• Madalyonun bir yüzünde Ankara, İstanbul, Adana, Mersin, Antalya, Bolu, Kırşehir varsa diğer yüzünde % 52 (elli iki) var. Can sıkmak için değil gerçeği anımsatmak için yazdım. Bu zıtlık seçmen davranışlarını yansıtması bakımından önemli. Özellikle Ankara ve İstanbul’da Belediye Meclisi’nde AKP+MHP diyenlerin bir bölümünün Büyükşehir’de CHP dedikleri anlaşılıyor. Sevindirici bir durumdur. Öne sürüldüğünün tersine insanımız saplantılı ve eğilimini değiştirmez bir siyasi konumda değildir. Gereğinde kulak çekmeyi anımsayacak durumdadır. Seçimde yaptığı budur.

    Ayrıca, yine öne sürüldüğü gibi AKP’nin seçimi yitirme durumunda yandaşlarını sokağa dökerek ortamı terörize etmesi (edebilmesi) söz konusu olmamıştır. Ulusal ölçekte, her fırsatta toplumu ayrıştırma çabalarının karşılık bulmamış olması da sevindiricidir. İnsanların yoğun olduğu ortamlarda hemen her gün bulunan ve insanları gözlemlemeyi iş edinen bir kişi olarak bunun zaten söz konusu olamayacağını hemen her gün görmekte ve ifade etmekteydim. Haklı çıktığım için sevinçliyim!

    Cumhuriyet tarihinin önemli ekonomik krizlerinden birisiyle sarsılan toplumun seçimlerde verdiği tepki yetersiz değil midir sorusuna evet öyledir diye yanıt verilebilir. Ancak, AKP’li yıllarda üretimden kopartılan Türkiye’de insan yığınlarının sosyal yardımlara ve üretimle ilintisi olmayan parasal karşılıklara bağlanmış olması tepkinin yetersizliği için açıklama olabilir.

    Ankara ve İstanbul’a odaklanmaktan yorumu yapılmayan bir seçim sonucu daha var! Geçtiğimiz yıllarda terörle bütünleşen HDP’nin seçimde yitirenlerden olduğu gerçeği. “At sahibine göre kişner!” özdeyişi bu durum için açıklayıcı olabilir. Açılım masalarının değişmez üyesi olmakta sakınca görmeyen bu partinin emperyal özendirmede aldığı rol gereği belediyecilikle hendekçiliği ve tuzakçılığı biribirine karıştırması ağır bedel ödemesine neden olmuştur. Belediye yönetimlerini kayyuma bırakmak zorunda kalan HDP’nin yaşadığı oy kaybı seçmenin bilgeliği hanesine yazılmalıdır. Bundan böyle çok daha özenli olmaları ve aldıkları bu dersle kendilerini düzeltmeleri ve en azından açık terör destekçiliği hatasından dönmeleri beklenen durumdur.

    Türkiye’de siyasilerin ve onlara eşlik eden kimilerinin öteden beri düştükleri hata olmuştur seçmeni suçlamak ve daha da ileri gidip aşağılamak!

    Bu seçimlerin önde gelen kazanımı AKP’nin kulağının çekilmesi ve şımarıklığının dizginlenmesi olmuştur denebilir. Seçmenlerin gereğinde değişmez denen eğilimlerini değiştirebildikleri ve aynı seçimde zıt eğilimler için oy kullanabildikleri göz önüne alındığında bu tercih karamsarlığı ve seçmenleri aşağılamayı alışkanlık haline getirmişler için de ders niteliğinde sonuç olarak algılanmalıdır.

    Sokaktaki seçmenlerin aydın geçinen pek çok kişiden daha ÖNYARGISIZ olabildiğini göstermiş olması önemli ve anlamlıdır!

    03 NİSAN 2019

  • Son zamanlarda seçimden hemen sonra belli olan sonuçlara alışan bizler için dünkü seçim olağanüstü heyecanlı ve sürükleyici oldu. Çekişmeli olacağı kestirilse de bu denli soluk soluğa olacağı beklenmemekteydi. Sonuçlar ortaya çıkmakla birlikte süreç sonlanmış değil. İstanbul’daki oy farkının azlığı köprünün altından epeyce su geçeceğinin göstergesi. Her türlü girişime karşın koltuğu alamayacak olurlarsa seçilenlere karabasana eşdeğer bir dönem yaşatmaktan kaçınmayacaklardır.

    Olası gelişmeleri bir yana bırakarak birkaç saptama yapmakta yarar var!

    Öncelikle bu seçimlerin pek çoğumuzu tutsak alan sendromu sonlandırdığını sevinerek belirtelim. Uzayan AKP iktidarını yıkmak şöyle dursun zayıflatmanın bile olanakdışı olduğunu her fırsatta dile getiren karamsarlığa ilişkin kısır döngüye böylelikle son verilmiş olması sevindiricidir. Ayrıca, özellikle son yıllardaki hemen her seçimde ortaya atılan ama belgelenemeyen manipülasyon söylentileri de karamsarlığı katlayan bir başka unsurdu. Bir yandan bu savları dile getirip diğer yandan da belgeleyememek önemli ve süreğen bir soruna dönüşmüştü. Ya belgelemek ya da bu savları dile getirmemek gerekiyordu.

