Seçimle gelmişti.
Seçimle gelmek sınırsız ve sorumsuz olma hakkı sağlar mıydı? Bu duyarlı çizgi
yalnızca Mursi tarafından değil dünyanın dört bir yanındaki sayısız politikacı
tarafından özensizce çiğnenmiştir. Seçimle gelmiş olanların önemli çoğunluğu bu
noktayı ya görmezden gelirler ya da görmek işlerine gelmez.
Mursi bir darbeyle mi
yoksa sokaklara dökülen Mısırlıların zorlamasıyla mı devrildi? Sayfalar dolusu
yazılsa, saatlerce çene yorulsa üzerinde uzlaşılamayacak bir konudur.
Onu da geçelim!
Güncel sorun Mursi için
bizim yöneticilerimizin ve dolayısı ile devletimizin duyarlılığı üzerinden
çıktı.
Her şeyden önce keşke
yaşamını yitirmeseydi. Keşke ölümünde kuşku yaratacak noktalar olmasaydı
diyebilirim. Hata da yapsa bir insandır söz konusu olan.
Bizimkilerin
duyarlılığı aşırı! Aşırı olduğu kadar yersiz. Hiç kuşkusuz kişiler şu ya da bu
üzücü olay karşısında duygusal tepkiler verme hakkına sahiptir!
Ama, ya devletler?
Devletler belirli
dengeleri gözetmekle yükümlüdür. Kişinin tepkisi unutulur gider. Devletinkiyse
tarihe geçer. Uluslararası ilişkilerin geleneklerini ve mantığını zorlayan
tepki ve uygulamalar yersiz, gereksiz ve anlamsızdır!
İnsani duyguları
yansıtmanın ötesine geçebilen bu türden tepkilerin uluslararası ilişkileri
zedeleme olasılığı bile bulunduğu aklıdan çıkartılmamalıdır.
Devletler, kişiler ya
da kişi toplulukları olarak niteleyebileceğimiz kabileler gibi davranamaz.
Böylesi akıldışı davranışlar kaş yaparken göz çıkarmaya eşdeğer sonuçlara yol
açabilir.
Mursi için “Allah rahmet eylesin” demekle
yetinirim. Darbeydi, kötü davranıştı, hoyratlıktı gibi savlar ölçüsüz
tepkilerin dayanağı olmamalıdır düşüncesindeyim.
Bu yazıda Venezuelalı
süvari binbaşısı Nogales Mendez’den söz edeceğim. Kısa süre önce yazdığım bir
başka yazıda bir başka Venezuelalı olan Fransisco de Miranda’nın öyküsüne
değinmiştim. Miranda Latin Amerika devrimci hareketinin simge adı Simon Bolivar’ın
yakın silah ve yazgı arkadaşı olarak hiç kuşkusuz daha şöhretli ve bilinen bir
kişilikti.
Mendez ise neredeyse
hiç tanınmayan bir Venezuelalı olarak Osmanlı’da daha uzun süre geçirmiş.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı üniformasıyla orduya hizmet vermiş ve dolayısı
ile Osmanlı’yı başta askerlik olmak üzere başka pek çok açıdan daha iyi ve
ayrıntılı gözlemleme olanağı bulmuş.
Nogales 1877’de 93 Harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Venezuela’da dünyaya gelmiş. Atalarından birisinin Kristof Kolomb’un subaylarından birisi olduğu biliniyor. Öncelikle İtilaf devletlerine ilgi duysa da sonradan Osmanlı’ya ilgi duyan Nogales Sofya’da Ataşe Militer Fethi Bey (Okyar) ve Goltz Paşa ile tanışmış. Enver Paşa da ilgisini esirgemeyince Nogales Mendez’in Osmanlı subayı olmasının önünde engel kalmamış.
Osmanlı subayı Nogales de Mendez
Osmanlı’ya gelmeden
önce Mendez’in İngiliz, Fransız, Rus, Karadağ ve Sırp orduları içinde Birinci
Dünya Savaşı’na katılma isteği içinde olması ve bu isteğinin söz konusu
ülkelerin vatandaşlığına geçmeyi düşünmediği için yerine gelmemiş olması
serüvenseverlikle etiketlenmesine neden olabilir. Kuşkusuz bu da bir görüştür.
