• Okul arkadaşlarının 40 yıl sonraki Eskişehir Buluşması duygu yüklü olduğu kadar coşkulu ve bir o kadar da öğretici oldu.

    Birlikte geçirilen 7 okul yılı da eklendiğinde ortaya çıkan sayı yarım yüzyıla yaklaşmış oldu.

    Bu türlü buluşmalar coşkulu olduğu kadar düş kırıklığı yaratmaya da eğilimlidir. Aradan geçen yıllar ortak noktaları aşındırmış ve hatta ortadan kaldırmış da olabileceği için birliktelik yüke de dönüşebilir kimi katılımcılar için. Doğrusu böyle bir olumsuzluğa tanık olmadım! Böylesi bir durum yaşandıysa bile fark edilemeyecek düzeydeydi.

    Eskişehir’i gözlemlemek ve kimi yargılarda bulunmak konusuna gelince!

    O yıllarda da Anadolu’nun yıldızı sayılabilecek Eskişehir aradan geçen 40 yıldan sonra olumlu değişimler geçirmiş. Türkiye’nin her hangi bir kentinde geçen yılların bıraktığı olumsuz izler göz önüne getirildiğinde Eskişehir için yapılan bu olumlu saptamanın daha anlamlı olacağı açıktır.

    Eskişehir’in başına gelen iyi şeylerden birisi olan Yılmaz Büyükerşen’in burada yalnızca belediye başkanlığı yapmadığı, yıllarca yaşadığı ve bir akademisyen olarak da kente hizmet verdiği bilindiğinde başarısının rastlantısal olmadığı anlaşılır.

    Kuşkusuz çarpık kentleşme Eskişehir için de söz konusudur ve bir bakıma kaçınılmazdır. Ancak, yerel yönetim aracılığıyla yaşama geçirilen kentsel girişimlerin bu çarpıklığı neredeyse göz ardı edilebilir düzeye düşürdüğü not edilmelidir.

    Büyükerşen hocaya hak ettiği övgüler dizilirken onun yaklaşımına olumlu karşılık veren ve bu güzelliğin yaratılmasında yadsınmaz katkıları olan Eskişehirlileri unutmak haksızlık olur. Elmanın yarısı Büyükerşen’se diğer yarısı Eskişehirlilerdir.

    Hakları yenmemeli!

    Bozkırın yükselen ve yükseldiği oranda parlayan yıldızı Eskişehir tükenen umutları tazeleyen bir unsurdur artık Türkiye’de.

    Eski belediye

    Kente yaşam veren Porsuk’un bundan 40 yıl önce koku ve kirlilik kaynağı olduğu düşünüldüğünde şimdilerde üzerinde dolaşan ırmak tekneleri ya da gondollarla kente renk ve yaşam kattığının altını çizmekte yarar var.

    Caddelerinde ya da sokaklarında güvenle ve coşkuyla dolaşılan bir kent günümüzün hiç de azımsanmayacak artılarından birisidir kuşkusuz.

    Kenti mavi ve yeşil birlikteliğindeki parklarla donatmak da günümüzde pek çok kentimizde yapılaşmaya yenik düşen bir uygulama olarak Eskişehir’de yaşam bulmayı sürdürüyor.

    Kentin hemen her köşesinde boy gösteren heykeller de çağdaş ve gelişmiş bir kent imgesinin önde gelen öğeleri olarak dikkat çekiyor. Sanatçı başkanın kente katkısı böyle oluyormuş!

    İnsanıyla hayvanıyla yaşamı anıtlaştıran heykellerin yanı sıra bir meydanı süsleyen görkemli bir başka heykelde Türk tarihinden kesitlerle birlikte farkına varmadan eğlenceli bir tarih dersi almanız olası burada.

    Ya da geçmişte fabrikaların soğuk ve sevimsiz yapılarıyla boy gösterdiği bir bölgede korunan bir fabrika bacasının kent silüetine sevimlilik kattığına tanıklık edebileceğiniz kentin adıdır Eskişehir.

    Eskinin meyve-sebze hâlinin basit bir düzenlemeyle gençlik merkezine dönüştürülmesi ve yanı başına şehir tiyatrosunu yoldaş alması da Eskişehir’e özgü olsa gerektir.

    Odunpazarı’na geldiğinizde kendinizi tarihsel evlerin bulunduğu sokağın içinde buluvermeniz bu kentte karşılaşabileceğiniz hoşluklardan yalnızca birisidir. Bir de buna eklenen müzeler burası kente benzemiyor kentin ta kendisi dedirtecek bir başka güzellik olarak fotoğraf karelerimizdeki yerini almış oluyor.

    Eskişehir irili ufaklı pek çok müzeyle donatılmış son 20 yıl boyunca.

    Milli Mücadele’de kamyonu yenen kağnı…

    Bu arada kentin gezgin akınına uğradığını da eklemekte yarar var. Özellikle, hafta sonlarında kentin çekim merkezlerine adım atmanın zor olduğunu bilmelisiniz. Hafta sonu günü olduğu için balmumu heykellerin sergilendiği müzeyi kapıdaki kuyruk bir kaç yüz metreyi bulduğu için gezemedik.

    Yanı başındaki Milli Mücadele Müzesi’ni gezerek biraz olsun teselli bulduk. Eskişehir uzak tarihinin yanı sıra yakın tarihte Milli Mücadele’deki rolüyle de öne çıkan bir kentimiz. Çok iyi düzenlenmiş Milli Mücadele Müzesi kenti bu yanıyla da tanıma olanağı veriyor.

    Yarım yüzyıla yaklaşan arkadaşlığın buluşması Eskişehir’e ilgimizi kısıtlamış olsa da bir kez daha gelme gereği yaratmış oldu.

    Kent içinde gezilip görülecek sayısız yeri listemize ekleyerek bir sonraki sefere eski çağ tarihine ilişkin Eskişehir tatlarını da izlencemize ekleyerek şimdilik bu kadar diyoruz…

  • 1 Mayıs’lar ülkemiz tarihinin önemli sayfalarını oluşturur. Özellikle Soğuk Savaş boyunca 1 Mayıs “korku ve kaygı”ya eşdeğer bir olgu gibi belletildi insanımıza.

    Özellikle 1977 1 Mayıs’ında Taksim’e sıçrayan kanın yarattığı hüzün ve dehşet tazeliğini koruyor.

    O gün orada 1 Mayıs’ı kutlamaktan başka amacı olmayan ve toprağa düşen canları bir kez daha anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

    2447950_0b56a312f71e5aa6302befa9f77b2efc_640x640

    Tasarladığı ölümsüz 1 Mayıs afişi için ressam Orhan Taylan’ı saygıyla anarak…

    https://www.aydinlik.com.tr/1-mayis-1922-kutlamalarindaki-yanlisliklar-yildirim-koc-kose-yazilari-nisan-2019

    Yukarıdaki bağlantıdan okuyabileceğiniz yazıda dile getirilenler de 1 Mayıs dendiğinde madalyonun ters yüzünü oluşturuyor.

