Türkiye son 17 yılda, son
çeyrek yüzyılda ve biraz daha geriye gidildiğinde son 40 yılda insanı dehşete
düşüren bir doğa katliamı yaşadı. İnsanlık tarihinin başlangıç noktası,
uygarlıkların beşiği ve hemen her türlü insan bilgeliğinde hatırı sayılır katkısı
olan Anadolu bir avuç çıkarcının ve sınır tanımazın boy hedefi oldu.
Kaz Dağları ya da antik adıyla İda Troya’nın yanı başında bereket simgesidir aynı zamanda. Temiz oksijen kaynağı olma bakımından bir yandan Alplerle yarışırken diğer yandan da mitoloji dağarına kattığı sayısız efsaneyle de bereketini taçlandırmıştır.
İstanbul başta olmak üzere irili ufaklı pek çok kentimizin doğasının ve tarihinin başına gelenleri sayıp da can sıkmaya gerek yok. İstanbul kuzey otoyolu ve yeni havaalanı projesiyle akciğerlerinden vazgeçmiş oldu. Şişen cüzdanlar, artan zenginlikler ve azmanlaşan kazanç odakları yitirilen değerleri hiçbir şekilde geri getiremeyecek.
Anadolu’nun Karadeniz’le birlikte nazar boncuğu sayılan Kaz Dağları’na gelen ölüm sırası ayakları bu topraklara basan bizler ve elbette tüm yerküreliler için artık namus meselesidir. Hiç olmazsa o yurt köşesi, o yeşil, o mavi, o çiçek ve böcek korunmalı, kollanmalıdır. Çünkü, bizlerin gidip sığınabileceği, kollarına kendisini bırakabileceği onuncu köy kalmamıştır.
Yaşam mı para mı?
Varlık mı yokluk mu?
Soru(n) bu kadar açık ve
yalındır.
Atalarımızdan kalıt doğaya
evlatlarımız ve torunlarımız için emanetçilik yapıyoruz gerçekte.
Buraları bizlere bırakan
atalarımıza ve bizlerden alacak olan çocuklarımıza karşı başımızı dik tutmak
istiyorsak eğer hiç olmazsa bu kez kararlı olmamız gerekiyor.
Kaz Dağları’nı kendi kazanç
kapıları ve bizlerin cehennemi yapmaya çalışan şirket Kanada kökenliymiş.
Birkaç yıl önce Kanada Başkanı yakışıklı Justin Trudeau’ya güzellemeler dizen; yakışıklıyı bizimkilerle kıyaslarken göklere çıkaran köşe yazarlarımız da bu önemli konuya omuz verse iyi olmaz mıydı? Başkan olduğunuzda biz sizi çok övmüştük. Bu iyiliğimizi karşılıksız bırakmayın! Kaz Dağları’ndan elinizi çekin deseler acaba ne yanıt alırlardı?
Yakışıklı Justin ve benzerleri olsa olsa bizim gibi gelişmesini tamamlamamakta direnenlerin yazı konusu olurlar. Böylece gülen yüzleriyle gerçek yüzlerini saklama çalışmasında mazlûm ulus kalemlerinin desteğini de sağlamış olurlar.
Bu gibilerin bütün çekicilikleri, gönül çalmaları tek hedefe kilitlidir. Daha çok yayılma, daha çok ayrıcalık ve elbette daha çok para!
Bir kaç yıl önce göklere çıkardığınız yakışıklı gözünü kırpmadan ciğerlerinizi dağlar!
Sosyal medyada ve medya köşelerinde Justin’i övme yarışına girenler “meğer biz ne yapmışız” deseler bile kârdır!
Yeryüzünün biricik
uydusu ay kimi zaman toplumların tapıncı olurken kimi zaman da insanların
incelemeye değer bulduğu bir gök cismi olmuş.
Ay döngüsünün 29.5 gün
sürmesi zaman birimi AY’a esin kaynağı olmuş.
Ay’a ilişkin sayısal bilgiler…
Ay’ın dünyaya uzaklığı
MÖ 270’te Aristarkos tarafından hesaplanmış.
Dürbünlerle başlayan
gözlemler ilerledikçe insanların AY’a ilgisi ve ona erişme isteği de giderek
kabarmış.
Fotoğraf makinesi
bulunduğunda ilk görüntülenen nesnelerden birisi olması da şaşırtıcı olmasa
gerektir AY’ın.
Jules Verne başta olmak
üzere bilimkurgucuların da önde gelen ilgi alanı olmuştur ay.
Gökbilimde doğru
bilinen yanlışların düzeltilmesi Rönesans’ın da ilk aşamasını oluşturdu.
Gezegenimiz ve dolayısı
ile uydumuz merkez olmaktan çıktı. Bilimsel devrimin kaçınılmaz sonucu olan
teknolojideki baş döndürücü ilerleme insanlığın aya ilgisini diri tuttu. Gözlemlemekle
yetinmeyen insanlık aya yolculuk yolunda önemli adımlar attı.
İnsanlığın roket
deneyimi XX. yüzyılın olgusu olsa da ilk roket denemelerinin Çinlilerce 1000
yıl kadar önce yapıldığı ve çoklu ok atara güç kaynağı olduğu anlaşıldı.
