• Kurtuluş Savaşı henüz sonlanmış. Cumhuriyet kurulmuş. Bir başka savaş başlıyor : ÇAĞDAŞLAŞMA ve UYGARLAŞMA! Bunun için de savaşlarda kırılmış, savaşlarda kırılmasa da sağlıksızlaşmış bireylerden seçilebilenler Avrupa’ya eğitim ve öğretim amacıyla gönderilecek. Nitelikli insan gücünün olmadığı yerde bağımsızlığın korunması da çağdaşlaşma da olanaksız.

    Avrupa için seçilmiş gençlerden birisi kendisini Avrupa’ya götürecek terene binmek için Sirkeci Garı’nda. Serin bir gün! Gencin kaygısı havanın soğuğuyla katlanmış. Yaban ellerde ne yapacak? Devlet ona destek olacak mı? Zihninde sayısız soru işareti!

    Bir an aklından gitmekten vazgeçmeyi bile geçiriyor gencimiz. Tam da bu sırada adını haykıran postacıyı işitiyor. Mahmut Sadi, Mahmut Sadi! Mustafa Kemal imzalı bir telgraf getirmiştir postacı. Telgraf kısa ve bir o kadar etkileyicidir.

    “Sizleri Avrupa’ya kıvılcım olarak gönderiyorum! Bir ateş topu olarak dönmelisiniz!

     Az önce aklından vazgeçmeyi geçirdiği için utanç içindedir. Yüce önder böyle bir görev verir de gidilmez mi? Gidilir de ateş topu olarak dönülmez mi? Sirkeci’de başlayan yolculuk Berlin’de sonlanır. Eğitim öğretim sürecinin bitiminde ateş topu olarak Türkiye’ye dönülür. Mahmut Sadi Irmak tıp doktoru ve profesörü olmakla yetinmez ülkesinin başbakanlığına dek yükselir.

    Yüz yıl önceki bir öyküyü neden yazdım?

    Bugün de kıvılcımlarımız eksik değil! Eksik olan o kıvılcımların ülke sınırları dışına çıktıktan sonra ateş topu olarak geri dönmemeleri. Ya da bu dönüşü sağlayacak koşulların yokluğu!

    Kuşkusuz ülkenin başında Atatürk gibi heyecan veren, özendiren bir yönetsel kişilik yok! Yüz yıl önceyle bugün arasındaki en önemli fark bu!

    Bir başka önemli fark da ailelerin evlatlarını ülkeye dönmeye özendirmekten yoksun bir tutum içinde oluşları! Heyecan yitimi, umutsuzluk ve geleceği başka ellerde arama eğilimi de cabası!

    Bir başka önemli fark günümüzde küreselleşme denen olgunun iletişim ve ulaşım alanında yol açtığı köklü değişimler. Dünyanın en uzak noktasına erişmek bile 24 saat içinde olası artık günümüzde.

    Bu kolaylığın bir başka sonucu da nitelikli insan kaynağının beyin avcılarınca başkalarına hizmet için ayartılabilmesi olanaklarının gelişmiş olması.

    Türkiye dışı ülkelerde yakalanan sözde fırsatların ne denli büyük düş kırıklıklarıyla sonuçlandığını her nedense pek az kişi söz konusu ediyor. Varsa yoksa yurt dışı! Kesin ve güvenceli kurtuluş(!) yolu olarak pazarlanıyor bu seçenek!

    Yönetenlerimizin öngörüsüzlüğü ve nitelikli insanlarımıza yönelik hoyrat tutumu tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık ve kesin!

    Ya aileler ve onların çevresindeki halka olan yakın çevre?

    Ateş topuna dönüşmüş kıvılcımlarımızın yaban ellerde başkalarının hizmetkârı olması, ülkeleriyle olan gönül bağlarını bitirme noktasına gelmeleri üzücü ve korkutucu değil mi? Bu duruma gelecek idiysek eğer Cumhuriyet’i niye kurduk? Devrimleri niye yaptık? Bunca atılımı 100 yıl önceye dönmek için mi yaşama geçirdik?

    Evlatlarımızı beslemek, büyütmek, nitelikli insanlar olmalarını sağlamak hiç kuşkusuz temel ödevimiz! Ülkeyle bağlarını korumak, ülkelerine hizmeti özendirmek bu temel ödevlerden soyutlanabilir mi?

    Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun yarattığı ateş toplarının yüce anısına saygıyla…

  • Mursi Mısır’ın devrik cumhurbaşkanıydı.

    Doğruya doğru!