    Emek ve Dayanışma Bayramı 1 Mayıs, doğal olarak öteden beri SOL’un ilgi alanında oldu dünyada olduğu gibi ülkemizde de.

    Bu ilginin ülkeyle, vatan toprağıyla bağlantısı ne oldu sorusu da sorulmaya değerdir.

    1 Mayıs 1922!

    Ülke emperyalist paylaşımcıların işgali altında! Sakarya Savaşı kazanılmış! İşgalci çizmeleriyle ezilen ülkemizin kurtarılması için bir silkinişe daha gereksinim var!

    TBMM Hükümeti canını dişine takmış Büyük Taarruz’a hazırlanıyor.

    İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarına bakarsanız ülkede böyle bir durum ve sorun olmadığı duygusuna kapılmanız işten bile değildir. Vatan toprağının emperyalistlerce çiğnenmekte ve kirletilmekte oluşu karşısında 1 Mayıs’ı kutlayanların Sovyet Rusya’ya övgüler dizen haykırışları ilginç ve bir o kadar ibretlik. Tam da o sıralarda övgüler dizilen Sovyet Rusya var gücüyle TBMM Hükümeti’ne ve Mustafa Kemal’e destek vermektedir.

    Ülkemiz SOL’unun en azından bir kesiminin ulusal konulardan ve duyarlılıklardan uzak duruşu yalnızca bugünün sorunu değildir bağlantıdaki yazıdan anlaşıldığınca. O gün bile vatan toprağıyla ilgili olamayanların bugünlerdeki aymazlığı ve duyarszılığı da şaşırtıcı olmasa gerektir.

    Ülkemizin son 40 yılına damga vurmuş olan ayrılıkçı-etnikçi PKK Terörü de bu bağlamda turnusol kâğıdı işlevi görmüştür. Solculuk adına, emperyal proje olduğu her fırsatta dile getirilen, gözümüzün içine sokulurcasına anımsatılan PKK’ye Türk SOL’unun bitmek, tükenmek bilmeyen aşkı anlaşılır gibi değildir. Söze geldiğinde HALKÇILIK’tan dem vuranların PKK aşkıyla HALK’tan kopuşlarının fotoğrafıdır bu çerçevede yaşananlar.

    Bir başka örnek çok daha güncel!

    Önceki Ovacık, bugünkü Tunceli Belediye Başkanı’nın DERSİM aşkı her nedense çok da dile getirilmedi. Hakkını yemeyelim. Mehmet Fatih Maçoğlu Ovacık’ta yaptıklarıyla hak ettiği bir üne kavuştu. Böylelikle de kendisini kanıtlamış bir kişilik olarak Tunceli’ye Belediye başkanı seçildi.

    DERSİM söylemiyle oy ve ün devşirmeye çalışan gericileri anlamak hiç zor değil. Bu alışılmış duruma ilişkin bir şeyler yazıp zaman yitirmenin gereği de yok.

    Ancak, bir komünistin Dersim üzerinden, Seyit Rıza ve feodalite aşkı sorgulanmaya ve irdelenmeye değerdir.

    1 Mayıs’ı alanlarda coşkuyla kutlamak elbette önemli.

    Coşkuyla yapılan kutlamaların içinin doldurulması ve çelişkilerden arındırılması da SOL’un ve SOL adına boy gösterenlerin kaçınılmaz görevi olmalı!

    1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı Kutlu Olsun!

    Kutlu olmakla kalmasın hak ettiği içeriğe de bir an önce kavuşsun…

    1 Mayıs 2019

    1 Mayıs Marşı’nın bestecisi Sarper Özsan’a şükranla, eşsiz yorumuyla ezgiye can veren Cem Karaca’nın anısına saygıyla…

  • Yollar gidilmek için! Yollar sapılmak için! Gezgin için yoldan çıkmak iyidir diyerek Kütahya’ya uğruyoruz. Eskişehir’in komşusu ve üçte biri büyüklüğündeki Kütahya’da da şaşırtıya yol açacak mekânlar var!

    evliya çelebi1

    Kütahya girişinde Evliya Çelebi anıtı

    Kaleye doğru yol alıyoruz.

    IMG_6953

    Kütahya Kalesi

    Yapım tarihi 1410 olan Ulu Cami’yi görüyoruz ilk olarak. Timur fırtınasıyla sarsılan Osmanlı’nın Fetret Dönemi eseri olduğu anlaşılsa da yapım tarihinden dönemin koşullarından etkilenmeyen bir yapı olduğunu da eklemekte yarar var! Bunca yıldır dimdik ayakta durduğuna göre!

    IMG_6893

    IMG_6894

    IMG_6898

    Yılların acımasızlığı karşında en kırılgan bölümlerden birisi olan ahşap kapısı Çini Müzesi girişindeki camlı korumada sergileniyor.

    IMG_6963

    Ulu Cami’nin cam korumasındaki tarihsel ahşap kapısı

    Kütahya’daki çincilik geçmişinin yüzyıllar öncesine dayanmasına karşılık Çini Müzesi’nin yalnızca 20 yaşında olması ironik bir durum.

    IMG_6962

    IMG_6974

    IMG_6981

    IMG_6984

    Çini Müzesi’nin yer aldığı yapı Germiyan Beyi II. Yakup tarafından yaptırılmış. Altı yüz yaşında! Gök Şadırvan adıyla da da anılan yapının ortasında tek parça taştan fıskiyeli havuz yer alıyor.

    IMG_6967

    Yapının banisi II. Yakup’un çinili sandukası da yapının içinde. Germiyan Beyliği son hükümdar II. Yakup’un kızıyla evlenen Yıldırım Beyazıt’a çeyiz olarak gelmiş. Osmanlı’nın büyümesi ve imparatorluğa yol almasında önemli adım olmuş da denebilir.

    IMG_6976

    Kütahya çinilerinden oluşan eşsiz örnekler müzede sergileniyor. Tarihsel ortamda Kütahyalıların “Ateşte Açan Çiçekler” olarak da adlandırdığı çini sanatının başyapıtlarını izlemenin zevki bir başka!

    Çini Müzesi’nden sonraki durağımız Macar Evi.

    Eski Kütahya’nın dar sokaklarından kimi bakımlı kimi bakımsız ve yıkılmak üzere olan Kütahya evlerinin arasından ilerliyoruz.

    IMG_6901

    IMG_6906

    IMG_6912

    Pek çoğunuzun Kütahya’da Macar’ın ne işi olabilir diye mırıldandığını işitir gibiyim.

    Fransız Devrimi ve hemen sonrasındaki Napolyon Dönemi Avrupa’da devrimler çağını açmış oldu. Napolyon durdurulup, tarih sahnesinden indirilince Avrupa monarşileri bir araya gelerek varlıklarını sürdürmek amacıyla bir dizi karar aldılar.

    Devrim bu! Ne karar dinler ne de ferman!

    Tüm baskılara karşın Avrupa XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak devrimlerle sarsılır.

    Polonya ve Macaristan Devrimleri başarısızlığa uğrayınca öncülerine de sürgün yolu görünür.