Ancak, Mendez’in silah
arkadaşlarına “askerimiz”,
üniformasını taşıdığı orduya da “ordumuz”
diyecek kadar bu toprakları ve değerlerini benimsediği de yalın gerçektir.
Özellikle güney cephesinde yitirilen savaşlar sonrasında çekilen Osmanlı
ordusunun buralara vedası Mendez’i de derinden etkilemiş ve duygulandırmıştır. Mendez’in
savaş alanındaki başarısı ve kısa süre içinde üniformasını taşıdığı orduya
bağlılığı ve dolayısı ile ayaklarını bastığı topraklara saygısı belgelerle de
doğrulanabilen gerçeklerdir.
Mendez’in bu yazıya
başlık olan adla yayımlanmış kitabından yalnızca başarılı bir asker olmadığı;
yanı sıra, derinlikli bir kültür insanı olduğu anlaşılabilir.
Zamanın Osmanlı
ülkesinde siyasal ve toplumsal duruma ilişkin gözlemlerin yanı sıra Türklerin
askerliğe yaklaşımı, dinselliğe bakışı ve gelenekleiyrle görenekleri de Nogales’in
izlenimlerinde yer bulan konulardan olmuş. Çok uluslu Osmanlı’daki Türk dışı
unsurlar da genişçe yer bulmuş Mendez’in notlarında.
Pek çoğunuza ilginç geldiğini sandığım Nogales Mendez’le ilgili daha ayrıntılı bilgilenme biraz daha zahmet gerektiriyor.
(*) Rafael de Nogales Mendez’in Osmanlı ordusunda geçirdiği on yıla ilişkin kitabı.
Türkiye’de her şey ama
özellikle siyaset yerlerde sürünür oldu. İstanbul’da seçimin yinelenmesi
sürecinde bu durum daha da iyi gözlenmeye başlandı. 31 Mart öncesinde Ekrem
İmamoğlu’nun Patrikhane ziyareti sorun edilmişti. Daha kötüsü Binali Yıldırım’ın
bağlantıda ayrıntısı yer alan EKÜMENİZM tvitiyle yaşandı. Tvit silinmiş olsa
da; Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı yapmış bir kişinin düşebildiği durumu
göstermesi bakımından önemlidir.
Seçimde oy kazanma
kaygısıyla atılmış bir adım bile olsa EKÜMENİZM’in ne demek olduğunun
bilinmediği izlenimi yaratır bu türden bir paylaşım. Devlet içinde devlet
anlamına gelen ve bir emperyalist proje olduğu artık bilinmekte olan EKÜMENİZM
söyleminin üst düzey bir devlet adamınca kullanılması akıl alacak gibi
değildir. Kendi bacağına kurşun sıkmak bu değilse nedir?
İstanbul Fener Rum
Patrikhanesi’ne EKÜMENİZM’i yakıştırmak bu kuruma YARGISAL ve YÖNETSEL işlevler
yüklemek anlamına gelir. Bu ise Lozan’a aykırıdır. Lozan’a aykırılık Türkiye
Cumhuriyeti’nin varlık belgesini tanımamak demektir.
Bu gelişmeyi sıradan
bir dil sürçmesi diyerek geçiştirmek olası değildir. Bundan aylar önce benzer
hata Ukrayna Kilisesi’ne özerklik verilmesi üzerinden yaşanmıştı. Ukrayna-Rusya
çelişmesinde dinin kullanılması anlamına gelen bu yanlışlığa Türkiye
Cumhuriyeti devletinin sessiz kalması anlaşılır gibi değildi.
Milli Mücadele’yle
Osmanlı’nın küllerinden çağdaş bir devlet yaratanların, o devleti Lozan
Antlaşması aracılığıyla dünyaya kabul ettirenlerin emeklerinin savurganca hiçe
sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz yazık ki!
Türkiye Cumhuriyeti
gibi yoktan var edilen, kanla, canla kurulmuş bir ülkenin siyasetçisinin
patrikhane ve emperyal odakların çoktandır hedefleyip de bir türlü erişemediği
EKÜMENİZM ihanetini kendisinin dile getirmesi hoş görülür gaf değildir.