    Bu ve benzeri savların önde gelen kaynağı bunları dile getirenlerin içinde yaşadıkları toplumdan kopukluklarıydı. Başka deyişle yere basmayan duruşlarıydı. Bu duruş yalnızca söz konusu savların dile getirilmesi sonucuna yol açmamakta aynı zamanda AKP’ye oy veren toplum kesimlerini aşağılayan ve dolayısı ile dışlayan söylemlere yol açmaktaydı. Bu olumsuz ve yanlış tutumun önemli sonucu her geçen gün tırmanan kutuplaşmayı keskinleştirmesiydi. Bu durum ise kutuplaşmayı kazanç aracı yapanların ekmeğine yağ sürmekteydi.

    Bu seçimlerde, değişen koşullar karşısında tutumunu değiştirmesi beklenmeyen bir Türk Milleti kesiminin varlığına inandırmaya başlamıştı pek çok kişiyi.

    Son ekonomik yıkım uzunca süredir dillendirildiği gibi beklenen etkiyi göstermiş oldu.

    Dolayısı ile duyarsızlıkla suçlanan insanımız somut (ekonomik) olumsuzluklara kayıtsız kalmadığını, kalmayacağını bir kez daha ortaya koymuş oldu.

    Bir söz de Anadolu Ajansı’na! 1920’de, Atatürk tarafından daha TBMM açılmadan kurulan bu köklü kurumumuz hemen her dönemdeki siyasal eğilime uyma alışkanlığına rahmet okuttu. Efendilerinin oluru olmadan seçim sonuçlarını bile saklayabileceklerini göstermiş oldular.

    Neyse ki, hedefteki bir diğer kurum olan YSK tartışmalara nokta koyarak yüreklere serin su serpmiş oldu.

    Çeyrek yüzyıllık Ankara-İstanbul sendromu sona erse de; önümüzdeki dönemin son derece zorlu geçeceği şimdiden bellidir. Merkezi iktidar İstanbul ve Ankara’da seçilmişleri baltalama, işini güçleştirme ve hataya zorlama görevini eksiksiz yerine getirecektir. Özellikle İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun seçim gecesi boyunca sergilediği sakin, sağduyulu ve kararlı tutumunu başkanlık dönemine taşıması önde gelen dilektir.

    Bu yeni sayfanın gerginlikleri, ayrımcılıkları ve aşağılamaları sonlandırması ülkemiz yararına olacaktır. Gerçekte toplum kesimleri arasında söz konusu olmayan kutuplaşmanın siyasilerce bilinçli biçimde üretildiği ve abartıldığı kanısındaki bir yurttaş olarak seçim sonuçları karşısında sakin ve saygın bir tutum sergileyen insanlarımızın çoğunluğunun davranışından sevinç duyduğumu söyleyebilirim.

    Bu olumlu tablodan ders çıkartması gereken basın ve siyaset kurumlarının kavgacı anlayışın aşılmasında öncelikli sorumlu ve yükümlüler olduklarının altı bir kez çizilmelidir.

    Sokakta, toplu taşıma araçlarında, sahilde, parkta, dağda bayırda olmayan kutuplaşma siyasilerin ve basının yapay yaklaşımlarıyla varmış gibi gösterilmekte ve bu yolla saflaşma ve karşıtlaşma körüklenmektedir.

    Dünkü yerel yönetim seçimleri pek çok kişinin ezberini bozması bakımından tarihsel önemdedir. Durağanlaştığı, duyarsızlaştığı ve baskı altında olmayı kabullendiği öne sürülen insanlarımızın gerektiğinde vermek üzere tepki yeteneklerini korumakta olduğunun anlaşılması bakımından da dersler içermektedir.

    Bu derslerin herkesçe algılanması ve özümsenmesi beklentisiyle…

    Ceyhun Balcı, 01.04.2019

  •  

    Son 10 yıldaki her seçim gibi bu da ölüm kalım sorunu olarak önümüze kondu. Özellikle, telaş içindeki iktidar bu kez “beka” sözcüğü üzerinden oy toplamayı önceledi.

    Açık olan bir şey varsa Türk siyaset ortamının hiç bu kadar yozlaşmadığıdır. Sözcüğün tam anlamıyla kötü iyiyi kovmuştur. Yalana yalanla, dinsel sömürüye yine dinsel sömürüyle karşılık verilerek siyaset yapılmaktadır artık Türkiye’de.

    Ülkenin dehşet verici ekonomik sorunları hemen hiç kimsenin seçim söylemine konu olamamaktadır. Anlaşıldığı kadarı ile seçime giren ne muhalefet ne de iktidar bu konuda çözüm üretmek bir yana çözüme yönelik tek söz etmekten kaçınmaktadır.

    Özellikle son yıllarda belirginleşen görüntü Türk siyasetinin Hacivat-Karagöz gösterisine indirgenmiş olduğunun kanıtıdır. Bu yolla bir yandan seçmenler denetim altına alınırken diğer yandan da farklı bir siyasi gücün sahneye çıkışı engellenmiş olmaktadır.