    Macar Devrimi önderi Lajos Kossuth (1802-1894) o yılların güvenli sığınağı Osmanlı’nın yolunu tutar. 1848’de Osmanlı’ya sığınan Kossuth’un geri verilmesi için yoğun baskı kuran Avusturya ve Rusya karşısında padişah Abdülmecit kararlı ve dik durur. “Ülkeme sığınanları geri vermeme uğruna tahtımdan ve tacımdan bile vazgeçerim!” dediği öne sürülür Abdülmecit’in!

    KOSSUTH MÜZESİ

    müze

    Kossuth Müzesi 19 Eylül 1982’de açılmış

    Sığınmacıların güvenliği ve sağkalımı düşünülerek Kütahya’ya yerleştirilirler. Kossuth, ailesi ve beraberindekilerle 2 yıl Kütahya’da konuk edilir.

    IMG_6919

    Macaristan Anayasası’nı burada yazdığı pek çok kişiyle buradayken yazıştığı bilinir. Diğer yandan, siyasi etkinliklerini de sürdüren Kossuth Osmanlı’da geçirdiği bir kaç yıl içinde bir de Türkçe Dilbilgisi kitabı yazarak belki de kendisini sahiplenenlere şükran borcunu biraz olsun ödemeyi düşünmüş olabilir mi?

    IMG_6934

    IMG_6935

    Kossuth’un sürgün rotası

    Müze girişindeki görevlilerin Kossuth’u anlatmak için başvurdukları şu sözü paylaşmadan geçmeyelim :

    “Macarların Atatürk’ü!”

    Bir kişinin anlam ve önemi bundan daha iyi anlatılabilir mi?

    Zamanının son derece nitelikli bir konutu Kütahya’da kaldığı sürece Kossuth’un hizmetine sunulmuş.

    Konaktaki çok sayıda oda özgün haliyle korunmuş. İçindeki eşyalar ve etnografik nesneler müze olmasını sağlamış.

    Kossuth Evi’ne Macaristan devleti de ilgi göstermiş. Her yıl 15 Mart’ta Kossuth’un başkaldırdığı günde Macar yetkililerin katılımıyla törenler yapılmaktaymış burada.

    IMG_6916

    Bahçede bir de Kossuth heykeli var ben burada yaşadım der gibi duran ve teşekkürlerini sunan!

    IMG_6911

     

  • Anadolu’da şaşırmamayı öğrenmeli insan! Bir de, kahverengi tabelalı sapakları göz ardı etmemeyi. Bir kültürel harman yerine de benzetilebilecek Anadolu’da 7000’i aşkın antik kent olduğu ve günümüzde bunların yalnızca % 15’inin kazıldığı ve açığa çıkartıldığı biliniyor. Denebilir ki; bir uygarlığın üzerinde yaşıyoruz!

    Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Aizanoi antik kenti yanına yaklaşana dek görkemi anlaşılamayacak sayısız Anadolu değerinden birisi olarak bugün de ayakta kalmayı sürdürüyor. Böylesi bir marifet de iltifatı hak ediyor. Acelem var, zamanım yok türünden gerekçelerden sıyrılın! Küçük özverinizin büyük ödüllerle karşılık bulacağından kuşku duymayın!

    b_43

    Tarihi 5000 yıl geriye uzanan Aizanoi 1970’den bu yana kazılmaktaymış. İkinci Efes sanını hak edercesine Anadolu’da en iyi korunmuş Zeus Tapınağı’nı barındırıyor Aizanoi.

    Bu kadarla da kalmıyor Aizanoi’nin varlıkları.

    AİZANOİ REHBER

    Günümüzde kullanılmakta olan köprüler, 20 bin kişilik tiyatro, bitişiğindeki 13 bin 500 kişilik stadyum, hamamlar, sütunlu cadde ve nekropoller Zeus Tapınağı dışında göreceğiniz eşsiz güzellikteki diğer yapıtlar.

    IMG_6698

    IMG_6699

    Meter Steunene’nin kutsal mağarasında yaşayan ve Frigyalıların öncülü sayılan Azan adlı mitoloji kahramanının kentin adına esin kaynağı olduğu sanılıyor. Azan, su perisi Erato ile efsanevi kral Arkas’ın birlikteliklerinin ürünüdür.

    Çavdarhisar adı ise Selçuklu Beylikleri döneminde yöreye yerleşen Çavdar Tatarları’ndan gelmiş.

    Antik adı Penkalas olan Kocaçay’ın coşkun sularını aşmak için köprüler yapılmış özellikle Roma döneminde. Bugün de dimdik ayakta olan bu yapılar kentin görkemine tanıklık etmeyi sürdürürken özenle bakıldığında eşsiz fotoğraf fırsatları da sunmuş oluyorlar.

    img_6693.jpg

    IMG_6694

    Kentin başat yapıtı Zeus Tapınağı’nın bulunduğu yerde yapılan kazılar Erken Tunç Çağı’na tarihlenen buluntuların elde edilmesini sağlamış.

    IMG_6715

    Yapımına MS II. yüzyılda başlanan Zeus Tapınağı için gerekli parasal kaynak olasılıkla geniş tapınak arazilerinin kiraya verilmesiyle sağlanmıştır.

    55×35 metre boyutlu bir alana oturmuş olan tapınağın benzerine Anadolu’da rastlanmamış olması da bir başka ilginç bilgidir. Uzun kenarlarda 15 ve kısalarda 8 İyon başlı sütun yer alır. Pronaos, Cella ve Opisthodom bölümlerinin yanı sıra tonozlu bir bodrum katı bölümü de vardır.

    IMG_6746

    IMG_6720

    Akroter’deki kadın büstü son zamanlarda bu olasılıktan uzaklaşılmış olsa da tapınağın Zeus’un yanı sıra Kibele için de yapıldığı izlenimi yaratır.

    IMG_6718

    Görkemli Aizanoi’deki hamam, tiyatro ve stadyum yapılarının yükselmesinde Zeus tapınağı’nın yapımındaki çabalarıyla öne çıkan Apuleus Eurykles’in payı olduğu anlaşılmıştır.

    IMG_6734

    Roma İmparatoru Diokletyanus’un 301 yılında enflasyonla mücadele için yaptırdığı ücret belirlemelerine ilişkin yazıtına bakılırsa o zaman da durum bugünkünden farklı değilmiş denebilir. Kuvvetli bir KÖLE iki eşek ücretine denk bedelle satın alınabilmekteymiş o tespitlerden anlaşıldığınca. Üç köle bedeline eşit AT’ın biraz daha değerli bir varlık olduğu anlaşılıyor belgeden.

    IMG_6744

    Sütunlu cadde uğruna Artemis Tapınağı’ndan vazgeçilmiş. Bu tarihsel bilgi tanıdık gelmiş olmalı pek çoğumuza. Günümüzde kentlerimizde yükselmesi için çabaladığımız ucubeler uğruna nelerden vazgeçmiyoruz ki! Meter Steunene’ye giden yol için yapılmış Sütunlu Cadde!

    IMG_6764

    Tiyatronun yanı sıra Nekropollerin büyüklüğü de kentin büyüklüğü hakkında bilgi veriyor.

    Uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarındaki pek çok varsıllıktan birisi olan Aizanoi’ye yolunuzu düşürün diyerek…

     

  • Kural değişmedi! Bu yıl da 24 Nisan kaygı kaynağı olmayı sürdürdü. Fransa ne yaptı, ABD ne diyecek ya da bu konuya bugüne değin kayıtsız kalmış olanlar canımızı sıkacak adımlar atacaklar mı sorusu zihnimizi kemiriyor.

    Bu yılın yıldızı bu yalanı hortlatmaya çalışan Fransa oldu!

    F_SOYKIRM_İNF_1

    T.C. Cumhurbaşkanlığı sitesine bu yıl durumu kısa ve öz şekilde anlatan bir görsel konmuş olması olumlu bir gelişme sayılmalı

    Emperyalizmin halklar arasındaki çelişkiler üzerinden yol alma anlayışına odaklanılmadan bu konuyu anlamak son derece zor görünüyor.

    Türkiye dize getirilme adayı olduğu sürece Ermeni Soykırımı yalanı kapımızdan eksik olmayacaktır.

    Oysa, Türkiye’nin eli öylesine rahat ve sağlam ki!

    İsviçre-Perinçek Davası’nın AİHM tarafından karara bağlanması sonrasında tarihsel gerçeğe hukuksal dayanak eklenmiştir. Bu konuda ağzını açanın gözünün içine sokacağımız kapı gibi bir belge var artık elimizde. Denebilir ki; bu belgenin varlığında savunmaya çekilen taraf olmaktan çıkıp atağa geçmemiz doğru olacaktır. AİHM kararına dayanarak Avrupa başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde tarih çarpıtılarak ders kitaplarına sokulan yalanların temizlenmesi sağlanabilir.

    perinçek-isviçre

    Diğer yandan, SOYKIRIM adı altında tanımlanan insanlık suçu II. Dünya Savaşı sonrasında Nazilerin Yahudilere karşı yaşama geçirdiği uygulamayla ilgilidir. Başka deyişle, SOYKIRIM nitelemesinin bunun dışındaki bir olayı nitelemesi uluslararası bir karara dayanmak zorundadır.

    Böyle bir şey elbette söz konusu olmamıştır, olamayacaktır!

    Akla gelebilecek her ortamda ve hemen her yolu deneyerek ERMENİ SOYKIRIMI yalanını dayatmaya çalışanların yargıya başvurmaktan ısrarla kaçınması dikkate değer bir ayrıntıdır. Bu seçeneğe bugüne dek başvurulmamış olması akla getirilmediği için değil kazanılması olasılığı bulunmadığı içindir.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyal kışkırtma sonucu yüzyıllarca birlikte yaşadıkları bir topluma karşı silahlı kalkışmada bulunan Ermenilerin ülkenin ve vatanın kalımı için göç ettirilmesidir.

    Bir örnek verelim!

    İkinci Dünya Savaşı sırasında Pearl Harbour baskını sonrasında ABD’de 100 bini aşkın Japon kökenli Amerikan vatandaşının Batı kıyılarından iç kesimlere göç ettirilmiş olduğunu; bununla da yetinilmeyip bu kişilerin toplama kamplarında tutularak özgürlüklerinin bile kısıtlandığını bilen var mıdır ki soran olsun! Yüz bini aşkın Japon kökenlinin Japonya’yla savaşa girişen ABD’nin güvenliğine tehdit olarak görülmesi karşısında Anadolu’nun doğusundaki Ermenilerin göç ettirilmesi arasında dağlar vardır. Uzak olasılık üzerinden 100 bin kişiyi göç ettirenlere ağızlarını açtıkları anda sorulması gereken sorudur bu!

    51G09LNzHQL

    Posted_Japanese_American_Exclusion_Order_0

    Gelinen bu noktada Ermeni Soykırımı yalanı konusunda her yılın 24 Nisan gününde kurbanlık koyun gibi kaygıyla bekleyen bizlerin başkalarının yaptığından çok kendi yapmamız gerekenleri anımsama ve yaşama geçirme zamanıdır.

    Hem tarihsel hem de hukuksal dayanaklarımız bu denli güçlü olduğuna göre bu korku ve kaygı neden diye sormaktan alamıyor insan kendisini!

    Bir kaç söz de Beşinci Kol’a gelsin! Fırsat buldukça Tanımaktan ne çıkar, tanıyalım kurtulalım demekten çekinmez böyleleri Ne olacağını kısaca özetleyelim!

    ermenilerden-ozur-dileme-kampanyasinin-arkasindan-hangi-amerikali-cikti-1712081200_m

    Ermeni Soykırımı yalanı üzerinden yol almaya çalışanların konuyu mahkemeye götürmekten ısrarla kaçındıklarından söz etmiştik az önce. Kazanamayacağı davaya gitmek yerine kabul ettirme üzerinden kazanım sağlamaktadılar.

    Tanınma, Tanıtma, Toprak, Tazminat dörtlüsü bu önemli olayda son derece kilit rol oynamaktadır. Tanım’yla bitmeyecektir iş! Tanımak kabul etmek olduğuna göre Tazminat hemen onu izleyecektir. Çıkacak Tazminat’ın bugünkü değerlerle ödenmesi söz konusu olamayacağına göre! Hemen ardından Tazminat ödeyemiyorsan Toprak ver denecektir.

    6a840ad1633b68b178e5d66b88c61aed

    Şimdi anlaşıldı mı bu önemli ayrıntıdan habersiz (ya da haberli ve hıyanet içinde) olan cahil aydınlarımızın başımıza sarmaya çalıştığı dert?

    “Aydın” etiketiyle donanmış “öğrenimli cehaletin” en büyük tehlike olduğunu bir kez daha altını çizerek vurgulamak gerekiyor.

    ERMENİ SOYKIRIMI YALANI, Türkiye’nin emperyalizmle mücadele sınavındaki önde gelen soru(n)dur.

    Bu soru(n) anlaşılırsa çözüme erişmek hiç de zor olmayacaktır.

    2-tek-kisilik-ordu-sukru-server-aya-yogun-bakimda

    Yakın zamanda yitirdiğimiz TEK KİŞİLİK ORDU Şükrü Server AYA’nın anısına saygıyla…

  • 23 Nisan’ı çocuk dostu ve “koruyucusu” bir Tıbbiyeli’yi saygıyla anarak kutlamak anlamlı olacaktı…

    umay

    Harbiye-Mülkiye-Tıbbiye Osmanlı’nın modernleşme çabalarının sacayağı sayabileceğimiz üçlüdür. Bir hekim olarak Tıbbiye’nin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan zorlu yolda üstlendiği önemli rolden ötürü gururlanırım. Oysa, gerçeğin farkına varıldığında sacayağının bir öğesi olan Tıbbiye’ye bundan başka rol düşmediği kolaylıkla anlaşılabilir. Bu üçlü Osmanlı’da çağdaşlaşma çabalarının öne çıktığı kurumlardır. Çünkü, bu çabaların üretilmesine uygun şekilde tasarlanmışlardır.

