•  

    Yerel seçimlere giderken iktidarını korumak zorunda olanlar anlaşılmazlık kartını açtılar. Tıpkı din ticaretinde olduğu gibi anlaşılsın diye değil anlaşılmasın çabası harcandığına tanıklık ediyoruz.

    Yerel seçimlerin olmazsa olmazı olan kişilik ve yerel sorunlar neredeyse söz konusu edilmiyor.

    Seçimlerin bir beka sorunu olduğundan hareketle hemen her sözün sonu bu, pek çok kimsenin tam olarak anlamadığı ama tartışmaya da cesaret gösteremediği kavram kilit taşına eşdeğer duruma getirildi.

    Böyle durumlarda sözlüklere bakmakta yarar var!

    Osmanlıca-Türkçe sözlüklerden birisi kısa yoldan “kalım” olarak nitelemiş bekayı. Biraz daha kapsamlı olan diğeri ise “devam, sebat, evvelki hâl üzere kalma” olarak karşılıklandırmış seçimlerin bu gizemli sözcüğünü.

    Kimi kavramları anlatmak için sözlüklerin dışına taşmakta sakınca yok!

    Beka, Türkiye’nin birliği, dirliği, bütünlüğü ve bölünmezliğiyle açıklanabilir kısaca ve anlaşılabilir şekilde.

    Yakın zamanda yerel yönetimler aracılığıyla hendekler ve tuzaklarla donatılmış kentlerimizin varlığını anımsadığımızda beka kavramını görmezden gelmem şöyle dursun pek çok kişiden daha fazla önemsediğimin altını çizmeliyim.

    Ama, yine de iktidarda kalmaktan başka seçeneği olmayan iktidarın seçmen davranışını beka kavramı içine hapsetme girişimini sorgulamaktan geri duramam!

    Son 40 yılda Türkiye üzerine kurgulanan emperyalist senaryolar yabana atılamaz! Bu önemli durum göz önüne alındığında Türkiye’nin bölücü terörle olan mücadelesinin en az yine emperyalist kaynaklı FETÖ yapılanmasıyla mücadeleye eşdeğer öneme sahip olduğunu vurgulamalıyım. Bu ve benzeri son derece duyarlı ve önemli konularda dünya görüşü farklarının ve ülkenin geneline egemen karşıtlıkların bir yana bırakılması gereğini anımsatmakta yarar görüyorum.

    Beka kavramı üzerinden oy avcılığına girişenlerin ekonomi gibi gündelik yaşamın önde gelen gerçeği konusundaki başarısızlıklarını örtme çabası ve telaşı içinde olduklarını saptamakta yarar var.

    Market rafları ve pazar tezgâhları henüz boş değil. Ama, geçen yılın ikinci yarısına damga vuran ve etkisini bugünlerde de sürdürmekte olan ekonomik krizle alım gücü büyük darbe yemiş insan yığınları tarım ülkesi olarak bilinen Türkiye’de en temel gıda ürünlerini edinim güçlüğü içindedir.

    Patlıcan, kabak, biber ya da bir başka yenmese de olabilecek besini bir yana bırakıyorum. Soğan, patates ya da onlara eşlik etmesinde yarar olan yeşillikler ateş pahasıdır günümüz koşullarında. Adı anılanlar insanları yoksul ama çeşidi zengin Türk mutfağının temel gereklilikleridir. Onlarsız tencere kaynatmanız, sofraya aş koymanız neredeyse olanaksızdır.

    Ülke tarımı geçtiğimiz 15 yıl boyunca adım adım bitirildiği için bu krizin yaşanması bugünlere kalmış oldu. Türkiye tarımsal ve hayvansal üretiminin yıkıma uğratılmış olduğu kesindir. Antalya’daki hortum, falanca yerdeki soğuk hava olsa olsa tüm bu gelişmelerin üzerine tüy dikmiş olabilir.

    Bu acıklı tabloya, umarsız hükümetin eklediği güldürüye değinmeden geçilemez. Osmanlıcı eğilimleri bilinen hükümetimizin Osmanlı’ya öykünen yöntemlerle fiyat düşürme girişimlerine öfkelenmek yerine gülümsemeyi yeğliyorum. Osmanlı’da yaygın olan narh uygulaması aracılığıyla fiyatları denetim altında tutmak geçmişte kalmış olan bu sözcüğün anımsanmasından öte bir anlam taşımaz. Kapalı Osmanlı ekonomisinde önemli işlevi olan bu uygulamanın günümüz koşullarında Türk ekonomisinin kavuştuğu yapıyla bağdaşmaz bir seçenek olduğunu hiç kuşkusuz hükümetimiz de biliyordur. Olmaz olası iktidarda kalma zorunluluğu koşullarında zaman kazanma amacıyla kitleleri oyalama aracı olarak kullanılmaktadır bu zaptiye seçeneği.

    kACylcpMOUC3HeSeI8GkVg.jpg

    Siyasetimizin oyuncularının bu gerçekleri göz önünde bulundurarak yapay gündemlere takılıp kalma hatasından dönmeleri ve bir an önce yerel seçimlere yaraşır bir söylem tutturmaları gereklidir. Seçimlere geri sayım hızla sürdüğüne göre daha fazla oyalanmak gecikmekle eş anlamlıdır.