Olağan koşullar altında
böylesi bir gafın karşılığı insan içine çıkamamaktır.
Yazının pek çok kişiye ilginç görünecek başlığı yalın gerçeğin
yansımasıdır. Biz söz oyunu ya da zorlama söz konusu değildir.
Her ne kadar olayın yaşandığı 150 yıl öncesi günümüzün iletişim ve ulaşım
olanaklarından yoksunsa da çok öncesinde insanlığın Yeni Dünya’ya ulaştığı,
dünyanın çevresinde dolaştığı, Ümit Burnu üzerinden Hindistan’a vardığı akıldan
çıkartılmamalı.
Osmanlı’da Bir Venezuelalı General Francisco de Miranda! Özenli okur bu
adla tanışık olmalı! Miranda’nın yolunun Anadolu’ya düştüğü yıllarda Latin
Amerika İspanyol sömürgesi olmaktan kurtulma savaşı vermektedir. Bu savaşın efsane
adı Simon Bolivar’sa General Francisco Miranda da yabana atılmayacak bir diğer
önemli kişisidir.
Miranda’nın o tarihte Osmanlı topraklarında ne işi vardı sorusu da
kurcalamış pek çok kişinin kafasını. Bir sava göre Latin Amerika’daki devrim
sürecine destek sağlamak amacıyla Rusya’ya giderken Osmanlı’ya uğramış
olmalıdır. Her ne kadar Rusya’ya gitmenin başka yolları olduğu düşünülse de…
1786 yılının 3 Temmuz günü Anadolu’ya İzmir’de ayak basan Miranda burada
geçirdiği 9 günü izleyen 12 Temmuz’da İstanbul’a giden bir gemidedir.
Miranda deyim yerindeyse kitapkurdudur. İyi bir entelektüeldir. Kuşkusuz
omuzundaki apolete uyan düzeyde becerili bir askerdir. Bütün bunların üstüne
dili iyi kullanan ve diline saygılı bir kişi olması da şaşırtıcı olmasa
gerektir.
Böylesi derinlikli bir kültür insanının hiç aksatmaksızın günlük tutması
kültürel düzeyiyle uyumlu bir durumdur.
Türkiye’ye ayak bastığı günden başlayarak Rusya’ya gitmek üzere ayrıldığı
23 Eylül’e dek yaklaşık 3 ay boyunca her gününü yazıya dökmüş olması bile başlı
başına saygın bir durumun ifadesidir.
Yaklaşık 40 yıldır neredeyse kesintisiz yaşadığım kent olan İzmir’deki 9
günü boyunca tuttuğu günlüklerin özellikle ilgimi çektiğini vurgulamalıyım.
Türkiye günlerinde kütüphaneler ve tarihsel mekânlar Miranda’nın öncelikli
ilgi alanları olmuş. Bir asker olarak savaş araçlarına ilişkin gözlemleri ve
eleştiriye varan saptamaları da oldukça ilginç geldi bana.
Ziyaretlerinin yanı sıra Miranda’nın gözlemleri de günlüklerinde çokça yer
bulmuş. İzmir ve İstanbul’daki toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşama ilişkin
notları derinlikli yaklaşımının ürünü olarak algılanmalı.
Miranda’nın ayak bastığı zamanki Osmanlı’da yabancılara daha doğrusu gâvurlara
yaklaşıma ilişkin iki ayrıntı oldukça dikkat çekici. Müslüman olmayan kişilere
çocukların taş atması, kadınlarınsa tükürmesi sıradan Osmanlı davranışlarıymış
o yılların Osmanlı ülkesinde. Miranda’nın, insanım diyenin onaylamayacağı bu
türden olumsuzlukları olgunlukla ve üzerinde fazla durmadan yazmış olması da
bir o kadar ilginç.
General Miranda’nın geldiği sırada Osmanlı tahtında I. Abdülhamit’in
oturmakta olduğunu, Osmanlı donanmasının Ruslarca hem de Çeşme’de yakılmış
olmasının üzerinden 16 sene geçmiş olduğunu, Osmanlı’nın o yıllarda Ruslar,
Avusturyalılar ve İranlılarla yıpratıcı savaşlar yapmakta olduklarını da
eklemekte yarar var.