    Seçimle gelmişti. Seçimle gelmek sınırsız ve sorumsuz olma hakkı sağlar mıydı? Bu duyarlı çizgi yalnızca Mursi tarafından değil dünyanın dört bir yanındaki sayısız politikacı tarafından özensizce çiğnenmiştir. Seçimle gelmiş olanların önemli çoğunluğu bu noktayı ya görmezden gelirler ya da görmek işlerine gelmez.

    Mursi bir darbeyle mi yoksa sokaklara dökülen Mısırlıların zorlamasıyla mı devrildi? Sayfalar dolusu yazılsa, saatlerce çene yorulsa üzerinde uzlaşılamayacak bir konudur.

    Onu da geçelim!

    Güncel sorun Mursi için bizim yöneticilerimizin ve dolayısı ile devletimizin duyarlılığı üzerinden çıktı.

    Her şeyden önce keşke yaşamını yitirmeseydi. Keşke ölümünde kuşku yaratacak noktalar olmasaydı diyebilirim. Hata da yapsa bir insandır söz konusu olan.

    Bizimkilerin duyarlılığı aşırı! Aşırı olduğu kadar yersiz. Hiç kuşkusuz kişiler şu ya da bu üzücü olay karşısında duygusal tepkiler verme hakkına sahiptir!

    Ama, ya devletler?

    Devletler belirli dengeleri gözetmekle yükümlüdür. Kişinin tepkisi unutulur gider. Devletinkiyse tarihe geçer. Uluslararası ilişkilerin geleneklerini ve mantığını zorlayan tepki ve uygulamalar yersiz, gereksiz ve anlamsızdır!

    İnsani duyguları yansıtmanın ötesine geçebilen bu türden tepkilerin uluslararası ilişkileri zedeleme olasılığı bile bulunduğu aklıdan çıkartılmamalıdır.

    Devletler, kişiler ya da kişi toplulukları olarak niteleyebileceğimiz kabileler gibi davranamaz. Böylesi akıldışı davranışlar kaş yaparken göz çıkarmaya eşdeğer sonuçlara yol açabilir.

    Mursi için “Allah rahmet eylesin” demekle yetinirim. Darbeydi, kötü davranıştı, hoyratlıktı gibi savlar ölçüsüz tepkilerin dayanağı olmamalıdır düşüncesindeyim.

  • Bu yazıda Venezuelalı süvari binbaşısı Nogales Mendez’den söz edeceğim. Kısa süre önce yazdığım bir başka yazıda bir başka Venezuelalı olan Fransisco de Miranda’nın öyküsüne değinmiştim. Miranda Latin Amerika devrimci hareketinin simge adı Simon Bolivar’ın yakın silah ve yazgı arkadaşı olarak hiç kuşkusuz daha şöhretli ve bilinen bir kişilikti.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2019/06/09/osmanlida-bir-venezuelali/

    Mendez ise neredeyse hiç tanınmayan bir Venezuelalı olarak Osmanlı’da daha uzun süre geçirmiş. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı üniformasıyla orduya hizmet vermiş ve dolayısı ile Osmanlı’yı başta askerlik olmak üzere başka pek çok açıdan daha iyi ve ayrıntılı gözlemleme olanağı bulmuş.

    Nogales 1877’de 93 Harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Venezuela’da dünyaya gelmiş. Atalarından birisinin Kristof Kolomb’un subaylarından birisi olduğu biliniyor. Öncelikle İtilaf devletlerine ilgi duysa da sonradan Osmanlı’ya ilgi duyan Nogales Sofya’da Ataşe Militer Fethi Bey (Okyar) ve Goltz Paşa ile tanışmış. Enver Paşa da ilgisini esirgemeyince Nogales Mendez’in Osmanlı subayı olmasının önünde engel kalmamış.

    Osmanlı subayı Nogales de Mendez

    Osmanlı’ya gelmeden önce Mendez’in İngiliz, Fransız, Rus, Karadağ ve Sırp orduları içinde Birinci Dünya Savaşı’na katılma isteği içinde olması ve bu isteğinin söz konusu ülkelerin vatandaşlığına geçmeyi düşünmediği için yerine gelmemiş olması serüvenseverlikle etiketlenmesine neden olabilir. Kuşkusuz bu da bir görüştür.

    Ancak, Mendez’in silah arkadaşlarına “askerimiz”, üniformasını taşıdığı orduya da “ordumuz” diyecek kadar bu toprakları ve değerlerini benimsediği de yalın gerçektir. Özellikle güney cephesinde yitirilen savaşlar sonrasında çekilen Osmanlı ordusunun buralara vedası Mendez’i de derinden etkilemiş ve duygulandırmıştır. Mendez’in savaş alanındaki başarısı ve kısa süre içinde üniformasını taşıdığı orduya bağlılığı ve dolayısı ile ayaklarını bastığı topraklara saygısı belgelerle de doğrulanabilen gerçeklerdir.