    Türkçe tıp öğretimi isteğiyle başlayan Tıbbiyeli’nin serüveni, Osmanlı’da anayasal düzenin kurulması ve Meşrutiyet yönetiminin oluşturulması çabalarında belirginleşir. Elbette, savaşların da değişmez oyuncusudur Tıbbiyeliler.

    Osmanlı’nın sonunda başlayan ve Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan 10 yılı aşkın süre boyunca yorulan, yoksunlaşan Türk Milleti’ne öncülük yapma onuru da düşmüştür onlara.

    Son zamanlarda Tıbbiyeli Hikmet (Boran) ve Reşit Galip bir şekilde ve gecikmeli olarak toplumumuza anlatılabilmiş ve tanıtılabilmiştir. Bu bağlamda sırasını bekleyen sayısız Tıbbiyeli’den birisi de Dr Mehmet Fuat Umay’dır.

    Tıpkı iktisat alanında olduğu gibi Cumhuriyet’i kuranlar yorgun ve yoksul toplumun yetim-öksüz çocukları için de Cumhuriyet’i kurmadan harekete geçmişlerdir.
    1923’ün başında İzmir’de İktisat Kongresi toplanırken; Dr Mehmet Fuat Umay da Amerika yollarına düşmüştür.

    usa

    Dr Mehmet Fuat Umay’ın ABD serüveninin rotası

    İzmir Marşı’na söz olan “Öksüz yavruları bağrıma bastım” demek yetmeyeceği için Cumhuriyet’in geleceği olan çocuklara sahip çıkmak gerekmiştir. Dr Mehmet Fuat Umay Atlantik’in karşı kıyısındaki ABD’de haftalar geçirecek ve orada yerleşik Türk ve Müslümanlardan bağış toplayacaktır. Bu bağışlar Çocuk Esirgeme Kurumu’na maya olacaktır.

    Bu kadarla da kalmayacaktır.

    Oralara kadar gitmişken adı sonradan Köy Enstitüleri’yle birlikte anılacak olan dönemin ünlü eğitimcisi John Dewey’le görüşmeyi de ihmal etmeyecektir. Bir yandan bilgi ve görgü birikimi yaratılırken diğer yandan yeni kurulacak ülkenin muştusu verilmiş olmaktadır bu yolla.

    On yılı aşkın silahlı savaşta yorulmayan, bezginlik ve yılgınlık içine düşmeyenlerden yalnızca birisidir Dr Mehmet Fuat Umay! Savaş bittiğine göre bir kenara çekilip dinlenmenin zamanı gelmiştir deme kolaycılığına kapılmamıştır.  Bu yanıyla, çok da büyütülmeyecek zorluklar karşısında beyaz bayrak çekiveren, “biz adam olmayızcı” kesiliveren, sosyal medyayı ağlama duvarına çevirmekte ustalaşan günümüzün sözde aydınlarına esin kaynağı olabilecek adsız kahramanlardan birisi olarak da görebilirsiniz Dr Umay’ı.

    Sığlaşmanın, sıradanlaşmanın, niteliksizleşmenin anıtlaştırıldığı günümüzde Osmanlı’nın küllerinden Cumhuriyet’i var edenlere ne çok şey borçlu olduğumuzu her geçen gün daha fazla fark ediyor olmalıyız.

    Onları saygıyla anmak, bilmeyenlere anlatmak güncel sefaletin bir an önce sonlanması bakımından önemli bir görev.

    Yazıyı Dr Mehmet Fuat’ın soyadının öyküsüyle sonlandıralım!

    Cumhuriyet’i canını dişine takarak kuranların yaşadığı dönem hemen her şeyin anlamlı olduğu, değer taşıdığı bir dönemdi.

    Soyadları bile anlamlıydı. Özellikle Atatürk tarafından verilenler o soyadını taşıyanların varlık nedenleriyle ve yaşamda bıraktıkları izlerle özdeşleşmiş gibiydi.

    Eski Türk mitolojisinde çocukları koruyan ruh anlamına gelen Umay’ın Dr Mehmet Fuat’a soyadı olması rastlantı değildi.

    Sözde değil özde aydın, öncü ve vatansever Dr Mehmet Fuat Umay’ı saygıyla anarak…

  •  

    Türkiye dehşet ve ürkü verici bir olayı neyse ki zararsız atlattı. Emniyet Genel Müdürü’nün devlet adamına yaraşır duruşuna Milli savunma Bakanı’nın saldırganlara sevecen yaklaşımı karıştı.

    İçişleri Bakanı’nın “CHP’lileri şehit cenazelerine almayın!” buyruğundan kendisine görev çıkartan aşağılık tiplerin de eksik olmadığı anlaşılmış oldu bu pahalı deneyimle. Bir de gazete görünümlü sınıflaraltı basılı kâğıtların “Kılıçdaroğlu’nu idam etmeli!” çığlıkları unutulmamalı!

    Bunların hepsine tamam!

    Ancak, Kılıçdaroğlu’na linç girişimini ete kemiğe büründüren bir başka önemli nokta daha var ki gözden kaçırılmamalı!

    Türkiye’deki irili ufaklı bir çok yerleşime yolunuz düştüğünde gözlerinizin önüne serilencek manzarayı anımsa(t)makta yarar var. “Şehit Er….. Parkı”, “Şehit Asteğmen ….. Caddesi”, “Şehit Astsubay ……. Üst Geçidi”  …

    Vatan görevi uğruna toprağa düşenler gönüllerimizin yanı sıra yer adlarında ölümsüzleştirilmişlerdir. Dolayısı ile anıları ve adları Türk insanının belleğine çivilenmiştir. Doğu Karadeniz gezimiz sırasında bu doğrultudaki gözlemlerimi yazıya da dökmüştüm. Bağlantıdan okunabilir.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/08/31/karadenizin-ogrettigi/

    Konumuza dönelim!

    HDP (Halkların Demokratik Partisi) günümüz Türkiye siyaset düzleminde bir parti olmanın çok ötesinde işlevler yüklenmiş durumda. Bu işlevlerin bir bölümü HDP’nin isteğiyle üstlenilmiştir. Hendek kazan, tünel açan, bombalı tuzak kuran PKK’nin döpiyesli, kravatlı temsilciliği görevini pek çok insanın gözünü boyayıp, yanıltarak “başarıyla !” üstlenmiş ve sürdürmüştür. Burada şaşırılması gereken HDP’nin tuttuğu yol değil bunca bilgi ve belgeye karşın bu parti görünümlü suç örgütünün yasallığını koruyabilmekte oluşudur.

    Öyle ki HDP, Türk siyasetinde kimilerince bir umut ya da hiç olmazsa siyasi aritmetik unsuru olarak bile algılanabilmektedir. Bu algıyla yetinmeyen azımsanmayacak sayıda kişinin siyasi tercihi olmadığı halde HDP’ye oy vermiş olması bu görüşümüzün güçlü dayanağıdır.

    Ayrıca, HDP’ye barajı aşan parti olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin kasasından milyonlarca lira aktarılmaktadır.

