•  

    Tecavüzcülük ülkenin yükselen ve ilgi gören eylemi yazık ki! Ülkeye egemen olan anlayışın bu iğrenç eylemi özendirmiş olma olasılığı da başlı başına ürpertici! Cinsel saldırı bağlamındaki tecavüzcülüğün başka her alandaki tecavüzcülükle uyumlu bir yükseliş göstermesi rastlantı olamaz!

    Tecavüz eylemiyle birlikte tecavüzcünün hak ettiği yaptırımı görmediği Türkiye’de tecavüzcüye sahip çıkılması, el üstünde tutulması bir başka önemli sorun!

    Yıl 2013!

    Yer İtalya, Milano!

    Bir grup erkek Arnavut asıllı bir kadına cinsel saldırıda bulunarak, tecavüzle tamamlamışlar eylemlerini! Yargıya yansıyan olayın öznelerine hapis cezası verilir. Türkiye’de çok da alışık olunmayan cezanın süresi 9 yıldır.

    https://www.theguardian.com/football/2017/nov/23/robinho-nine-years-prison-rape-milan-court-manchester-city

    Tecavüzcülerden birisi dünyaca tanınmış bir futbolcudur. Bu olayla birlikte İtalya serüveni doğal olarak sonlanan dünya yıldızı Çin ve ülkesi Brezilya’da top koşturmayı sürdürür.

    Her önemli yıldız gibi Brezilyalının da son durağı Türkiye olur! Hem de Sivasspor! Bu denli ünlü ve kariyerli bir oyuncunun Sivasspor’u seçmesi şaşırtıcıdır. Böyle bir gelişmeye ancak sicili bilinmediğinde şaşırılır!

    Türkiye tecavüzcü yıldız için son derece iyi bir sığınak olmuştur. El üstünde tutulmakta, göklere çıkartılmaktadır. Deyim yerindeyse rehabilite olmaktadır yıldızımız! Türkiye kararıyla son derece yerinde bir seçim yaptığından kuşku duyulamaz!

    Öyle ki, Türkiye serüveninin üzerinden 6 ay geçmişken ülkenin Süper Lig liderine transfer olarak bir kez daha onurlandırılmıştır. Sezonun geri kalan bölümünde şampiyonluğa koşacaktır Başakşehir formasını terletirken!

    Brezilyalı Robinho’nun boynunda tecavüzcülük hükmüyle Türkiye’de omuzlara alınacağı günleri beklemesi hayal değildir artık!

    dc-cover-oval817ibrr32ebqcnfruu9di5-20171124114132.medi

    Basınımızın hakkını yemeyelim!

    2017 yılının sonlarında bu önemli olayı haberleştirmişler.

    http://www.hurriyet.com.tr/sporarena/sivasspora-robinho-tepkisi-burada-yeterince-tecavuz-suclusu-var-40720922

    Bir futbol takımı yönetiminin önemli bir dünya yıldızını Türkiye’ye ve elbette kendi kentine getirmenin dayanılmaz hafifliğine kapılıp yanlışa düşmesi söz konusu oldu diyelim!

    Bu ülkede Türkiye Futbol Federasyonu yok mu? Onların da haberi yok mu bu akıl almaz suçtan ve hükümden? Nasıl olur da tecavüzcünün kutsanmasına eşdeğer bu transfere izin verilir? Yoksa, ülkede sıradanlaşan durumdan güç alıp görmezden gelme, oralı olmama ve duyarsızlaşma denen hastalık burada da mı kendisini göstermiştir?

    Utanç kaynağı olacak denli bir olay değil mi bu sizce de?

  • Dört yıl süren yüzüncü yıl anmaları geçtiğimiz yıl sonlandı. Batılıların Büyük Savaş olarak adlandırdıkları Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında 4 yıl boyunca anıldığını izledik.

    Yıl 1919!

    Artık sıra bizdedir!

    1919’da başlayıp 1923’te Cumhuriyet’le taçlanan Milli Mücadele ne kadar anılsa ve bu paha biçilmez yapıtla ne kadar gurur duyulsa yeridir.
    1914’te başlayıp 1918’de sonlanan Birinci Dünya Savaşı’na ara verildiğini söylemek daha doğru olacaktır.