    Mendez’in bu yazıya başlık olan adla yayımlanmış kitabından yalnızca başarılı bir asker olmadığı; yanı sıra, derinlikli bir kültür insanı olduğu anlaşılabilir.

    Zamanın Osmanlı ülkesinde siyasal ve toplumsal duruma ilişkin gözlemlerin yanı sıra Türklerin askerliğe yaklaşımı, dinselliğe bakışı ve gelenekleiyrle görenekleri de Nogales’in izlenimlerinde yer bulan konulardan olmuş. Çok uluslu Osmanlı’daki Türk dışı unsurlar da genişçe yer bulmuş Mendez’in notlarında.

    Pek çoğunuza ilginç geldiğini sandığım Nogales Mendez’le ilgili daha ayrıntılı bilgilenme biraz daha zahmet gerektiriyor.

    (*) Rafael de Nogales Mendez’in Osmanlı ordusunda geçirdiği on yıla ilişkin kitabı.

  • Türkiye’de her şey ama özellikle siyaset yerlerde sürünür oldu. İstanbul’da seçimin yinelenmesi sürecinde bu durum daha da iyi gözlenmeye başlandı. 31 Mart öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun Patrikhane ziyareti sorun edilmişti. Daha kötüsü Binali Yıldırım’ın bağlantıda ayrıntısı yer alan EKÜMENİZM tvitiyle yaşandı. Tvit silinmiş olsa da; Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı yapmış bir kişinin düşebildiği durumu göstermesi bakımından önemlidir.

    https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/binali-yildirimin-sildigi-ekumeniklik-tweeti-sosyal-medyada-tartismalara-neden-oldu-5113104/

    Seçimde oy kazanma kaygısıyla atılmış bir adım bile olsa EKÜMENİZM’in ne demek olduğunun bilinmediği izlenimi yaratır bu türden bir paylaşım. Devlet içinde devlet anlamına gelen ve bir emperyalist proje olduğu artık bilinmekte olan EKÜMENİZM söyleminin üst düzey bir devlet adamınca kullanılması akıl alacak gibi değildir. Kendi bacağına kurşun sıkmak bu değilse nedir?

    İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’ne EKÜMENİZM’i yakıştırmak bu kuruma YARGISAL ve YÖNETSEL işlevler yüklemek anlamına gelir. Bu ise Lozan’a aykırıdır. Lozan’a aykırılık Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık belgesini tanımamak demektir.

    Bu gelişmeyi sıradan bir dil sürçmesi diyerek geçiştirmek olası değildir. Bundan aylar önce benzer hata Ukrayna Kilisesi’ne özerklik verilmesi üzerinden yaşanmıştı. Ukrayna-Rusya çelişmesinde dinin kullanılması anlamına gelen bu yanlışlığa Türkiye Cumhuriyeti devletinin sessiz kalması anlaşılır gibi değildi.

    Milli Mücadele’yle Osmanlı’nın küllerinden çağdaş bir devlet yaratanların, o devleti Lozan Antlaşması aracılığıyla dünyaya kabul ettirenlerin emeklerinin savurganca hiçe sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz yazık ki!

    Türkiye Cumhuriyeti gibi yoktan var edilen, kanla, canla kurulmuş bir ülkenin siyasetçisinin patrikhane ve emperyal odakların çoktandır hedefleyip de bir türlü erişemediği EKÜMENİZM ihanetini kendisinin dile getirmesi hoş görülür gaf değildir.

    Olağan koşullar altında böylesi bir gafın karşılığı insan içine çıkamamaktır.

  • Yazının pek çok kişiye ilginç görünecek başlığı yalın gerçeğin yansımasıdır. Biz söz oyunu ya da zorlama söz konusu değildir.

    Her ne kadar olayın yaşandığı 150 yıl öncesi günümüzün iletişim ve ulaşım olanaklarından yoksunsa da çok öncesinde insanlığın Yeni Dünya’ya ulaştığı, dünyanın çevresinde dolaştığı, Ümit Burnu üzerinden Hindistan’a vardığı akıldan çıkartılmamalı.

    Osmanlı’da Bir Venezuelalı General Francisco de Miranda! Özenli okur bu adla tanışık olmalı! Miranda’nın yolunun Anadolu’ya düştüğü yıllarda Latin Amerika İspanyol sömürgesi olmaktan kurtulma savaşı vermektedir. Bu savaşın efsane adı Simon Bolivar’sa General Francisco Miranda da yabana atılmayacak bir diğer önemli kişisidir.