Barutlu roket aynı anda çok sayıda okun atılması olanağı yaratarak savaşçılara
öndelik sağladı.
İlk sıvı yakıtlı roketi
ise Goddard’ın çalışmasına borçluyuz. 1926’da fırlatılan bu roketin yolculuğu
2.5 saniye sürmüştü ve ancak 12.5 metreye yükselebilmişti. O tarihte aya
yolculuk bir düş olmaktan öteye geçememişti.
İkinci Dünya Savaşı’nı
izleyen yıllarda baş gösteren Soğuk Savaş döneminde harlanan ve hemen her alana
yayılan yarışın da başlıca hedefi olmuş AY.
Çağdaş anlamda roket
yapımının düşünce babası Rus öğretmen Konstantin Tsiolkovski bu konuya epeyce zaman
ve emek harcamış. Uzay yolculuğu yapabilecek bir roketin gereksindiği enerjiyi
hesaplamaya çalışmış. Dönemin süper gücü Sovyetler Birliği 1957’de Sputnik 1’i
uzaya fırlatarak bu yarışta uzak ara öne geçmiş. Bunu uzaya ilk çıkan insan
olan Yuri Gagarin’in başarısı izlemiş. İnsanlığın tarihindeki önemli köşe taşı
olan Uzay Çağı belki de böylelikle başlamış.
Gagarin’in dünya
çevresinde bir tur attığı yolculuk 108 dakika sürmüş. Gagarin uzaya ilk çıkan
olmanın yanı sıra uzaydan dünyayla ilk konuşan ve uzayda ilk yemek yiyen olma
unvanlarını da adının önüne yazdırmış.
Bundan da önce 1942’de
kullanılan ve Von Braun imzası taşıyan V 2 roketleri uzaya çıkmaktan çok bomba
taşıyıcısı olarak bir savaş aracı işlevi görmüş.
“Ağırlıksızlık
rahatsız etmiyor. Kendimi iyi hissediyorum. Bütün aletler ve sistemler düzgün
çalışıyor.”
Yuri
Gagarin, 12 Nisan 1961
Sovyetlerin sağladığı
öndelik diğer süper güç ABD’de kısa süreli bir şaşkınlığa yol açsa da
kamçılayıcı etki gösterdiği de yadsınamaz.
John Glenn dünyanın çevresinde
Mercury 6 kapsülüyle 3 tur atan ilk Amerikalı olurken, Ed White 1965’te uzayda
yürüyen ilk Amerikalı unvanını aldı.
Bu arada Sovyet
Valentina Tereşkova 1963’te Vostok 5’in içinde uzayda 5 gün geçirdi. Böylece uzaya
çıkan ilk dünyalı kadın oldu.
Uzay yarışının bu
perdesi kapanırken AY öncelikli ve biricik hedef olarak belirdi.
Uzay yarışında geride
kalmış olmanın yarattığı özendirmeyle aya insan gönderme kararlılığı 1961’da
zamanın ABD Başkanı JFK’nin sözlerine yansımıştı. Bu sözler söylendiğinde henüz
bu görevi başarabilecek bir uzay aracı ortalarda yoktu. İstim arkadan gelecekti
belli ki!
Başlangıçta geride
kalan ABD AY hedefinde öne çıkmak için 1967’de APOLLO programını başlattı.
Sovyetler’in Luna 9’u aya başarılı şekilde indirmesi sonrasında aya insan göndermek
ve ilk insan ayakizini uydumuzda bırakmak anlamlı bir hedefti.
Hızla ilerleyen
çalışmalar Ay’a bir insanın ayak basabileceği noktaya evrildi. Micahel Collins,
Edwin Aldrin ve Neil Armstrong’dan oluşan Apollo 11 ekibi bundan 50 yıl önce 20
Temmuz 1969’da insanlık tarihinin son derece önemli bir sayfasını yazmış oldu.
Aya ilk ayak basan ve
böylelikle ilk ayak izlerini bırakan Neil Armstrong’un şu sözleri bu serüveni
özlü bir biçimde tanımlamış oldu.
“Benim
için küçük bir adım insanlık için ise dev bir sıçrama!”
Apollo 11’deki Edwin
Aldrin de aya ayak basma onurunu yaşarken Michael Collins görevi gereği uzay
aracında kaldı. Oraya kadar gitmişken aya ayak basmamış olmak hiç kuşkusuz
hayıflanmasına neden olmuştur.
İnsanlık için dev
adımın 50. Yılındaki bir burukluğu göz ardı etmiş olmayalım! Aya ayak basmış
ilk insan olan Neil Armstrong’un bundan 7 yıl önce 2012’de sonsuzluğa göçmüş
olduğunu yüce anısına saygıyla belirtmiş olalım.
Aradan geçen zamanda
dünyaya egemen olan soğuk savaşın uzayda yerini ortak uzay istasyonundaki
işbirliğine bıraktığını gördük. Bugün de varlığını sürdüren uzay istasyonunun
yeryüzündeki gerginliklerin unutulduğu ayrıcalıklı yer olması insanlık adına
olumlu bir durum.
