Sevr’in üzerimizdeki etkisi her nedense bir haritadan ibarettir. Kuşkusuz son derece önemlidir bu harita! Bin yıllık yurtlarında Türklerin Anadolu’nun orta yerine sıkıştırılmaları tarihsel önemde bir kırılma noktasıdır.

    Yine her nedense Türk tarihinin önemli dönüm noktası sayılması gereken Sevr’le ilgili bir haritadan başka kapsamlı bir belge en azından ortalıklarda dolaştırılmamaktadır. İletişimin bir tuşa basma kolaylığına indirgendiği günümüzde bile bunun yapılmıyor oluşu şaşırmaya değer bir durum olsa gerektir.

    161 sayfa, 433 maddeden oluşan Sevr Antlaşması’nın İngilizce sürümü

    Ancak, Sevr yalnızca bir toprak ve harita sorunu olmanın çok ötesinde bir anlama sahiptir. İşin bu yanı kavranmadığı ve özümsenmediği içindir ki; hemen her yıl Lozan Antlaşması yıldönümleri beylik sözlerle geçiştirilmiştir. Bu sıradanlığın son yıllarda yerini Lozan üzerinde kümelenen koyu kuşku bulutlarına bıraktığını biraz şaşırarak ve daha çok da üzülerek izliyoruz.

    Lozan’ın değeri ancak Sevr iyi anlaşıldığında bilinebilecektir.

    Bugün 102. yaşını sürmekte olan gerçek bir Cumhuriyet aydını Cahit Kayra da bu düşüncede olmalı! Bundan 20 yıl kadar önce kendi uzmanlık alanında olmasa da “Sevr Dosyası” adlı yapıtıyla dağarcığımıza katkıda bulunma gereği duymuş. 1997 basımı Sevr Dosyası’nı bir sahaftan edindim. Cumhuriyet çınarı Cahit Kayra’nın ne büyük bir iş yaptığını kitabı okuyunca daha iyi anlamış oldum.

    Son yıllarda Lozan’ın hedef tahtasına konmasını kanıksamış gibiyiz. Ülkemiz yönetimine egemen olan gerici ve kör Osmanlıcı anlayışın bu gelişmedeki payı kuşkusuz yadsınamaz. Bu anlayıştan kaynaklı kara propagandanın farklı kesimleri de etkisi altına aldığı gerçektir.

    Lozan’ı başarısız saymak ancak Sevr’i bilmemekle ya da göz ardı etmekle olasıdır. Dolayısı ile Lozan’ın değerini bilmek Sevr’i derinlikli bilmeyi gerektirmektedir.

    Özellikle, toprak kaybı/kazanımı üzerinden Lozan’ın yargılandığını izliyoruz. Hatta, kimileri milyonlarla ifade edilen kilometrekarelerden bugünkü toprak genişliğine gerilediğimizi de ileri sürebilmektedirler. Osmanlı’nın yükselme dönemlerinde milyonlarca kilometre kare toprağa sahip olduğu doğrudur. Duraklama ve Gerileme dönemlerinde de toprak zenginliği bir süre devam etmiştir. Ancak, Sevr’de çizilen harita irdelendiğinde bin yıldır burada yaşayan Türklere uygun görülen yüzölçümün 400 bin kilometre kare dolaylarında olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Başka deyişle, bugünkü yüzölçümümüzün yarısıdır Sevr’de bize uygun görülen toprak genişliği. Buna bağlı olarak bu topraklardaki nüfusun da 6 milyon dolayında olması öngörülmüştür. 1927 sayımına göre Türkiye’nin 13 milyonu aşkın insan kaynağına sahip olduğunu anımsamakta yarar var.

    Çok fazla üzerinde durulmayan önemli Sevr maddelerinden bir başkası da ekonomik ve mali yaptırımları içerenleridir. Anadolu’nun ortasına itilmiş ve adına devlet denen imparatorluk artığının bütçesi sıkı bir şekilde denetlenecek ve denetçi emperyal devletler her türlü harcama ve bütçe tasarrufunu yakından izleyebilme hakkına sahip olacaklardır. Bu düzenlemenin anlaşılabilir şekildeki çevirisi bu topraklarda yaşayacak olan 6 milyon kişinin hiçbir gereksiniminin zerrece değer taşımadığıdır. Tüm kurgu emperyalin çıkarlarının karşılanması üzerinedir.

    Gelelim Sevr Antlaşması Mustafa Kemal önderliğindeki Milli Mücadele, Cumhuriyet İlânı ve Devrimler’le yırtılmasaydı ortaya çıkması olası tabloya:

    • Anadolu’nun ortasında konuşlanmış, yazgısı emperyalin elinde, Ortaçağ’da kalmış bir insan topluluğu söz konusu olacaktı. Benzetmede hata olmazsa söz konusu devletçik Anadolu’da yüzyıllarca önce hüküm sürmüş beyliğe eşdeğer bir kabile düzeneği olacaktı.
    • Sevr’i kabul edenler başta emperyal olmak üzere tahtı ve geleceği uğruna onların uydusu olmakta sakınca görmeyen; saltanat ve hilafet karşılığında vatanı varlığını hiçe saymakta sakınca görmeyen hanedan ve onun çevresinde kümelenmiş çıkarcı güruhu. Karşı çıkanlar ise Mustafa Kemal çevresinde kenetlenmiş yoksul, yoksun ve mazlûm Türk halkı! Başka şekilde söylemek gerekirse; karşı çıkanlar Anadolu köylüleri ve Osmanlı ürünü asker-sivil aydınlardı.
    • Lozan, Türklerin başına dert olan ve 1683’ten bu yana ivme kazanmış olana itilme, kakılma ve aşağılanma sürecini sonlandırdı. Dahası, Lozan Türk milletini ve onların devleti Türkiye’yi çağdaş uygarlık yoluna soktu.
    Vahdettin’in saltanat ve hilafet uğruna ibretlik teslimiyeti. Utanç belgesi mektup İngilizlere yazılmış.
    Vahdettin’in millicileri emperyale jurnallediği mektup da İngilizlere gönderilmiş.