    Miranda’nın o tarihte Osmanlı topraklarında ne işi vardı sorusu da kurcalamış pek çok kişinin kafasını. Bir sava göre Latin Amerika’daki devrim sürecine destek sağlamak amacıyla Rusya’ya giderken Osmanlı’ya uğramış olmalıdır. Her ne kadar Rusya’ya gitmenin başka yolları olduğu düşünülse de…

    1786 yılının 3 Temmuz günü Anadolu’ya İzmir’de ayak basan Miranda burada geçirdiği 9 günü izleyen 12 Temmuz’da İstanbul’a giden bir gemidedir.

    Miranda deyim yerindeyse kitapkurdudur. İyi bir entelektüeldir. Kuşkusuz omuzundaki apolete uyan düzeyde becerili bir askerdir. Bütün bunların üstüne dili iyi kullanan ve diline saygılı bir kişi olması da şaşırtıcı olmasa gerektir.

    Böylesi derinlikli bir kültür insanının hiç aksatmaksızın günlük tutması kültürel düzeyiyle uyumlu bir durumdur.

    Türkiye’ye ayak bastığı günden başlayarak Rusya’ya gitmek üzere ayrıldığı 23 Eylül’e dek yaklaşık 3 ay boyunca her gününü yazıya dökmüş olması bile başlı başına saygın bir durumun ifadesidir.

    Yaklaşık 40 yıldır neredeyse kesintisiz yaşadığım kent olan İzmir’deki 9 günü boyunca tuttuğu günlüklerin özellikle ilgimi çektiğini vurgulamalıyım.

    Türkiye günlerinde kütüphaneler ve tarihsel mekânlar Miranda’nın öncelikli ilgi alanları olmuş. Bir asker olarak savaş araçlarına ilişkin gözlemleri ve eleştiriye varan saptamaları da oldukça ilginç geldi bana.

    Ziyaretlerinin yanı sıra Miranda’nın gözlemleri de günlüklerinde çokça yer bulmuş. İzmir ve İstanbul’daki toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşama ilişkin notları derinlikli yaklaşımının ürünü olarak algılanmalı.

    Miranda’nın ayak bastığı zamanki Osmanlı’da yabancılara daha doğrusu gâvurlara yaklaşıma ilişkin iki ayrıntı oldukça dikkat çekici. Müslüman olmayan kişilere çocukların taş atması, kadınlarınsa tükürmesi sıradan Osmanlı davranışlarıymış o yılların Osmanlı ülkesinde. Miranda’nın, insanım diyenin onaylamayacağı bu türden olumsuzlukları olgunlukla ve üzerinde fazla durmadan yazmış olması da bir o kadar ilginç.

    General Miranda’nın geldiği sırada Osmanlı tahtında I. Abdülhamit’in oturmakta olduğunu, Osmanlı donanmasının Ruslarca hem de Çeşme’de yakılmış olmasının üzerinden 16 sene geçmiş olduğunu, Osmanlı’nın o yıllarda Ruslar, Avusturyalılar ve İranlılarla yıpratıcı savaşlar yapmakta olduklarını da eklemekte yarar var.

    Bugün Venezuela-Türkiye ilişkilerinin son derece sıcak ve yakın olduğunu görüyoruz. Venezuela’nın “arka bahçe” olmama direnci karşısında öfkelenen Sam Amca’nın gözü, kulağı Venezuela üzerindedir. Aynı Sam Amca’nın günümüzde S 400 ve F 35 üzerinden Türkiye’yle de sorunlu olduğu düşünüldüğünde Venezuela ve Türkiye’nin ortak yazgıya sahip olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. İki ülke arasındaki ilişkileri güncel yönetimler üzerinden değerlendirme ve hatta işi Venezuela’nın şimdiki önderi Maduro’yu Tayyip Erdoğan’la dostluğu dolayısı ile yargılamaya vardırmayı adam akıllı düşünmekte yarar var.

    Türkiye-Venezuela ilişkilerinin 150 yıl önceye dayandığını öğrenmek bile fazlasıyla heyecanlandırıcı gelmedi mi size de?

    Ayrıntıya ilgi duyanlar için yazıya esin kaynağı olan kitap…
  • Bir yazı Yugoslavya özlemimi depreştirdi desem yeridir. Çoğunlukla Goran Bregoviç kökenlidir Yugoslavya özlemleri. Yıllar geçtikçe Yugoslavya özlemcilerinin sayısının artmasına da şaşırmamalı.