    Görünürde değilse bile gerçekte Türk siyaset ortamının 2 partililiğe uyarlandığını gözlemliyoruz. Başka deyişle, ortamdaki varlığını sürdürmek zorunda olan orta ve küçük boy partiler kutuplardan birisinde konumlanmaya zorlanmaktadırlar.

    Yazılacak çok şey var! Ancak, vermek istediğim iletiyi etkilemeyeceği için burada kesiyorum.

    Günümüzde Türkiye siyaset ortamı yurttaşlara umut vermekten uzaktır. Bu durum her geçen gün belirginleşmekte ve yerleşikleşmektedir. Kutuplarda yoğunlaşmanın ülkedeki karşıtlaşmayı derinleştirdiğini izliyoruz.

    Örneğin, yerel seçimlere gidilirken hemen hiç bir adayın yerel sorunlardan, belediyecilikten söz etmiyor oluşu ibretliktir. Umacıyla korkutulan çocuklara eşdeğer bir seçmen profili oluşturulmuş durumdadır.

    Elbette sandığa gideceğiz. Oyumuzu kullanma görevini yerine getireceğiz. Ancak, içimiz rahat mı sorusu pek çoğumuzun kabuklanmış yarasını depreştirecek türden rahatsızlığa yol açacak çapta etki göstermektedir.

    İki partili (ittifaklı) yapılanmayla seçmenlerin özgür istenci ipotek altına alınmıştır. Farklı olmak, siyasetteki oyuncuların hatalarını ortaya koymak neredeyse yasaklanmıştır.

    Aday belirlemelerinin de genel olarak kötünün kötüsü bir durumu yansıttığı kolaylıkla söylenebilir.

    Yarınki seçimle birlikte sıkıntı verici bu sürecin sonuna gelmiş olmak biricik teselli kaynağımdır.

    secim-sandigi-696x392-696x392

  • Milli maç İşkodra’da olunca gezi anıları canlandı. 2011 yazının bir haftasına sığdırılan yüksek yoğunluklu Balkan gezisinin bir gününü Arnavutluk’ta geçirmiştik.

    arnavutluk-turkiye-maci-ne-zaman-saat-kacta-hangi-kanalda-milli-mac-ne-zaman-h1552747054-d6c448

    Sabah Makedon sınırından başlayan günübirlik Arnavutluk serüvenimiz günün sonunda İşkodra’dan Karadağ’a geçişle noktalanmıştı.

    Aklımda kalan, Arnavutluk’un Balkanların en alçakgönüllü ve de en yoksul ülkesi olduğuydu.

    Arnavutluk’la Türkiye dinsel yakınlığın da etkisiyle sıcak ilişki içinde olmuştur öteden beri. Oysa, daha uzak geçmişte Arnavutluk’un Osmanlı’ya en son teslim olan Balkan bölgesi olduğu bilinir. Başkent Tiran’ın merkezindeki görkemli meydana adını veren iskender Bey bu direnişin simge adıdır.

    İSKENDER BEY MEYDANI

     

    İSKENDER BEY MEYDANI1

    Tiran’da Görkemli iskender Bey Meydanı

    Bu alçakgönüllü ülkenin ortasında yer alan Elbasan kenti aynı zamanda bizlerin de severek yediği bir et yemeğine ad olmuştur. Yine bu küçük ülkenin adıyla anılan ciğeri unutmayalım.

    elbasan

    Ülkenin İngilizce adı Albania adının ülke boyunca uzanan beyaz dağlardan köken aldığı söyleniyor.

    ALBANIA

    Arnavutluk’un beyaz dağları…

    Arnavutluk’tan günün sonunda geriye kalan bir başka ayrıntı Enver Hoca zamanında yapılmış olan sığınaklar olmuştu. II. Dünya Savaşı’ndan 70 yıl sonra bu görüntülere anlam vermek zor olsa da; II. Dünya Savaşı’nın derin iz bıraktığı bu küçük ülkenin sığınak duyarlılığına hak vermemek elde olmasa gerektir.

    ENVER HOCA SIĞINAĞI2

    Enver Hoca’dan yadigâr sığınak

    SAMİ FRASHERİ

    Sami Frasheri (Şemsettin Sami) : İlk Türk romanı Taaşşuku Talat ve Fitnat’ın, ilk Türkçe ansiklopedi Kamusül Alam’ın ve ilk Türkçe sözlük Kamusi Türki’nin Arnavut kökenli yazarı.

    İşkodra’daki sınır kapısından Karadağ’a girer girmez ilk yerleşim ULCINJ (Ülgün). Osmanlı’nın sapkın saydığı izmirli Sabetay Sevi buraya sürgün edilmiş.

    ÜLGÜN

    ÜLGÜN : Sabetay Sevi’nin sürgün ve ölüm yeri…

    SABETAY EVİ

    İzmir Agora örenyeri komşuluğundaki Sabetay Sevi evi olduğu düşünülen mekân

    Arnavutluk-Türkiye milli maçının esin kaynağı oldu bu yazıyı futbolla sonlandıralım.

    Futbol başka pek çok ülkede olduğu gibi Arnavutluk’ta da güç kazanıyor.

    Türkiye yabancı futbolcu cennetine dönüşürken Arnavut futbolcular Avrupa’nın dört bir yanında top koşturuyorlar.