    Kentlerimizin trafik, sağlıksız ve kirli çevre, kitle ulaşımı, yeşil alan kıtlığı, çarpık yapılaşma ve benzeri sorunlarının söz konusu edildiğini duyan var mı?

    Beka üzerinden yürütülen yapay ve sınırlayıcı tartışmaların kent sorunlarının çözümüne katkı vermeyeceği son derece açık.

    Somut, yapılabilir ve sürdürülebilir öneri ve projelerin hiç olmazsa geride kalan günlerde dile getirilmesi beklentisiyle…

  • Aziz Sancar’ın Nobel’i aldığı günü dün gibi anımsıyorum. İçi kararmış bir milleti, umutsuzluk denen illetin tavan yaptığı günlerde pek sevindirdiğini de! Sevinmekle yetinmemiş gurur ve onur da duymuştuk! Türklerin onu sahiplenmesinde şaşılacak bir şey yoktu elbette. Aziz Sancar da yaşamının 40 yılı aşkın süresini ABD’de geçirmiş, Nobel’i hak etmesini sağlayan çalışmalarını bu ülkede yapmış olmasına karşın ayağını basmadığı ama kendisini var eden Türkiye’ye derin sevgi ve şükranını paylaşmıştı hemen her fırsatta.

    Hatta, Nobel’i aldıktan sonra kendisiyle görüşmek isteyen yabancı basından birisi kendince cinlik yaparak ödülü bir yana bırakıp onu Türkiye aleyhinde konuşmaya yönlendirmeye çalışmıştı. Ayakları burada aklı oralarda olan başkalarının yaptıklarından cesaret alan bu sözde basın temsilcisinin Sancar’ın kararlı tutumu karşısında şapa oturduğunu anımsıyorum.

    Yabancı basın temsilcisi yalnız değildi. Yine ayağı buraya basan ama ayağını bastığı toprağı beğenmeyen birileri ona kulp takmak için eski defterleri karıştırmışlardı. Öğrencilik yıllarındaki siyasi tercihlerini ve duruşunu aradıkları ipucu sayıp bu kez içeriden yaylım ateşine başlamışlardı.

    AZİZ SANCAR1

    Aziz Sancar bir avuç kendini bilmezin değerbilmezlik gösterilerine hedef olurken onun değeri ülkenin ezici çoğunluğunca biliniyor neyse ki! İzmir Büyükşehir Belediyesi onun adını körfez vapurunda yaşatıyor. Aziz Sancar’ı körfezde görebilirsiniz hiç ummadığınız anda! Hatta, şanslıysanız onunla birlikte yolculuk bile yapabilirsiniz!

     

    Aziz Sancar gibi birisine sinek vızıltısına eşdeğer etkiye sahip bu saldırıları gerçekleştirenler yakın zamanda bir kez daha ellerine fırsat geçtiği sevinciyle yeniden saldırıya geçtiler. Aziz Sancar’ın nükleer santralle ilgili bir kamu spotunda yer almasıydı bu kez saldırı gerekçeleri.

    Belledikleri bir kaç tekerleme üzerinden siyaset yapan bu takım sosyal medyada Sancar’ı hedefe koyan bir takım yazıları paylaşmaktan utanç duymadılar. Yaşamın her alanına siyasetin dar kalıplarını uygulayan bu sayıca az ama çokça gürültü çıkartan boş teneke topluluğu eleştiri görünümlü sınır tanımazlığı her fırsatta sergilemeyi iş bellemiş durumda.

    Denebilir ki; bu da bir özgürlük değil mi? Kuşkusuz öyle sayılır! Ama, adına aydın dediğimiz ve kimi zaman öğrenimli cehaletin ötesine geçemeyen bu anlayışın ülkeye millete ve insanlığa hayrı olmadığını anlamak için başka ne gibi deneyimler edinmemiz gerekiyor?

  •  

    Venezuela Devlet Başkanı Nicholas Maduro’ya yönelen Amerikan destekli darbe girişimi dikkatleri uzaktaki bu çok da iyi tanınmayan ülkeye çekti.

