pek çok köşeden birini betimlemek kaçınılmaz. Uzunca bir masanın bir tarafına dizilmiş olan asker eşyalarının karşısına sıralanmış bardaklar Anavatan Savaşı’nda canlarını veren askerlerin şerefine anlamına geliyormuş. Ukrayna’da alkol tüketimi ve özellikle de votka gündelik yaşamda önemli yer tutuyor. Anıya saygıda da kendisine yer bulmakta güçlük çekmiyor bu ulusal içki.

    Mataralar ve kadehler…

    Bu müzedeki etkileyici bir diğer köşede Nazilerin toplama kamplarında katlettikleri kurbanlarından yapılma sabun ve yine kurbanlarının derilerinden üretilmiş eldivenler yer alıyor. II. Dünya Savaşı’ndan 75 yıl sonra aynı dehşeti yaşamamak ne mümkün!

    Sabun ve eldiven. İnsandan insan yapımı!
    Zafer köşesi

    Dolu dolu Kiev gününü Dinyeper tekne turuyla tamamlıyoruz. Irmaktaki adacıklar göz yanılsamasına yol açıyor. Gerçekteki eni İstanbul Boğazı’nınkine denkmiş Dinyeper’in. öğrendiğimize göre. De Gaulle’ün yeşile kondurulmuş kent nitelemesi Dinyeper’den bakıldığında daha iyi fark edilmiş oluyor. Denizden uzak Kiev’de belediye Dinyeper kıyılarında oluşturduğu plajlarla kentlinin deniz özlemini gidermeye çalışıyor.

    Dinyeper Plajı
    Kiev köprüleri

    Gün sonlanırken Kiev’in kalbine son bir bakış için rıhtıma yakın istasyondan metroyla Maidan’a yöneliyoruz. Metro yolculukları bir kenti ve kentliyi tanımanın kolay ve güvenilir yollarından biri. Orada varsılı da yoksulu da görmek olası.

    Kiev metrosu

    Kiev serüvenini Maidan’da sonlandırıyoruz.

    Kiev fotoğrafları için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1YJYlPj0DWsd3ehqGCC6AIHZEZDsizCOL

    20.08.2019

    Ceyhun Balcı

  • Bir haftalık Büyük Ukrayna turuna ülkenin batısındaki Lviv’den başlıyoruz. Uçağımızın teker koyduğu Lviv havalimanı 1256’da kenti kuran Galiçya Prensi Danilo Halitski’nin adını yaşatıyor.

    Danilo Halytski Havaalanı

    Lviv haritada Ukrayna sınırları içinde yer alan bir Galiçya kenti. Galiçya günümüzde Ukrayna, Polonya ve Romanya sınırları içinde kalan bölgenin adı. Osmanlı ordusu I. Dünya Savaşı’nda başka pek çok yer yanında ek cephe olan Galiçya’da da savaşmış. Bir dönem buralara egemen olmuş Türklerin Galiçya’ya son ayak basışı bu savaşta can vermek için olmuş.

    Galiçya

    Lviv sözcüğü Leo (aslan)’dan köken alıyor. Kentin kurucusu Galiçya Prensi Halitski savaş alanlarında eşsiz cesaretiyle dikkat çeken oğlu Leo’nun adını Lviv’de ölümsüzleştirmiş.

    Lviv Aslan’ı

    Lvivlilerin ülkeleri Ukrayna’dan çok Batı’ya bağlılıkları ve Batı’yla bütünleşme konusundaki tutkuları  öne çıkıyor. Lvivliler ülkenin geri kalan bölgelerinde yaşayanlara göre koyu milliyetçi olarak tanınıyorlar.

    Lviv kozmopolit yapısıyla da dikkat çeken bir Ukrayna kenti.

    Lviv başkenti Kiev’e Polonya’nın başkenti Varşova’dan daha uzak. Bu fiziksel gerçeğin toplumsal eğilimi belirlediğini söylemek yanlış olmaz. Lviv bugün Ukrayna kenti olsa da tarihte 350 yıl süreyle Polonya egemenliği altında kalmış. Katolikliğin başat mezhep olduğu anımsandığında Polonya’ya yakınlığın tarihsel kökleri anlaşılmış olur. Lviv’in silüetine Katolik ibadethanelerinin önemli katkısı olduğu gerçektir. Lviv’in I. Dünya Savaşı sonuna dek Avusturya-Macaristan etkisi altında kaldığı göz önüne alındığında eski kentteki yapılaşmanın biçem kaynağının kökeni algılanmış olur. Lviv, Polonya’nın paylaşıldığı XVIII. Yüzyıl son çeyreğinden başlayarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Galiçya-Lodomerya Krallığı’nın başkenti olmuş. Egemenliği sonlansa da Avusturya etkisinin derin izleri özellikle mimaride varlığını korumuş Lviv’de.