Bugün Venezuela-Türkiye ilişkilerinin son derece sıcak ve yakın olduğunu
görüyoruz. Venezuela’nın “arka bahçe” olmama direnci karşısında öfkelenen Sam
Amca’nın gözü, kulağı Venezuela üzerindedir. Aynı Sam Amca’nın günümüzde S 400
ve F 35 üzerinden Türkiye’yle de sorunlu olduğu düşünüldüğünde Venezuela ve
Türkiye’nin ortak yazgıya sahip olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. İki ülke
arasındaki ilişkileri güncel yönetimler üzerinden değerlendirme ve hatta işi
Venezuela’nın şimdiki önderi Maduro’yu Tayyip Erdoğan’la dostluğu dolayısı ile
yargılamaya vardırmayı adam akıllı düşünmekte yarar var.
Türkiye-Venezuela ilişkilerinin 150 yıl önceye dayandığını öğrenmek bile fazlasıyla heyecanlandırıcı gelmedi mi size de?
Ayrıntıya ilgi duyanlar için yazıya esin kaynağı olan kitap…
Bir yazı Yugoslavya
özlemimi depreştirdi desem yeridir. Çoğunlukla Goran Bregoviç kökenlidir
Yugoslavya özlemleri. Yıllar geçtikçe Yugoslavya özlemcilerinin sayısının
artmasına da şaşırmamalı.
GS’nin geride derin iz bırakan futbolcularından, en azından benim kuşağımın son derece iyi anımsadığı Cevat Prekazi’yi Bregoviç’in oluşturduğu zincire eklemeli.
Bundan birkaç hafta önce de Prekazi basının ilgi odağıydı. Bağlantıdaki röportajın da bir önceki bağlantıdaki yazının da Prekazi’ye ilişkin kitap üzerine olduğu anlaşılıyor.
Tıpkı Bregoviç, Kusturica ya da bir başka Yugoslav gibi Prekazi de aklını kullananlardan. Pek çok kişinin bırakın övmeyi ve güzellemeyi; değinmeye bile çekindiği Yugoslavya’yı her yönüyle anlatmakta Prekazi. Ülkemizde birilerine kulluğu hüner sayan futbol dünyasının öğelerinin oluşturduğu izlenimin tersine Prekazi aklı başında ve duyarlı olduğu kadar kültürlü bir insan profili de çiziyor. Türkiye’de bu profile uyacak az sayıdaki addan Metin Kurt gelebiliyor aklımıza.
Yaldızlı, pırıltılı
sözler ve başkaca sayısız pazarlama öğesinin sıradanlaştığı, yaşamımızın
parçasına dönüştüğü günümüzde insanların kitleler halinde aklının çelinebilmesi
kuşkusuz hiç şaşırtıcı değil.
Sıradışı olan Prekazi ve onun gibilerin yaklaşımları olduğuna göre Yugoslavya özleminin harlanmasıyla yetinilmemeli. Bu geçmiş özlemine, insanı ve insanlığı kendisine yaraşır düzeye çıkartacak anlayış ve düşünceler hemen her fırsatta öne çıkartılmalı.
Yugoslavya Tarihi Müzesi (Belgrad) Yugoslavya Tarihi Müzesi Anı Defteri’ndeTito’ya saygı sözlerimiz…
Prekazi röportajına ilişkin bir başka ayrıntıyla bağlayalım yazıyı.
Dersim kutsayıcısı komünist başkanı bile röportaja konu eden “gazetecilik anlayışının” antiemperyalist olduğu her halinden belli olan Yugoslavyacı birine antiemperyalist Mustafa Kemal’i sormaması dikkat çekici geldi bana.
Barış Terkoğlu’nun
yazısına da konu olan Prekazi kitabının içeriğinde Mustafa Kemal’in olduğunu ve
Prekazi gibi antiemperyalist duyarlılık sahibi kimseden beklenebilecek yorumlar
bulunduğunu anlıyoruz.
Prekazi’nin özlemi olmayı sürdüren Yugoslavya Tito’nun eseriydi.