    Venezuela’nın neden battığından tutun da Maduro’nun İstanbul’da kaç kilo et yediğine varıncaya dek pek çok bilgiyle donandı veri yorgunu dağarcığımız. Emperyalist haydutlukla ilgili yorumlar ve tepkiler neredeyse hiç düzeyinde kaldı. Kendisini Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olarak tanımlayanlar da içinde olmak üzere pek çok kişi Maduro’nun seçim yolsuzluğundan dem vurup halka dağıttığı kaynaklara özel ilgi gösterdi. Hatta, kimileri Maduro ile Recep Tayyip Erdoğan arasında başarıyla bağlantı kurarak biz bu filmi görmüştük demeye bile vardırdı işi.

    Ben de belleğimi yokladığımda bağlantıdaki yazıyla Dağarcık Türkiye okurlarına geçtiğimiz yılın Haziran ayında seslendiğimi anımsadım. Maduro henüz seçilmişken yazmış olduğum yazıda Maduro’nun otobüs sürücüsü kökenine göndermede bulunarak aşağılayanlara yöneltmişim dikkatimi. Bu arada, o yazıda önemli bilgiler de paylaşmışım. Şu aralar Venezuela neden battı başlıklı analitik verilerde her nedense yer almayan bilgiler. Hugo Chavez’le başlayan Bolivarcı devrim döneminde yoksulluğun belli kırılmış bu uzak ülkede. Bir de ülkenin en önemli yeraltı kaynağı olan petrol çok uluslu şirketlerin elinden kurtarılmış. Venezuela’da yaşananların şifreleri olarak okunmalıdır bu iki başlık!

    http://www.dagarcikturkiye.com/bir-otobus-surucusunun-gorkemli-zaferi-yd-2392.html

    Bugünlerde emperyalizmin öfkesini depreştiren ana neden petrol ve petrol kaynaklı gelirlerin yoksullara dağıtılmasıdır. Emperyalizmi kırmızı boğa görmüş gibi kızdırmasına şaşırmamak gerekir bu dağıtımın.

    Maduro’ya yönelen emperyalist destekli darbe girişiminin Türkiye’de estirdiği rüzgâr ve saflaşma da bir o kadar öğretici ve ders verici oldu. Maduro’nun son aylarda Türkiye’ye ve dolayısı ile ülkemizi yönetenlere ve elbette Tayyip Erdoğan’a yakınlaşmış olması saflaşmayı belirleyen önemli ölçüt oldu. Yapılan yorumların önemli çoğunluğunda bu yakınlaşmaya gönderme yapıldığı düşünülürse duygular aklın önüne geçti diyebiliriz. Düşmanımın dostu düşmanımdır türünden akla uymayan bu tutum düşündürücü olduğu kadar ibretliktir. Venezuela gibi uluslararası bağlamda yalnızlık çeken bir ülkenin Türkiye’ye yaklaşmasının Türkiye’yi yönetenlere yakınlaşma olarak algılanması ilginç olsa gerektir. Söz gelimi bundan bir kaç yıl önce ülkemizi ziyaret eden Uruguay eski Devlet Başkanı Jose Mujica’yı anımsayalım. Onun duruşu ile Chavez ya da Maduro’nun duruşu arasında fark olduğu söylenebilir mi? İki ayrı kişiye yakınlık duydukları kişi ya da kurumlar üzerinden ayrımcılık yapılması ülkemiz siyaset ortamına egemen olan yanlış anlayışları yansıtması bakımından anlamlı ve önemlidir.

    Maduro örneğinin bizlerin belleğine çivilediği bir başka gerçek de Türkiye’ye egemen olan yönetsel anlayışın en azından siyasete ilgi gösterenler bağlamında geri dönüşü güç yarılma ve kutuplaşmalara yol açtığıdır.

    Cumhuriyetçi olduğunu ifade edenlerin Maduro konusundaki eşyanın doğasına aykırı davranışları derinden yaralayıcıdır. Atatürkçülük hiç bir şey değilse tam bağımsızlık ve anti emperyalizmdir. Koşullar ve duruşlar ne olursa olsun mazlûmun yanında yer almak, zalimin karşısına kararlılıkla dikilmektir. Milli Mücadelemiz, Cumhuriyetimiz ve Devrimlerimiz bu önemli temel üzerinde yükselmiştir.

    Soru emperyal haydutluk karşısında nerede durulacağına ilişkindir. Kuşkusuz Venezuela kötü yönetilmiş olabilir, yönetsel yetersizliklerden söz edilebilir ya da bunlara başka hatalar da eklenebilir. Bütün bunlar emperyalist saldırganlığı kutsamaya ya da haklı göstermeye yeter mi?

    Maduro’ya yönelen emperyalist darbe girişimi dünyada olduğu gibi ülkemizde de namus, ahlâk ve vicdan sınavına dönüşmüştür. Bu sınavdan geçer not almayı sağlayacak duruşu kazanmak için uzun uzadıya irdeleme yapmaya ve düşünmeye gerek yoktur.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni tarih sahnesine çıkartan olaylara bakmak ve oradan edinilecek bilinçle davranmak yeterlidir.