    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1426992/Prekazi_neden_Fethullahci_olmadi_.html

    GS’nin geride derin iz bırakan futbolcularından, en azından benim kuşağımın son derece iyi anımsadığı Cevat Prekazi’yi Bregoviç’in oluşturduğu zincire eklemeli.

    Bundan birkaç hafta önce de Prekazi basının ilgi odağıydı. Bağlantıdaki röportajın da bir önceki bağlantıdaki yazının da Prekazi’ye ilişkin kitap üzerine olduğu anlaşılıyor.

    https://odatv.com/her-yerde-bir-amerikanizm-var.-buna-bir-de-demokrasi-diyorlar-29041937.html

    Tıpkı Bregoviç, Kusturica ya da bir başka Yugoslav gibi Prekazi de aklını kullananlardan. Pek çok kişinin bırakın övmeyi ve güzellemeyi; değinmeye bile çekindiği Yugoslavya’yı her yönüyle anlatmakta Prekazi. Ülkemizde birilerine kulluğu hüner sayan futbol dünyasının öğelerinin oluşturduğu izlenimin tersine Prekazi aklı başında ve duyarlı olduğu kadar kültürlü bir insan profili de çiziyor. Türkiye’de bu profile uyacak az sayıdaki addan Metin Kurt gelebiliyor aklımıza.

    Yaldızlı, pırıltılı sözler ve başkaca sayısız pazarlama öğesinin sıradanlaştığı, yaşamımızın parçasına dönüştüğü günümüzde insanların kitleler halinde aklının çelinebilmesi kuşkusuz hiç şaşırtıcı değil.

    Sıradışı olan Prekazi ve onun gibilerin yaklaşımları olduğuna göre Yugoslavya özleminin harlanmasıyla yetinilmemeli. Bu geçmiş özlemine, insanı ve insanlığı kendisine yaraşır düzeye çıkartacak anlayış ve düşünceler hemen her fırsatta öne çıkartılmalı.

    Yugoslavya Tarihi Müzesi (Belgrad)

    Yugoslavya Tarihi Müzesi Anı Defteri’nde Tito’ya saygı sözlerimiz…

    Prekazi röportajına ilişkin bir başka ayrıntıyla bağlayalım yazıyı.

    Dersim kutsayıcısı komünist başkanı bile röportaja konu eden “gazetecilik anlayışının” antiemperyalist olduğu her halinden belli olan Yugoslavyacı birine antiemperyalist Mustafa Kemal’i sormaması dikkat çekici geldi bana.

    Barış Terkoğlu’nun yazısına da konu olan Prekazi kitabının içeriğinde Mustafa Kemal’in olduğunu ve Prekazi gibi antiemperyalist duyarlılık sahibi kimseden beklenebilecek yorumlar bulunduğunu anlıyoruz.

    Prekazi’nin özlemi olmayı sürdüren Yugoslavya Tito’nun eseriydi.

    Belgrad’da Yugoslavya Tarihi Müzesi’nin önünde Tito’nun askeri olduğunu söyleyen yazarından edinmiştik bu kitabı…

    Savaşın başarısı BAĞIMSIZ devletle taçlandırılmıştı. Soğuk Savaş boyunca kutuplarda yer almak yerine antiemperyalist duruş gereği BAĞLANTISIZLIK yeğlenmişti. Mustafa Kemal de Tito’dan çeyrek yüzyıl önce antiemperyalist savaşı utkuyla sonuçlandıran ilk kişi olarak çıkmıştı sahneye. Halkçılıkla insanı ve toplumu öne çıkartan, deyim yerindeyse gülmeyi unutan bir halka gülmenin yanı sıra yaşamanın da güzel bir şey olduğunu öğretmişti.

    Tunceli’nin Dersim meraklısı belediye başkanı için de yazmıştım. Yinelemekte sakınca yok! İyiden, güzelden, doğrudan yana herkes hele hele kendisine SOLCU etiketini yakıştırıyorsa eğer her şeyden önce ANTİEMPERYALİST olmak zorundadır.

    İster futbolcu olsun ister gazeteci!

    Namusunuzun omurgasını kulun kulluğuna karşı durmak oluşturmalı.

    Barış Terkoğlu’nu överken, Atatürk’ü karartan gazetecilik anlayışını yeriyorum…

    Prekazi’yi soylu duruşu için kutlayarak…

  • İkide bir de yineler oldum!

    Türkiye’nin sorunu büyük ölçüde bilisiz bir o kadar umarsız halk değildir. Tarihe doğru bakıldığında güveni ve gönlü kazanılan bu insanlarla İstiklâl Savaşı verildiğini, Cumhuriyet kurulduğunu anlamak zor değildir.