    Günümüzde Lozan’ı aşağılayanlar, küçümseyerek her fırsatta hedefe koyanlar irdelendiğinde 100 yıl öncenin Sevrcilerinin günümüzdeki temsilcileri oldukları kolaylıkla anlaşılabilir.

    Kimi zaman ateşli Osmanlıcı çoğu zaman dinci gerici ve zaman zaman da çağdaş görünümlü Batıcı çevrelerin Sevr’i diriltme ve Lozan’ı değersizleştirme girişimlerinde insan belleğinin unutma engelliliği ve tarihsel gerçeklerin göz ardı edilmesi ve belleklerin güncellenmemesi önde gelen yardımcı olarak kendisini göstermektedir.

    Sevr Antlaşması her ne kadar 100 yıl öncede kalmış gibi düşünülse de bu bir yanılsamadır. Emperyalin yaşama geçiremediği bu antlaşmayı bulduğu ilk fırsatta diriltme çabası içinde olması kimseleri şaşırtmamalıdır.

    Lozan Antlaşması imzalanmadan önce istekleri İnönü Başkanlığı’ndaki Türk heyetince kabul edilmeyen İngiliz temsilci Lord Curzon’un katlayıp cebine koyduğu kâğıttır Sevr. Günü geldiğinde cepten çıkartılarak diriltilmeye başlanmıştır.

    “Sevr’i bilmeyen Lozan’ın değerini bilemez, onu koruyamaz!” düşüncesiyle Sevr Dosyası kitabını yazan Cahit Kayra’ya sağlıklı yaşam dileği ve şükranlarımızla…

  • Türkiye son 17 yılda, son çeyrek yüzyılda ve biraz daha geriye gidildiğinde son 40 yılda insanı dehşete düşüren bir doğa katliamı yaşadı. İnsanlık tarihinin başlangıç noktası, uygarlıkların beşiği ve hemen her türlü insan bilgeliğinde hatırı sayılır katkısı olan Anadolu bir avuç çıkarcının ve sınır tanımazın boy hedefi oldu.

    Kaz Dağları ya da antik adıyla İda Troya’nın yanı başında bereket simgesidir aynı zamanda. Temiz oksijen kaynağı olma bakımından bir yandan Alplerle yarışırken diğer yandan da mitoloji dağarına kattığı sayısız efsaneyle de bereketini taçlandırmıştır.

    İstanbul başta olmak üzere irili ufaklı pek çok kentimizin doğasının ve tarihinin başına gelenleri sayıp da can sıkmaya gerek yok. İstanbul kuzey otoyolu ve yeni havaalanı projesiyle akciğerlerinden vazgeçmiş oldu. Şişen cüzdanlar, artan zenginlikler ve azmanlaşan kazanç odakları yitirilen değerleri hiçbir şekilde geri getiremeyecek.

    Anadolu’nun Karadeniz’le birlikte nazar boncuğu sayılan Kaz Dağları’na gelen ölüm sırası ayakları bu topraklara basan bizler ve elbette tüm yerküreliler için artık namus meselesidir. Hiç olmazsa o yurt köşesi, o yeşil, o mavi, o çiçek ve böcek korunmalı, kollanmalıdır. Çünkü, bizlerin gidip sığınabileceği, kollarına kendisini bırakabileceği onuncu köy kalmamıştır.

    Yaşam mı para mı?

    Varlık mı yokluk mu?

    Soru(n) bu kadar açık ve yalındır.

    Atalarımızdan kalıt doğaya evlatlarımız ve torunlarımız için emanetçilik yapıyoruz gerçekte.

    Buraları bizlere bırakan atalarımıza ve bizlerden alacak olan çocuklarımıza karşı başımızı dik tutmak istiyorsak eğer hiç olmazsa bu kez kararlı olmamız gerekiyor.

    Kaz Dağları’nı kendi kazanç kapıları ve bizlerin cehennemi yapmaya çalışan şirket Kanada kökenliymiş.

    Birkaç yıl önce Kanada Başkanı yakışıklı Justin Trudeau’ya güzellemeler dizen; yakışıklıyı bizimkilerle kıyaslarken göklere çıkaran köşe yazarlarımız da bu önemli konuya omuz verse iyi olmaz mıydı? Başkan olduğunuzda biz sizi çok övmüştük. Bu iyiliğimizi karşılıksız bırakmayın! Kaz Dağları’ndan elinizi çekin deseler acaba ne yanıt alırlardı?

    Yakışıklı Justin ve benzerleri olsa olsa bizim gibi gelişmesini tamamlamamakta direnenlerin yazı konusu olurlar. Böylece gülen yüzleriyle gerçek yüzlerini saklama çalışmasında mazlûm ulus kalemlerinin desteğini de sağlamış olurlar.

    Bu gibilerin bütün çekicilikleri, gönül çalmaları tek hedefe kilitlidir. Daha çok yayılma, daha çok ayrıcalık ve elbette daha çok para!