    Yazıyı Latin Amerika’yı anlama rehberi önerisiyle sonlandırıyorum. Latin Amerika Eduardo Galeano’suz anlaşılması güç bir coğrafya.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2015/04/13/latin-amerikanin-kesik-damarlari/

    latin-amerikanin-kesik-damarlari73679588205cea52801599366536660e

    ŞUBAT, 2019

    Ceyhun BALCI

  • Seçimlere geri sayımla birlikte her seçimde kendisini gösteren bel altı vuruşlar hız kazandı! Bunların sıradan olanlarına alıştık da örneğin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Tunç SOYER’e yöneltileni son derece özgün ve bir o kadar da iğrenç ve ÇAĞDIŞI!

    Tunç Soyer’in babası Nurettin Soyer üzerinden vurduğunu sanmak akla gelebilecek pek çok sıfatı hak eden iğrenç bir yaklaşımdır.

    Her şeyden önce Nurettin Soyer’in ne kendisinin ne de ailesinin başını önüne eğmesini gerektirecek meslek yaşantısı olmamıştır. Tersine, hukukun rafa kalktığı darbe dönemlerinde askeri bir hukukçu olarak hukuka nefes aldırdığı, iyi ki hukuk var dedirttiği belgeyle kanıtlıdır. Hatta, günümüzün kapıkulu olma meraklısı hukukçuları onun bundan 40-50 yıl önce sergilediği yiğit hukuksal duruşlardan hisse çıkartabilirlerse iyi ederler.

    2306128_36e897982756ec1a10cb46b3234fb11c

    Nurettin Soyer’in geçmişini önce çarpıtıp sonra da bu çarpıtmayla evladına suç payı çıkartanın öncelikle ruh sağlığı denetlenmeli. Sağlamsa savcılar harekete geçmeli!

    Gelelim suçun babadan oğula geçmesine!

    Mezopotamya, Hint ve Çin gibi kadim toplumlarda bir hata ya da kusurdan ailenin sorumlu tutulması söz konusu olabilmiştir. Unutulmasın ki, bunun söz konusu olduğu toplumlarda hırsızın eli kesilmekte, göz çıkaranın gözü çıkartılmaktaydı. Tam bir KISASA KISAS hukuku söz konusuydu. Kabaca günümüzden 3-5 bin yıl öncesinden söz ediyoruz.

    Durum böyleyken, XXI. Yüzyılda babadan yola çıkıp evladı sorumlu tutmak ve üstüne üstlük bunu suç varsayımıyla ve oy avcılığı adına yapmak yapan için de bunu yapanla aynı soluğu alıp veren, aynı sudan içen, aynı toprağa basan bizler için de utanç verici bir durumdur.

    Böylesi bir çağdışılığı içimizde barındırmış olmamız bizleri düşündürmelidir. Düşünmek yetmez! Bu çağdışılık nasıl olup da dile gelmiştir? Bunun hesabını da kendi kendimize sorma yükümlülüğümüzü hiç ama hiç unutmamalıyız!

    Görüldüğü ve anlaşıldığı kadarı ile bu akıl almaz barbarlık toplumdan hak ettiği yanıtı almış değildir.

    Bu dehşet verici durum “Suç babadan oğula geçmez, oğuldan babaya yürümez!” türünden beylik açıklamalarla geçiştirilemeyecek denli vahimdir.

    Siyaseti salı günlerinin Hacivat Karagöz atışmalarına indirgeyenlerden bu önemli konuda ses vermelerini beklesek çok şey mi istemiş oluruz?

  • image001470

    Yazının başlığındaki adı duymayan çoktur. Duyup da kim olduğunu bilmeyen, bu dünyada bıraktığı derin izden habersiz olansa saymakla bitmez!

    İletişim çağında şaşırtıcı bir durum değil mi?

    İşgal İstanbul’unda Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu tutularak işgalci güdümlü sözde mahkeme tarafından Beyazıt Meydanı’nda darağacına gönderilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in zalimce aramızdan alınışının 100. yılında Şükrü Server Aya sonsuzluğa uğurlandı. Sessiz, sedasız, kimseler duymadan, bilmeden…

    536870_636788126337694_803207638_n-1_thumb

    Oysa 90 yıllık yaşamının özellikle son yıllarını durmadan, yılmadan ve yorulmadan Sözde Ermeni Soykırımı yalanıyla mücadeleye ayırmıştı.

    Üstelik, pek çok kişinin kaçtığı kolaycılık olan kendi kendimize propagandayı aşarak!