    1918’de imzalanan bir dizi barış(!) antlaşmasının en bilineni Versay’dır. Bu denli aşağılamanın, bu çaplı cezalandırmanın karşılıksız kalmayacağı öngörülmeliydi. Bu beceri gösterilemediği için Avrupa anakarası çok geçmeden kendisini yeni ve benzeri görülmemiş bir karmaşanın içinde buldu. David Fromkin’in kitabına ad olan ”Barışa Son Veren Barış”tı gerçekte Versay’da imzalanan. Onuru ve gururu kırılmışların faşizmde umar aradığı süreç bir başka dünya savaşıyla sonuçlandı.
    İlki kimyasal, ikincisi nükleer denemelere sahne olan her iki paylaşım savaşının insanlığa faturası yazılara sığmayacak denli büyük oldu. İnsan, para, zaman ve enerji kaybını tanımlamak için sözler ve yazılar yetersiz kalır!
    Türkler dünyanın bu son derece duyarlı döneminde benzersiz bir tepki verdiler. Birinci savaşın yok ol dediği Türkler kimselerin ummadığı bir diriliş ve şahlanışla savaşın hesabını sonraki yıllara bırakmadan sıcağı sıcağına gördüler.
    Bu inanılması güç ama gerçek olan yeniden doğuşu Atatürk’ün şu sözleriyle tanımlamak en iyisi!

    para yok

     

    Bütün bunlar pek çok şey yoktan var edilerek başarıldı.

    Sıcağı sıcağına, beklenmedik anda görülen hesap yıkılan Türk devletinin yerine yenisinin, çağdaşının, başı dik ve onurlusunun konulmasıyla taçlandı.

    Birinci paylaşım savaşının önde gelen hedefi olan Osmanlı paylaşımı Misakı Milli sınırları içinde püskürtülmüş oldu böylelikle.

    Dünya ve özellikle Avrupa 1929 küresel ekonomik krizinin gölgesinde koşar adım savaşa giderken bir yandan; diğer yandan da faşizme teslim olmuştu. Birincinin devamı niteliğindeki ikinci savaşta kan oluk gibi akarken hesabı erkenden gören genç Türkiye

    Cumhuriyeti acılarını duyumsasa da, yoksunluklarını yaşasa da 2. Dünya Savaşı’nın dışında kalabildi. Çünkü, ne alacağı ne de vereceği vardı!

    1919 sayesinde elbette!

    ana-gorsel26

    Özetlenen nedenlerle içinde bulunduğumuz yıl ve onu izleyen yıllar biz Türkler için son derece önemli. Elde ettiklerimizin değerini bir kez daha anımsamamız, o değerleri koruma bilincimizi tazelememiz ve elbette yoktan var ettiğimiz bir ülkenin, devletin ayakta oluşunu insanlığa bir kez daha anımsatmamız için!

  • İzmir’in kuzey-güney eksenli kitle taşımacılığında son derece önemli yeri olan İZBAN grevi bir ayı geride bırakmaya doğru ilerliyor. Günde 250 bin dolayında insanın yer değiştirmesini sağlayan İZBAN İzmir kitle ulaşımının önemli bileşenidir.

    İZBAN grevinin bu insanların ulaşımını felç ettiğini söylemek abartı olmaz.

    Sendika, toplu iş sözleşmesi ve grev son yıllarda ülkemizde unutulmaya yüz tutan kavramlar oldu. Hatta, Cumhurbaşkanı soyu tükenmekte olan bu demokratik hakkın kullanımı nedeniyle ana muhalefet partisine eleştiri yöneltti. Keşke söylenmemiş olsa ve elbette duyulmamış olsaydı bu sözler.

    izban_grevi_2_gununde_h127753_e5a24

    İZBAN grevi yerel seçimlere gün sayılan bugünlerde İzmir’de yerel yönetimi elinde tutan CHP’nin her şeyin önüne koyup, çözmesi gereken sorundur. Bunun yerine İzmir adaylarını belirleyememe hüneri sergilenmekte ve kent halkının bu grevden kaynaklı öfkesi ıskalanmaktadır. Bu ıskalama kent yönetiminde ortamdan ve toplumdan kopukluğun da belgesidir.

    Sendikanın AKP güdümlü davrandığı izlenimi yaratılarak İzmirlinin öfkesi sendikaya ve emekçilere yöneltilmeye çalışılıyor. Son derece yersiz ve gereksiz bir yaklaşımdır. Diyelim ki sendikanın tutumuyla ilgili düşünceler gerçektir. İşin peşini bırakmak mı gerekmektedir? Yapılacak iş bellidir. Sendikayla halkı karşı karşıya bırakmak, sendikaya yandaş etiketi yapıştırıp işin içinden sıyrılmaya çalışmak sonu kestirilemeyecek bir serüvene girişmek demektir.