    Bir kaç yıl önce göklere çıkardığınız yakışıklı gözünü kırpmadan ciğerlerinizi dağlar!

    Sosyal medyada ve medya köşelerinde Justin’i övme yarışına girenler “meğer biz ne yapmışız” deseler bile kârdır!

  • Yeryüzünün biricik uydusu ay kimi zaman toplumların tapıncı olurken kimi zaman da insanların incelemeye değer bulduğu bir gök cismi olmuş.

    Ay döngüsünün 29.5 gün sürmesi zaman birimi AY’a esin kaynağı olmuş.

    Ay’a ilişkin sayısal bilgiler…

    Ay’ın dünyaya uzaklığı MÖ 270’te Aristarkos tarafından hesaplanmış.

    Dürbünlerle başlayan gözlemler ilerledikçe insanların AY’a ilgisi ve ona erişme isteği de giderek kabarmış.

    Fotoğraf makinesi bulunduğunda ilk görüntülenen nesnelerden birisi olması da şaşırtıcı olmasa gerektir AY’ın.

    Jules Verne başta olmak üzere bilimkurgucuların da önde gelen ilgi alanı olmuştur ay.

    Gökbilimde doğru bilinen yanlışların düzeltilmesi Rönesans’ın da ilk aşamasını oluşturdu.

    Gezegenimiz ve dolayısı ile uydumuz merkez olmaktan çıktı. Bilimsel devrimin kaçınılmaz sonucu olan teknolojideki baş döndürücü ilerleme insanlığın aya ilgisini diri tuttu. Gözlemlemekle yetinmeyen insanlık aya yolculuk yolunda önemli adımlar attı.

    İnsanlığın roket deneyimi XX. yüzyılın olgusu olsa da ilk roket denemelerinin Çinlilerce 1000 yıl kadar önce yapıldığı ve çoklu ok atara güç kaynağı olduğu anlaşıldı. Barutlu roket aynı anda çok sayıda okun atılması olanağı yaratarak savaşçılara öndelik sağladı.

    İlk sıvı yakıtlı roketi ise Goddard’ın çalışmasına borçluyuz. 1926’da fırlatılan bu roketin yolculuğu 2.5 saniye sürmüştü ve ancak 12.5 metreye yükselebilmişti. O tarihte aya yolculuk bir düş olmaktan öteye geçememişti.

    İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda baş gösteren Soğuk Savaş döneminde harlanan ve hemen her alana yayılan yarışın da başlıca hedefi olmuş AY.

    Çağdaş anlamda roket yapımının düşünce babası Rus öğretmen Konstantin Tsiolkovski bu konuya epeyce zaman ve emek harcamış. Uzay yolculuğu yapabilecek bir roketin gereksindiği enerjiyi hesaplamaya çalışmış. Dönemin süper gücü Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik 1’i uzaya fırlatarak bu yarışta uzak ara öne geçmiş. Bunu uzaya ilk çıkan insan olan Yuri Gagarin’in başarısı izlemiş. İnsanlığın tarihindeki önemli köşe taşı olan Uzay Çağı belki de böylelikle başlamış.

    Gagarin’in dünya çevresinde bir tur attığı yolculuk 108 dakika sürmüş. Gagarin uzaya ilk çıkan olmanın yanı sıra uzaydan dünyayla ilk konuşan ve uzayda ilk yemek yiyen olma unvanlarını da adının önüne yazdırmış.

    Bundan da önce 1942’de kullanılan ve Von Braun imzası taşıyan V 2 roketleri uzaya çıkmaktan çok bomba taşıyıcısı olarak bir savaş aracı işlevi görmüş.

    “Ağırlıksızlık rahatsız etmiyor. Kendimi iyi hissediyorum. Bütün aletler ve sistemler düzgün çalışıyor.”

    Yuri Gagarin, 12 Nisan 1961

    Sovyetlerin sağladığı öndelik diğer süper güç ABD’de kısa süreli bir şaşkınlığa yol açsa da kamçılayıcı etki gösterdiği de yadsınamaz.

    John Glenn dünyanın çevresinde Mercury 6 kapsülüyle 3 tur atan ilk Amerikalı olurken, Ed White 1965’te uzayda yürüyen ilk Amerikalı unvanını aldı.

    Bu arada Sovyet Valentina Tereşkova 1963’te Vostok 5’in içinde uzayda 5 gün geçirdi. Böylece uzaya çıkan ilk dünyalı kadın oldu.

    Uzay yarışının bu perdesi kapanırken AY öncelikli ve biricik hedef olarak belirdi.

    Uzay yarışında geride kalmış olmanın yarattığı özendirmeyle aya insan gönderme kararlılığı 1961’da zamanın ABD Başkanı JFK’nin sözlerine yansımıştı. Bu sözler söylendiğinde henüz bu görevi başarabilecek bir uzay aracı ortalarda yoktu. İstim arkadan gelecekti belli ki!

    Başlangıçta geride kalan ABD AY hedefinde öne çıkmak için 1967’de APOLLO programını başlattı. Sovyetler’in Luna 9’u aya başarılı şekilde indirmesi sonrasında aya insan göndermek ve ilk insan ayakizini uydumuzda bırakmak anlamlı bir hedefti.

    Hızla ilerleyen çalışmalar Ay’a bir insanın ayak basabileceği noktaya evrildi. Micahel Collins, Edwin Aldrin ve Neil Armstrong’dan oluşan Apollo 11 ekibi bundan 50 yıl önce 20 Temmuz 1969’da insanlık tarihinin son derece önemli bir sayfasını yazmış oldu.