    PKK’ye karşı mücadele veren iktidarın HDP’ye yaklaşımı da bir o kadar çelişik ve ikiyüzlüdür.

    Kapatma davası ile yüzleşmesi gereken HDP’nin bu durumla karşılaşmaması için deyim yerindeyse özen gösterilmekte ve birilerinin eli tutulmaktadır. Bir yandan HDP varlığını sürdürürken diğer yandan da oltanın ucundaki canlı yem olarak kullanılmaktadır.

    HDP yasal varlığını korurken, onunla işbirliği yaptığı öne sürülen kişi ve kurumlar toplum gözünde itibarsızlaştırılmaktadır. Elde kesin kanıt olmasa da CHP’nin kimi söylem ve yaklaşımları dayanak gösterilerek ana muhalefet partisi PKK işbirlikçisi olarak etiketlenebilmektedir.

    İktidarın bu yaptığına “Çayın taşıyla çayın kuşunu vurmak” denebilir. Oysa, HDP gibi bir yapı hak ettiği şekilde siyaset sahnesinden indirilmiş olsa kimseleri PKK işbirliğiyle suçlamak olanaklı olamayacaktı.

    CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelen LİNÇ girişiminin uzunca bir geçmişi olduğunu göz önünde tutmakta yarar vardır.

    kilicdarogluna-sehit-cenazesinde-saldiri-_6824_dhaphoto6-o6piguwfd8k7juh7u39qwhx52kidt8its6vcweu23s

    Bir yandan HDP’yle ilgili yasal gereklilikler yerine getirilmeyip hukuksal hataya düşülürken diğer yandan HDP’nin hazine yardımı alması söz konusu olabilmektedir.

    Ne uğruna mı?

    İktidarın HDP üzerinden PKK işbirlikçiliği söylemlerine fırsat vermek ve bu yolla oy devşirmesini sağlamak uğruna!

    Türkiye’ye yazık oluyor…

    Linç kışkırtıcılığı ve özendiriciliği konusunda, bakanların söylemleri ya da gazete görünümlü paçavraların manşetleri kadar önemli değil midir HDP üzerinden yürütülen oltaya yem siyaseti?

    HDP bu denli kirli ve suçla özdeşleşmiş bir yapıysa ve bu yapıyla işbirliği kötü bir şeyse varlığını korumasına izin vermek niye?

    Birisi çıkıp da bu yargının konusudur, nasıl olur da iktidardan hesap sorulabilir demesin!

    Öyle olmadığından adımız gibi eminiz…

    Neyse ki, oy avcılığı gereği yaşama geçirilen kışkırtma ve özendirmelerin toplumun önemli kesiminde karşılığı yoktur.

  •  

    Paris Fransa’nın yalnız yönetsel değil tarihsel bakımdan da başkenti.

    Paris’in yürüyüşçü dostu bir kent olduğunu söylemek olası. Pek çok rehberde Paris için çok sayıda yürüyüş rotaları önerilmekte. Bizim tercihimiz karışım yapmaktan yana oldu. Tarih öncesi Paris’inden başlayıp Roma dönemini ve elbette Napolyon ve Devrim Paris’ini aynı potada eriten bir karışım. Aradan geçen 200 yüzyılı aşkın zamandan sonra Paris çok değişmiş olsa da devrimin izleri silinmiş değil. Bu izler istense de silinecek gibi değil.

    Bugünün Paris’inin mimarı sayılan Baron Hausmann’ın köktenci yıkımlarına karşın eski Paris olabildiğince korunmuştur denebilir.

    Başlangıcı adı üstünde “sıfır noktası”ndan yapmak uygun olurdu. Öyle de yaptık. Paris’in ve Fransa’nın sıfır noktası bir ırmak adacığı olan Ile de la Cité yani “Kent Adası”. Burası, aynı zamanda Paris’ten Fransa’nın herhangi bir noktasına uzaklık ölçümünün başlangıç noktası.

    GROUND ZERO

    Sıfır Noktası

    Paris’in en önemli ve ayakta kalabilmiş ortaçağ yapıtlarından olan Notre Dame Katedrali’nin önündeki sıfır noktasını fotoğraflamadan önce Roma dönemi Paris’inden buluntuların sergilendiği Kript Arkeoloji Müzesi’ni unutmak olmazdı.

    ARKEOLOJİK ALAN

    Gallo-Roma Paris’inden başlayarak Ortaçağ Paris’ine uzanan yaklaşık 2000 yıllık bir tarihsel geçmişe ilişkin buluntuların sergilendiği bu yeraltı müzesi Notre Dame Katedrali önündeki geniş meydanın altında yer alıyor. Hem coğrafik hem de tarihsel bir sıfır noktasında olduğunuza kuşku yok. Galya oymağı olan Parisilerden Roma İmparatorluğu’na geçen egemenlik kentin adının da Lutetia olarak değişmesini gerektirmiş. Bu adacıktaki Paris İÖ 52’de Jül Sezar’ın burayı ele geçirmesine dek ilkel bir köy olmaktan öteye geçememiş. Dönemin Paris’i ya da Romalıların Lutetia’sı Germen akınlarına karşı Roma İmparatorluğu’nun önemli bir savunma hattı olmuş. Tarih boyunca yaşanan sayısız gelişme pek çok şeyi değiştirmiş olsa da kentin adı olan Paris geçici değişiklikler dışında geçerliliğini günümüze kadar korumuş. Paris’in geçmişine yönelik bu kısa ziyaretten sonra gönül rahatlığıyla Notre Dame Katedrali’ne yönelebiliriz.

    Notre Dame Katedrali Ile de la Cité’nin doğusunda yer alan katıksız bir Gotik yapı. 1163’te başlayan yapımı tam 170 yıl sürmüştür. Adı Meryem Ana’ya göndermede bulunur. Aradan geçen yüzyıllara karşın katedralin kuleleri Paris’in yüksek yapıları sıralamasında yer almayı sürdürmektedir. Her birinin yüksekliği 69 metre. Biraz daha doğuda konuşlu külahın yüksekliği ise 90 metre dolaylarında. Notre Dame Romanesk mimariyi izleyen Gotik biçemin önde gelen yapıtlarından birisi olarak da ünlenmiştir.

    850 NOTR DAM

    2013 : Notre Dame’ın yapımına başlanmasının 850. yılıydı

    Güney kulesindeki Emmanuel’in Notre Dame’ın günümüze kadar korunabilmiş olan tek çanı olduğunu öğreniyoruz. On üç ton ağırlığındaki Emanuel’in tokmağı bile 500 kilodur. Kuzey kuledeki 8, orta bölümdeki 7 ve güney kuledeki Emmanuel’in kardeşi sayılan Marie çanları devrim döneminde yerlerinden alınarak top yapımında kullanılmış. Çan kulelerine çıkabilmek için giderek daralan tam 422 basamağı tırmanmayı göze almanız gerekiyor.

    NOTRDAM DIŞ

     

    Yapının en önemli cephesi üç giriş kapısı olan batı cephesidir. Kapılara Meryem Ana, Son Yargılama ve Aziz Anne adları verilmiş.