Uzay Mekiği çalışmaları,
uzaklardaki Mars ve Venüs’e erişim çabaları insanlığın uzayın gizemini çözme
yolundaki önemli adımlar olduğunu biliyoruz.
Günümüzün süper gücü
Çin’in de uzaya ilgisinin her geçen gün arttığını izledik geçtiğimiz yıllarda.
Chang’e uzay aracıyla ayın dünyadan hiç görülmeyen yüzüne yönelik Çin uzay
çalışmaları insanın aya ayak basışının 50. Yıl kutlaması olarak da algılanabilir.
İnsanın aya ayak basışının 50. Yılında “Türkiye bu sürecin neresinde?” diye sormadan edemeyiz. Cumhuriyet’in 100. Yılına geri sayarken Türkiye’nin uzayda olmaktan çok uzayı uzaktan izleme noktasında oluşu hiç kuşkusuz üzücüdür. Bu durumun, Cumhuriyet’in kusuru olmadığının da altı çizilmelidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında uçak yapabilen bir Türkiye’nin uzaydan uzak kalmasında Cumhuriyet’in ilerletilmesi ve geliştirilmesi yerine olduğu yerde bırakılması ile açıklanabilecek durağanlığa yol açanlar ve çağın dışına düşürenler öncelikli sorumlulardır.
“Darbe mi Devrim mi” üzerinde yaşadığımız topraklarda ikileminin yaşamım boyunca aşılamadığını gözledim. Farklı bakış açılarından farklı sonuçlara varıldı durdu. En önemli şeye, sonuca varılamadı gitti. Akıl ve gerçek penceresinden değil de duygu açısından bakıldığı sürece uzlaşmak neredeyse olanaksız gibi görünüyor bu önemli konuda.
15 Temmuz 2016’dan bu
yana sorunsalımız boyut kazandı!
Bu kez darbeyi “sahte” mi “gerçek” mi diye tartışır olduk!
Toplumun neredeyse
yarısı 15 Temmuz’da yaşananları bir darbe girişimi olarak algılarken kutbun
diğer ucu otokratik hevesleri bilinen siyaset anlayışının iktidarını
sağlamlaştırma ve pekiştirme oyunu olarak gördü.
Darbe mi devrim mi
ikilemi kadar çetrefil bir tartışmayla karşı karşıya olduğumuza kuşku yok!
Çiçeği burnunda
ikilemimiz karşısında alacağınız tutumla yandaş ya da muhalif olarak
yaftalanmanız işten bile değildir. Siyasetin dipsiz kuyusuna düşmemek
bakımından bu mayınlı tarlaya girmemekte yarar var! Geçen yılların gerçekliği
yalınlaştırmasını umarak kapatmakta yarar görüyorum bu konuyu.
Son söz olarak, Türkiye’de
karşıtlar arasında zaten tarihe karışmış olan tartışma kültürünün benzer
düşüncedekiler arasında bile unutulmaya yüz tuttuğuna üzülerek tanıklık
ettiğimizi belirtmekle yetinelim.
Darbe gerçek mi yoksa
sahte mi sorusunu bir yana bırakarak 15 Temmuz’da yaşamını yitiren birkaç yüz
kişinin yalın gerçeğimiz olduğunu umarım tartışma gereği duymayız!
Kışlada, sokakta,
köprüde ya da polis merkezinde onlarca kişinin dünyasını değiştirdiği kesin
olduğuna göre!
Darbeye direnmek amacıyla sokağa çıkıp kalkışmacıların ateşiyle toprağa düşenlerin, şanssızlıkları (ya da suçları) darbecilerin komutası altında olmaktan öte olmayan ve vahşice yaşamı sonlandırılan askerlerin ve gözü pek davranışıyla darbenin gidişini ve yazgısını değiştirme kahramanlığı gösteren ama bunun sonsuza dek farkında olamayacak olan Ömer Halisdemir’in yüce anısı önünde saygıyla eğilmekte sakınca olmasa gerek diyerek…
Karşıtlıkların derinleştiği toplumumuzda YUMURTA TOKUŞTURMA (kötü) alışkanlığı giderek yaygınlaşır oldu. Birilerinin ak dediğine diğerlerinin kara demesi neredeyse zorunlu hale geldi. Hatta, bu karşıtlaşmaya katılmayarak aklının ve vicdanının sesini dinleyenler “bitaraf olan bertaraf” olur söylemine rahmet okuturcasına boy hedefi yapılır oldu.
2015 yılında Anadolu
Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Tarih bölümünde başladığım 4 yıllık lisans
öğrenimimi henüz tamamladım. Bu yazının bir özümü övme yazısı olmadığını da
özellikle vurgulamış olayım. Tarih gibi geniş bir alana 4 yılın yetmeyeceğini
yaşayarak öğrenmiş oldum. Yine de, alanla ilgili genel kültürümün oluştuğunu
söyleyebilirim.
Bu satırları okuyanlar okudun da eline ne geçti diye sorabilirler. Bilgi dağarımın varsıllaştığı tartışmasız bir gerçek.
Yanı sıra,
olgunlaştığımı ve olur olmaz hiçbir konuda sonu gelmez ve kimselere yarar
sağlamaz tartışmalara girmekten uzak durmayı öğrendiğimi ekleyebilirim.