    İngilizce yazdığı kitaplarla asıl etkilenmesi gerekenlere yönelerek…

    Işıklarda uyusun…

    Yüce anısına saygıyla…

    aya kitap

    0000000512610-1

  •  

    Eski Milli Eğitim Bakanı İsmet YILMAZ’ın Cennet Tapusu projesi geçmişe yolculuğu kaçınılmaz kıldı. Seçim gelip çatınca iktidarın gözü bir kez daha döndü. Varsa yoksa kazanmak! Şimdiye kadar verilenler yetmemiş olacak ki bu kez çok daha çekici ve görmezden gelinemeyecek bir sözdür CENNET TAPUSU!

    certificate_of_having_gone_to_confession2

    Papa imzalı cennete giriş belgesi

    Cennetin tapusu Ortaçağ Avrupası’nda ENDÜLJANS adı altında satılmaktaydı. Papa onaylı belgeyi bedeli karşılığı edinebilenlerin cennete erişmeleri için son nefeslerini vermeleri yeterliydi.

    Cennetin tapusunu satmaya kalkışmak Allah’ın istencine ortak olmak demek değil miydi? Kuşkusuz böyleydi. Ama, kutsal kitap anlaşılarak değil de ezberlenerek okunduğunda Allah’la, dinle, kitapla aldatmak olanaklı olabiliyordu.

    O halde İncil’i anlayarak okumak devrim demekti. Kendi dilinde ibadet bu nedenle önemliydi. Bu devrimin altındaki imza Martin Luther’indi. Luther sonrasında Papa için cennet tapusu pazarlamacılığı bir daha yapılamamak üzere tarihe karışmıştı. Dil devrimiyle başlayan domino taşı etkisi önce dünyaya sonra da insana sınırlarını bildirerek BİLİMSEL DEVRİM’in sahne almasını sağladı.

    martin-luther_900x600-900x580

    Cennet tapusu aldatmacasına son veren Martin Luther

    Bir kaç yüzyıl gecikmeyle de olsa Dil ve Din Devrimi Anadolu’ya ulaşmıştı. Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Milleti bir kaç yüzyıllık farkı 10 yılda kapatıp parmak ısırtacak bir iş başardı.

    marshal_mustafa_kemal_pasha

    Dinle korkutma, cennetle kandırma oyununa coğrafyamızda son veren Mustafa Kemal ATATÜRK

    Devrimdeki kesinti Türkiye’de Allah’la, dinle, kitapla aldatanlara eşsiz fırsat sundu!

    Eski Milli Eğitim Bakanı bu fırsattan alabildiğine yararlandı. Laik bir ülkede soruşturmaya konu olması gereken bu akıl almaz sözler geçiştirildi gitti. Ben onu demek istememiştim diyerek kapattı olanı biteni!

    İnsanların dinle, kitapla aldatılmış olmasının yüzyıllarca geride kaldığını sananlar aynı karabasanla bir kez daha uyanmış oldular! Bundan 100 yıl önce kendi diliyle dinini anlayan biz Türkler, bu kez anlamadığımız bir din tanımlamasıyla sarsıldık! Kuşkusuz anlaşılmayacak bir şey yoktu! Açıkça, hiç saklamaya gerek duymadan dinle korkutma ve cennetle aldatmaydı yaşanan!

    Dinle aldatılmamanın temel koşulu dini anlamaktan geçiyor. Dini anlayamadığınız sürece dinle korkutulmanız ve cennetle kandırılmanız kaçınılmazdır!

     

  •  

    222452.jpg

    Ali Gaffar OKKAN Diyarbakır Emniyet Müdürü iken aramızdan alındı! Terör örgütünün başındaki kişi Türkiye’ye getirilip, hızla yargılandıktan sonra cezasını çekmeye başlamıştı. Bu koşullar altında bölgenin ve elbette Diyarbakır’ın yaşadığı kanlı ve acılı geçmişi silmek gerekiyordu. Tam da o dönemde Ali Gaffar OKKAN bölgeyle bütünleşen bir güleryüz olarak boy gösterdi. Bölücülerin, etnikçilerin ve elbette onların bağlaşığı emperyal sevicilerin hoşuna gitmeyen bir görüntü oluşturulmuştu Ali Gaffar OKKAN tarafından!

     

    12 Eylül döneminin kötü ve kabul edilemez örnekleri üzerinden asker ve polisi günahkârlıkla etiketleyenler Okkan döneminde ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Güleryüzü, canayakınlığı ve adaletli yaklaşımıyla başta Diyarbakırlılar olmak üzere bölgede yaşayanlar birliğin, dirliğin ve bütünlüğün değerini yeniden anlamaya başladılar!

     

    Böl-yönetçi anlayışın beynine kan sıçraması bundandı! Ayrılıkçıların buralardan ekmek yeme olanakları ortadan kalkmaya başlamıştı Okkan döneminde!