    Avusturya biçemli eski yapı

    Lviv’i gezmeye Svoboda Caddesi’nden başlıyoruz. İlk durağımız Opera. Lviv’de ve irili ufaklı pek çok Ukrayna kentinde opera ve tiyatro yapıları kentin en iyi yerinde konuşlandırılmış. Yanı sıra opera yapıları kentin en saygın binaları olmuş. Kural Lviv’de de bozulmamış.

    Lviv Operası

    Ukrayna’da hemen her kentte kentin en seçkin yerinde bir Taras Şevçenko heykeli görmek sizi şaşırtmasın. Ukraynalaştırmanın hız kazandığı bugünlerde Ukrayna milletinin var olmasında önemli katkısı olan Şevçenko bugünlerde bir başka değer ve anlam taşıyor Ukrayna’da.

    Ukraynalılık kavramının önde gelen adı Taras Şevçenko

    Şevçenko heykelinin yanı başındaki kabartmalı anıt Lviv tarihinin özeti niteliğinde.

    Lviv tarihi anıtı

    Polonyalı Adam Mickiewicz anıtı ile Lviv’in kurucusu Danilo’nun heykelleri yan yana. Mickiewicz bize yabancı değil. Polonya’daki 1848 devrim kalkışması sırasında Polonya dışına çıkmak zorunda kalmış. Osmanlı’ya sığınan Mickiewicz İstanbul’da yaşamış ve son nefesini İstanbul’da vermiş. Tarlabaşı’ındaki Sakızağacı sokakta adına düzenlenmiş bir anı evi bugün de varlığını sürdürüyor.

    Kentin bir başka çekim merkezi Rynok’a (Eski Meydan) varıyoruz. Tarihsel doku ve yapılar korunmuş. Meydanda kulesiyle birlikte Lviv’in silüetine katkıda bulunan Belediye yer alıyor.

    Rynok
    Rynok’ta Belediye Kulesi

    Lviv ve bir parçası olduğu Batı Ukrayna’da çoğunluğun tercihi olan dinsel mezhep Katoliklik olduğu için soğan kubbeli Ortodoks mabetlerine sık rastlanmıyor.

    Bir Ermeni Kilisesi’ne rastlıyoruz. Orada bulunduğumuz sırada ayin başlıyor. Ermenilerin girebildiği bölüm bomboş. Diğer yerler ise gezginlerin de etkisiyle kalabalık görünüyor. Cemaatsiz kilise Ermenistan devletince desteklenmekteymiş. Din bahane siyaset şahane anlayacağınız!

    Ermeni Kilisesi

    Lviv’in el yapımı çikolatalarıyla da ünlendiğini okuduğumuzda şaşırmıştık. Buraya gelince Avusturya etkisinin bu alanda da kendisini gösterdiğini anlamış olduk.

    Lviv Çikolataları

    Lviv’deki ikinci günümüzde yönümüzü kuzeydoğuya çeviriyoruz. Kiev yolunda 50-60 km ilerliyoruz.

    Şatolar yolunda…

    Bölgede yer alan biri birine yakın iki şatoyu görme olanağı sunuyor bu kısa yolculuk bizlere.

    İlk durağımız Pıdhırsti Şatosu. Polonya-Litvanya egemenliği döneminde 1635-40 yıllarında Hetman Koniecpolski döneminde yapılmış. Şimdilerde geçmişteki görkeminden pek az iz kalmış olsa  da zamanında bölgeye egemnlerin güç gösterisi amaçladığına kuşku yok bu şato aracılığıyla. Çepeçevre su hendekleri şatonun savunma amaçı olarak da yapıldığını düşündürüyor. Konieckowski’nin günümüzün Viagrasına eşdeğer “Shpanski mushky” aldıktan sonra öldüğü yazılı kimi kaynaklarda. Çeşitli dönemlerde hetmanların tercihi gereği inişli çıkışlı dönemler geçirmiş şato.

    Pıdhırsti Şatosu

    Çatısında yer alan ve dünyayı sırtlamış Atlas şatonun geri kalanıyla karşılaştırıldığında yıllara meydan okurcasına yıpranmamış bir görünüm sunuyor.

    Son olarak Sovyet döneminde hastane olarak değerlendirilen şato 1956 yangını sonrasında bütünüyle kullanım dışı kalmış.

    Şatonun terasından uçsuz bucaksız Galiçya ovasına göz atmayı unutmuyoruz.

    Panoramik Galiçya Ovası

    Şato sonraki yıllarda pek çok ünlü filmde set olarak kullanılmış.

    Şatonun karşısındaki St Joseph Katolik Kilisesi de ayakta kalmakla birlikte yapımından bu yana geçen yaklaşık 200 yılın derin izlerini taşıdığı görülüyor.

    St Joseph Katolik Kilisesi

    İkinci durağımız  Oles’ko şatosu. Oles’ko şatosu yükselti yoksulu Ukrayna’nın bu bölgesinde her nasılsa var olabilmiş bir tepenin üzerine yapılmış. Öncekine göre Oles’ko daha eski tarihli bir yapı. XIII. Yüzyılda Haliych-Volinya prensliği döneminde yapılmı. XV. Yüzyılda Polonya-Litvanya egemenliği altına girmiş.