    Sonuçlardan bağımsız olarak hangi ülkenin futbolu daha gelişkin sorusunun yanıtını okura bırakıyorum.

  • Yaklaşık iki yıl önce önce benzer başlıklı bir yazı yazmışım. Yine bir albay, yine bir teşekkür! Umutsuz olmayı, enseyi karartmayı alışkanlık haline getirmiş klavyeperestler bu olaydan ders çıkartmalı.

    2017 yılının Mayıs ayında yine bir albayımız, Orkun Özeller Amerikalıların madalyasını kabul etmesinin vicdanına sığmayacağını söylemişti. Kamuoyunun övgüsünü kazanan bu olayla ilgili olarak ayrıntılı bilgi için bağlantıya tıklayabilirsiniz.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2017/05/13/tesekkurler-albayim/

    orkun

    Bölücü terör sevicisi Amerikalılara verdiği dersle yıldızlaşan

    Mustafa Kemal’in askeri Albay Orkun Özeller

    Albay Önder İrevül’un Çanakkale Şehitleri’ni anma töreninde Atatürk’ün adını anmama inadı gösteren imama yönelik çıkışı kamuoyumuzun deyim yerindeyse özlemle beklediği davranıştı. Kendi aralarında oluşturdukları ağlama duvarlarının önünde toplaşarak karalar bağlamayı iş sayan aydınlarımızın her nedense bir şekilde akıl edemedikleri türden bir eylemdir İrevül albayın ortaya koyduğu.

    albay_onder_irevul_den_flas_aciklama_herkes_hakkini_hukukunu_haddini_hududunu_bilecek_h70041_e7e0b

    İmam unvanlı değerbilmeze gerçeği anımsatan bir başka Mustafa Kemal askeri Albay Önder İrevül

    İrevül albay, iki yıl önce Orkun Özeller albayın yaptığına benzer şekilde Kemalizm’in düşünsel olduğu kadar eylemsel bir kavram olduğunu ortaya koymuştur. Tam da yerinde taşı gediğine koymuştur.

    Doğrudan Atatürk’e dil uzatamayan gafillerin onun adını anmama ya da en büyük eserini aşağılama yoluyla geliştirdikleri eylem biçimi İrevül albayın gözüpek ve kararlı davranışıyla duvara çarpmıştır.

    Son çıkışla da anlaşılmıştır ki; böylesi eylemler için önceden planlamaya ve tasarlamaya gerek yoktur. Yeri ve zamanı geldiğinde gereğini yapmak yeterlidir. Yeter ki, Atatürkçüyüm, Kemalistim diyenler kafalarını ekrandan, parmaklarını klavyeden kaldırsınlar!

    Avcılar imamını ayrı bir yere koyarak din adamlarının Milli Mücadele sürecindeki tutumlarını irdeleyen iki kitap. Her ikisini de edinmek mümkün. 

  • İçinde bulunduğumuz 2019 Milli Mücadele’ye atılan ilk adımın 100. Yılı. Durum böyle olunca yakın tarihimiz açısından önem ve anlam taşıyan başka olayların da 100. Yıldönümünü yaşamış oluyoruz.

    Milli Mücadele’den, Cumhuriyet’ten ve Devrimler’den soyutlanamayacak bir diğer 100. Yıldönümü Tıbbiyelilerin işgalciye başkaldırısıyla ilgilidir. Her ne kadar 14 Mart Tıp Bayramı Osmanlı’da 14 Mart 1827’de çağdaş tıp okulunun açılmasıyla ilişkili olsa da; 14 Mart’ın içini dolduran Tıbbiyelilerin yurtseverliği ve gözünü budaktan sakınmayan atılganlığıdır.

    Tıp Bayramı’na hepimizi onurlandıran ve gururlandıran bir içerik kazandıran Tıbbiyeli hareketi enine boyuna irdelenmeli ve anlatılmalıdır. Bu yapıldığında saygınlığı aşındırılmış, bezdirilmiş ve yıldırılmış günümüz Tıbbiyelileri’nin üzerindeki umutsuzluk bulutları dağıtılmış olacaktır.

    Bu görev tek tek hekimlere düştüğü gibi onlara önderlik etmesi kaçınılmaz olan hekim meslek örgütü tabip odalarıyla onların çatı örgütü Türk Tabipleri Birliği’ne düşmektedir.
    14 Mart’ın yüzüncü yılını kutladığımız geçen hafta boyunca hem TTB’nin hem de onunla uyumlu tabip odalarının 100. Yıl logoları kullandığını gördük. Kuşkusuz sevindirici ve olumlu bir durumdu. Ama, özenle irdelendiğinde görünürde öne çıkartılan 100. Yılın gerçek bağlamından ve içeriğinden arındırılmış olduğu kolaylıkla anlaşılabilmekteydi.

    Hafta boyunca yapılan etkinliklerde ne Tıbbiyeli Hikmet’in ne de ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün adına rastlamak neredeyse olanaklı olmadı. Türk Tabipleri Birliği yönetimine uzun yıllardır egemen olan anlayışın bu konudaki duyarsız ve gerçeklere sırt çeviren tutumu onları yakından tanıyanlar için elbette şaşırtıcı değildi. Diğer yandan ise, 100. Yılında Tıbbiyeli mücadelesinin gözlerden kaçırılmış olması hem hekimlik hem de ülkemiz adına büyük şanssızlıktı.