     

    Yokluğunda yaşananlar Okkan’ın yaptıklarının önemini ortaya koymuştur!

     

    Habur’da kurulan çadır mahkemeleri, 29 Ekim’de sınırdan geçişine izin verilen eli kanlı katiller! Meslek odası, sendika ve demokratik kitle örgütü kisveli bölücü aşkın depreşmesine şaşırmamak gerekirdi bu ortamda!

     

    AÇILIM saçmalığı tüm bu olanların üzerine tüy dikti!

     

    Özgürlük, demokratikleşme ve başka kutsal kavramlarla soslanmış ad değişiklikleri ibretliktir!

     

    Tunceli’de Dersim’le başlayan furya Diyarbakır’da Diyarbekir ve Amed’le ete kemiğe büründü!

    diyarbakirin_amed_olmasi_icin_kampanya_h47986_baf6a

    Bir şeyleri tabelaya yazmak çok kolay, o yazdıklarınızın anlamını kavramak da gerekli!

    Tunceli’ye Dersim demeye başlamak eşkıyayla bir olmaktı oysa! Böyle anılmak bir yana DERSİMCİLİK yükselen değer oldu! Öyle ki, Cumhuriyet’i kuran partinin önderi bile bu aşka tutulmaktan alıkoyamadı kendisini!

     

    Seyit Rıza namlı feodal artığı inine gömen Cumhuriyet Gümüş Kapısı anlamına gelen Dersim’e boşuna Tunceli dememişti!

     

    Diyarbekir bölgeye yerleşmiş bir Arap boyundan kaynaklanan addı. Amed’se Kürt çağrışımı yapan bir diğer adıydı kadim kentin! Bugün her iki adı taşıyan spor kulübü adını spor alanlarında duyuruyor.

    bir-zamanlar-diyarbekir8d9b64c973469488767366936ddf588d

    Gerçekten de bir zamanlarda kalması gereken ad…

    Atatürk, tüm bunları bir yana bırakarak Diyarbakır adını koydu bu tarihsel kentimize! Eşsiz tarihsel ve kültürel derinliğin gereğiydi. Bir yerlere ad verirken kimi zaman yeraltı varlıklarını da anımsamanın iyi olabileceğinin örneğiydi!

     

    Yer adları da ulus-devlet ruhuna uymalıydı!

     

    Şimdi anlayabildik mi acaba Okkan’ın neden aramızdan alındığını?

     

    Diyarbekir ve Amed üzerinden bölücülüğe, ayrılıkçılığa şans tanımayan Okkan özgün kişiliği ve tutumuyla bölgeyi Türkiye’ye sıkı sıkıya yapıştırırken zora değil sevgiye başvurmuştu!

     

    Bölücü, etnikçi ve emperyal odakları bundan daha fazla kızdıracak bir başka gerekçe olabilir miydi?

     

    Okkan güleryüzüyle bizleri izlemeyi sürdürüyor! Bizler de onu izlesek iyi ederiz!

     

     

  • Doksanlı yıllar aydınların, toplumumuzu ayakta tutanların edeni belirsiz cinayetlerle aramızdan alındığı dönem oldu!

    Yüreğimizi dağlayan bu cinayetler ülkeyi karmaşaya sürüklemeye çalışanlar açısından hedefi on ikiden vuran hedefler gibi görünmekteydi!

    Oysa tersi oldu!

    Uğur MUMCU bedeniyle aramızda olmasa da düşünceleri, söylemleri ve eylemleriyle aramızda olmayı sürdürdü!

    Uğur’lanışı ülkenin gördüğü en katılımlı ve içtenlikli törenlerinden birisi oldu! Bugün de dün gibi hatırlanır ardından ağlayanlara gökyüzünün de katıldığı o gün!

    Ali Gaffar OKKAN da Türkiye’nin zayıf halkası yapılmaya çalışılan Diyarbakır’da başardıklarıyla yaşadığı her gün büyümeyi sürdürünce bundan hoşnutsuzluk duyanlara onu aramızdan almaktan başka çıkar yol kalmamıştı!

    Onun son yolculuğuna çıktığı tören de Diyarbakır’ın gördüğü en görkemli uğurlama olmuştu.

    Bedenleri aramızdan alınan ama varlıkları ve etkileri her geçen yıl büyüyen Mumcu ve Okkan’ı saygı, sevgi ve özlemle anarak…

    ugur_mumcu_gaffar_okkan

    Ceyhun BALCI

     

  •  

    Fazıl SAY Truva Sonatı’nın ilk sunumunu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın da bulunduğu dinletide yaptı.

    Haberi duyunca eyvah ki ne eyvah dedim! Bizim muhalefet tutkunlarına iş çıktı diye mırıldandım! Yanılmadım! Dinletinin üzerinden bir kaç gün geçmemişken kalemlerini epeydir sivrilttikleri anlaşılanlar yaylım ateşine başladılar.