    Bu grev bir an önce sonlandırılmalıdır! Bunun yolu da bellidir. Sendikayla masaya oturmak ve gerekirse parasal istekleri olabildiğince yüksek perdeden karşılamak. Grevin zamanlaması başkaca davranışa olanak tanımıyor. Tersi durumda oluşan öfke selinin umulmadık seçim sonuçlarına yol açması kimseleri şaşırtmamalıdır.

    İzmir’in yerel yöneticileri ayaklarını İzmir sokaklarına basarlarsa ne demek istediğimi anlayacaklardır. Komplo kuramlarıyla işin içinden sıyrılma kolaycılığı faciaya yol açabilir. Sokaktaki vatandaş İZBAN’ın yapısını, iktidarın sendikayı greve özendirmesini ya da bir başka olumsuzluğu belediyeye fatura eder. Haksız da değildir! Belediye bu grevi sonlandırmada tek yetkili değilse de çaba gösterme göreviyle karşı karşıyadır.

    Dolayısı ile İZBAN grevi kaynaklı yoksunluklardan ve sıkıntılardan vatandaşın gözünde belediye sorumludur.

    İZBAN grevi bir an önce sonlandırılmalıdır. Bu grev şu anda İzmir adaylarını belirleme kadar önemli bir sorundur!

    Böyle biline, çözüm buluna!

  • Yeni yıla girerken iyi dileklerde bulunmak, iç açıcı sözlerle bu dilekleri süslemek adettendir. Bir görevin yerine getirilmesi olarak da görülen bu olumlu davranış eksiği tamamlanırsa anlam ve değer taşıyacaktır. İşe yarayacaktır!

    Beş yıl önceki bir sosyal medya paylaşımı güncel bir kovuşturmaya konu edilebiliyor. O günün koşullarında söylenmiş sözler bugünün o gün olmayan devlet büyüğüne hakaret sayılarak soruşturulabiliyor.

    Yılın son günlerinde yaşları yetmişi çoktan aşmış iki değerli sanatçının savcılık ifadesine polis mevcudunda götürüldüğüne tanık olduk.

    İç karartıcı bu örneklere başka açıdan da bakılabilir. Artık hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve kesin olan vesayet altındaki yargının birisinin korku ve kaygısını gidermede hoyrat bir aygıta dönüştüğünü görebiliyoruz. Üzülmek yerine sevinmek gerekirse; korkunun büyüklüğü o korkuya yol açan bulutların sahteliğine işarettir gerçekte. Erişilen bunca güç, korkunun savuşturulmasına yetmiyor olmalıdır!

    Doğru zamanda, doğru zeminde davranmak, önderlik yapmak ve gereğinde ön almak bunun için gerekli.

    Türkiye’yi yöneten iktidarı tanıma konusunda daha fazla çabaya gerek yok! Her şey o kadar açık ve anlaşılabilir şekilde gözler önünde ki; bu bağlamda harcanacak enerji ve zaman savurganlıktan öte anlam taşımayacaktır.

    Bu durumu değiştirmesi beklenen güçlerin durumuna odaklanmak en iyisidir.

    Kimlerle, nasıl, ne zaman ve nerede sorularına yanıt vermek gerekir.

    Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran istenç de tıpkı imparatorluktan kalıt başka pek çok yapı gibi Osmanlı kökenlidir. Bir kaç yüzyıllık farkı hiçe sayıp, dünyayı şaşırtan bir aydınlanmanın altına imza atılmış olması gerçek olduğuna göre kurucu istencin değeri yadsınmamalıdır.

    Bu kurucu istenç bugün ne durumda?

    İçimiz kan ağlayarak ve ağzımızdan çıkmasından hoşnut olmaksızın; kurucu istencin bir yedek lastiğe dönüştürüldüğünü söylemek durumundayız.

    Türkiye’yi karanlığa ve akıldışılığa tutsak eden anlayışla savaşım verir görünen muhalefetin kesinlikle kabul edilemeyecek anlayış ve siyasetlerle bağlaşık oluşu öncelikli sorundur. Siyaseti aritmetiğe indirgeyerek matematikten koparan acemi ve büyük ölçüde de kötü niyetli anlayış elinde kâğıt kalemle dört işlem yaparak güç toplama derdindedir. Pek çok kez başarısızlığa uğrasa da aritmetiğe indirgenmiş siyasetin çıkış yolunu bulmaya yetmediğinin ya farkında değilledir. Ya da farkında olsalar bile oralı olmadıkları açıklıkla görülmektedir.