    Oles’ko şatosu

    Girişteki tek parça heykel Sovyet döneminden kalma.

    XVI-XVII yüzyıl sonlarında ise eski şato bölge egemeninin konutuna dönüştürülmüş.

    Şatonun bizim tarihimiz açısından önem taşıyan özelliği ise Polonya Kralı III. Jan Sobieski’nin doğduğu yer olması. Osmanlı’nın 1683’teki II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlığa uğratılmasında önemli rolü olan III. Jan Sobieski yalnız ülkesinde değil Avrupa’nın bütününde saygınlığı olan bir kişilik.

    III. Jan Sobieski

    Kozak önderi Bohdan Kmelnitsky’ye gençlik yılarında ev sahipliği yapmış olması bakımından da önem taşıyan bir yerdeyiz.

    II. Viyana Kuşatması’nın yöneten Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ele geçirilen otağı da uzun süre burada korunmuş.

    XIX. yüzyıl boyunca çürümeye terk edine şato 1975’te müzeye dönüştürülmek üzere düzenlenmiş.

    OLES’KO Şatosu yazıtı

    Şato turundan sonra yeniden Lviv’e dönüyoruz. Sokakların canlılığı ve hareketliliği dikkat çekiyor. Özellikle, eski kentin korunmuşluğu biz Türklerin çok da alışık olmadığı bir durum.

    Lviv’de bitpazarı.

    Eczacılık Müzesi Lviv’in ilgi çeken noktalarından bir diğeri. Geleneksel ilâç yapım yöntemleri ve buna ilişkin sayısız araç, gereç korunarak ve düzenlenerek oluşturulmuş bu müze. Bu arada tıp dünyasının babaları da unutulmamış. Onlar da sonsuz uykularını müzede sürdürür gibiler.

    Eczacılık Müzesi

    Geçmişte pek çok hastalığın sağaltımında şaraptan yarar umulduğu için bu yönteme de yer ayrılmış müzede. Pahalı bir tedavi yöntemi olarak doğallıkla varlıklı kimselerin tercihi olabilmiş bu tedavi.

    Hemen her gezide pek çok kişi çevresine ve belki de yükseklere bakarken ben gözlerimi yerden ayıramam. Özgün rögar kapağı yakalama ve fotoğraflama merakımdır bunun nedeni.

    Lviv’de görülecek yer çok ama zaman kısıtlı.

    Kraliyet Cephaneliği’ne ayırıyoruz sınırlı zamanımızın geri kalanını. Kralın gözetiminde yapıldığı için bu adı taşıyor. Yaklaşık 300 yıllık geçmişi var. Daha çok bölgede kullanılmış savaş gereçleri sergilenmekte olsa da, Japon savaş araçlarına rastlamak şaşırtıcı.

    Avrupalıların canı daha mı tatlı olduğu için bilinmez! Türk zırhları yaralanmalara karşı daha az korumalı ancak savaşçıya daha fazla devinim olanağı veriyor. Avrupalılarınki daha koruyucu olmakla birlikte savaşçının hareket yeteneğini ileri derecede kısıtlayıcı özellikte.

    Günün sonunda rastladığımız bir bit pazarında kitapların çokluğu dikkatimizi çekiyor.

    İki günlük Lviv serüveninin sonuna geldik. Biraz daha zaman olsaydı dedirten bir kentti doğrusu.

    Bir gün önce şatolar turu için 70 km kadar ilerlediğimiz yoldayız. Önce kuzeye sonra doğuya yöneliyoruz. Kiev’e 600 km kadar uzaktayız. Günümüz yolda geçecek. Tabak gibi Ukrayna’nın yeşil ovalarında kimi zaman akmıyormuş gibi görünen ırmaklarla arkadaşlık ederek ilerliyoruz.

    Rivne yolunda…

    İlk durağımız Rivne.

    Haritadaki önemsiz duruşu Rivne’nin çoğu zaman göz ardı edilmesi sonucuna yol açmaktaymış. Bunun tersine Rivne 250 bin nüfuslu canlı bir kent görünümü sunuyor ondan ilgisini eksik etmeyen ziyaretçilerine.  Lviv’e 3 saat uzaklıktaki Rivne Sovyet döneminde yapılmış olan demiryolları ile ülkenin diğer bölgelerine bağlanmış. Rivne konumuyla uyumlu şekilde bir Batı Ukrayna kenti.

    Hem Polonya hem Rusya işagllerini yaşamış olan Rivne Hitler tarafından işgal edilmiş Ukrayna’nın başkenti yapılmış.

    Silinmesi güç bir Sovyet izi olarak Rivne’de de kentin en alımlı ve görkemli yapısı opera ve tiyatro binası. Geniş caddeler ve meydanlarla troleybüsler de Sovyet kalıtları olarak varlıklarını sürdürmekteler bu küçük ama şirin kentte.