    Bundan önce kaç kez yinelemiş olduğumuzu unuttuğumuz çağrımızı yineleyelim.

    Türk Tabipleri Birliği ve onların dümen suyundaki tabip odalarının yöneticilerine soralım!

    Bir tarihsel gerçeği gölgede bırakarak, yok saymak nasıl bir anlayışın gereğidir?

    Osmanlı kalıntıları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk ve biz hekimlerin tartışmasız önderi Tıbbiyeli Hikmet’ten söz etmemek için bu denli çaba göstermenizin özel anlamı var mıdır?

    53794454_1460274754104095_1696682471862566912_n

    mustafa-kemal-ataturk

    Tıbbiyeli Hikmet’ten ve Atatürk’ten yoksun 100. Yıl :

    Akla zarar bir durum…

    Bu sorumuza yanıt olarak bu da bir tercihtir diyebilirsiniz!

    Bu sizlerin kişisel tercihi olabilir kuşkusuz! Ancak, Türkiye’de canını dişine takmış 150 bini aşkın hekimin önderi olmak gibi bir sorumluluğu da vardır yöneticisi olduğunuz kurumların. Tercihiniz başında bulunduğunuz kurumları bir parçası oldukları toplumun dışında bırakıyorsa tercih olmaktan çıkar.

    Etnikçi kuyrukçuluğu bu işin peşine düşen her kişi ve kurumu toplum dışı bırakır. Bu duruma düşmüş bir kurumun ne saygınlığı kalır ne de kazanım sağlama yeteneği.
    2019’dan bir Türkiye manzarasıdır gözler önüne serilen.

    Kitlesinden ve toplumundan kopmuş, işlevsizleşmiş bir kurum!

  • Cani, insafsız, insanlık düşmanı, sayın sayabildiğinizce. Böylesi durumlarda uygun sıfat arayışı öne geçer.

    Duygular kabardığı içindir. Duyguların öne geçmesine gerçeklere körlük eşlik eder çoğunlukla. Yeni Zelanda’da pek çoğumuzu dehşete düşüren bu toplu cinayet olgusu ne ilktir ne de son olacaktır. Etnik, dinsel ve mezhepsel gerekçeli düşmanlıkların her geçen gün yükselmekte olduğu hepimizce bilinen bir durum. Bu durum için pek çok açıklama yapılabilse de altta yatan asıl ve önemli gerekçenin emperyalizm olduğunu görmezden gelmemek gerekir. Zelanda canisiyle ilgili pek çok çözümleme yapılmaya başlandı bile. Geçmişi, eğilimleri nereye gittiğine varıncaya dek sayısız öğe önümüze konuyor.

    Çoğu zaman olduğu gibi bir önemli nokta göz ardı edilecektir. Yeni Zelanda canisinin bizlerin arasından çıktığı çok da üzerinde durulmayan can sıkıcı gerçektir. Böyle birinin ete kemiğe bürünüp aramıza karışmasında dünyalılar olarak her birimizin sorumluluğu vardır.

    Tarihi pek çok dersle dolu insanlığın bu bağlamdaki başarısızlığı görmezden gelinemeyecek denli büyüktür. Türklere ve Türkiye’ye yönelik nefreti açığa çıkan Yeni Zelanda canisinin bundan 100 yıldır önce söylenmiş şu soylu sözleri duymamış olması, duyduysa da özümseyip rehber edinmemiş olması üzerinde durulması gereken önemli noktadır.

    ataçanakkale

    C-PN7IHXsAEcHsl

    Emperyalizm dünyayı, insanları ve ülkeleri kendi çıkarına uyacak şekilde bölüp parçalarken; biz insanların odaklanması gereken noktayı başarıyla gözlerden kaçırabiliyor.

    Büyük insanlık hiç olmazsa bundan böyle bu tuzağa düşmekten uzak durmalı!

    Ülkemizi, dünyamızı ve insanlığı esenliğe çıkartacak duruş antiemperyalizmdir. Bu duruş insan çoğunluğunca benimsendiğinde canilerin, dehşet saçanların ve akla gelebilecek her türlü kötü sıfatlının hızla tükeneceğinden kuşku duymayalım!

    Yeni Zelanda kurbanlarının yasını tutarken gerçekleri göz ardı etmeyelim…

  • Torbalı yakınlarındaki Metropolis 12 İyon kentinden birisi. “Meter”, “mutter”, “mother” kökünden gelen kentin adı ANA TANRIÇA’yı yaşatmış bugüne dek. Kibele olarak da kültleşmiş ana tanrıça insanlar yerleşikleştikçe daha fazla önem kazanmış.

    harita

    Tarlalar tarımsal üretimin, kadınlar da insan üremesinin simgesi olmuş. İnsanlığın evrimiyle üretim öne çıktıkça insan kaynağı ve dolayısıyla insan sayısı her geçen gün önem taşır olmuş ve bir kente ad olmuş. Kentin bugün Metropolis adıyla anılıyor oluşu dil sürçmesinin sonucu.