    Kurucu istenç ya da daha doğru deyişle Kemalizm son bir kaç yıldır yeri geldiğinde etnikçi siyasetin, yeri geldiğinde FETÖCÜ anlayışın ve hemen her zaman Batı aşığı emperyal uzantıların yedek lastiğine dönüştürülmüş durumdadır. Çarpıklık ve açmaz da tam burada düğümlenmektedir.

    kemalist

    Bunu gidermek ve düğümü çözmek olmazsa olmaz eylemdir!

    Yerel seçimlere geri sayılırken tartışmalar düşünsel ve eylemsel doğrultudan çok kişisel tercihler üzerine yoğunlaştırılmakta. Durum böyle olunca da siyaset günden güne sulanmakta ve bir kayıkçı kavgasına indirgenerek değersizleştirilmektedir!

    2019 için iyi dileklerde bulunurken çaba göstermeyi gözardı etmemek gerekiyor.

    Ernst Bloch’un Militan İyimserlik anlayışı zor günlerin ilacıdır. Ama, unutulmasın ki; iyimserlik emek ve çaba gerektirir.

    Kurucu düşünceyi başka deyişle Kemalizm’i yedek lastik olmaktan kurtarmakla başlamak bitirmenin yarısı anlamına gelecek kadar değerlidir!

    Kemalizm etnikçiliğe, FETÖCÜ’lüğe ve elbette Atlantikçilik anlayışının çeşitli kılıklardaki sürümlerine katık edilemeyecek denli özgün ve etkili bir aygıttır.

    Yeni yılda yeni umutlara, haydi Kemalizm yoluna!

  •  

    Tek sesli yönetim sistemi 6. ayını doldururken öngörülenler beklenenden hızlı ve güçlü bir şekilde kendisini göstermeye başladı.

    Baskıcı ve otoriter yönetim biçimi koyulaşırken; yargı üzerindeki gölge de belirginleşmeye başladı. Daha farklı şekilde söylemek gerekirse yargı adalet dağıtma düzeneğine korkutmayı ekledi.

    Müjdat Gezen ve Metin Akpınar üzerinden yürütülen yargı aracılıklı uygulamanın görünürdeki hedefleri Gezen ve Akpınar olsa da gerçek hedef toplumdur. Görünürdeki her iki hedefin de bu ve benzeri korkutmalara pabuç bırakması söz konusu olamaz. Ama, ortalama yurttaş çok daha fazla etkilenecektir bu korkutmadan.

    metin akpınar

    İkilinin katıldığı TV izlencesinden hemen sonra işitilen tek ve gür sesin ışık hızıyla adliye koridorlarında yankılanması ve elbette karşılık bulması üzerinde durulmaya değerdir. Müjdat Gezen ve Metin Akpınar haftanın ilk gününde hem de “mevcutlu” olarak Adliye’ye getirildiler. Yavaşlığına alıştığımız Adliye’nin göz yaşartıcı hızı tarihsel önemdeydi. Bu olayda Adliye’nin tek ve gür sese hızlı yanıtının yanı sıra ifadeye mevcutlu getirme uygulaması da bir o kadar önemsenmelidir. Her hangi bir şekilde çağırdığınızda işini gücünü bırakıp adliyeye gideceklerinden kuşku duyulmayanların mevcutlu uygulamayla Adliye’ye getirilmeleri korkutmanın dozunu artırma işlevi görmüştür.

    Yargıyla korkutma sürecinde yargıyı emir komuta zincirine ekleme eğiliminden söz etmeden geçmemek gerekir.

    İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın şu andaki görevinden ayrılması gerekliliği doğrultusundaki sesler de tek ve gür sesle karşılık buldu. Gereken açıklamanın Yüksek Seçim Kurulu aracılığıyla yaptırılmasına gerek görülmedi. Doğrudan, tek ve gür ses TBMM Başkanlığı’ndan istifaya gerek olmadığını açıklayarak önemli bir sorunun sürüncemede kalmasının önüne geçiverdi. Tek ve gür sesli tek yetkili tek adam rejiminin ne denli hızlı ve pratik bir yöntem getirdiği bu örnekle pekişmiş oldu.

    Bakalım daha neler göreceğiz?

    Yazdıklarımızın her birisi Anayasa’ya aykırı! Ama, ortada adı olan ama kendisinin varlığı kuşkulu bir kitapçık var.

    İyimser bir yorumla, belki de bir Anayasa’ya gereksinim duymayacak denli gelişmiş ve uygarlaşmış olabilir miyiz?

  • Son zamanlarda alınan en iyi haberdir.

    Hele bir de Trump kaynaklıysa!

    Neredeyse sevinmeyi unuttuk!

    Öncelikle doyasıya sevinelim!