Belgrad’da Yugoslavya Tarihi Müzesi’nin önünde Tito’nun askeri olduğunu söyleyen yazarından edinmiştik bu kitabı…
Savaşın başarısı BAĞIMSIZ devletle taçlandırılmıştı. Soğuk Savaş boyunca kutuplarda yer almak yerine antiemperyalist duruş gereği BAĞLANTISIZLIK yeğlenmişti. Mustafa Kemal de Tito’dan çeyrek yüzyıl önce antiemperyalist savaşı utkuyla sonuçlandıran ilk kişi olarak çıkmıştı sahneye. Halkçılıkla insanı ve toplumu öne çıkartan, deyim yerindeyse gülmeyi unutan bir halka gülmenin yanı sıra yaşamanın da güzel bir şey olduğunu öğretmişti.
Tunceli’nin Dersim meraklısı belediye başkanı için de yazmıştım. Yinelemekte sakınca yok! İyiden, güzelden, doğrudan yana herkes hele hele kendisine SOLCU etiketini yakıştırıyorsa eğer her şeyden önce ANTİEMPERYALİST olmak zorundadır.
İster futbolcu olsun
ister gazeteci!
Namusunuzun omurgasını
kulun kulluğuna karşı durmak oluşturmalı.
Barış Terkoğlu’nu
överken, Atatürk’ü karartan gazetecilik anlayışını yeriyorum…
Türkiye’nin sorunu büyük ölçüde bilisiz bir o kadar umarsız halk değildir. Tarihe doğru bakıldığında güveni ve gönlü kazanılan bu insanlarla İstiklâl Savaşı verildiğini, Cumhuriyet kurulduğunu anlamak zor değildir.
Aydın etiketli okumuş, yazmış, her şeyi bildiği sanılanlar temel sorundur!
Halkçı, toplumcu ve üretimden yana duruşuyla toplumun sevgisini ve güvenini kazanmış olan Komünist Başkan Mehmet Fatih Maçoğlu devirdiği çamla edindiği haklı şöhreti yerle bir etti.
Yukarıdaki Belediye meclisi kararıyla Cumhuriyet’i Seyit Rıza’nın yanına geçerek karşısına alan Tunceli Belediye Başkanı’na aşağıdaki mektubu yazdım!
Denebilir ki, kararı Belediye Meclisi almıştır. Başkan’ın doğrudan sorumluluğu yoktur. Olabilir! Ancak, sayın Başkan’ın bu akıldışılık karşısında tepki gösterdiğine ilişkin en küçük izlenim edinen var mı diye sormak isterim!
“Mustafa Kemal yenmeden önce İngilizleri Tanrı sanırdım” Gandi
Trablusgarp’ta başlayan, Balkanlarda süren savaşlar Türklerin karanlık döneminin önemli köşe taşlarıdır. Birinci Dünya Savaşı yenilgisi karanlık sayfaların yıkımla bütünleşmesi anlamı taşımıştır.
Fransız
General d’Esperey’in at üstünde İstanbul’a girişi Fatih’e öykünmenin yanı sıra
yaklaşık 600 yıl sonra alınan öcün fotoğrafı gibidir.
Dünya
paylaşım savaşının önde gelen amaçlarından birisi olan Osmanlı’nın yıkımı ve
paylaşımındadır sıra.
Tam da o
günlerde, Kasım 1918’de istanbul’a gelen Mustafa Kemal, umutların en solgun ve
ölgün olduğu sırada “Geldikleri gibi giderler!”
diyerek tam bir hesap ve tasarım insanı olduğunu ortaya koymuştur.
İstanbul’un
işgal edildiği günlerde son padişah VI. Mehmet Vahdettin’in öncelikli ve belki
de tek derdi kendisiyle birlikte saltanatını kurtarmaktır. Ingilizlerin gözüne
girme, onları güzelleme aşkı bundandır.
Padişah taht
derdindeyken “Geldikleri gibi giderler!”
diyebilecek denli özgüven sahibi Mustafa Kemal ise İstanbul’da ilk iş olarak
Minber gazetesini çıkartmaya başlamıştır. Çalışmaları kamuoyu oluşturmayı
gerektiğine göre son derece yerindedir bu davranışı. Tıpkı Sivas’ta İradei
Milliye’yi, Ankara’da Hakimiyeti Milliye’yi çıkarttığı gibi.