    Aydın etiketli okumuş, yazmış, her şeyi bildiği sanılanlar temel sorundur!

    Halkçı, toplumcu ve üretimden yana duruşuyla toplumun sevgisini ve güvenini kazanmış olan Komünist Başkan Mehmet Fatih Maçoğlu devirdiği çamla edindiği haklı şöhreti yerle bir etti.

    http://www.tunceli.bel.tr/icerik/25/803/belediye-meclisimiz-tarafindan-yapilan-toplantilarda-alinan-kararlar.aspx

    Yukarıdaki Belediye meclisi kararıyla Cumhuriyet’i Seyit Rıza’nın yanına geçerek karşısına alan Tunceli Belediye Başkanı’na aşağıdaki mektubu yazdım!

    Denebilir ki, kararı Belediye Meclisi almıştır. Başkan’ın doğrudan sorumluluğu yoktur. Olabilir! Ancak, sayın Başkan’ın bu akıldışılık karşısında tepki gösterdiğine ilişkin en küçük izlenim edinen var mı diye sormak isterim!

  • “Mustafa Kemal yenmeden önce İngilizleri Tanrı sanırdım” Gandi

    Trablusgarp’ta başlayan, Balkanlarda süren savaşlar Türklerin karanlık döneminin önemli köşe taşlarıdır. Birinci Dünya Savaşı yenilgisi karanlık sayfaların yıkımla bütünleşmesi anlamı taşımıştır.

    Çanakkale’yi topla, tüfekle geçemeyenler donanmalarını muzaffer edayla demirlemişlerdir Boğaziçi’ne!

    Fransız General d’Esperey’in at üstünde İstanbul’a girişi Fatih’e öykünmenin yanı sıra yaklaşık 600 yıl sonra alınan öcün fotoğrafı gibidir.

    Dünya paylaşım savaşının önde gelen amaçlarından birisi olan Osmanlı’nın yıkımı ve paylaşımındadır sıra.

    Tam da o günlerde, Kasım 1918’de istanbul’a gelen Mustafa Kemal, umutların en solgun ve ölgün olduğu sırada “Geldikleri gibi giderler!” diyerek tam bir hesap ve tasarım insanı olduğunu ortaya koymuştur.

    İstanbul’un işgal edildiği günlerde son padişah VI. Mehmet Vahdettin’in öncelikli ve belki de tek derdi kendisiyle birlikte saltanatını kurtarmaktır. Ingilizlerin gözüne girme, onları güzelleme aşkı bundandır.

    Padişah taht derdindeyken “Geldikleri gibi giderler!” diyebilecek denli özgüven sahibi Mustafa Kemal ise İstanbul’da ilk iş olarak Minber gazetesini çıkartmaya başlamıştır. Çalışmaları kamuoyu oluşturmayı gerektiğine göre son derece yerindedir bu davranışı. Tıpkı Sivas’ta İradei Milliye’yi, Ankara’da Hakimiyeti Milliye’yi çıkarttığı gibi.

    Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve sonrasında Anadolu’da Milli Mücadele’yi örgütleme çalışmaları şu ya da bu şekilde yazılmış ve belgelenmiştir.

    Kasım 1918’den Mayıs 1919’a kadarki zaman aralığı ise hak ettiği ilgiyi görmemiştir her nedense.

    Öncelikli amacı ve hedefi Osmanlı kabinesinde Harbiye Bakanı olarak yer almak olsa da bu amacına erişememiştir. Boş durmamış, bu kez Meclisi Mebusan üzerinde etkili olmaya çalışmış ve Osmanlı meclisinin aldığı son karar olan Misakı Milli kararının ortaya çıkmasındaki etkisiyle başarılı da olmuştur. Bilindiği gibi bu önemli karar Milli Mücadele’nin de çerçevesi olmuştur ve.

    İstanbul’da bir gününü bile boşa geçirmeyen Mustafa Kemal’in bu zaman aralığında padişahı tahttan indirmeyi de içeren bir dizi köktenci yaklaşımı denediği ve bu doğrultuda gereken her şeyi yaptığı belgelidir.

    İzmir’in işgalinin ertesinde Samsun’a yola çıkışı son ve kaçınılmaz seçeneğidir. Öne sürüldüğü gibi Bandırma vapuru tıka basa altınla da dolu değildir. Zaten o günün Osmanlı Devleti’nin elinde Bandırma’yı dolduracak kadar altının bulunması da söz konusu değildir. Başka açıdan bakıldığında bu ve benzeri çoğu gülünç ve gerçeklikten yoksun savın Mustafa Kemal’in başardıklarının yüceliğini onayladığı bir gerçektir.