    NOTRDAM KAPI

     

    Güney ve Kuzey cephelerde de her biri 13 metre çaplı Gül Pencere’ler yer alır. Renkli camla, desenlerle ve resimlerle bezenmişlerdir. Katedralin bugüne kadar ulaşabilen özgün öğelerindendir. batı cephenin önemli bir başka öğesi Batı Gül Pencere’dir.

    GÜL PENCERE1

    Bu pencereyi hemen önündeki kucağında bebek İsa ile Meryem Ana yontusu süslüyor.

    NOTRDAM İÇİ1

    Gotik mimarinin önde gelen özelliklerinden sayılan Gargoyle’lar katedralin önemli unsurlarındandır. Geceleri canlanarak katedrali koruduklarına ve gündüzleri ise taşlaşarak hareketsizleştiklerine inanılır.

    GARGOYLE

    Doğu cepheye ise payandalar egemendir. Yapımdan sonra duvarlarda kendisini gösteren çatlama ve bozulmalara karşı destek amacıyla yapıldıkları düşünülmektedir. Kimileri ise bu payandaların yapım sırasında kullanıldıklarını, sökülmelerinin unutulmasının bitmeyen inşaat görünümüne yol açtığını ileri sürmektedirler.

    Notre Dame Katedrali’nin önemli tarihsel tanıklıklarına gelince!

    1572’de IV. Henri’nin Margret de Valois ile evliliği, 1793’te devrimcilerin katedralin adını Nedensellik Tapınağı olarak değiştirmesi, 1795-1802’de katedralin devrimciler tarafından kapatılması, 1804’te Napolyon Bonapart’ın kendisini imparator olarak taçlandırması,1944’te Paris’in Kurtuluş törenlerinin gerçekleştirilmesi ve 1970’de Charles de Gaulle’ün cenaze töreni ilk akla gelenlerdir.

    Görkemli bir ortaçağ yapısı olan Notre Dame Katedrali’nin öne çıkmasında ve dünya tarafından da tanınmasında Victor Hugo’nun payı tartışılmaz olsa gerektir. “Notre Dame’ın Kamburu” romanının kahramanları zangoç Quasimodo ve biricik aşkı Esmeralda’nın milyonlarca dünyalının bu sıra dışı yapıtı tanımalarındaki katkısı da kuşkuya yer bırakmayacak denli güçlüdür. Burayı ziyaret eden pek çok kişinin onların ruhunun buralarda dolaştığını duyumsaması da boşuna değildir. Esmeralda adının yakındaki bir hediyelikçide yaşatılıyor.

    ESMERALDA

    Katedralin doğu cephesinin arkasında ve adacığın doğu ucunda XIII. Jean Meydanı yer alıyor. Zarif bir fıskiyeli havuz da bu alçakgönüllü meydanı süsleyen önemli bir öğe olarak boy gösteriyor. 1844’te Papa XIII. Jean onuruna yaptırılmıştır.

    NOTRDAM BAHÇEDEN

    Doğu tarafındaki St Jean Çeşmesi

    Katedralin güney tarafındaki Büyük Şarlman (742-814) anıtı gözden kaçırılmamalıdır. Hükümdarlığı döneminde Batı ve Orta Avrupa’yı birleştirmiş olması nedeniyle “Avrupa’nın Babası” olarak da tanınır. Hem Alman hem de Fransız monarşileri köklerinin Şarlman’a dayandığını öne sürmektedir. Frank kralı olarak başladığı kariyerini Lombardia ve Saksonya’yı krallığının topraklarına katarak taçlandırmıştır.

    ŞARLMAN

    Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlman

    NOTRDAM DIŞ

  • Türk demokrasi tarihinin en uzun seçimini yaşadık, yaşıyoruz. Özellikle, son seçimlerde birkaç saat içinde sonucu öğrenmeye alışmış olan bizler bu kez yadırgadık yaşananları.
    Sayıla sayıla bitirilemeyen oylar!

    Oy sayımı görünürdeki eylem!

    Asıl sorun iktidara alışmış olanların İstanbul’daki egemenlikten vazgeçemeyişleri.
    Bu uğurda neler yapılmadı, neler göze alınmadı!

    Geçtiğimiz günlerde 100. Yaşına giren Anadolu Ajansı alışkanlığa dönüştüğü kuşku götürmez şekilde ortada olan bir şekilde seçim sonuçlarını olduğundan farklı şekilde gösterme çabası içinde oldu. Başarılamayacağı anlaşılınca İstanbul’daki sandıkların % 98.8’inden sonra veri akışı paylaşımına son verildi.

    Milli Mücadele’nin önde gelen dayanağı konumundaki tarihsel kurum Anadolu Ajansı bu hallere düşürüldü. Kurucuları başta Mustafa Kemal olmak üzere Halide Edip ve Yunus Nadi’nin kemikleri sızlatıldı.

    aa

    Anadolu Ajansı’nın görevinin bittiği yerde mızıkçılık sona ermedi. “Geçersiz oylar” tiyatrosunun sahnelenmesine başlandı. Yalan, dolan, düzenbazlık duvara toslayınca bu kadar geçersiz oy mu olurmuş cıvıklığına girişildi. Tam da burada Yüksek Seçim Kurulu devreye girmeliydi. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay eşdeğeri YSK yasalara ve kurallara mı dayanacaktı? Yoksa baskılara boyun mu eğecekti?

    YSK, AA’dan 30 yaş daha genç bir kurum. Demokrat Parti’yle başlayan çok partili yaşamımızın temel direklerinden ve güvencelerinden birisi olarak girmiştir yaşamımıza. Hemen her dönemde güvenilmiş, verdiği kararlar hoşa gitmese de saygıyla karşılanmıştır.

    ysk

    Olmaması gereken ikinci seçenek geçti yaşama. Anlaşılmaz şekilde “geçersiz oy sayımı” başlatıldı. İlginç şekilde, aradaki farkı kapatamasa da itirazcıların oy sayıları artmaya başladı. Binlerce sandıkta oy verme işleminin sonlanmasıyla gerçekleştirilen oy sayımı sonrası oluşan oy dökümüne hangi sandıklarda hangi sandık kurulu üyelerince şerh konduğu da bilinemedi. Çoğunlukla böyle bir şerhin olmadığı da açıktı. Zaten, şerh yokluğunda “geçersiz oyların yeniden sayımı” başlı başına bir hukuk cinayetiydi.

    YSK, hazımsız AKP’nin İstanbul’da tüm oyların yeniden sayımı isteğine ret kararı verdi. Sürecin sonuna gelmiş olduğumuzu diliyorum.

    Yine de akla gelmeyecek olasılıkların gündemden düşmemiş olduğunun bilincinde olmayı yeğliyorum.

    Basında yer alan haberlere bakılırsa sırada “sahte seçmen operasyonu”nun olduğu öngörülebilir. Bundan sonraki hedef seçimlerin iptali ve yeniden seçim kararı olacaktır.

    Anlaşıldığı kadarı ile AKP kapanan her kapının ardından yeni bir kapı bulacaktır açmaya zorlamak için.