    Aya ilk ayak basan ve böylelikle ilk ayak izlerini bırakan Neil Armstrong’un şu sözleri bu serüveni özlü bir biçimde tanımlamış oldu.

    “Benim için küçük bir adım insanlık için ise dev bir sıçrama!”

    Apollo 11’deki Edwin Aldrin de aya ayak basma onurunu yaşarken Michael Collins görevi gereği uzay aracında kaldı. Oraya kadar gitmişken aya ayak basmamış olmak hiç kuşkusuz hayıflanmasına neden olmuştur.

    İnsanlık için dev adımın 50. Yılındaki bir burukluğu göz ardı etmiş olmayalım! Aya ayak basmış ilk insan olan Neil Armstrong’un bundan 7 yıl önce 2012’de sonsuzluğa göçmüş olduğunu yüce anısına saygıyla belirtmiş olalım.

    Aradan geçen zamanda dünyaya egemen olan soğuk savaşın uzayda yerini ortak uzay istasyonundaki işbirliğine bıraktığını gördük. Bugün de varlığını sürdüren uzay istasyonunun yeryüzündeki gerginliklerin unutulduğu ayrıcalıklı yer olması insanlık adına olumlu bir durum.

    Uzay Mekiği çalışmaları, uzaklardaki Mars ve Venüs’e erişim çabaları insanlığın uzayın gizemini çözme yolundaki önemli adımlar olduğunu biliyoruz.

    Günümüzün süper gücü Çin’in de uzaya ilgisinin her geçen gün arttığını izledik geçtiğimiz yıllarda. Chang’e uzay aracıyla ayın dünyadan hiç görülmeyen yüzüne yönelik Çin uzay çalışmaları insanın aya ayak basışının 50. Yıl kutlaması olarak da algılanabilir.

    İnsanın aya ayak basışının 50. Yılında “Türkiye bu sürecin neresinde?” diye sormadan edemeyiz. Cumhuriyet’in 100. Yılına geri sayarken Türkiye’nin uzayda olmaktan çok uzayı uzaktan izleme noktasında oluşu hiç kuşkusuz üzücüdür. Bu durumun, Cumhuriyet’in kusuru olmadığının da altı çizilmelidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında uçak yapabilen bir Türkiye’nin uzaydan uzak kalmasında Cumhuriyet’in ilerletilmesi ve geliştirilmesi yerine olduğu yerde bırakılması ile açıklanabilecek durağanlığa yol açanlar ve çağın dışına düşürenler öncelikli sorumlulardır.

  • “Darbe mi Devrim mi” üzerinde yaşadığımız topraklarda ikileminin yaşamım boyunca aşılamadığını gözledim. Farklı bakış açılarından farklı sonuçlara varıldı durdu. En önemli şeye, sonuca varılamadı gitti. Akıl ve gerçek penceresinden değil de duygu açısından bakıldığı sürece uzlaşmak neredeyse olanaksız gibi görünüyor bu önemli konuda.

    15 Temmuz 2016’dan bu yana sorunsalımız boyut kazandı!

    Bu kez darbeyi “sahte” mi “gerçek” mi diye tartışır olduk!

    Toplumun neredeyse yarısı 15 Temmuz’da yaşananları bir darbe girişimi olarak algılarken kutbun diğer ucu otokratik hevesleri bilinen siyaset anlayışının iktidarını sağlamlaştırma ve pekiştirme oyunu olarak gördü.

    Darbe mi devrim mi ikilemi kadar çetrefil bir tartışmayla karşı karşıya olduğumuza kuşku yok!

    Çiçeği burnunda ikilemimiz karşısında alacağınız tutumla yandaş ya da muhalif olarak yaftalanmanız işten bile değildir. Siyasetin dipsiz kuyusuna düşmemek bakımından bu mayınlı tarlaya girmemekte yarar var! Geçen yılların gerçekliği yalınlaştırmasını umarak kapatmakta yarar görüyorum bu konuyu.

    Son söz olarak, Türkiye’de karşıtlar arasında zaten tarihe karışmış olan tartışma kültürünün benzer düşüncedekiler arasında bile unutulmaya yüz tuttuğuna üzülerek tanıklık ettiğimizi belirtmekle yetinelim.

    Darbe gerçek mi yoksa sahte mi sorusunu bir yana bırakarak 15 Temmuz’da yaşamını yitiren birkaç yüz kişinin yalın gerçeğimiz olduğunu umarım tartışma gereği duymayız!

    Kışlada, sokakta, köprüde ya da polis merkezinde onlarca kişinin dünyasını değiştirdiği kesin olduğuna göre!

    Darbeye direnmek amacıyla sokağa çıkıp kalkışmacıların ateşiyle toprağa düşenlerin, şanssızlıkları (ya da suçları) darbecilerin komutası altında olmaktan öte olmayan ve vahşice yaşamı sonlandırılan askerlerin ve gözü pek davranışıyla darbenin gidişini ve yazgısını değiştirme kahramanlığı gösteren ama bunun sonsuza dek farkında olamayacak olan Ömer Halisdemir’in yüce anısı önünde saygıyla eğilmekte sakınca olmasa gerek diyerek…

  • Karşıtlıkların derinleştiği toplumumuzda YUMURTA TOKUŞTURMA (kötü) alışkanlığı giderek yaygınlaşır oldu. Birilerinin ak dediğine diğerlerinin kara demesi neredeyse zorunlu hale geldi. Hatta, bu karşıtlaşmaya katılmayarak aklının ve vicdanının sesini dinleyenler “bitaraf olan bertaraf” olur söylemine rahmet okuturcasına boy hedefi yapılır oldu.