    Nasıl olur da Fazıl Say Cumhurbaşkanı’nın huzuruna çıkarmış!

    Hatta, vekillik geçmişi de olan birisi Say’a dokundurmada hızını alamamış olacak ki aynen şu satırları döktürdü : “Atatürkçü ve laik feryatları konçertolarından ziyade ses getiren Fazıl Say üzerinden, toplumda ılıman bir hava esebileceği umudu belirdi çok şükür.” (Ahmet TAN, Cumhuriyet, 20 Ocak 2019)

    Kuşku duyulmasın ki; gerisi gelecektir. Kim bilir hangi bıçkın yazarlarımızın zihninde ne gibi inciler belirmekte ve onları ortama salmak için fırsat kollamaktadırlar.

    Türkiye’yi yönetenleri ülkeyi kutuplaştırmakla suçlayanların iktidardan geri kalır yanları olmadığı anlaşılıyor bu ve benzeri zavallılık içeren yazılarla.

    Ülke siyasetini salı günlerinin siyasi parti grup toplantılarında sergilenen Hacivat-Karagöz atışmalarına indirgeyen hemen herkesin Fazıl Say’a saldırma ve bununla da yetinmeyip onu aşağılamaya girişeceği günler göreceğiz demek üzücü olsa da kaçınılmaz gibi görünmektedir.

    Olaya dönelim!

    Fazıl SAY Truva Sonatı’nın ilk kez sunacağı dinletiye Cumhurbaşkanı’nı da çağırıyor. Böylelikle bir yandan sanatçı duyarlılığı ve inceliğini sergilerken diğer yandan da ülkeyi ortadan ikiye bölen siyaset esnafının ortaya koyduğu ağır hasarı onarma yolunda önemli adım atıyor.
    Bence son derece yerinde ve doğrudur yaptığı!

    Bunu bir de Ahmet Tan ve onu izleyeceklere anlatabilsek!

    Muhalefet etmeyi hemen her fırsatta kavgaya girişmek, yetinmeyip; olmadık sözlerle ve kurgularla birisini hedefe koymak olarak görenlere neyi ne kadar anlatabiliriz?

    Bilemiyorum!

    Ama, yine de denemek ve hiç olmazsa Fazıl Say gibi küresel ölçekte değerli bir sanatçımıza destek olmak boynumuzun borcu olmalı!

    Fazıl Say’a önümüzdeki günlerde yöneltilmesi olası suçlamalardan birisi “huzura çıkmak” olacaksa ve diğeri de “eğilmek” olacaktır. Sanatçı huzura çıkar, izleyenlerin huzuruna çıkar! İzleyenler arasında bulunanlar huzura çıkmayı engellemez. Eğilmek denince, sanatçı hemen her zaman izleyenlerin önünde eğilir. İzleyenler arasında bulunan ayrıcalıklı(lar) eğilmeyi/eğilmemeyi belirlemez!

    Hemen her gün öfkeyle, nefretle yoğurulan ve iyice irdelendiğinde giderek halkın ilgisinden yoksun kalan siyaset ortamımıza sanatçı dokunuşu için Fazıl Say’a teşekkür borçluyuz…

    erdogan-fazil-sayin-truva-sonatini-dinledi-kara-topraki-hediye-etti--19012019-134558

    Fazıl  Say eğildi diyenler bu fotoğrafa iyi bakmalı! Say, izleyenler önünde eğildiyse, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere tüm izleyenler de Say’ı ayakta alkışladılar! Böyle bir fotoğraftan rahatsız olmayı anlaşılabilir bulmuyorum!

    Ceyhun Balcı

  • İnsanlığın hemen her zaman kafasını karıştırmış bir ikilemdir yazıya başlık olan yüce kavram! Belki de bu nedenledir çokça kötüye kullanılması!

    Barış istemek, barışsever görüntü çizmek elbette pek çok kişiyi avlayabilecek denli etkili bir tutumdur. Böyle durumlarda zarfa değil de mazrufa bakmak kaçınılmazdır.
    2016 yılının başında 1128 akademisyen tarafından imzalanan “Barış için Akademisyenler Bildirisi”ni duymayan var mı? Varsa bağlantıdan bilgilenebilir! Duyanların da bağlantıdaki bilgileri bir kez daha okumasında sakınca yok!

    http://www.wikizeroo.net/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQmFyxLHFn1_EsMOnaW5fQWthZGVtaXN5ZW5sZXJfYmlsZGlyaXNp

    Bildiriyi imzalayanlara yönelik adli kovuşturmalar da sonuçlanmaya başladı. Hürriyeti bağlayıcı ve ertelenmeyen yaptırımlar söz konusu!