Özellikle basın yayın organları ve başka kitle iletişim araçlarıyla sosyal ortamlarda topluma önderlik ve rehberlik etmesi beklenenlerin bilisizliğinin beni fazlasıyla şaşırttığınıın ve çoğu zaman da dehşete düşürdüğünün altını çizmeden geçemem. Türkiye’ye özgü sayılmasa da ülkemizde hatırı sayılır saygınlığı olan köşe yazarlığı uğraşının son kullanma tarihinin hızla yaklaştığını üzülerek de olsa söylemek zorundayım.
Tarih öğreniminin bana
öğrettiği bir başka şeyi biraz daha geniş şekilde irdelemek isterim.
Tarih gibi bir uzmanlık
alanında yüzeysel bilgilerle ve daha da kötüsü düşünsel güdülerle ortaya konan
söylemlerin yanlışlığı anlatılmakla bitecek gibi değil.
Ülkemize son 20 yıla
yakın süredir egemen olan siyasi iktidarın yarattığı travmanın ve buna bağlı
bunaltıcı koşulların etkisiyle de olmalı; yakın tarihle ilgili yadsıma ve
yanlış irdelemelerin vardığı nokta şaşırtıcı olduğu kadar ibretliktir.
İçine kendimi de
koyduğum Cumhuriyetçi kesimdeki Osmanlı karşıtlığı dinci kesimlerdeki
Cumhuriyet düşmanlığını aratmayacak boyutlara erişmiş durumdadır. Gerçeklikten
yoksun bu durumu iki örnekten yola çıkarak anlaşılır kılmakta yarar görüyorum.
İzmir ülkemizin aydınlık yüzü, Cumhuriyet’in kalesidir. İzmir kentinin simgesi ise II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yılında, 1901’de Konak Meydanı’nda yükselmiş olan İzmir Saat Kulesi’dir. Ne Cumhuriyet ne de onu kuran kadrolar bu durumu dert etmemişlerdir. Ayrışma ve karşıtlaşmanın tavan yaptığı günümüzde buna ilişkin en küçük tartışma bile söz konusu değildir. Levant kenti İzmir’e Osmanlı simgesi! Bu örnek, aynı zamanda bir şeyleri kesip atmanın olanaksızlığını vurgulaması bakımından da çarpıcıdır.
Bir diğer örnek, Misakı
Milli’dir. Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın son kararıdır. Milli Mücadele’ye
rehberlik etmekle kalmamış bugün de bu topraklarda yaşayan yurttaşların sıkı
sıkıya bağlı olduğu ve içselleştirdiği önemli bir belgedir.
Hem İzmir Saat Kulesi
hem de Misakı Milli bize Osmanlı’dan kalıttır.
Bir başka örnek de
Düyunu Umumiye borçlarının Cumhuriyet tarafından sahiplenilmesi ve ödemelerin
1954’e dek aksaksız ve eksiksiz sürdürülmesidir. Osmanlı’nın küllerinden doğan
Cumhuriyet Osmanlı’nın özellikle son döneminde sergilenen sorumsuz ve hatta
hıyanete varan yönetim anlayışını Osmanlı kalıtını yadsıma gerekçesi yapmak bir
yana aklına bile getirmemiştir.
Yaşamımıza girmiş olan
ve belki de artık kanıksadığımız bu iki örnek üzerinden vurgulamak gerekirse;
tarihte dönemler bıçakla kesilmiş gibi sonlanmıyor. Yeni bir dönem hiç yoktan
kendisini göstermiyor. Günahıyla sevabıyla önceki dönem sonrakine ortam
oluşturuyor, yön veriyor.
Özetle, tarih öğreniminden çıkardığım bir başka ve çok önemli ders YUMURTA TOKUŞTUR(MA)MA’yı öğrenmek olmuştur.
Bugün bu topraklarda yaşayan bizlerin yakın ve uzak geçmişimizle barışık olmamız gereği gün gibi ortadadır. Güncel yanlışlıkları gerekçe yaparak geçmişi yargılamak, suçlu saymak ve daha da kötüsü onu sahiplenmemek anlaşılır ve kabul edilebilir gibi değildir. Tarihin göreceli olarak olumsuzluklarla bezeli belirli dönemlerini olumsuz kişi ve kurumlarla özdeşleştirmek ne akılcı ne de gerçekçi bir tutumdur.
Ahmet Kutsi Tecer’in dokunaklı dizelerini bilmeyen yoktur!
1993 yılının Temmuz ayının 5’inde Madımak’ın dumanı tüterken uzaklardan gelen haberle bir kez daha kahrolduk. Erzincan’ın Tercan ilçesinin Başbağlar köyüne saldıran PKK terörü 30’dan fazla yurttaşımızı aramızdan aldı.
Erzincan’a 220 uzakta
konuşlu kendi halinde Başbağlar köyünün acısının Madımak’tan ya da bir
başkasından aşağı kalır yanı var mıdır? Madımak’ın gölgesinde kalmak Başbağlar’ın
suçu ve sorumluluğu olarak görülebilir mi?