    2015 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Tarih bölümünde başladığım 4 yıllık lisans öğrenimimi henüz tamamladım. Bu yazının bir özümü övme yazısı olmadığını da özellikle vurgulamış olayım. Tarih gibi geniş bir alana 4 yılın yetmeyeceğini yaşayarak öğrenmiş oldum. Yine de, alanla ilgili genel kültürümün oluştuğunu söyleyebilirim.

    Bu satırları okuyanlar okudun da eline ne geçti diye sorabilirler. Bilgi dağarımın varsıllaştığı tartışmasız bir gerçek.

    Yanı sıra, olgunlaştığımı ve olur olmaz hiçbir konuda sonu gelmez ve kimselere yarar sağlamaz tartışmalara girmekten uzak durmayı öğrendiğimi ekleyebilirim.

    Özellikle basın yayın organları ve başka kitle iletişim araçlarıyla sosyal ortamlarda topluma önderlik ve rehberlik etmesi beklenenlerin bilisizliğinin beni fazlasıyla şaşırttığınıın ve çoğu zaman da dehşete düşürdüğünün altını çizmeden geçemem. Türkiye’ye özgü sayılmasa da ülkemizde hatırı sayılır saygınlığı olan köşe yazarlığı uğraşının son kullanma tarihinin hızla yaklaştığını üzülerek de olsa söylemek zorundayım.

    Tarih öğreniminin bana öğrettiği bir başka şeyi biraz daha geniş şekilde irdelemek isterim.

    Tarih gibi bir uzmanlık alanında yüzeysel bilgilerle ve daha da kötüsü düşünsel güdülerle ortaya konan söylemlerin yanlışlığı anlatılmakla bitecek gibi değil.

    Ülkemize son 20 yıla yakın süredir egemen olan siyasi iktidarın yarattığı travmanın ve buna bağlı bunaltıcı koşulların etkisiyle de olmalı; yakın tarihle ilgili yadsıma ve yanlış irdelemelerin vardığı nokta şaşırtıcı olduğu kadar ibretliktir.

    İçine kendimi de koyduğum Cumhuriyetçi kesimdeki Osmanlı karşıtlığı dinci kesimlerdeki Cumhuriyet düşmanlığını aratmayacak boyutlara erişmiş durumdadır. Gerçeklikten yoksun bu durumu iki örnekten yola çıkarak anlaşılır kılmakta yarar görüyorum.

    İzmir ülkemizin aydınlık yüzü, Cumhuriyet’in kalesidir. İzmir kentinin simgesi ise II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yılında, 1901’de Konak Meydanı’nda yükselmiş olan İzmir Saat Kulesi’dir.  Ne Cumhuriyet ne de onu kuran kadrolar bu durumu dert etmemişlerdir. Ayrışma ve karşıtlaşmanın tavan yaptığı günümüzde buna ilişkin en küçük tartışma bile söz konusu değildir. Levant kenti İzmir’e Osmanlı simgesi! Bu örnek, aynı zamanda bir şeyleri kesip atmanın olanaksızlığını vurgulaması bakımından da çarpıcıdır.

    Bir diğer örnek, Misakı Milli’dir. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın son kararıdır. Milli Mücadele’ye rehberlik etmekle kalmamış bugün de bu topraklarda yaşayan yurttaşların sıkı sıkıya bağlı olduğu ve içselleştirdiği önemli bir belgedir.

    Hem İzmir Saat Kulesi hem de Misakı Milli bize Osmanlı’dan kalıttır.

    Bir başka örnek de Düyunu Umumiye borçlarının Cumhuriyet tarafından sahiplenilmesi ve ödemelerin 1954’e dek aksaksız ve eksiksiz sürdürülmesidir. Osmanlı’nın küllerinden doğan Cumhuriyet Osmanlı’nın özellikle son döneminde sergilenen sorumsuz ve hatta hıyanete varan yönetim anlayışını Osmanlı kalıtını yadsıma gerekçesi yapmak bir yana aklına bile getirmemiştir.

    Yaşamımıza girmiş olan ve belki de artık kanıksadığımız bu iki örnek üzerinden vurgulamak gerekirse; tarihte dönemler bıçakla kesilmiş gibi sonlanmıyor. Yeni bir dönem hiç yoktan kendisini göstermiyor. Günahıyla sevabıyla önceki dönem sonrakine ortam oluşturuyor, yön veriyor.

    Özetle, tarih öğreniminden çıkardığım bir başka ve çok önemli ders YUMURTA TOKUŞTUR(MA)MA’yı öğrenmek olmuştur.

    Bugün bu topraklarda yaşayan bizlerin yakın ve uzak geçmişimizle barışık olmamız gereği gün gibi ortadadır. Güncel yanlışlıkları gerekçe yaparak geçmişi yargılamak, suçlu saymak ve daha da kötüsü onu sahiplenmemek anlaşılır ve kabul edilebilir gibi değildir. Tarihin göreceli olarak olumsuzluklarla bezeli belirli dönemlerini olumsuz kişi ve kurumlarla özdeşleştirmek ne akılcı ne de gerçekçi bir tutumdur.

  • Ahmet Kutsi Tecer’in dokunaklı dizelerini bilmeyen yoktur!