    Rivne operası
    Taras Şevçenko Anıtı

    AVM çılgınlığı Rivne’de de kendisini göstermiş. Kentin orta yerine kondurulan bir AVM kentin sefasını sürer gibi. Bu AVM’nin hemen arkasında bir gölcük ve onun çevresinde düzenlenmiş bir park yer alıyor. Parkı süsleyen metal heykeller de görülmeye değer bir görüntü oluşturmuşlar.

    Rivne’de de II. Dünya Savaşı’nı yaşamış diğer kentlerde olduğu gibi bu savaşta yaşamını yitirenlerin anısına heykeller ve bu savaşı unutturmamayı amaçlayan başkaca nesneleri bolca görmek olası.

    Rivne’de II. Dünya Savaşı Anıtı
    Rivne’nin kuruluşunun 700. yılı anısına …

    Ana cadde üzerinde  Ortodokslara özgü tipik soğan kubbeli Kutsal Diriliş Kilisesi yer alıyor. Sovyet döneminde neredeyse yeraltına inmiş olan kiliseler 1991 sonrasında canlandırılmışlar. Verilen aranın da etkisiyle her birisi çok daha görkemli ve alımlı bir görünüme kavuşturulmuş.

    Kutsal Diriliş Kilisesi

    Bugünkü yolculuğumuz Kiev’de sonlanacak olacak. Önümüzde epey yol olduğu için yolcu yolunda gerek diyerek doğuya doğru ilerlemeyi sürdürüyoruz. Başkente yaklaştıkça artan trafikle birlikte yol niteliği de artıyor.

  • Kiev’den Odesa’ya giderken yakınından geçmiştik. Uman’ın. Ukrayna’nın orta yerinde adı orta doğuyu çağrıştıran kendi halinde 100 bine yakın nüfuslu ilçe irisine Odesa’dan Vinnitsiya’ya geçerken uğradık.

    Böylesi sıradan görünen bir yerleşimde ne işimiz olabilirdi? Ya da burası ne özelliğiyle gezginleri kendisine çekebilirdi?

    Çok geçmeden sorular yanıtını buldu!

    Uman ilçe merkezine girip de bir süre ilerledikten sonra kendimizi İsrail’de bulmuş gibi olduk.

    Sağımız solumuz, önümüz arkamız İbranice yazılarla donatılmıştı. Lüle saçlı, özgün giyimli Museviler de sayıca çok olmasalar da eksik değillerdi.

    Uman’da tipik dış görünümüyle bir Musevi.

    Meğer Ukrayna’nın ortasında nokta gibi duran bu ilçe dünya ölçeğinde çalışmalar yapan Musevi dayanışma örgütlerinin ilgi ve koruması altındaymış. Oluşturulan fonlar aracılığıyla Uman’ın geçmişte olduğu gibi yine Yahudilik açısından önemli bir yere dönüştürülmesi amaçlanmaktaymış. Konaklama amaçlı yapıların çokluğu dikkat çekiciydi. Deyim yerindeyse Uman’da bir Yahudi gettosu oluşturulması doğrultusunda çalışılmış.

    Uman II. Dünya Savaşı sırasında 1941-1944 yılları arasında Nazi işgali de görmüş.

    Uman’ı Yahudilik açısından bu denli çekici kılan özellikse Hasidizm akımının kurucusu Rabbi Nachman’ın (1772) doğum yeri oluşu. Yirmi bin Yahudi Nazilerden çok önce 1768’de Uman’da Polonyalılarca katledilmiş. Genç yaşta tüberkülozdan yaşamını yitiren Rabbi Nachman bu katliam kurbanlarıyla yan yana uyumaktaymış Uman’da.

    Özellikle Belarus, Litvanya ve Polonya’dan pek çok Yahudi Nachman’ın gömütünü ziyaret ederek Hacı olmuş burada.

    İkinci Dünya Savaşı sırasında kesintiye uğrayan hac ziyaretleri savaşın hemen ardından yeniden başlamış. Sovyet dönemindeki kısıtlamalar bu eylemin yeraltına inmesi sonucunu doğurmuş.

    Sovyet sonrası dönemde canlanan Hac nedeniyle son yıllarda Uman’a gelenlerin sayısı on binlerle ifade edilir olmuş.

    Hiç umulmadık bir yerde şaşırmak, iyi ki burada bulunmuşum dedirten bir gerekçeyle karşılaşmak gezginin yazgısı olmalı!

    Hacılar arasında uyuşturucu kullanımının yaygınlığı da bir başka ilginç not olsa gerek. Hacılar arasındaki uyuşturucu ve alkol bağımlılığı Ukraynalı kaba milliyetçilerin örgütü olan SVOBODA’yı da tepki göstermeye zorlamış.