    KENTPLAN

    Gerçek adı olan Meterpolis olmalı!

    IMG_0982

    Ana Tanrıça Meter’in, kentin konuşlandığı kutsal dağın adı olan Gallesia’ya da gönderme yapan Meter Gallesia olarak da anıldığını eklemekte yarar var.

    Metropolis’in geçmişi Erken Tunç Çağı’na dek tarihlendiriliyor. Kimi araştırmacılar Neolitik dönem buluntularına bile rastlamış burada. Yakındaki Efes’in varlığı gezginlerin ve araştırmacıların dikkatini Meterpolis’ten kaçırmalarına yol açmış.

    Yıkılmak üzere olan Osmanlı’nın son döneminde başka pek çok ören yeri gibi Metropolis de yabancıların ilgi ve hatta yetki alanında olmuş.

    Girişe özgünü İzmir Arkeoloji Müzesi’nde olan Torbalı Çifte Kızlar heykelinin tıpkısı yerleştirilmiş.

    IMG_0978

    IMG_0980

    Kurucuları kenti  kutsal Gallesia dağının yamacına yaslamışlar. Kent kalıntılarına erişmek için kimi zaman merdiven kimi zaman da yokuş tırmanmak gerekiyor. Bu nedenle kent merkezine ulaşmak için biraz zahmete girmek gerekiyor. Emeğinizin karşılıksız kalmayacağından emin olun!

    IMG_0998

    IMG_1002

    IMG_0981

    Stoa ve Roma Hamamı’nın bulunduğu noktadan Torbalı ovasını ayaklar altına alan manzara tek sözcükle tanımlamak gerekirse eşsiz! Biraz daha çabayla akropolün de doruğuna çıkmayı göze alırsanız daha fazlasını hak edeceğiniz kesindir.

    IMG_0996

    Meterpolis kentinin tiyatrosu Anadolu’daki pek çok benzeri gibi yarım biçemli. Tiyatronun izleyici kapasitesinden yola çıkılarak burada 50 bin dolayında insanın yerleşmiş olduğu kestirilebilir. Tiyatro kapasitesi kent nüfusunun onda biri olarak tasarlanmış o çağlarda.

    IMG_0987

    Tiyatro Greko-Romen biçemin izlerini taşıyor. Oturma yerlerinin kıyılarına yerleştirilmiş aslan pençeleri Romalı. Her ne kadar Romalıların buradaki varlıkları döneminde kanlı gösteriler yoğunluğunu yitirmiş olsa da akan kanı uzaklaştıracak olan suyollarının varlığı dikkat çekiyor. Kentin varsıllarının adlarını ölümsüzleştirme amacıyla yaptırdıkları koç başlı sütunlar ve özel koltuklar ön sırayı süslüyor. Tiyatronun ivedi durumlarda güvenle ve hızla boşaltılması için yapılmış olan tüneller de bir başka Roma izi olarak varlığını korumuş.

    IMG_0990

    İçi sütunlu konut olarak tanımlanan peristilli evler kentin varlıklıları ve ayrıcalıklılarına yuva olmuş. Zemindeki mozaikler sanat eserleri olmalarının yanı sıra bugünün halılarının eşdeğerleri olarak da algılanmalı. Dörtgen planlı bu tasarımda iç avlu yer almakla birlikte konutlarda giriş kapısı dışında dışa açılan bir pencere bulunmamaktadır. Bu da günün her anında iç aydınlatma gereksinimi demektir.

    IMG_0995

    Bir dönemin felsefe akımı Stoacılık anlayışına adını veren stoa bölümüne geliyoruz. Bu akımın felsefecileri stoada, açık havada etkinlik göstermeleri ve yine bu alanda öğrenim vermeleriyle ünlenmişler.

    Roma kentleri latrinaları (tuvalet), kanalizasyon sistemleri ve elbette hamamlarıyla sağlıklı ve çağının ilerisinde yaşam alanlarıydı. Stoa’nın bir yanına sıralanmış dükkânların arkasında latrinalar bulunurdu.

    Meterpolis’teki Roma Hamamı da oldukça iyi korunmuş.

    Roma’da hamam bir temizlik mekânı olmanın yanı sıra sosyal ortam işlevi de görmüş. Roma’da hamamlar olmazsa olmaz yapılar. Her koşulda varlıkları korunup, etkinlikleri sürdürülmüş. Meterpolis’teki Roma Hamamı’nda sürekli sıcak su ve sıcak ortam için günümüz şofbenlerine benzer bir düzenek kurulmuş. Isı üretimi için ise fıstık çamları kullanılmış. Bolca çam kesilirken yerine yenilerinin dikilmesi ihmal edilmemiş.

    Hamamda bulunan bir sunak üzerindeki şu yazıya dikkat :
    “Aulos Granios Bassos bunu tanrı Asklepios ve Hygieia’ya adadı” Bu yazıt kentteki başka kültlere ek olarak bir sağlık kültünün de varlığına kanıttır.

    Kazıların sürdüğü agoraya kuşbakışı göz atmakla yetiniyoruz.