    Haber üzerine söylenti de türlü türlü!

    Öncelikle bu haberin doğru olabileceğine inanmıyor pek çok kişi!

    Doğruysa bile altından nasıl bir Çapanoğlu çıkacağına ilişkin fanteziler de gırla gidiyor!

    Özetlemek gerekirse sevinmeyi özlemekle birlikte unutmuşuz! Hatta, sevinmek istemiyoruz! Bu tuhaf durumun ortaya çıkışından ağır toplumsal depresyon ve dayanaksızca pompalanan aydın karamsarlığı öncelikle sorumludur! Gerçeklere yüz çevirmek yerine karamsarlığı ve olumsuzluğu rehber edinen aydın karamsarlığından söz ediyorum!

    Bir de değişen dünya dengelerinin ve kendisini gösteren yeni durumun ısrarla anlaşılmak istenmemesini ekleyelim!

    Türkiye emperyalizmin dünya ve bölge kurgusuna katılmakla ve kendisini kaptırmakla büyük hataya düştü. Bu bağlamda günahkâr olduğumuz kuşkusuzdur.

    Bölgemizde Irak’la başlayan ve Arap Baharı palavrası adı altında Suriye’de sürdürülmek istenen domino etkisi kesintiye uğramıştır. Bu kesintide bölge ülkelerinin tutum değişikliğinin yaşamsal etkisi yadsınamaz!

    Özellikle Türkiye’nin emperyalizme teşne olmaktan vazgeçerek yüzünü bölgeye ve bölge ülkelerine dönmesi önemsenmelidir. Bu noktada çıkartılan karşıt sesleri işitir gibiyim!

    Saygıyla karşılarım! Ancak, ne demek istediğimi anlatabilmeyi de sürdürmek isterim!

    Suriye denkleminde çözümün emperyalizm yararına değil de ülkemiz, Suriye ve elbette bölgemiz yararına değişiklik göstermiş olması ABD’nin Suriye’de havlu atmış olmasında önde gelen gerekçedir. Bölge ülkelerinin birlikte davranmaya başlamış olması son derece önemli bir gelişme olmuştur. İnisiyatif bu andan başlayarak bölge geçmiştir.

    Rusya-Türkiye-İran-Irak’ın Suriye konusunda bir araya gelmiş olmaları ve bu birlikteliği kısa sayılmayacak süredir sürdürüyor olmaları son derece önemli bir adım olmuştur. Suriye’nin kundaklanmasından vazgeçilmiş olması bile başlı başına olumlu bir gelişme sayılmalıdır.

    astana

    Bugün olumlu olarak değerlendirdiğimiz bölgesel işbirliğinin şifrelerini Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllarda aramak hiç de düş ürünü bir işe girişmek sayılmaz.

    Örneğin Sadabad Paktı! 1937’de Türkiye-Afganistan-İran ve Irak arasında başlatılan işbirliğinin adıdır bir bakıma bu pakt! Bölgede, özellikle İran-Türkiye-Irak’ta sınır tanımaksızın artış gösteren Kürt isyanları bu paktın oluşumunda önemli özendirici olmuştur. Böylelikle, bölge ülkeleri ortak tehlike karşısında birleşme ve dayanışma içinde olma gereğini imza altına almışlardır. Adını imza töreninin yapıldığı İran’daki Sadabad Sarayı’ndan almıştır.

    pakt

    Atatürk Cumhuriyeti dış politikasında paktların yaşamsal önemde olduğunu unutulmamalıdır. Benzer şekilde 1934’de Türkiye’ye eklenen Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Yunanistan’ın 1934’te oluşturduğu Balkan Paktı kurulmuştur.

    Entente_balkanique_(timbre_roumain)

    Kısaca anlatmak gerekirse parolası bölgesel antiemperyalist duruş olan bu dış politika anlayışının işareti pakttır.

    Ülkemizi yönetenlerin Cumhuriyet karşıtlığı tartışılmazdır!

    Ama, aradan geçen bunca yıldan sonra hem ülkemizi yönetenlerin iktidar sorununa hem de ülkemizin varlık ve dirlik sorununa çarenin Atatürk Cumhuriyeti kaynaklı olması ironik bir durum olsa gerektir.

    İstediğiniz kadar Cumhuriyet karşıtlığından haz duyun!

    Yaşam sizi Cumhuriyet’e ve deneyimlerine başvurmaya zorunlu kılar.

    Şu anda yaşanan budur!

    ABD’nin Suriye’den ve bölgeden çıkacak olmasına üzülmek değil sevinmek gerekir!