    Ceyhun Balcı

    19.08.2019

  • Olabildiğince televizyon seyretmekten kaçınırım. Türkiye’de adına medya denilen müsveddeleri izlememek en iyisi. Güvenlik kameralarına takılan, kaza, şiddet vb görüntüler haberciliğin yapılamadığı koşullarda sözde medyanın önde gelen haber malzemesi olup çıktı.

    Kurban Bayramı bu malzemeyi çeşitlendiren işlev görüyor. Özellikle, Kurban Bayramı süresince görsel medyadan uzak durmak iyi olmaktan öte zorunlu!

    Kurban kesmek bir ibadet sayılıyor ülkenin yarısınca. Geri kalan yarısı ise tatil uzatılmadı diye karalar bağlamakta. Bir ülkenin ortasından bölünmesi bu değilse nedir?

    Gelenekler, görenekler, adetler ve örf insanlık tarihinin öğeleri. Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşmış sayısız uygulama var. Kimileri sıradan gerekçelerle varlığını sürdürürken kurban kesmek dinselliğin sağlam zırhı eşliğinde kendisine yaşam alanı bulmayı sürdürüyor.

    Kuşkusuz varlığını sürdürebilir. Ama, bu denli göstere göstere ve görgüsüzce; ve de vahşice varlığını korumalı mı?

    Görselliğin gün geçtikçe yaşamımıza daha fazla girdiği son dönemlerde hayvanların insana ve özellikle de yavrusuna davranışına ilişkin sayısız görüntü izlemiş olmalıyızdır. Olağanüstü duyarlılık, şefkat ve özen diğer türlerin insan yavrusuna yönelik değişmez yaklaşımıdır.

    Ya insanın kendisi dışındaki türlerin yavrularına yaklaşımı! Kurban bayramı süresince buna ilişkin sayısız ve sınır tanımaz davranış örneğini utanç içinde izlemek zorunda kalıyoruz.

    Korkulu anlar yaşatan dana mı yoksa insan mı? Kendinizi hayvan dostumuzun yerine koyarsanız yanıtı bulursunuz!

    Kaz Dağları’nda ağaç katliamı yapmakla hayvanlara kurban adı altında eziyet etmenin arasındaki fark nedir?

    İnsanlığın uzak geçmişten bu yana uyguladığı gelenek, görenek, örf ve adetler toplumun sağlığı hakkında da fikir verir yakından incelendiğinde. Gelenek, görenek, örf ve adetleri değerlendirirken ölçüt açık ve yalın olmalı! Çağa ve güncel yaşama, günümüzde geçerli olan evrensel yargılara uyanlar korunduğu, diğerlerinden vazgeçildiği oranda sağlıklı olabilir bir toplum.

    Hayvan hakları yasalarının çıkartıldığı, iklim değişikliği kaygıları karşısında doğayı korumanın yasalarla ve vicdanlarla güvence alındığı çağda ülkemizde ortaya çıkan kurban kesme ritüelleri tekil olsalar bile HASTA TOPLUM tanısının konulmasına yeter de artar!

    Dünyanın öbür ucuyla görüntülü konuşabilmek, akıllı evlerde yaşamak, son model yapay zekâlı otomobiller kullanabilmek SAĞLIKLI TOPLUM olmaya yetmiyor. Bütün bu olanakları kullanan birisi kendisi dışındaki bir türe eziyete ve şiddete varan bir inanç gereğini yerine getirmeye kalkıştığında HASTA TOPLUM’un HASTA BİREYİ oluveriyor.

    Hemen her gün ve özellikle de her kurban bayramında gözlerimizin önüne serilen ve pek çoğumuzu utanca sürükleyen görüntüler yaşamımızdan silindiği gün bayramlar kutlu olacak…

    Hayvan dostlarımızdan özür dileyerek…

  • Slav ülkelerine ilgimiz uzun yıllardır bu ülkelerden biri olan Ukrayna’da yaşamakta olan dostumuz Deniz Berktay’ın rehberliği birleşince bu yılki kültür rotamız Ukrayna oldu.

    Ukrayna rotamız

    Pek çok kişide farklı çağrışımlara yol açabilen komşu kapısı yakınlığındaki Ukrayna’da kültürel, tarihsel ve doğal bakımdan derinlikli bir hafta geçirdik. Pişman olmak şöyle dursun seçimimizin doğruluğundan ötürü gururlandık.

    Ukrayna yüzölçümü bakımından Avrupa’nın Rusya ve Türkiye’yi izleyen büyük ülkesi.Altı yüz bin km2’lik yüzölçümü Türkiye’ninkinin 4/5’ine karşılık geliyor. Nüfusu ise 45 milyon ve bizim yarımız kadar.

    Sovyetlerin tarih sahnesinden indiği 1991’den bu yana bağımsız olan Ukrayna Sovyetler Birliği’nin Rusya ve Belarus’la birlikte kurucu cumhuriyeti olarak ayrıcalıklı yere sahip olmuş.

    Tarihte Kıpçak Bozkırı (Deşti Kıpçak) olarak da bilinen coğrafyada yer alan Ukrayna aynı zamanda eski bir Türk yurdu.