Aradan geçen çeyrek
yüzyıl boyunca Başbağlar’a haksızlık yapıldığını üzülerek gözlemledim.
Çok daha kötüsüne, Başbağlar Madımak’ın öcünün alındığı yerdir diyenlere bile rastladım! Ülkemizin en büyük dertlerinden olan etnik, dinsel ve mezhepsel ayrımın Başbağlar katliamına uyarlanma vicdansızlığının bile sergilenebildiğini büyük üzüntüyle fark ettim.
Güzel ülkemizde teröre
kol kanat germe konusunda ustalaşanların varlığı göz önüne alındığında
Başbağlar’a yapılan haksızlık elbette şaşırtıcı değildi.
Görünürde demokrat,
insancıl ve sözüm ona barışçıl kişiliklerin Başbağlar katliamı üzerinden
yaptıkları yorumlarla nasıl birer acımasız, insafsız ve kana kan, cana can
anlayışı içinde oldukları gözler önüne serildi.
Madımak acısından birkaç
gün sonra yaşanan ve bir o kadar acı verici olan Başbağlar ağlatısının günümüzde,
olumsuz ayrımcılığın ete kemiğe büründüğü yer olarak anıtlaştığını söylemek
zorundayız.
Bu ayrımcılığın ve
görmezden gelmenin sorumlularının utanması dileğiyle…
Aklımıza ilk anda
geliveren bu adlar Ergenekon/Balyoz vb düzmece davaların kurbanları oldular!
Kuddusi Okkır!
Kaşif Kozinoğlu!
Uçkun Geray!
Ali Tatar!
Murat Özenalp!
Berk Erden!
Cem Aziz Çakmak!
Türkan Saylan
İlhan Selçuk
Muzaffer Tekin!
Her şeyden önce onların
yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum! Kutsal bildikleri değerler için canlarını
vermekten kaçınmazlardı, kaçınmadılar.
Emperyal güçlerin desteği
ve özendirmesiyle Türkiye’nin önde gelen kurumu ve belki de gözbebeği olan Türk
Ordusu’nun çökertilmesi amaçlı kumpas davalar üzerine söylenecek çok şey var!
Birkaç gündür basında yer aldan başlık!
“Ergenekon
Davası çöktü!”
Doğrusu baştan çökmüştü!
Hatta, ölü doğmuştu bile denebilir.
Kumpas çökse de, olan
oldu!
Kanıyla, canıyla bedel
ödeyenlerin yanı sıra yaşamı altüst olmayan kalmadı dense yeridir.
Yazıya başlarken bunca
insanı alçakça bir kumpasa sokanların gerçek amacına değinmiştik. Onların neyle
görevlendirildikleri belliydi. O günlerde bu kumpasların gereğini tetikçi
olarak yerine getirenlerin bir bölümü ülke dışına kaçtı. Kaçamayanlarsa kumpas
davalarında yargılamaya çalıştıklarının yerinde hesap vermeye zorlandı.
Bir grup daha var ki
gözden kaçırılmamalı!
Bağlantıdaki listeye
bir zahmet göz atın. Hatta, göz atmanın ötesine geçip listedeki adları
belleğinize kazıyın.
O günlerde sayısız
insan haksız yere tutukevlerine doldurulup eziyet edilirken tanıdığınız,
tanımadığınız pek çok sözde aydının kumpasçılara taş çıkartan bir yaklaşımla “sonuna kadar gidilsin” “darbeciler hak
ettiğini bulsun” türünden çığlıklar attığını anımsayın!
Listedeki anlı şanlı
hanımefendiler ve beyefendiler söze geldiğinde vicdanlıdır, demokrattır,
özgürlükçüdür.
Ama, dağlarda kol gezen
eli kanlı teröristlere bile çok görmedikleri “masumiyet karinesi”ni Ergenekon, Balyoz vb davaların hedefi olan
vatanseverlerden esirgemişlerdir.
Kumpasların çoktan çöktüğünü
söylemiştik. Birkaç gün önceki mahkeme kararı bilinenin duyurusu olmaktan öte
anlam taşımıyor. Ancak, yine de önemlidir.
O günlerde bildiriler hazırlayıp
altına imzalamakta sakınca görmeyen insan görünümlülere bugünlerde sormak
gerekmez mi?
Nasılsınız, iyi
misiniz?
Emperyal güçlerle
içeriğini bilmediğimiz antlaşmalar sonucu tuttuğunuz yolun sonuna geldiniz!
Utanıyor musunuz?
Yoksa ar damarınız
çatladı mı?
Ergenekon Adliye’de
sonlansa da vicdanlarda sonlanmadı!
Bundan sonrası hesap
zamanı!
O sıralarda sergilenen
sınır tanımazlıkların ve çok bilmişliklerin hesabını sorma zamanı!
İzmir’de Uluslararası İzmir
festivali kapsamındaki son etkinlik Şanghay Filarmoni Orkestrası ile küresel
ölçekte ünlü ve değerli piyano virtüözü Fazıl Say’ı buluşturdu.
Doğu’nun en batısındaki
bu etkinliği Doğu’nun buluşması olarak da nitelemekte sakınca yok. İpek Yolu’nun
başlangıcıyla sonu da bir araya geldi denebilir.