    1993 yılının Temmuz ayının 5’inde Madımak’ın dumanı tüterken uzaklardan gelen haberle bir kez daha kahrolduk. Erzincan’ın Tercan ilçesinin Başbağlar köyüne saldıran PKK terörü 30’dan fazla yurttaşımızı aramızdan aldı.

    Erzincan’a 220 uzakta konuşlu kendi halinde Başbağlar köyünün acısının Madımak’tan ya da bir başkasından aşağı kalır yanı var mıdır? Madımak’ın gölgesinde kalmak Başbağlar’ın suçu ve sorumluluğu olarak görülebilir mi?

    Aradan geçen çeyrek yüzyıl boyunca Başbağlar’a haksızlık yapıldığını üzülerek gözlemledim.

    Çok daha kötüsüne, Başbağlar Madımak’ın öcünün alındığı yerdir diyenlere bile rastladım! Ülkemizin en büyük dertlerinden olan etnik, dinsel ve mezhepsel ayrımın Başbağlar katliamına uyarlanma vicdansızlığının bile sergilenebildiğini büyük üzüntüyle fark ettim.

    Güzel ülkemizde teröre kol kanat germe konusunda ustalaşanların varlığı göz önüne alındığında Başbağlar’a yapılan haksızlık elbette şaşırtıcı değildi.

    Görünürde demokrat, insancıl ve sözüm ona barışçıl kişiliklerin Başbağlar katliamı üzerinden yaptıkları yorumlarla nasıl birer acımasız, insafsız ve kana kan, cana can anlayışı içinde oldukları gözler önüne serildi.

    Madımak acısından birkaç gün sonra yaşanan ve bir o kadar acı verici olan Başbağlar ağlatısının günümüzde, olumsuz ayrımcılığın ete kemiğe büründüğü yer olarak anıtlaştığını söylemek zorundayız.

    Bu ayrımcılığın ve görmezden gelmenin sorumlularının utanması dileğiyle…

  • Aklımıza ilk anda geliveren bu adlar Ergenekon/Balyoz vb düzmece davaların kurbanları oldular!

    Kuddusi Okkır!

    Kaşif Kozinoğlu!

    Uçkun Geray!

    Ali Tatar!

    Murat Özenalp!

    Berk Erden!

    Cem Aziz Çakmak!

    Türkan Saylan

    İlhan Selçuk

    Muzaffer Tekin!

    Her şeyden önce onların yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum! Kutsal bildikleri değerler için canlarını vermekten kaçınmazlardı, kaçınmadılar.

    Emperyal güçlerin desteği ve özendirmesiyle Türkiye’nin önde gelen kurumu ve belki de gözbebeği olan Türk Ordusu’nun çökertilmesi amaçlı kumpas davalar üzerine söylenecek çok şey var!

    Birkaç gündür basında yer aldan başlık!

    “Ergenekon Davası çöktü!”

    Doğrusu baştan çökmüştü! Hatta, ölü doğmuştu bile denebilir.

    Kumpas çökse de, olan oldu!

    Kanıyla, canıyla bedel ödeyenlerin yanı sıra yaşamı altüst olmayan kalmadı dense yeridir.

    Yazıya başlarken bunca insanı alçakça bir kumpasa sokanların gerçek amacına değinmiştik. Onların neyle görevlendirildikleri belliydi. O günlerde bu kumpasların gereğini tetikçi olarak yerine getirenlerin bir bölümü ülke dışına kaçtı. Kaçamayanlarsa kumpas davalarında yargılamaya çalıştıklarının yerinde hesap vermeye zorlandı.

    Bir grup daha var ki gözden kaçırılmamalı!

    Bağlantıdaki listeye bir zahmet göz atın. Hatta, göz atmanın ötesine geçip listedeki adları belleğinize kazıyın.

    http://m.bianet.org/bianet/siyaset/108985-300-aydin-ergenekon-derinlestirilsin-kazanan-yurttaslar-olacak

    O günlerde sayısız insan haksız yere tutukevlerine doldurulup eziyet edilirken tanıdığınız, tanımadığınız pek çok sözde aydının kumpasçılara taş çıkartan bir yaklaşımla “sonuna kadar gidilsin” “darbeciler hak ettiğini bulsun” türünden çığlıklar attığını anımsayın!

    Listedeki anlı şanlı hanımefendiler ve beyefendiler söze geldiğinde vicdanlıdır, demokrattır, özgürlükçüdür.

    Ama, dağlarda kol gezen eli kanlı teröristlere bile çok görmedikleri “masumiyet karinesi”ni Ergenekon, Balyoz vb davaların hedefi olan vatanseverlerden esirgemişlerdir.

    Kumpasların çoktan çöktüğünü söylemiştik. Birkaç gün önceki mahkeme kararı bilinenin duyurusu olmaktan öte anlam taşımıyor. Ancak, yine de önemlidir.

    O günlerde bildiriler hazırlayıp altına imzalamakta sakınca görmeyen insan görünümlülere bugünlerde sormak gerekmez mi?

    Nasılsınız, iyi misiniz?

    Emperyal güçlerle içeriğini bilmediğimiz antlaşmalar sonucu tuttuğunuz yolun sonuna geldiniz!

    Utanıyor musunuz?

    Yoksa ar damarınız çatladı mı?

    Ergenekon Adliye’de sonlansa da vicdanlarda sonlanmadı!

    Bundan sonrası hesap zamanı!

    O sıralarda sergilenen sınır tanımazlıkların ve çok bilmişliklerin hesabını sorma zamanı!

  • İzmir’de Uluslararası İzmir festivali kapsamındaki son etkinlik Şanghay Filarmoni Orkestrası ile küresel ölçekte ünlü ve değerli piyano virtüözü Fazıl Say’ı buluşturdu.