    Bir kötü haber de hem ülke içinde hem de bölgede ayrılıkçı Kürt hareketi kaynaklı siyasetten medet umanlara gelsin!

    Bölücülük tutunacağı önemli bir dalı yitirmiştir.

    Kökünün kurutulması kolaylaşacaktır!

  • Bartu Soral’ın üzerine bastığı nasır daha epeyce ses getireceğe benziyor. Cumhuriyet’te gazetenin işgaline bu denli duyarlı olmayanların öğürtülerine yol açan Bartu Soral üzerine çok da beklenmeyen bir köşeden gelen sav da irdelenmeye değer.

    Ayrıntısına bağlantıdan erişilebilir :

    https://odatv.com/chpdeki-sisli-savasini-bir-de-okuyun-15121847.html

    Bartu Soral bu konuyla ilgili gereken açıklama yaptığı için uzatmaya gerek yok.

    Ancak, yeri gelmişken kültür ortamımızın süreğen bir hastalığına değinmeden geçmemek gerkiyor.

    Falancaya selâm verdinse seni defterden silmeliyiz türünden dayanaksız ve içi boş yaklaşımlarla yaşamımız boyunca karşılaşmışızdır. Çoğu zaman “döneklik” gibi süslü sıfatlarla da bezenerek olur olmaz yerde beğeniye sunulan bu hastalıklı duruma yakın tarihten bir örnek vermekte yarar var.

    Yıl 1923! Cumhuriyet’in kuruluşuna aylar kala Cumhuriyet’in olmazsa olmazı olan iktisat İzmir’deki İktisat Kongresi’nde masaya yatırılmıştır. O günün koşullarında iktisatla ilgili tüm öğelerin yer aldığı bu ortamda Türkiye Cumhuriyeti’nin özel sektör temelinde kalkınacağı sonucuna varılır. Tüm strateji ve planlama bunun üzerine kurulur.

    Çok değil 5-6 yıl sonra patlayan büyük ekonomik krizle birlikte tüm kararlar sil baştan olur. Artık, yeğlenen yol devletçiliktir. Ortada bir özel sektör kalmayınca ekonomik kalkınmayı olmazsa olmaz gören Cumhuriyet kadroları Devletçilik yörüngesine girmekte ikilem yaşamazlar.

    Şimdi sormak gerekir eski defter meraklılarına!

    Bir kişiyi ya da düşünceyi eleştirmek amacıyla geçmişten ipuçları çıkartmak ve bu ipuçları aracılığıyla kişi ve kurumları boy hedefi yapmak akılcı ve bilimsel bir yaklaşım mıdır?

    İnsaf, vicdan ve akılcılık diyorum…

  • Son 16 yılda bu kadar dehşete düştüğüm olmamıştı! Hiç kuşkusuz sayılamayacak kadar çok kez şaşırdık, öfkelendik! Ama, bu bir başka!

    Ankara’daki tren cinayetinden söz ediyorum!

    Bu kadarına pes!

    Meğer hızlı trenlerimiz sinyalizasyonla değil de makinistler arası telsiz ve cep telefonu iletişimi aracılığıyla hareket ediyorlarmış. Teknolojiye sahip olmak kadar onu akılcı kullanmanın önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Teknoloji dediğimiz bilimsel ürünü parasını vererek edinmek olası. Ya onu kullanacak kafaya sahip olmak! İşte orası birikim ve yatırım gerektiriyor.

    tasarruf-icin-sinyalizasyon-dan-kesmisler-541758-5

    Ayakların baş, başların ayak olduğu bir karanlık çağda yaşıyoruz. Akıldışılığın, bilime meydan okumanın dibine vurmuş olduğumuza kuşku yok. Bu örnekten sonra belki de ilk kez bu kadar ürperdiğimi, bu kadar umut pınarlarımın kuruduğunu hissediyorum!

    Cehalet o denli ucuzladı ki; vurmak, kırmak, kan dökmek ve can almak neredyse tepki görmüyor. Üst düzey bir yetkili için ortaya çıkan manzaraya katlanmak sosyal medya ehsabını kapatmak kadar kolay olabiliyor. Katliamın karşılıksız kalması böyle bir şey olsa gerek!

    Ünlü tarihçi Giambattista Vico başyapıtı YENİ BİLİM’de çağları TANRILAR-KAHRAMANLAR ve İNSANLIK ÇAĞI olarak sınıflandırır. Pek çoğumuz zamandizinsel olarak İNSANLIK Çağı’nı sürdüğümüzü düşünür doğal olarak. Oysa, küçük bir ayrıntı vardır göz önüne alınması gereken! Kimi toplumlar İnsanlık Çağı’nda yaşıyor olsa da kimileri Tanrılar ya da Kahramanlar Çağı’nda yaşıyor olabilir.