Fazıl Say’la Şanghay
Filarmoni Orkestrası, izleme şansı bulabilenlere unutulmaz bir gece yaşatmış
oldu. Uzmanlık alanım olmadığı için ne Fazıl Say’ı ne de orkestrayı
eleştirmek/irdelemek sınırımı aşmam anlamına gelir.
Gecenin
düşündürdüklerini yazmayı yeğliyorum bu nedenle.
Uzunca süredir gündemde
olan konu dünyanın ağırlık merkezinin değiştiğiyle ilgilidir. Siyasi, ekonomik
ve kültürel bağlamda Doğu’nun Çin, Rusya ve Hindistan öncülüğünde dünya
önderliğini alma noktasına geldiğini görüyoruz.
İnsanın yaşam süresi
böylesi önemli ve sürece dayalı olguyu açıklıkla kavraması için yeterince uzun
değildir. Başka deyişle insanlar tarih yapıldığında değil yazıldığında fark
ederler durumu.
Altmışı aşkın kişiden
oluşan ve 40 yaşındaki şef tarafından yönetilen Şanghay Filarmoni Orkestrası
üyelerinin yarısı kadındı. Çinlilerin yaşını kestirmek güç olsa da genç bir
orkestra izlediğimizi söyleyebiliriz dün akşam.
Çin’den başlayan ve
Anadolu’nun en batısında sonlanan İpek Yolu her ne kadar tarihsel önemde olsa
da dünyanın ekseninin Doğu’ya kaymasıyla bu yolun önemi güncellenmiştir.
Vahşi kapitalizmin
acımasız yüzü emperyalizm günümüzde Batı’yı belirleyen özelliktir. Her türlü
üretimden kopan, yanı sıra ahlaki ve insani değerleri de aşınan Vahşi Batı’nın
bu kötü huyunu değiştirmek gibi bir eğilimi yoktur. Bunu beklemek için yeterli
zamanımız da yoktur!
Bu olumsuz koşullar
altında insanlığın çıkış yolu güneşin yükseldiği Doğu’dadır. Çin öncülüğünde
dünyamızın hemen her anlamdaki ölçütlerinde ezici üstünlüğü ele alan Doğu bizim
coğrafik yakınlığımız da göz önüne alındığında ülkemiz için de eşsiz ve paha
biçilmez olanaklar sunmaktadır.
Yükselen Doğu günümüzde
artık üretimden tüketime gerileyen, spekülatif ve düzenbazlığa dayalı finansal
kapitalizmin çıkmaz sokağında sıkışıp kalan Vahşi Batı’nın panzehirine
dönüşmüştür.
Türkiye’nin şu ya da bu
şekilde son yıllarda yüzünü Doğu’ya dönmesi, Doğu’nun aydınlığını algılaması
olumlu bir gelişme sayılmalıdır.
Uygarlığı sahte
ölçütlerle Batı’da arama budalalığının bir an önce sonlanması gereklidir.
Şanghay Filarmoni
Orkestrası ve Fazıl Say birlikteliği büyüleyici müziğiyle kulağımızın pasını
silerken geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa da çıkarmış oldu bizleri.
Uygarlık güneşin
doğduğu yöndedir günümüzde.
Bu duygularla izledik
Şanghay Filarmoni ve Fazıl Say’ı!
Denizcilik ve Kabotaj
Bayramı’nda Kabotaj’ın yasal güvence altına alınmasında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
çağdaş hukuk normlarıyla tanışmasında eşsiz katkıları olan Mahmut Esat Bozkurt’u
saygıyla analım.
Mahmut Esat adı Türkiye
Cumhuriyeti’ni kuranlar, kol kanat gerenler ve devrimleri yapanlar listesine
altın harflerle yazılmayı hak eder.
Kuşağının tüm
vatanseverleri gibi aklınıza gelebilecek tüm görevleri üstlenmiştir.
Mondros’la prangaya vurulan ve yıkıcı Sevr’e hazırlanan Anadolu’da Milli Mücadele’nin çoban ateşi yakıldığında, Mahmut Esat İsviçre’de hukuk öğrenimi görmektedir. Ben hukukçu olacağım, bana ne demek yerine hızla Anadolu’ya döner arkadaşı Şükrü Saraçoğlu ile birlikte. O yıllarda tarifeli gemi seferleri olmadığı için İtalya’da ambarına saklandıkları bir yük gemisiyle Rodos üzerinden Anadolu’ya geçerler. Kuvayı Milliye saflarına katılırlar.
Savaşın bitimiyle sıra asıl uzmanlık alanına gelir Mahmut Esat’ın. Altı yüz yıllık Osmanlı döneminde çağdaş hukuk adına Mecelle’nin ötesine geçemeyen normları çağdaş ölçütlerle Türk hukuk ortamına taşıyarak başdöndürücü bir devrimin altına imza atanların başında gelir Atatürk’le birlikte.
Yapılacaklar biter mi?