    Doğu’nun en batısındaki bu etkinliği Doğu’nun buluşması olarak da nitelemekte sakınca yok. İpek Yolu’nun başlangıcıyla sonu da bir araya geldi denebilir.

    Fazıl Say’la Şanghay Filarmoni Orkestrası, izleme şansı bulabilenlere unutulmaz bir gece yaşatmış oldu. Uzmanlık alanım olmadığı için ne Fazıl Say’ı ne de orkestrayı eleştirmek/irdelemek sınırımı aşmam anlamına gelir.

    Gecenin düşündürdüklerini yazmayı yeğliyorum bu nedenle.

    Uzunca süredir gündemde olan konu dünyanın ağırlık merkezinin değiştiğiyle ilgilidir. Siyasi, ekonomik ve kültürel bağlamda Doğu’nun Çin, Rusya ve Hindistan öncülüğünde dünya önderliğini alma noktasına geldiğini görüyoruz.

    İnsanın yaşam süresi böylesi önemli ve sürece dayalı olguyu açıklıkla kavraması için yeterince uzun değildir. Başka deyişle insanlar tarih yapıldığında değil yazıldığında fark ederler durumu.

    Altmışı aşkın kişiden oluşan ve 40 yaşındaki şef tarafından yönetilen Şanghay Filarmoni Orkestrası üyelerinin yarısı kadındı. Çinlilerin yaşını kestirmek güç olsa da genç bir orkestra izlediğimizi söyleyebiliriz dün akşam.

    Çin’den başlayan ve Anadolu’nun en batısında sonlanan İpek Yolu her ne kadar tarihsel önemde olsa da dünyanın ekseninin Doğu’ya kaymasıyla bu yolun önemi güncellenmiştir.

    Vahşi kapitalizmin acımasız yüzü emperyalizm günümüzde Batı’yı belirleyen özelliktir. Her türlü üretimden kopan, yanı sıra ahlaki ve insani değerleri de aşınan Vahşi Batı’nın bu kötü huyunu değiştirmek gibi bir eğilimi yoktur. Bunu beklemek için yeterli zamanımız da yoktur!

    Bu olumsuz koşullar altında insanlığın çıkış yolu güneşin yükseldiği Doğu’dadır. Çin öncülüğünde dünyamızın hemen her anlamdaki ölçütlerinde ezici üstünlüğü ele alan Doğu bizim coğrafik yakınlığımız da göz önüne alındığında ülkemiz için de eşsiz ve paha biçilmez olanaklar sunmaktadır.

    Yükselen Doğu günümüzde artık üretimden tüketime gerileyen, spekülatif ve düzenbazlığa dayalı finansal kapitalizmin çıkmaz sokağında sıkışıp kalan Vahşi Batı’nın panzehirine dönüşmüştür.

    Türkiye’nin şu ya da bu şekilde son yıllarda yüzünü Doğu’ya dönmesi, Doğu’nun aydınlığını algılaması olumlu bir gelişme sayılmalıdır.

    Uygarlığı sahte ölçütlerle Batı’da arama budalalığının bir an önce sonlanması gereklidir.

    Şanghay Filarmoni Orkestrası ve Fazıl Say birlikteliği büyüleyici müziğiyle kulağımızın pasını silerken geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa da çıkarmış oldu bizleri.

    Uygarlık güneşin doğduğu yöndedir günümüzde.

    Bu duygularla izledik Şanghay Filarmoni ve Fazıl Say’ı!

  • Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nda Kabotaj’ın yasal güvence altına alınmasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş hukuk normlarıyla tanışmasında eşsiz katkıları olan Mahmut Esat Bozkurt’u saygıyla analım.

    Mahmut Esat adı Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, kol kanat gerenler ve devrimleri yapanlar listesine altın harflerle yazılmayı hak eder.

    Kuşağının tüm vatanseverleri gibi aklınıza gelebilecek tüm görevleri üstlenmiştir.

    Mondros’la prangaya vurulan ve yıkıcı Sevr’e hazırlanan Anadolu’da Milli Mücadele’nin çoban ateşi yakıldığında, Mahmut Esat İsviçre’de hukuk öğrenimi görmektedir. Ben hukukçu olacağım, bana ne demek yerine hızla Anadolu’ya döner arkadaşı Şükrü Saraçoğlu ile birlikte. O yıllarda tarifeli gemi seferleri olmadığı için İtalya’da ambarına saklandıkları bir yük gemisiyle Rodos üzerinden Anadolu’ya geçerler. Kuvayı Milliye saflarına katılırlar.

    Savaşın bitimiyle sıra asıl uzmanlık alanına gelir Mahmut Esat’ın. Altı yüz yıllık Osmanlı döneminde çağdaş hukuk adına Mecelle’nin ötesine geçemeyen normları çağdaş ölçütlerle Türk hukuk ortamına taşıyarak başdöndürücü bir devrimin altına imza atanların başında gelir Atatürk’le birlikte.

    Yapılacaklar biter mi?

    Genç Cumhuriyet’in uluslar arası mahkemedeki savunmanı olur. Bir Türk bir de Fransız gemisi Türk karasularında çarpışmıştır. Fransız gemisi Lotus kazayı hasarla atlatırken Türk gemisi batmış ve 8 kişi ölmüştür. Fransız kaptan tutuklanarak cezaevine konur. Fransızlar Osmanlı döneminden kalma rahatlıkla genç Türkiye Cumhuriyeti’ni dize getireceklerini sanırlar. Karşılarında Mahmut Esat vardır. Eşsiz bir hukuk başarısı ile taçlandırır Türk Hukuk Devrimi’ni. Kimilerinin milliyetçilik ve hatta faşistlik kaynağı saydıkları Bozkurt soyadını bu davaya borçludur. Çünkü batan Türk gemisinin adıdır Bozkurt.