    Ülkemizi ve insanımızı İNSANLIK Çağı’na taşıyan demiryollarının TANRILAR/KAHRAMANLAR Çağı’na dönüş ortamı olarak işlev görmesi ne acı bir durum değil mi?

    Şu günlerde olayın sıcaklığı nedeniyle süt dökmüş kedi gibi sessizleşenleri çok değil bir kaç gün sonra görün! Bu satırlar da içinde olmak üzere pek çok tepki ve eleştiri iletisi “HAKARET” olarak değerlendirilebilir ve sayısız kişi Adliye yollarına düşürülebilir.

    En güvenli ulaşım aracı olan trene binmekten kaçınacağımız kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Bu da oldu!

    Laiklik görünürdeki uygulamaların ötesinde akıl ve bilime yaklaşımın güvencesi. Yaşam ortamının dinselleştirilmesinin ne denli sakıncalı olduğu bir kez daha anlaşıldı. Cinayete eşdeğer olaydan sonraki sessizlikte bu dinselleştirmenin payı yadsınamaz.

    Trenlere güle oynaya bineceğimiz günlere erişmeyi ve keyifli yolculuklar yapmayı dileyerek!

    CAHİLİZASYON öncelikle odaklanmamız gereken sorun…

  • Hemen her gün bu da mı olacaktı sorularımıza bir yenisi ekleniyor. Nerede sonlanacağını bilemiyoruz bu zincirleme soruların.
    Son inci Emin Çölaşan ve Necati Doğru’nun FETÖ’yle ilişkilendirilmesi üzerinden saçıldı!

    “Yok artık” demek yetmez bu saçmalık ötesi suçlamaya. Elbette her şey ortaya çıkacaktır. Öyle olmadığı anlaşılacaktır. Ama, gerçeklik olasılığı sıfır olan bu iddia üzerine birilerinin zaman ve enerji harcaması bile başlı başına acı verici bir durumdur.

    Onyıllardır tanınan, yazan ve dokuz köyden kovularak onuncusu olan Sözcü’de olan bu iki yazarı FETÖ’yle ilişkilendirmek kuşkusuz yersiz ve gereksizdir.

    FETÖ soruşturmaları, kovuşturmaları ve yargılamalarının başından bu yana sorunlu olduğunu ileri sürenleri haklı çıkartacak bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesindir.

    Bilişimden yaralanarak ilgili ilgisiz pek çok kişiyi bu yolla FETÖ kuşkulusu yapanlar foyalarının meydana çıkması sonrasında durmak yerine makas değiştirdiler. Yargı düzeneğinde korudukları güçleriyle karşı saldırıya geçtiler. Eldeki tüm insan ve ilişki varlığını kullanarak bu soruşturmalarla ilgili halkanın genişletilmesine odaklandılar.

    Başarısız oldukları söylenebilir mi?

    Emin Çölaşan ve Necati Doğru üzerinden oluşturulan ve sayısız yalan, yanlışla bezeli İDDİANAME görünümlü sefalet belgesi bu başarının güvencesi sayılmalıdır.

    Screenshot_1

    PÜRÜZSÜZ DUVAR ÇAMUR TUTMAZ!

    Önemli amaçlardan birisi zaman geçtikçe zayıflayan belleklerden de yararlanarak FETÖ soruşturmalarına ilgi ve güveni aşındırmaktır. Böylelikle sürecin gündemden düşürülmesi ve açığa çıkartılmayı bekleyen pek çok suçlunun kurtarılması söz konusu olabilecektir.

    Emin Çölaşan ve Necati Doğru hakkında iddianame düzenleyenlerin her iki yazarın üzerine bir toz zerresi konduramayacağı kesindir.

    Kesin olan bir başka şey ise bu yolla FETÖ’ye can simidi atıldığıdır.

    Bu tiyatroya eşdeğer maskaralığa son verilmelidir.

    Tersi durumda, FETÖ yapılanması çevresindeki çemberi yırtarak yeniden yükselişe geçme fırsatı yakalayabilecektir.

  • Sanayi Devrimi’nin pek çok ürününden birisi saymak gerekir demiryollarını ve o yollar aracılığıyla yapılan insan ve yük taşımacılığını.