Mustafa
Kemal’in Samsun’a çıkışı ve sonrasında Anadolu’da Milli Mücadele’yi örgütleme
çalışmaları şu ya da bu şekilde yazılmış ve belgelenmiştir.
Kasım
1918’den Mayıs 1919’a kadarki zaman aralığı ise hak ettiği ilgiyi görmemiştir
her nedense.
Öncelikli
amacı ve hedefi Osmanlı kabinesinde Harbiye Bakanı olarak yer almak olsa da bu
amacına erişememiştir. Boş durmamış, bu kez Meclisi Mebusan üzerinde etkili
olmaya çalışmış ve Osmanlı meclisinin aldığı son karar olan Misakı Milli
kararının ortaya çıkmasındaki etkisiyle başarılı da olmuştur. Bilindiği gibi bu
önemli karar Milli Mücadele’nin de çerçevesi olmuştur ve.
İstanbul’da
bir gününü bile boşa geçirmeyen Mustafa Kemal’in bu zaman aralığında padişahı
tahttan indirmeyi de içeren bir dizi köktenci yaklaşımı denediği ve bu
doğrultuda gereken her şeyi yaptığı belgelidir.
İzmir’in
işgalinin ertesinde Samsun’a yola çıkışı son ve kaçınılmaz seçeneğidir. Öne
sürüldüğü gibi Bandırma vapuru tıka basa altınla da dolu değildir. Zaten o
günün Osmanlı Devleti’nin elinde Bandırma’yı dolduracak kadar altının bulunması
da söz konusu değildir. Başka açıdan bakıldığında bu ve benzeri çoğu gülünç ve
gerçeklikten yoksun savın Mustafa Kemal’in başardıklarının yüceliğini
onayladığı bir gerçektir.
Yazının
başındaki Gandi sözüyle de vurgulandığı gibi Mustafa Kemal’in başarısı Tanrısallıkla
bile özdeşleştirilebilir.
Mustafa
Kemal’in bundan 100 yıl önce Samsun’a attığı ilk adımın her şeyin ötesinde
inancın, kararlılığın ve önceden tasarlılığın gereği bir eylem olduğunun altı
çizilmelidir.
Pek çok
kaynakta Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi sırasında Cumhuriyet’I kurma
kararlılığında olduğu yazıldır. Hatta, bunu öğrenen Mazhar Müfit’in geçirdiği
şaşkınlık da çok etkileyici biçimde betimlenmiştir pek çok kaynakta.
Eğer şaşırılacaksa
Mustafa Kemal’in şu sözleri çok daha etkileyicidir :
Yıl 1906!
“Milleti
egemen kılmak” “bunaltıcı bir mutlakiyetçiliğe devrimle karşılık vermek ve
çürük ve külüstür bir yönetimi yıkmak” “ülkeyi kurtarmak” gibi sözler o
zamanlarda çılgınlığın ve isyancı yapının göstergesi sayılmış olsa da
gerçekleştirileceğine olasılık tanınmamış olmalıdır. *
Yüzyılın
başında söylediklerini yüzyılın çeyreği sonlanmadan yaşama geçirmiş olması çok
söze gerek bırakmıyor.
* Muhammed
Sadiq, Çeviren Funda keskin Ata, Türk
Devrimi ve Hindistan Özgürlük Hareketi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2018.
19 Mayıs’ın ve onun
işaret fişeği İlk Kurşun’un 100. Yıldönümünü coşkuyla kutluyor, bu uğurda
kanını döken canını verenleri saygıyla anıyoruz.
Yüzüncü yıl yalnız
bizler için değil karşımızda duranlar için de söz konusu!
Bu takımın Türkiye’nin
başkenti Ankara’da 100. Yıl yaldızlı bir etkinlik düzenlendiğini basından
öğreniyoruz. Yüz yıl öncesinin saflaşmasının bugün de sürdüğünü böylelikle
öğrenmiş oluyoruz.
Sözü uzatmadan afişi
incelemenizi diliyorum!