    Deşti Kıpçak

    Bunca ayrıcalığa ve bir bakıma üstünlüğe sahip Ukrayna günümüzde bocalayan, yerini ve konumunu bulmaya çalışan görünümde.

    Beş yıldır Rusya toprağı olan Kırım yarımadası ve ülkenin batı ucundaki Karpatlar bir yana bırakıldığında tek bir yükseltisi olmayan tabak gibi düz bir ülke Ukrayna. Verimli ovaları ve varsıl su kaynaklarıyla Ukrayna her şeyden önce bir tarım ülkesi. “Avrupa’nın Ekmek Sepeti” unvanı da bu rolünü doğruluyor. Verimli kara toprağına ÇERNOZEM deniyor. Hitler’in Nazi işgali sırasında bu verimli toprağı vagonlarla Almanya’ya taşıttığı da söyleniyor. Tahıl üretimindeki öndeliği bayrağına da yansımış Ukrayna’nın. Alttaki sarı şerit tahılı simgeliyor. Üstteki mavi şerit ise gökyüzü aracılığıyla barış anlamına geliyor.

    Ukrayna ovalarında göz alabildiğine uzanan gündöndü tarlaları.

    Pek çok ırmağından en büyüğü olan Dinyeper Ukrayna’nın can damarı gibi işlev  görüyor.

    Dinyeper. Ukrayna ırmakları düzlükte akmaları nedeniyle durgun bir görüntü veriyor.

    Ülkedeki etnik dağılımın % 80’ine yakınını Ukraynalılar oluştururken, % 15’i aşan Rus dikkat çekici. Geriye kalan % 5’i ise Polonyalılar, Romenler, Moldovalılar, Macarlar, tatarlar, Yahudiler, Belaruslar, Yunanlar, Ermeniler ve Romanlar oluşturuyor.

    Ülkenin batısında Katolik mezhebi yaygınken orta ve doğu kesimlerinde Ortodoksluk belirgin şekilde öne çıkıyor.

    Soğan kubbeli altın varaklı Ortodoks kilisesi
    Katolik Katedrali

    Düne kadar Ukrayna toprağı olan Kırım günümüzde Ukraynalıların gidebildiği bir coğrafya olmaktan çıkmış. Beş yıl önceki Turuncu Devrim’i izleyerek Kırım’ın kaybını ülkenin doğusunun resmen değilse de fiilen kaybı izlemiş. Ağır sanayinin ve kömür madenlerinin bulunduğu Doğu Ukrayna bugün çatışmaların ve Rus ayrılıkçılığının hareket alanı konumunda. Büyük Ukrayna turu yapmış olsak da yukarıda andığımız nedenle ülkenin ikinci kalabalık kenti olan Harkov’un da yer aldığı Doğu Ukrayna rotamızın dışında kalmış oldu.

    Rusya, Belarus, Macaristan, Slovakya, Romanya ve Moldova kara komşularını oluşturmakta. Ukrayna güneyde Karadeniz ve Azak Denizi boyunca uzanan 2700 km’yi aşan bir kıyı şeridine sahip.  

    Bu durumda batıdaki Lviv kentinden başlayan Ukrayna turumuz saat yönünde bir yol izleyerek Rivne, Kiev, Uman, Odesa, Vinnitsya, Ternopol kentlerini kat ederek başlangıç noktası olan Lviv’de sonlandı.

    Ukrayna içinde yaklaşık 2000 kilometre yol almış olduk. Yorucu yanları olsa da çevrenin ve ortamın yakından gözlemlenebilmesi avantajı yakalanmış oldu.

    Ukrayna’da demiryolları Türkiye’nin tersine çok daha gelişmiş durumda. Karayolları ise Türkiye’den oldukça geride. Ülke henüz otoyolla tanışmış değil. Çift yol mevcut en iyi karayolu olanağı.

    Buna karşılık Ukrayna’da trafiğe çıkan motorlu taşıt sürücüleri ile yayalar Türkiye’dekiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir duyarlılık ve kuralcılık duygusu içindeler. Kurallara ve özellikle de yayaya saygı her şeyin önünde.

    Avrasya birleşimindeki kavşak noktası olma özelliği Ukrayna’ya yarardan çok zarar getirmiş. Batılıların özendirmesiyle Rusya’yla giriştiği çatışma şimdilik Kırım’ın yitirilmesine yol açmış durumda. Ülkenin doğusundaki çatışmalar sürmekte. Ekonomik kayıplar ise ayrı bir hesabın konusu olacak denli büyük.

    Tur otobüsümüzün ön camındaki birleşik Ukrayna ve AB bayrağı ile Kiev’in ana meydanlarından birine konmuş olan NATO anıtı ve yazıtı Ukrayna’ya egemen ruh halini yansıtması bakımından anlamlı geldi bize. Hem AB hem de NATO’ya üye olmayan ama bu iki örgüte de tutkuyla bağlı olan Ukrayna’nın Batıcılık aşkı böylelikle dışa vurulmuştu belli ki.