    Bu bildiriye verilen orantısız karşılık bildirinin özünün ve amacının tartışmadan bağışık tutulması sonucuna yol açtı. Ortaya çıkan “mağduriyet” hemen her şeyin önüne geçti. Eleştiri ve sorgulama gündemden düştü, düşürüldü. Mağduriyetten masumiyet çıkarma ustalarına gün doğdu!

    İnsan farklı ve aykırı düşünebilir mi?

    Elbette!

    Bu farklı ve aykırı düşüncesini dışavurabilir mi?

    Kuşkusuz!

    Bütün bunlara karşılık düşüncelerin eleştiri ve sorgulamadan bağışık kalması kabul edilebilir mi?

    Kesinlikle hayır!

    Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’nin iki yanlıştan bir doğru çıkartma (kötü) alışkanlığına bağlı olarak hak ettiği sorgul(n)ama ve eleştiri(lme)den uzak kaldığını düşünenlerdenim!

    Böylesi bir durumda yargının adliyede değil kamu vicdanında oluşturulması; hüküm verilecekse yine kamuoyunca verilmesi daha doğru olurdu!

    Türkiye’ye egemen olan siyasi hava ve baskılayıcı ortam yanlışın doğru gibi algılatılması fırsatını doğurmuş oluyor. Dikkat edilirse bildirinin içeriğine ilişkin tek sözcüğe rastlanmıyor ortamda.

    Bağlantıdan okuyacağınız bildiriyi Öcalan bile kaleme almaktan kaçınırdı diye düşünüyorum. Hiç olmazsa biraz daha yumuşak ifadeler kullanır ve olabildiğince kamuoyunun desteğini almaya çalışırdı.

    Açılım yanlışlığının oluşturduğu yanılsama bu bildiriyi kaleme alanlara rahatlık ve serbestlik vermiş olmalı! Kentlerimizi, kasabalarımızı hendeklerle çevreleyip, bombalı tuzaklarla donatanlara bu denli sevecen yaklaşabilmek bilmem başka nasıl söz konusu olabilirdi?

    ABD’nin Suriye’den askerlerini çekme kararı sonrasında yaşanan gelişmeler ve gündeme düşen haberler Kürt etnisitesi üzerinden yürütülen ayrılıkçılığın hem ülkemizi hem de diğer bölge ülkelerini bölme, küçültme aygıtı olarak kullanılan emperyal bir proje olduğu hiç bu kadar açıklıkla ortaya çıkmamıştı. Terör örgütü olduğu su götürmez gerçek olan YPG-PKK-PYD’ye kol, kanat geren emperyal azgınlık bugüne dek bu gerçeği görmeyenlerin ya da görmek istemeyenlerin suratında patlayan tokattır.

    Birliğinin, bütünlüğünün ve dolayısı ile topraklarının korunması bir ülkenin en temel hakkı değil midir? Durum böyleyken, ülke topraklarının savunulmasının ve terörizmle mücadelenin saldırganlık ve kıyımla özdeşleştirilmesi aydın sorumluluğuyla nasıl bağdaşabiliyor diye sormak isterim imzacı akademisyenlere!

    Yerel yönetimlerin yardımı ve desteğiyle kentleri hendeklerle donatanların bu durumla mücadele eden devleti suçlayan ifadelerini Lancet gibi saygın(!) ve tanınmış bir bilimsel tıp dergisine taşıyanların ve buna izin verenlerin aydın olma sorumluluğu nerede kaldı diye sormak hakkımız değil midir?
    Bildiride “müzakere” isteği getirilmiş dile. Eli silahlı haydutlarla “müzakare” değil “mücadele” edilmesi gereğini bilmek için aydın olmaya gerek olmadığı kanısındayım.
    Ortada iki yanlış var!

    barış

    Bölücülükle mücadele eden devlet zorba, dağdaki eli silahlı haydut barışçı öyle mi?

     

    Birincisi, emperyal güdümlü teröre arka çıkıp, kol kanat germek!

    İkincisi, bu duruma orantısız karşılık verilmesi sonucu mağdur konumuna getirilen imzacılara sorgulanmazlık ve eleştirilmezlik zırhı giydirmek!

    Bu iki yanlıştan doğru çıkartma çabası boşa çıkartılmalıdır!
    Silahlı ve dış destekle ayakta tutulan bir terör örgütünün olduğu yerde barıştan söz etmenin anlamı iyice kavranmalıdır!

    Elbette bu yazı okunsun diye yazıldı!

    Ama, yazı içindeki bağlantı da mutlaka ve özenle okunmalı! Okunmalı ki asıl niyet açığa çıkartılabilsin!

    Barış İçin Akademisyenler Bildirisi aklın ve bilincin süzgecinden geçirilmeli!

    Neye, kime hizmet ettiği anlaşılmalı!