    Kent meclisi yapısı Boulateryon/Odeon’u ortadan kesen bir duvar göz tırmalayıcı görünümde. Günümüze damga vuran çarpık yapılaşmayı çağrıştıran duvar Bizans döneminde yakındaki Türk beyliklerinin akınlarına karşı koyma amacıyla aceleyle yapılmış. Anlaşılan can çekişen Bizanslılar atalarının kalıtına saygılı olmayı düşünememiş!

    IMG_1009

    Meterpolis antik kentindeki yapılar yakından incelendiğinde burada yaşayanların geometri bilgilerinin üst düzeyde olduğu taş ve mermer işçiliğinin kusursuz ayrıntılarından anlaşılabilir. Meterpolislilerin geometri bilgisini gözler önüne seren bir başka kanıt da taşlar üzerinde açılmış oyuklara eritilmiş kurşun desteğiyle yerleştirilen demir menteşe aksamıdır. Böylelikle güvenli biçimde oluşturulan düzenek bölgenin önde gelen doğa olayı depremlere karşı da son derece dayanıklı bir buluş olma özelliğine sahiptir.

    IMG_1007

    Kıyı kenti görkemli Efes kozmopolit yapısı ve ticari önemiyle öne çıkarken Meterpolis de yarattığı tarımsal ve hayvansal üretimle önemli bir işlev görmüş İyonya’nın yaşamında.
    Meterpolis’in de içinde olduğu bölge XIV. Yüzyılda Aydınoğlu Beyliği’nin eline geçtikten sonra Anadolu birliğini sağlayan Osmanlı egemenliği izleyecektir bunu. O gün bu gündür Türklerin elindedir buralar.

    Strabon yöre bağlarını özellikle övmüş. O günden bugüne bağcılığın varlığını sürdürüyor oluşu sevindirici bir durum.

    Strabon’un övgüsünü kazanan bağlara yönelerek sonlandırıyoruz günü…

  •  

    Kolombiyalı siyasetçi Gustavo Petro’nun şu sözü çok hoşuma gider.

    “Otomobil kullanımı tabana yaygınlaştıkça değil, varlıklılar otomobil kullanımından vazgeçtiğinde insanlık gerçekten gelişmişliğe adım atmış olacaktır!”

    Gustavo Petro’nun otomobil kullanımından caydırmayı amaçlayan öğüdü yaşıyorum. Özellikle kent içi ulaşımda özel taşıtı yaşamından çıkartmış birisi olarak otomobille ilgili hemen hiç bir şeye ilgi duymayacağımdan kuşkum yoktu.

    Torbalı’da Özgörkey ailesince kurulmuş olan Key Otomobil Müzesi’ne ilk gidişimde ilgi duyabileceğim bir şeyler görebilir miyim diye düşünmüştüm. İkinci gidişim bu doğrultudaki kaygılarımı katladı.

    IMG_0958

    İkinci ziyaret ilkinden izler taşısa da farklı bakış olanağı verdi.

    Yedi bin metrekare kapalı alanda XIX. yüzyıldan başlayarak XXI. Yüzyıla uzanan bir zaman aralığında üretilmiş pek çok model ve marka ilgilisine ve elbette tutkununa sunuluyor.

    Bu ve benzeri pek çok özel girişim müzesinde olduğu gibi ailenin otomobil koleksiyonu müzeye maya olmuş. Bu müzenin oluşumunda parasal olanakların yeri yadsınmaz. Ancak, derinlemesine düşünüldüğünde parasal olanakla elde edilen pek çok otomobil ve otomobile ilişkin nesnenin sergilenmesinde teknik bilgi birikimiyle emeğin de söz konusu olduğu göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli öğedir.

    Müzede sergilenen tüm motorlu taşıtlar trafiğe çıkmak için gerekli belgelere sahip olmasalar da her an çalışır ve istendiğinde kullanılabilir durumdalar. Durum böyle olunca taşıtların tıpkı bir canlı gibi bakımlarının ve gereğinde yenilenmelerin yapılması gerekiyor. Bu da doğal olarak kesintisiz bir teknik arka plan gerektiriyor.

     

    Gustavo Petro’nun dileğinin tersine ülkemizde ve elbette dünyada otomobil kullanımının toplumların alt katmanlarında da her geçen gün yaygınlık kazandığı bir gerçek.

    Otomobil müzesinde otomobillerle ilgili fazlaca bilgim olmadığı için konuyu değiştirmeyi yeğliyorum.

    Müzede büyük kedilerden birinin adıyla anılan markayı görünce belleğim beni 30 yıl öncesine götürdü.

    Bir otomobil markasının siyasi literatürümüze katkısı olarak da okunabilir bu durum.

    Yıl 1986!

    BANAP (Büyük Anadolu Partisi) adıyla siyaset dağarcığımıza katılan bu siyasi yapılanma daha sonra Yüksek Seçim Kurulu kararıyla adını değiştirerek BAP (Büyük Anadolu Partisi)’a dönüşür. İlk adından da anlaşılacağı gibi partinin kurulma amacı kitle partisi olamaktan çok o yılların iktidar partisi ANAP’ı taşlamaktır.