    AB Üyesi olmayan Ukrayna’nın AB tutkusu.
    NATO üyesi olmayan Ukrayna’nın NATO aşkı

    Ukrayna Sovyetlerin yıkılması sonrasında bağımsızlıkla birlikte yeni bir tarih yazımı gereksinimiyle karşı karşıya kalmış. Özellikle, 2015’ten sonra Rusya’yla olan çatışma süreci ve Kırım’ın yitirilmesi bu gereksinimi kaçınılmaz şekilde ivedileştirmiş.

    Ruslarla olan yakınlık ve köken birliği farklı bir tarih yazımının önde gelen zorluklarından birisi olmuş. Bu arada, Kiev’in knezlik döneminde gösterdiği öncülük Ukraynalıların can simidi olmuş. Buradan yola çıkılarak uzak tarihsel geçmişin yazımında Ukrayna başatlığı yansıtılmak istenmiş.

    İş yakın tarihi yazmaya gelince güçlüklerin biri diğerini izlemiş. Özellikle Sovyet dönemine ilişkin algı 2015’ten bu yana yürürlükte olan Komünizmden Arınma sürecinde gülünç ve düşündürücü uygulamaların sahne alması sonucunu doğurmuş. Ukraynalılaştırma son dönemin tipik eğilimi olarak öne çıkmış. Ortadan kaldırılan orak-çekiçler, Lenin, Stalin heykelleri ilk akla gelenler.

    Kiev Metrosu
    Kiev’de görkemli bir metro istasyonu
    Moskova’dakiler kadar olmasa da Kiev metro istasyonları da sanatsal yapıtlarla donatılmış

    Paleolitik Ukrayna’da insanın var olduğu, pek çok buluntuyla kanıtlanmış durumda.

    İzleyen dönemlerde Ukrayna’da derin iz bıraka toplumların başında İskitler geliyor. Bölgeye KURGAN adıyla anılan ölü gömme yöntemlerini bırakan İskitlere ilişkin bu özgün yapılara Ukrayna’nın belirli bölgelerinde rastlanabilmekteymiş.

    İskitler tarih Ukrayna egemenliklerini önce Sarmatlara ve daha sonra da MS VI-VII. Yüzyıllarda Bizanslılara bırakmışlar.

    Ukrayna’nın bugünkü başat etnisitesi olan Doğu Slavları da bu dönemde bölgeye yerleşmeye başlamışlar. Tarım, hayvancılık, bal ve balmumu üretiminde ustalaşan Slavların o tarihlerde başlayan egemenlikleri kesintiye uğrayan dönemler söz konusu olsa da bugüne erişmiş.

    Ortaçağ’da da varlığını sürdüren Slavlar bir yandan Vikinglerle diğer yandan da Hazarlarla mücadele etmek durumunda kalmışlar.

    Kiev’de Prens Oleg’in IX. Yüzyılın ikinci yarısında tarih sahnesine çıkmasıyla bugün de sahiplenilen Ukrayna geçmişi oluşmaya başlamış denebilir. Güncel Ukrayna tarih söylemine göre Kiev Knezliği Moskova’dan da önce var olmuştur. Dolayısı ile bölgedeki Slav varlığının ete kemiğe bürünmüş ilk halidir.

    Oleg’le başlayan serüven Vladimir’le boyut değiştirir ve Slavlar Hıristiyanlığı seçerler din olarak. O dönemlerde sık rastlanan bir uygulamayla Vladimir’e kızını veren Bizans imparatoru beraberinde dinini de verir Slavlara.

    Bölgede yaşayan bir Türk soylu halk olan Peçenekler (Kumanlar) ticareti ve dengeyi bozan saldırılarda bulunsalar da Slav varlığı ayakta kalmayı sürdürür. Kumanlardan geriye bugün Odesa’da onların adını taşıyan ve geleneksel yemekler sunan bir aşevi kalmış. Belki başka kalıtlar da vardır onlara ilişkin ama bizim gördüğümüz buydu diyelim!

    Vladimir’in ardından tahta çıkan oğlu “Bilge” namlı Yaroslav namına uygun şekilde geliştirmiş ülkesini. Evlatlarını çevresindeki güçlü ülkelerin hükümdar ya da hükümdar adaylarıyla evlendirerek bölgesel bütünleşmeyi sağlamış.

    Moğol dönemi Kiev Knezliği’nin sonu anlamına gelmiş 1240 yılında. Slavlar Altınordu adı altında 250 yıl süren bu egemenliğe Tatar Boyunduruğu adını vermişler. Bu süreç Kiev’de bir yüzyıldan daha kısa sürmüş. Bölgeyi kolonize etmeyen Moğollar yerel değerlere saygıyı eksik etmemişler.

    Moğol dönemini Galiçya ve Volinya prenslikleri adı altında Litvanya egemenliği izlemiş. Galiçya’daki Litvanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu izlerini bugün de gözlemlemek olası.