    Yazının başındaki Gandi sözüyle de vurgulandığı gibi Mustafa Kemal’in başarısı Tanrısallıkla bile özdeşleştirilebilir.

    Mustafa Kemal’in bundan 100 yıl önce Samsun’a attığı ilk adımın her şeyin ötesinde inancın, kararlılığın ve önceden tasarlılığın gereği bir eylem olduğunun altı çizilmelidir.

    Pek çok kaynakta Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet’I kurma kararlılığında olduğu yazıldır. Hatta, bunu öğrenen Mazhar Müfit’in geçirdiği şaşkınlık da çok etkileyici biçimde betimlenmiştir pek çok kaynakta.

    Eğer şaşırılacaksa Mustafa Kemal’in şu sözleri çok daha etkileyicidir :

    Yıl 1906!

    “Milleti egemen kılmak” “bunaltıcı bir mutlakiyetçiliğe devrimle karşılık vermek ve çürük ve külüstür bir yönetimi yıkmak” “ülkeyi kurtarmak” gibi sözler o zamanlarda çılgınlığın ve isyancı yapının göstergesi sayılmış olsa da gerçekleştirileceğine olasılık tanınmamış olmalıdır. *

    Yüzyılın başında söylediklerini yüzyılın çeyreği sonlanmadan yaşama geçirmiş olması çok söze gerek bırakmıyor.

    * Muhammed Sadiq, Çeviren  Funda keskin Ata, Türk Devrimi ve Hindistan Özgürlük Hareketi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2018.

  • 19 Mayıs’ın ve onun işaret fişeği İlk Kurşun’un 100. Yıldönümünü coşkuyla kutluyor, bu uğurda kanını döken canını verenleri saygıyla anıyoruz.

    Yüzüncü yıl yalnız bizler için değil karşımızda duranlar için de söz konusu!

    Bu takımın Türkiye’nin başkenti Ankara’da 100. Yıl yaldızlı bir etkinlik düzenlendiğini basından öğreniyoruz. Yüz yıl öncesinin saflaşmasının bugün de sürdüğünü böylelikle öğrenmiş oluyoruz.

    Sözü uzatmadan afişi incelemenizi diliyorum!

    19 Mayıs’ın 100. Yılı ülkemizin varlığının simgesidir. Koşullar ne olursa olsun, hıyanet ne düzeye varırsa varsın Türkiye vardır. Var olmayı sürdürecektir. İleriye dönük umutlarımız da hiçbir zaman solmayacaktır.

    Ankara’da Pontus palavrası üzerinden canlandırılmaya çalışılan sözde SOYKIRIM ise sıradan bir gaftan öte hıyanete hizmet eden anlayışın ürünüdür.

    Dünyanın hiçbir yerinde bir ülkenin varlığını ve sınırlarını tartışmaya açan ne bir söylem ne de bir etkinlik gerçekleştirilemez. Hiçbir ülke kendi bacağına kurşun sıkmaz. Bu akıldışı tutuma demokrasi ve özgürlük kapsamında haklılık kazandırılamaz.

    Yine basından bu yazıya konu olan hıyanet toplantısına izin verilmediğini öğreniyoruz.

    https://odatv.com/pontus-toplantisina-izin-cikmadi-16051949.html

    Yerinde ve doğru bir karardır. Kararı alanları duyarlılıkları ve dakiklikleri nedeniyle kutlamak gerekir.

    Yetkililerin bundan sonra atacakları adım çok önemlidir!

    Toplantıda adı geçen kişi ve kurumları soruşturup kovuşturarak onlara “mağduriyet” kisvesi giydirecekler midir? Bu yapıldığı anda bu toplantıya ilişkin yararlı tartışmaların önü kesilmiş, hıyanete eşdeğer girişime haklılık kazandırılmış olacaktır. Dolayısı ile pek çoğumuzun bu ve benzeri girişimleri eleştirmesinin önüne geçilmiş olacaktır.

    Bekleyip göreceğiz!

    Diğer yandan, Pontus hıyanetinin altında adları yazılı olanlara da bir çift söz söylemeden geçmeyelim!

    Fikret Başkaya Cumhuriyet, Türkiye ve Atatürk düşmanlığı tescilli birisidir. Kendisinden bekleneni yerine getirmiştir. Diğerlerini tanımamakla birlikte böyle bir toplantıya adlarını koyarak hangi yolun yolcusu olduklarını kamuya açıkça duyurmuşlardır.

    Bir de bu toplantıya mekân sağlayan SES sendikası var!