19 Mayıs’ın 100. Yılı ülkemizin
varlığının simgesidir. Koşullar ne olursa olsun, hıyanet ne düzeye varırsa
varsın Türkiye vardır. Var olmayı sürdürecektir. İleriye dönük umutlarımız da hiçbir
zaman solmayacaktır.
Ankara’da Pontus palavrası
üzerinden canlandırılmaya çalışılan sözde SOYKIRIM ise sıradan bir gaftan öte
hıyanete hizmet eden anlayışın ürünüdür.
Dünyanın hiçbir yerinde
bir ülkenin varlığını ve sınırlarını tartışmaya açan ne bir söylem ne de bir
etkinlik gerçekleştirilemez. Hiçbir ülke kendi bacağına kurşun sıkmaz. Bu
akıldışı tutuma demokrasi ve özgürlük kapsamında haklılık kazandırılamaz.
Yine basından bu yazıya
konu olan hıyanet toplantısına izin verilmediğini öğreniyoruz.
Yerinde ve doğru bir
karardır. Kararı alanları duyarlılıkları ve dakiklikleri nedeniyle kutlamak
gerekir.
Yetkililerin bundan
sonra atacakları adım çok önemlidir!
Toplantıda adı geçen
kişi ve kurumları soruşturup kovuşturarak onlara “mağduriyet” kisvesi giydirecekler midir? Bu yapıldığı anda bu
toplantıya ilişkin yararlı tartışmaların önü kesilmiş, hıyanete eşdeğer
girişime haklılık kazandırılmış olacaktır. Dolayısı ile pek çoğumuzun bu ve benzeri
girişimleri eleştirmesinin önüne geçilmiş olacaktır.
Bekleyip göreceğiz!
Diğer yandan, Pontus
hıyanetinin altında adları yazılı olanlara da bir çift söz söylemeden
geçmeyelim!
Fikret Başkaya
Cumhuriyet, Türkiye ve Atatürk düşmanlığı tescilli birisidir. Kendisinden
bekleneni yerine getirmiştir. Diğerlerini tanımamakla birlikte böyle bir
toplantıya adlarını koyarak hangi yolun yolcusu olduklarını kamuya açıkça
duyurmuşlardır.
Bir de bu toplantıya
mekân sağlayan SES sendikası var!
Ayrılıkçı ve etnikçi
tutumu pek çok kez kanıtlanmış, sendikal etkinliklerinden çok siyasi
tercihleriyle tanınmış sözde sendikadır. Güneş görmüş kar gibi erimesine karşın
kuyruğu dik tutarak kendince dik duruş sergilemeyi hüner bilmektedir. Varlığını
borçlu olduğu topraklarla ilintisi görünüşten öte değildir…
15 Mayıs tarihimizin öksüz kalmış günlerinden birisidir. İzmir’e ayak basan Yunan’a ilk kurşunu sıkan gerçek adı Osman Nevres olan Hukuku Beşer gazetesinin yazarı Hasan Tahsin elbette pek çoğumuzca tanınır ve bilinir. Ama, bu gözü pek ve soylu atılganlığının hakkı her nedense yeterince verilmez.
Hasan Tahsin İzmir’in kalbindeki Konak Meydanı’nda anıtlaşmıştır. Bu denli önemli bir kişiliğin Büyükşehir Belediyesi’nin güneybatı köşesindeki heykeli meydanın en sapa ve kuş uçmaz kervan geçmez yerindedir. Pek az insanın gelip geçtiği bu yerde pek çok insanın özen göstermediği takdirde anıtın farkına varması da güçtür. Ancak, anıt yerleşiminin tersine ülkemiz yakın tarihinin en önemli kişilerinden birisini yaşatmaktadır.
Konak Meydanı’nda Hasan Tahsin (1888, Selanik – 15 Mayıs 1919, İzmir) Anıtı
Gerçek adıyla Osman Nevres’in Yunan işgalinden bir gün önce bugün Bahri Baba Parkı olarak bilinen o zamanki Maşatlık’taki işgali kınama gösterisini yetersiz bulduğu yazılır kaynaklarda. Daha fazlasını yapmayı kafasına koyar! Ertesi günü Yunan İzmir sokaklarını “Zito Venizelos” çığlıklarıyla inletirken Hasan Tahsin silahını ateşlemekte ikileme düşmez. Hemen oracıkta toprağa düşse de istiklâl ateşini yakarak bir gün sonra Samsun yolcusu olacak Mustafa Kemal Paşa’nın yolunu aydınlatır.