    Ukrayna’da bugün de izlenebilen derin izler Rusya İmparatorluğu kaynaklıdır.  Özellikle Çariçe II. Katerina Küçük Rusya olarak da adlandırılan bölgeye yayılımı belirginleştirmesiyle tanınır.  

    Bölgedeki Osmanlı egemenliği Kırım yarımadası ve Podolya ile sınırlı kalmış. Osmanlı’nın bölgeye son kez ayak basışı I. Dünya Savaşı sırasında Galiçya cephesine asker göndermesiyle olmuş.

    Ukrayna tarihindeki ikonik topluluk olan Kozaklar unutulmamalı!
    Ünlü Kozak hetmanı (önderi) Bohdan Kmelnitsky Ukrayna’da dolaşımda olan 5 Grivna’lık banknotta yaşatılıyor. 1 TL 4.5 UAH (Ukrayna Grivnası)’ye karşılık geliyor.

    Kameniçe, Hotin ve Podolya adlarıyla pek çoğumuz tarih derslerinden tanışık olabiliriz.

    Bolşevik Devrimi’yle birlikte suların durulmadığı bugünkü Ukrayna toprakları 4 yıl süren Kızılordu-Beyaz Ordu savaşına sahne olmuş.

    Ukrayna daha önce de değinildiği gibi Sovyetler Birliği’nin kurucu cumhuriyetlerinden birisi olarak hep ayrıcalıklı bir yere ve konuma sahip olmuş.

    İkinci Dünya Savaşı’nı da olanca ağırlığıyla yaşayan Ukrayna izleyen dönemde biraz olsun rahata erecekken bu kez de sosyalizm uygulamalarının rahatsızlığı baş göstermiş.

    1991’deki Sovyet çöküşü sonrası kazanılan bağımsızlık da Ukrayna’da rahat yüzü görülmesine yetmemiş.

    Beş yıl önceki Batı destekli Turuncu Devrim sonrasında ülkenin önemli parçası olan Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi Ukrayna tarihinde yeni bir sayfanın açılması anlamına gelmiş.

    Komünizmden arınma olarak da adlandırılan bu yeni dönemde duygular aklın önüne geçmiş. Rusya’ya yönelik olarak kabaran öfke yakın tarihe ilişkin her türlü gerçeğin ve yaşanmışlığın yok sayılması sürecinin başlamasına yol açmış.

    II. Dünya Savaşı Müzesi’nde Ukraynalaştırma örneği
    II. Dünya Savaşı Müzesi’nde Ukraynalaştırılmayı bekleyen önceki dönem nesneleri
    Sosyalizm dönemi eseri metroda Ukraynalaştırılmış vagon

    Komünizmden arınmada hemen her şeyin Ukrayna bayrağı renklerine boyanması başka deyişle Ukraynalaştırma önde gelen uygulama olmuş. Metro vagonlarının, başkaca her türlü taşıtın ve ortamdaki nesnelerin bu yolla Ukraynalaştırılması hiç kuşkusuz başarılmış. Ancak, komünist dönemin yıkılmaz anıtları niteliğindeki metro istasyonlarından, yer üstündeki geniş cadde ve meydanlara varıncaya kadar başka pek çok yerden komünizmin izlerini silmek için daha epeyce uğraşmak gerekeceği de muhakkak!

    Kiev Taras Schevchenko Üniversitesi

    Ukrayna’nın tarihi yeniden yazmada dört elle sarıldıkları değer ise bir yazar. hemen her kentte heykeline ya da adını taşıyan bir meydan ya da caddeye rastlamak olası. Taras Schevchenko. Şair olan Schevchenko günümüzde de ülkenin resmi dili olan Ukraynacanın yaratıcısı olarak kabul ediliyor. Asker ya da sivil bir Ukraynalının Ukrayna tarihi yazmada öne çıkartılamamış olması Taras Schevckenko’ya odaklanılması sonucuna yol açmış.

    Ukrayna’ya ilişkin bir önemli izlenimimiz ülkenin BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ üzerine oldu. Doğudaki Donetzk, Luhansk ve Harkov’a neredeyse gidilemiyor. En azından yabancıların Ukrayna turu programlarına eklenemiyor. Kırım Ukrayna toprağı olmaktan çıkmış durumda.

    Gidilebilen kentlerden Lviv, Kiev ve Odesa’da ise farklı eğilimler söz konusu. Batı coğrafi konumuyla uyumlu olarak Batıcı eğilimde. Kiev ülkenin tarihsel sıfır noktası olma savında. Odesa ise ben her ikisinden de farklıyım. Kendime özgüyüm diyen bir kent.

    Ukrayna yeni olmayan tarihine karşın MİLLETLEŞME bakımından sıkıntılar yaşayan, bu sıkıntıları aşmaya çabalayan ama sokakta izleyebildiğimiz kadarı ile bireyleri sakin ve hoşgörülü görünen bir ülke.