    Ayrılıkçı ve etnikçi tutumu pek çok kez kanıtlanmış, sendikal etkinliklerinden çok siyasi tercihleriyle tanınmış sözde sendikadır. Güneş görmüş kar gibi erimesine karşın kuyruğu dik tutarak kendince dik duruş sergilemeyi hüner bilmektedir. Varlığını borçlu olduğu topraklarla ilintisi görünüşten öte değildir…

  • 15 Mayıs tarihimizin öksüz kalmış günlerinden birisidir. İzmir’e ayak basan Yunan’a ilk kurşunu sıkan gerçek adı Osman Nevres olan Hukuku Beşer gazetesinin yazarı Hasan Tahsin elbette pek çoğumuzca tanınır ve bilinir. Ama, bu gözü pek ve soylu atılganlığının hakkı her nedense yeterince verilmez.

    Hasan Tahsin İzmir’in kalbindeki Konak Meydanı’nda anıtlaşmıştır. Bu denli önemli bir kişiliğin Büyükşehir Belediyesi’nin güneybatı köşesindeki heykeli meydanın en sapa ve kuş uçmaz kervan geçmez yerindedir. Pek az insanın gelip geçtiği bu yerde pek çok insanın özen göstermediği takdirde anıtın farkına varması da güçtür. Ancak, anıt yerleşiminin tersine ülkemiz yakın tarihinin en önemli kişilerinden birisini yaşatmaktadır.

    Konak Meydanı’nda Hasan Tahsin (1888, Selanik – 15 Mayıs 1919, İzmir) Anıtı

    Gerçek adıyla Osman Nevres’in Yunan işgalinden bir gün önce bugün Bahri Baba Parkı olarak bilinen o zamanki Maşatlık’taki işgali kınama gösterisini yetersiz bulduğu yazılır kaynaklarda. Daha fazlasını yapmayı kafasına koyar! Ertesi günü Yunan İzmir sokaklarını “Zito Venizelos” çığlıklarıyla inletirken Hasan Tahsin silahını ateşlemekte ikileme düşmez. Hemen oracıkta toprağa düşse de istiklâl ateşini yakarak bir gün sonra Samsun yolcusu olacak Mustafa Kemal Paşa’nın yolunu aydınlatır.

    Rum Metropoliti Hrisostomos’un dindaşlarına “Türk kanı içmeyi” tavsiye ettiği sıralarda girişilen bu eylem aynı zamanda günümüzün MİT’ine eşdeğer Teşkilatı Mahsusa üyesi Hasan Tahsin’in yaptığı işin büyüklüğünü göstermeye yeter de artar.

    O günün koşullarında iletişimin de bugünküyle kıyaslanamayacak denli kısıtlı olduğu göz önüne alındığında Hasan Tahsin’in “İLK KURŞUN”nun değeri daha iyi anlaşılacaktır.

    Hasan Tahsin’i yakından tanımak için iyi bir kaynak…

    Hasan Tahsin’in Teşkilatı Mahsusacı olması yanlış algıya yol açmasın! Çok iyi Fransızcasıyla son derece iyi ve derinlikli bir kültür insanı olmasının yanı sıra yurtsever bir sosyalisttir de! Sosyalistliği yurtseverliğine engel olmamıştır.

    Gazetesinin adı Hukuku Beşer (İnsan Hakları) de düşünsel eğilimiyle ilgili yeterli fikir verebilir. O yıllarda yurtseverlik düşünsel eğilimi her ne olursa olsun hemen herkesin olmazsa olmaz öncelikli duruşuydu. Şimdilerde İnsan Hakları kavramının emperyalist kurgu etnik bölücülüğe kalkan yapılması bu toprakların mayasında olmayan bir sapkınlıktır gerçekte.

    Özetle, Hasan Tahsin her türlü düşünce ve duruşunun ötesinde bir tutumla tanımlanacaksa eğer en uygunu : ANTİEMPERYALİST oluşudur.

    Emperyal kuklası işgalciye sıkılan ilk kurşunun hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar ANTİEMPERYALİST duruş ürünü olduğu kesindir.

    Yalnız yaşadığı kent İzmir için değil Milli Mücadele’ye girişecek Türkler için de işaret fişeği işlevi gören İLK KURŞUN’un hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle…

    Yüce anısına saygıyla…

    Hasan Tahsin’in dünya görüşü hakkında fikir verecek bir tümce :

    “Bütün emelimiz iki noktada toplanıyor, biri hakim sınıfı hak vermeye mecbur etmek, diğeri mahkum sınıfı istihsal (üretim) hakkına muktedir kılmak…”

    (Hasan Tahsin, “Alt Tabak”, Hukuku Beşer, 22 Mart 1919)