    Bir de anı!

    On yıl kadar önceydi. İzmir’de bölgenin Evrim Tarihi’yle ilgili bir etkinliğe katılmıştım. Fen Fakültesi Öğretim Üyesi bir uzman konunun biyolojik yönünü görseller eşliğinde doyurucu biçimde sunmuştu. Sırada bölgenin sosyal evrimi gibi lastikli bir başlık vardı. İzmir’in tanınmış arkeologlarından birisi sözü alınca neye uğradığımı şaşırmıştım.

    Mahmut Esat’ın soyadından yola çıkarak kendisine FAŞİST yaftasını yapıştırması birkaç dakikasını almıştı.

    Şaşkın ve öfkeli ve bir o kadar da çaresizdim. Bu yazıda dile getirdiğim bilgilerden yoksundum.

    Yoksa, oracıkta ağzının payını vermek, haddini bildirmek hiç de zor değildi.

    Gezi rehberliği de yapan söz konusu kişinin bu bilgilerden yoksun olması uzak olasılıktı. İzleyicilerin bilisizliğinden yararlanmıştı o gün Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in yüzakı Mahmut Esat’a saldırırken.

    Cumhuriyet’i kuranların, Devrimler’i yapanların ve karanlıktan çıkan Türkiye’yi çağdaşlıkla tanıştıranların yüce anısına saygıyla…

  • Öncelikle söylemiş olayım! İstanbul seçmeni değilim, dolayısı ile oy da kullanmayacağım. Her ne kadar İstanbul = Türkiye abartılarına katılmasam da; 31 Mart seçimleri üzerinden İstanbul’da ortaya konan oyunu önemsiyorum.

    Türkiye’de bir süredir açık seçik bir biçimde kendisini göstermekte olan KUVVETLER BİRLİĞİ olgusu İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararıyla kesinleşmiştir. Buyruk altında parlamento, buyruk altında yargı ve tüm sigortaların devre dışı olduğu koşullarda mutlakiyetçi yürütme!

    Tüm bu (haklı) nedenlerle hakkı YARGI KARARI görünümlü gaspla elinden alınan Ekrem İmamoğlu’nun seçilmesi acıları biraz olsun hafifletecektir. Hafifletecektir diyorum! Çünkü, yapılacak çok şey vardır daha! Türkiye’nin yerle bir edilmiş YASAMA ve YARGI erklerinin yeniden inşa edilmesi olmazsa olmaz görevdir.

    İstanbul seçimlerinin YENİLENME kararının Türkiye’ye toplamda çok büyük zararlar verdiğine de değinmeden geçilemez!

    İvedi ekonomik sorunların göz ardı edilmesi; bu sorunların derinleşmesi ve kökleşmesi doğrultusunda seçim ekonomisi uygulamalarının ağır faturası da pek yakında önümüze konacaktır.

    Benim değineceğim bir başka sorun daha var bu süreçte ortaya çıkan!

    Her ne kadar 4 aday varsa da bu seçime giren; başat iki aday arasında geçen bir yarış izlenimi yaratılıyor. Türkiye’de son zamanlarda topluma dayatılan İKİ PARTİLİ (iki seçenekli) siyasi ortama son derece uygun bir dayatmadır.

    Birincisi, her geçen gün tırmanan DİNSELLEŞME olgusunun İstanbul seçimleri ortamında yaygınlaşmasıdır. İki başat adayın bu bağlamda amansız bir yarışa girdiği görülmektedir.

    Diğer yandan ise ETNİKÇİLİK bir kez daha gündeme sokulmuş, İstanbul seçimlerinde bu tehlikeli aygıta  konum sağlanarak toplumun önüne bir kez daha konulduğu görülmüştür. Sözde farklılıklar üzerinden PKK bir tarafa HDP bir diğer tarafa destek veriyormuş izlenimi yaratılmaktadır. Gerçekte biri diğerinden farklı olmayan iki yapı üzerinden algı operasyonu yapılmaktadır.

    Yine bu bağlamda KÜRT OYLARI gibi yapay ve ayrıştırıcı bir söylemin güç kazandığı izleniyor. Seçim kazanmak ve oy devşirmek uğruna bu ayrımcı ve etnikçi anlayışa güç verilmiş oluyor.

    Seçime girenlerin körlüğü anlaşılabilir belki ama ya aklı başında olduğu varsayılanlar, etnikçiliğe ve ayrımcılığa hemen her koşulda karşı çıkma görevi boynunun borcu olanlar!

    Acı verici ve üzücü bir durum!

    Türk siyaseti açısından da umutlanmak ne yazık ki olanaksızlaşıyor böylesi sorumsuz bir görünüm karşısında!

    Son söz seçime katılımla ilgili. Elbette, İstanbullular olanca yığınsallıklarıyla sandık başında olacaklar. Ama, KUVVETLER BİRLİĞİ’ni göze alan iktidara karşı muhalefetin yeniden seçim gibi son derece riskli ve olası sonucuyla iktidarı kutsaması kaçınılmaz olan bir başka seçeneği de tartışabilmesi gerekirdi diyerek sonlandırıyorum sözlerimi.