    Jaguar2

    Partinin ambleminde boy gösteren jaguar ve davul o yılları yaşayanların anımsayabileceği nesneler. ANAP önderi Turgut Özal’ın baterist damadının davuluyla armağan Jaguar otomobil bu amblemde bir araya gelerek hemen her şeyi daha fazla söze gerek bırakmadan anlatmayı denemiştir. Siyasetteki çürümenin hız kazandığı yıllarda amblemi aracılığıyla muktedirleri sarsma girişimi olarak da değerlendirilebilir bu durum.

    Motorlu taşıtların tarihine göz atıldığında otomobil ya da bir başka taşıtın çok daha fazlasını ifade ettiği kolaylıkla anlaşılabilir.

    Özellikle, savaşların otomobil endüstrisini sıçratan gelişmeler olduğu iki büyük dünya savaşı deneyimiyle doğrulanmıştır. Otomotiv fabrikalarının aynı zamanda bir savaş araç ve gereçleri üretim yeri olduğunu saptamak yanlış olmaz.

    Müzede ilk otomobil üreticisi Henry Ford’a rastlayınca II. Dünya Savaşı yıllarına uzanıyorum. Edwin Black’in çarpıcı kitabı Nazi Nexus II. Dünya Savaşı sırasındaki Ford-Nazi Almanyası bağlantısına ışık tutar.

    banner

    Görüldüğü gibi otomobil yalnızca otomobil değildir. Çok daha fazlasını barındırır küçük gibi görünen derinlikli dünyasında!

    18 Şubat 2019

    Ceyhun Balcı

    PANORAMİK

  •  

    Yazı başlığı uzun oldu! Farkındayım! Ama, başka türlü anlatması çok zor olacaktı.

    Anımsayacaksınız!

    Cumhuriyet’le birlikte kendisini gösteren Çağdaş Türkiye dört koldan aşağılanmakta ve yerin dibine batırılmaktaydı. Bu hoyratlık ortamında Dışişleri de payına düşen azarı işitmiş, aşağılamayı yaşamıştı. Monşer kavramı üzerinden sözüm ona bir Cumhuriyet kalesi daha yerle bir edilirken; avamlık ve düzeysizlik bu geleneği güçlü ortama da egemen kılınmıştı.

    O tarihten bu yana Büyükelçi yapılan ünlüleri şöyle bir düşünürseniz bu köklü kurumumuzun da teslim alındığını anlamış olursunuz.

    Diplomatik yetenekleriyle değil de giysisiyle, soyadıyla, kapıkulluğuyla öne çıkanlar bir bir diplomat yapıldı.

    Suriye’de devrilen çamlar canımızı yakınca bölge politikalarına dönmek zorunda kalan hükümetimiz buradan gereken dersi çıkartamamış olmalı!

    Uygur Türkleri’ne sahip çıkma kisvesiyle yeni çamlar deviren hükümetimizin ve ehliyetsiz dış politikamızın acınası durumunu üzülerek izliyoruz. Uygur Türkleri’ne zulüm adı altında pazarlaması yapılan olgunun dört dörtlük bir emperyal kurgu olduğunu anlamak için yine felakete mi sürüklenmemiz gerekiyor?

    Uygur Türkleri’ni temsil ettiğini öne süren bir şahıs Türkiye Cumhuriyeti’nin valilerince ağırlanıp, birlikte fotoğraflar çektiriliyor. Oysa, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu duyarlı konuda Çin Halk Cumhuriyeti’yle ters düşmemek gibi bir ilke kararı var. Ehliyet ve düzey yitirilince ilkeler de solup gidiyor.

    Öldürüldüğü öne sürülen Uygur Türk önderinin yaşadığı anlaşılıyor çok geçmeden! Bir köşe yazarının son derece yerinde bir tanımlamayla saptadığı gibi bu gaf Rus uçağı düşürmeye eşdeğer bir hata anlamına geliyor.

    İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın fiziksel değil ama ekonomik ve siyasal ağırlık merkezi değişmiştir. Uygarlık kimilerinin zannetmeyi sürdürdüğü gibi Batı’da değil artık Doğu’dadır. Emperyal Batı’nın kızgınlığı ve buna bağlı saldırganlığı da bundandır. Yanı başımızda kukla Kürt devleti kurma kararlılığından vazgeçmeyen ABD uzaklarda, Çin’de de boş durmuyor. Bir yandan petrol bekçisi taşeronları yörüngesinde tutmaya çalışırken diğer yandan da yükselen güç Çin’le baş etme derdindedir.

    Bu uğurda Uygur Türk’ü, Tibet laması ya da bir başka ayrıştırıcı öğe kullanılmaktadır, kullanılacaktır.

    Uygur Türkleri’nin önderi sayılan Rabia Kadir ABD’de el üstünde tutulurken; Çin teknoloji devi Huawei’nin bir numarası Kanada’da tutuklanabilmektedir.

    Safı ve yeri Avrasya olması gereken Türkiye’nin bu noktada çok daha özenli ve duyarlı olmasında yarar var.

    Yanı başındaki bölücülükle uğraşan Türkiye’nin Çin’deki bölücülüğe sıcak bakması anlaşılır gibi değildir.

    Cam evde oturan başkasının camına taş atmamalı!

    raai-kr

    Bir fotoğraf sayfalarca yazıya eşdeğer şey anlatabilir….

    Rabia Kadir efendisiyle aynı karede…