    Yüzüncü yaşına doğru ilerleyen Türkiye Cumhuriyeti devleti var mı yoksa bir kabile miyiz sorusunun yanıtıdır aslında beklediğimiz.

    Türkiye Cumhuriyeti bundan önce bu denli keskin bir yol ayrımına gelmiş miydi?

    Belleğimi yokluyorum!

    Kuşkusuz gelmiştir!

    Ama, bu seferki gerçekten çok önemli!

    Gerçek beka sorunu tam da burada kendisini gösteriyor.

  •  

    Gaspıralı soyadı çoğumuzca duyulmuş olmalıdır. Baba İsmail Gaspıralı’dan ötürü. Evlat Şefika Gaspıralı da babayı aratmayacak parlaklıkta bir yaşam öyküsüne sahip.

    İzmir Kitap Fuarı açılınca doğal olarak mesken tuttum Kültürpark’ı. Daha çok kitaplarla haşır neşir oluyorum. Geçmiş yıllarda fuar kapsamındaki kapalı salon toplantılarından da eksik etmezdim ilgimi. Son yıllarda Türkçe ve tarihle ilgili olanlar bir yana özellikle de vatanı, milleti kurtarmayı amaçlayan kapalı salon etkinliklerinden özellikle uzak durdum. Ya çıkış yolu göstermedikleri ya da başka bir dünyada yaşıyormuş gibi davrandıkları için. Açıkçası yararsızdı çoğu gözümde.

    Bugün bir ayrıcalık yaptım. Meslektaşım Serra Menekay’ı izlemek için salonun yolunu tuttum. İyi de ettim.

    Tam bir aydınlanma şöleni izlemiş oldum böylelikle!

    Bundan 120 yıl önce, sorunlar yumağıyla sarmalanmış zamnın Rusyasında Türklerin karanlığı yırtış öyküsünden bir kesit izlemiş oldum.

    Şefika’nın romanını yazan Serra Menekay bugünümüzü ve elbette yarınımızı da anlamanın şifreleri geçmişte yazılıdır diye başladı söz. Tarihsel roman yazdığını ekledi sözlerine.

    Bir toplumu egemenlik altına almanın önde gelen yolu o toplumu eğitimsiz, öğretimsiz; başka deyişle, ışıksız bırakmaktan geçiyor diyen Menekay ölümcül dokunuşun dil yoluyla yapıldığının altını çizdi. Zamanın Kırım’ında yaşanan tam da böyle bir şeydi. İsmail Gaspıralı ortaya çıkıp da Usuli Cedit yöntemiyle Türk toplumuna ışık saçana ve kızı Şefika canla başla ona eşlik edene dek Kırımlı zifiri karanlıkta yolunu yitirmiş gibiydi demek abartı olmaz.

    gasp-1

    Babası İsmail Gaspıralı’nın aralıksız 35 yıl çıkardığı Tercüman’da gazeteciliği öğrenir. Dizgiden baskıya, yazmaktan dağıtıma dek her aşamada emeği vardır. Sonraki yıllarda çıkartacağı Alemi Nisvan (Kadın Dünyası) dergisi için deneyim de kazanır böylece.

    şefgas

    Şefika Gaspıralı

     

    Kırım bu aydınlanma hamlesiyle Türk dünyasındaki ilk devlet olma onuruna kavuşur. Örnekten de anlaşılacağı gibi hiç bir çaba karşılıksız kalmaz yaşamda. Mutlaka bir karşılık bulur. Kırım Halk Cumhuriyeti 1917 yılının sonunda Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (1918) ve Güneybatı Kafkasya (Kars) Cumhuriyeti’nden (1919) önce tarih sahnesindeki yerini alır.

    kirim

    Önce Bolşevikler, ardından II. Dünya Savaşı ve bu savaşı gerekçe göstererek yaşama geçirilen sürgünler, göç politikaları bu Türk yurdunun acılı ve çileli yazgısının hazırlayıcısı olmuştur.

    41344f211868a0afbdb8381829197696

    Şefika Gaspıralı gazeteci, aydınlanmacı, yayıncı, baş hanımefendi (Azerbaycan başbakanılığı yapmış eşi Nesip Yusufbeyli nedeniyle) gibi pek çok unvanı künyesine yazdırmış bir kişilik. Kadının toplumun ve insanlığın yarısı olduğunu bilen, bu bilgi gereğince yaşam süren ve yetinmeyip mücadele veren saygıdeğer bir kişilik. Türkçe konuşan, vatanını her şeyin üstünde tutan biz Türklerin mutlaka hak ettiğince bilmesi gereken tarihsel değer.

    Yıl 1934!

    Atatürk Türkiyesinde kadınlara seçilme hakkı verilir. Bir yıl sonraki milletvekili seçimlerinde 18 kadın TBMM’ye seçilir.

    4

    Şefika Gaspıralı’nın Kırım’da yaktığı ateş Anadolu’yu aydınlatmıştır. Tıpkı onun gibi düşünen Atatürk, Şefika’nın başlattığı yerden sürdürür mücadeleyi. Türk kadını taçlanır, insanlık onurlanır. Biz Türklere ise gururlanmak düşer. Türkiye’de başarılanlar Kırım trajedisine teselli olur adeta.

    Şefika’nın Kırım’da başlattığı Anadolu’da Atatürk önderliğinde karşılık bulan mücadele ders niteliğindedir. Hem öğretici bir tarih dersidir. Hem de aydın görünümlü umutsuzluk kaynaklarına nispet yapan, göndermede bulunan bir toplumsal derstir.

    Menekay’ın sözlerinin başındaki tümcesine dönecek olursak!

    Tarih bugünümüzün ve geleceğimizin şifreleriyle doludur.

    Yeter ki, okunması bilinsin!

    Yeter ki, ders alınsın!

    Yeter ki gereği yapılsın!

    Görünürde aydın ama gerçekte zavallı saymamız gerekenler güzel ülkemizi kocaman bir ağlama duvarına dönüştürdüler. Gece gündüz dertleşmekten ve ağlaşmaktan başka bir şey yaptıkları yok!

    Oysa bugünün sorusu şudur!

    Ben bu koşullarda ne(ler) yapabilirim?

    Aydın olmanın, aydınlanmacı olmanın vazgeçilmez sorusudur bu aynı zamanda!

    Bu soruyu sormayanın, sorup da gereğini yapmayanın adından başka hiç bir şeyi aydın değildir, olamaz!

    İsmail ve Şefika Gaspıralı başta olmak üzere aydınlanma savaşımı vermiş tüm değrerlerimizin yüce anısı önünde saygıyla eğilerek!

    Yalnızca coğrafyamızın değil, yeryüzünün önde gelen aydınlanmacısı, düşün ve eylem insanı yüce Atatürk’ü anmanın yanı sıra anlamak da dileğiyle…

    şefika romanı

    Serra Menekay’ın kaleminden “Şefika” o dönemi ve dönemin ileri gelenlerini anlama fırsatı sunuyor.

     

    Ceyhun Balcı, 07.04.2019