Genç Cumhuriyet’in uluslar arası mahkemedeki savunmanı olur. Bir Türk bir de Fransız gemisi Türk karasularında çarpışmıştır. Fransız gemisi Lotus kazayı hasarla atlatırken Türk gemisi batmış ve 8 kişi ölmüştür. Fransız kaptan tutuklanarak cezaevine konur. Fransızlar Osmanlı döneminden kalma rahatlıkla genç Türkiye Cumhuriyeti’ni dize getireceklerini sanırlar. Karşılarında Mahmut Esat vardır. Eşsiz bir hukuk başarısı ile taçlandırır Türk Hukuk Devrimi’ni. Kimilerinin milliyetçilik ve hatta faşistlik kaynağı saydıkları Bozkurt soyadını bu davaya borçludur. Çünkü batan Türk gemisinin adıdır Bozkurt.
Bir de anı!
On yıl kadar önceydi.
İzmir’de bölgenin Evrim Tarihi’yle ilgili bir etkinliğe katılmıştım. Fen
Fakültesi Öğretim Üyesi bir uzman konunun biyolojik yönünü görseller eşliğinde doyurucu
biçimde sunmuştu. Sırada bölgenin sosyal evrimi gibi lastikli bir başlık vardı.
İzmir’in tanınmış arkeologlarından birisi sözü alınca neye uğradığımı
şaşırmıştım.
Mahmut Esat’ın
soyadından yola çıkarak kendisine FAŞİST yaftasını yapıştırması birkaç dakikasını
almıştı.
Şaşkın ve öfkeli ve bir
o kadar da çaresizdim. Bu yazıda dile getirdiğim bilgilerden yoksundum.
Yoksa, oracıkta ağzının
payını vermek, haddini bildirmek hiç de zor değildi.
Gezi rehberliği de yapan söz konusu kişinin bu bilgilerden yoksun olması uzak olasılıktı. İzleyicilerin bilisizliğinden yararlanmıştı o gün Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in yüzakı Mahmut Esat’a saldırırken.
Cumhuriyet’i kuranların, Devrimler’i yapanların ve karanlıktan çıkan Türkiye’yi çağdaşlıkla tanıştıranların yüce anısına saygıyla…
Öncelikle söylemiş olayım! İstanbul seçmeni değilim, dolayısı ile oy da kullanmayacağım. Her ne kadar İstanbul = Türkiye abartılarına katılmasam da; 31 Mart seçimleri üzerinden İstanbul’da ortaya konan oyunu önemsiyorum.
Türkiye’de bir süredir açık seçik bir biçimde kendisini göstermekte olan KUVVETLER BİRLİĞİ olgusu İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararıyla kesinleşmiştir. Buyruk altında parlamento, buyruk altında yargı ve tüm sigortaların devre dışı olduğu koşullarda mutlakiyetçi yürütme!
Tüm bu (haklı) nedenlerle hakkı YARGI KARARI görünümlü gaspla elinden alınan Ekrem İmamoğlu’nun seçilmesi acıları biraz olsun hafifletecektir. Hafifletecektir diyorum! Çünkü, yapılacak çok şey vardır daha! Türkiye’nin yerle bir edilmiş YASAMA ve YARGI erklerinin yeniden inşa edilmesi olmazsa olmaz görevdir.
İstanbul seçimlerinin YENİLENME kararının Türkiye’ye toplamda çok büyük zararlar verdiğine de değinmeden geçilemez!
İvedi ekonomik
sorunların göz ardı edilmesi; bu sorunların derinleşmesi ve kökleşmesi
doğrultusunda seçim ekonomisi uygulamalarının ağır faturası da pek yakında
önümüze konacaktır.
Benim değineceğim bir
başka sorun daha var bu süreçte ortaya çıkan!
Her ne kadar 4 aday varsa da bu seçime giren; başat iki aday arasında geçen bir yarış izlenimi yaratılıyor. Türkiye’de son zamanlarda topluma dayatılan İKİ PARTİLİ (iki seçenekli) siyasi ortama son derece uygun bir dayatmadır.
Birincisi, her geçen gün tırmanan DİNSELLEŞME olgusunun İstanbul seçimleri ortamında yaygınlaşmasıdır. İki başat adayın bu bağlamda amansız bir yarışa girdiği görülmektedir.
Diğer yandan ise ETNİKÇİLİK bir kez daha gündeme sokulmuş, İstanbul seçimlerinde bu tehlikeli aygıta konum sağlanarak toplumun önüne bir kez daha konulduğu görülmüştür. Sözde farklılıklar üzerinden PKK bir tarafa HDP bir diğer tarafa destek veriyormuş izlenimi yaratılmaktadır. Gerçekte biri diğerinden farklı olmayan iki yapı üzerinden algı operasyonu yapılmaktadır.
Yine bu bağlamda KÜRT OYLARI gibi yapay ve ayrıştırıcı bir söylemin güç kazandığı izleniyor. Seçim kazanmak ve oy devşirmek uğruna bu ayrımcı ve etnikçi anlayışa güç verilmiş oluyor.
Seçime girenlerin
körlüğü anlaşılabilir belki ama ya aklı başında olduğu varsayılanlar,
etnikçiliğe ve ayrımcılığa hemen her koşulda karşı çıkma görevi boynunun borcu
olanlar!
Acı verici ve üzücü bir
durum!