    Demiryollarının yaşamımıza girişinde sıfır noktası XIX. yüzyıl başlarıdır. Ray tasarımına eklenen buharlı lokomotif gerisinin çorap söküğü gibi gelmesini sağlamıştır. George Stephenson bu devrimin önemli adlarından birisi olarak belleklere yazılmalıdır. İlk yıllarda atların çektiği katarlar yol almış olsa da demiryollarında; demiryolunu sıçratan buluş buharlı lokomotiftir. Bu bağlamdaki ilk ise İngiltere’deki Manchester-Liverpool hattıdır. Elli kilometre uzunluğundadır. 1829’da yapılmıştır. Bu tarihten sonra ada hızla demir ağlarla örülürken; anakara Avrupası’nda demiryoluyla ilk tanışan ülke Belçika olmuş onu Fransa izlemiştir.

    Osmanlı da geri kalmamıştır bu alanda.

    XIX. yüzyıl ortalarında Mısır topraklarında İskenderiye ile Kahire’yi birleştirmiştir demiryolu. Her ne kadar Osmanlı toprağı sayılsa da Mısır devlet içinde devlet gibidir. Merkezden uzakta yeniliklerin kendisini gösterdiği yerdir.

    Anadolu’daki ilk demiryolu ise İzmir-Turgutlu arasında yapılmıştır. 1866’da kullanıma girmiştir.

    İzleyen yıllarda artan demiryolu uzunluğu Alman projesi Berlin-Bağdat hattı olmuştur. Elbette yalnızca demiryolu değildir bu hat. Hasta adamın gözeticiliğine ve yeri gelince kullanıcılığına girişen zamanın Alman İmparatorluğu bu hizmetinin küçük karşılığı olarak hattın her iki yanında 20 kilometre enindeki topraklardaki yer altı kaynaklarına varıncaya dek kullanım hakkı sağlamıştır kendisine.

    Karaköy’le Beyoğlu’nu birleştiren Tünel namlı kısa hat da dünyadaki ikinci metro eşdeğeri olarak yazılmıştır tarihe.

    “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” sözleri ise Cumhuriyet’in öyküsü olmuştur. Yoktan var edilmiş ülkenin ulaşımında önemli sıçrama yaratan demiryolları Amerikan yardımlarıyla karayoluna duyulan aşkın depreşmesi sonucu üvey evlada dönüşmüş ve deyim yerindeyse unutulmuştur. Bunun doğal sonucu olarak gecikmeleriyle ve yavaşlığıyla ünlenen demiryollarının saygınlığı da neredeyse ortadan kalkmıştır.

    Son 15 yılda demiryolları yönetenlerin yeniden ilgisini çekmiş ve gözle görülür bir demiryolları sıçraması yaşanmıştır. Kuşkusuz sevindiricidir.

    Ancak!

    Asırlık rayların üzerinde hızlı tren hevesi tehlikeli sonuçlara yol açmış; canlar yitirilmiştir. Özetle, düşünce iyi ama yönetim ve yaklaşım kötü ve cahilcedir.

    TCDD’nin her şeye karşın Cumhuriyetle yaşıt birikiminden yararlanmak yerine kurum parçalara ayrılarak bütünlüğü bozulmuştur. Taşımacılık ve yolların yapımı ayrılmış; bunlara eklenen akıldışılıklar canların yitiminin kanıksanması gibi tehlikeli sonuçlar yaratmıştır.

    tcdd_ikiye_bolunuyor_h245_5c7f4

    Gelinen noktada bir zamanların en güvenli ulaşım aracı pek çok kişinin uzak durduğu bir duruma düşürülmüştür. Bütünüyle yönetsel hataların ürünü olan bu sonuca bağlı olarak TCDD gibi saygın ve birikimli bir kurum saygınlık yitimine uğratılmıştır.

    Türkiye’de demiryollarının Cumhuriyet dönemindeki babası sayılan Behiç Erkin’in anısına ve emanetine saygısızlık yapılmıştır.

    page_1_thumb_large

    Behiç Erkin Asker, diplomat ve devlet adamı. Demiryollarıyla Türkiye’ye yaşam veren bu iyi insan İkinci Dünya Savaşı sırasında diplomat kimliğiyle pek çok Yahudi canın Nazilerin elinden kurtarılmasını sağlamasıyla da tanınır..

    Demiryolları aynı zamanda bir kültürün adıdır.

    Aklın, bilimin ve disiplinin ete kemiğe bürünmüş halidir.

    Demiryolunun çığlığını duyalım!

    Aklın yolu olan demiryolunu yeniden saygınlığa kavuşturalım!

    Lastik tekerlekli ilkelliğin saltanatına son vermenin başka yolu yok…

    Demiryolları kazalarla, can yitimleriyle anılmayı hak etmiyor…