Türk siyaseti açısından
da umutlanmak ne yazık ki olanaksızlaşıyor böylesi sorumsuz bir görünüm
karşısında!
Son söz seçime katılımla ilgili. Elbette, İstanbullular olanca yığınsallıklarıyla sandık başında olacaklar. Ama, KUVVETLER BİRLİĞİ’ni göze alan iktidara karşı muhalefetin yeniden seçim gibi son derece riskli ve olası sonucuyla iktidarı kutsaması kaçınılmaz olan bir başka seçeneği de tartışabilmesi gerekirdi diyerek sonlandırıyorum sözlerimi.
Kurtuluş Savaşı henüz
sonlanmış. Cumhuriyet kurulmuş. Bir başka savaş başlıyor : ÇAĞDAŞLAŞMA ve
UYGARLAŞMA! Bunun için de savaşlarda kırılmış, savaşlarda kırılmasa da
sağlıksızlaşmış bireylerden seçilebilenler Avrupa’ya eğitim ve öğretim amacıyla
gönderilecek. Nitelikli insan gücünün olmadığı yerde bağımsızlığın korunması da
çağdaşlaşma da olanaksız.
Avrupa için seçilmiş
gençlerden birisi kendisini Avrupa’ya götürecek terene binmek için Sirkeci Garı’nda.
Serin bir gün! Gencin kaygısı havanın soğuğuyla katlanmış. Yaban ellerde ne
yapacak? Devlet ona destek olacak mı? Zihninde sayısız soru işareti!
Bir an aklından
gitmekten vazgeçmeyi bile geçiriyor gencimiz. Tam da bu sırada adını haykıran
postacıyı işitiyor. Mahmut Sadi, Mahmut Sadi! Mustafa Kemal imzalı bir telgraf
getirmiştir postacı. Telgraf kısa ve bir o kadar etkileyicidir.
“Sizleri
Avrupa’ya kıvılcım olarak gönderiyorum! Bir ateş topu olarak dönmelisiniz!
Az önce aklından vazgeçmeyi geçirdiği için
utanç içindedir. Yüce önder böyle bir görev verir de gidilmez mi? Gidilir de
ateş topu olarak dönülmez mi? Sirkeci’de başlayan yolculuk Berlin’de sonlanır.
Eğitim öğretim sürecinin bitiminde ateş topu olarak Türkiye’ye dönülür. Mahmut
Sadi Irmak tıp doktoru ve profesörü olmakla yetinmez ülkesinin başbakanlığına
dek yükselir.
Yüz yıl önceki bir
öyküyü neden yazdım?
Bugün de kıvılcımlarımız
eksik değil! Eksik olan o kıvılcımların ülke sınırları dışına çıktıktan sonra
ateş topu olarak geri dönmemeleri. Ya da bu dönüşü sağlayacak koşulların
yokluğu!
Kuşkusuz ülkenin
başında Atatürk gibi heyecan veren, özendiren bir yönetsel kişilik yok! Yüz yıl
önceyle bugün arasındaki en önemli fark bu!
Bir başka önemli fark
da ailelerin evlatlarını ülkeye dönmeye özendirmekten yoksun bir tutum içinde
oluşları! Heyecan yitimi, umutsuzluk ve geleceği başka ellerde arama eğilimi de
cabası!
Bir başka önemli fark
günümüzde küreselleşme denen olgunun iletişim ve ulaşım alanında yol açtığı
köklü değişimler. Dünyanın en uzak noktasına erişmek bile 24 saat içinde olası
artık günümüzde.
Bu kolaylığın bir başka
sonucu da nitelikli insan kaynağının beyin avcılarınca başkalarına hizmet için
ayartılabilmesi olanaklarının gelişmiş olması.
Türkiye dışı ülkelerde
yakalanan sözde fırsatların ne denli büyük düş kırıklıklarıyla sonuçlandığını
her nedense pek az kişi söz konusu ediyor. Varsa yoksa yurt dışı! Kesin ve
güvenceli kurtuluş(!) yolu olarak pazarlanıyor bu seçenek!
Yönetenlerimizin
öngörüsüzlüğü ve nitelikli insanlarımıza yönelik hoyrat tutumu tartışmaya yer
bırakmayacak kadar açık ve kesin!
Ya aileler ve onların
çevresindeki halka olan yakın çevre?
Ateş topuna dönüşmüş
kıvılcımlarımızın yaban ellerde başkalarının hizmetkârı olması, ülkeleriyle
olan gönül bağlarını bitirme noktasına gelmeleri üzücü ve korkutucu değil mi?
Bu duruma gelecek idiysek eğer Cumhuriyet’i niye kurduk? Devrimleri niye
yaptık? Bunca atılımı 100 yıl önceye dönmek için mi yaşama geçirdik?
Evlatlarımızı beslemek,
büyütmek, nitelikli insanlar olmalarını sağlamak hiç kuşkusuz temel ödevimiz! Ülkeyle
bağlarını korumak, ülkelerine hizmeti özendirmek bu temel ödevlerden
soyutlanabilir mi?
Mustafa Kemal Atatürk’ün
ve onun yarattığı ateş toplarının yüce anısına saygıyla…