Rum Metropoliti Hrisostomos’un dindaşlarına “Türk kanı içmeyi” tavsiye ettiği sıralarda girişilen bu eylem aynı zamanda günümüzün MİT’ine eşdeğer Teşkilatı Mahsusa üyesi Hasan Tahsin’in yaptığı işin büyüklüğünü göstermeye yeter de artar.
O günün koşullarında iletişimin de bugünküyle kıyaslanamayacak denli kısıtlı olduğu göz önüne alındığında Hasan Tahsin’in “İLK KURŞUN”nun değeri daha iyi anlaşılacaktır.
Hasan Tahsin’i yakından tanımak için iyi bir kaynak…
Hasan Tahsin’in Teşkilatı Mahsusacı olması yanlış algıya yol açmasın! Çok iyi Fransızcasıyla son derece iyi ve derinlikli bir kültür insanı olmasının yanı sıra yurtsever bir sosyalisttir de! Sosyalistliği yurtseverliğine engel olmamıştır.
Gazetesinin adı Hukuku Beşer (İnsan Hakları) de düşünsel eğilimiyle ilgili yeterli fikir verebilir. O yıllarda yurtseverlik düşünsel eğilimi her ne olursa olsun hemen herkesin olmazsa olmaz öncelikli duruşuydu. Şimdilerde İnsan Hakları kavramının emperyalist kurgu etnik bölücülüğe kalkan yapılması bu toprakların mayasında olmayan bir sapkınlıktır gerçekte.
Özetle, Hasan Tahsin her türlü düşünce ve duruşunun ötesinde bir tutumla tanımlanacaksa eğer en uygunu : ANTİEMPERYALİST oluşudur.
Emperyal kuklası işgalciye sıkılan ilk kurşunun hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar ANTİEMPERYALİST duruş ürünü olduğu kesindir.
Yalnız yaşadığı kent İzmir için değil Milli Mücadele’ye girişecek Türkler için de işaret fişeği işlevi gören İLK KURŞUN’un hak ettiği ilgiyi görmesi dileğiyle…
Yüce anısına saygıyla…
Hasan Tahsin’in dünya görüşü hakkında fikir verecek bir tümce :
“Bütün emelimiz iki noktada toplanıyor, biri hakim sınıfı hak vermeye mecbur etmek, diğeri mahkum sınıfı istihsal (üretim) hakkına muktedir kılmak…”
(Hasan Tahsin, “Alt Tabak”, Hukuku Beşer, 22 Mart 1919)
Okul arkadaşlarının 40 yıl sonraki Eskişehir Buluşması duygu yüklü olduğu
kadar coşkulu ve bir o kadar da öğretici oldu.
Birlikte geçirilen 7 okul yılı da eklendiğinde ortaya çıkan sayı yarım
yüzyıla yaklaşmış oldu.
Bu türlü buluşmalar coşkulu olduğu kadar düş kırıklığı yaratmaya da
eğilimlidir. Aradan geçen yıllar ortak noktaları aşındırmış ve hatta ortadan
kaldırmış da olabileceği için birliktelik yüke de dönüşebilir kimi katılımcılar
için. Doğrusu böyle bir olumsuzluğa tanık olmadım! Böylesi bir durum yaşandıysa
bile fark edilemeyecek düzeydeydi.
Eskişehir’i gözlemlemek ve kimi yargılarda bulunmak konusuna gelince!
O yıllarda da Anadolu’nun yıldızı sayılabilecek Eskişehir aradan geçen 40
yıldan sonra olumlu değişimler geçirmiş. Türkiye’nin her hangi bir kentinde
geçen yılların bıraktığı olumsuz izler göz önüne getirildiğinde Eskişehir için
yapılan bu olumlu saptamanın daha anlamlı olacağı açıktır.
Eskişehir’in başına gelen iyi şeylerden birisi olan Yılmaz Büyükerşen’in
burada yalnızca belediye başkanlığı yapmadığı, yıllarca yaşadığı ve bir
akademisyen olarak da kente hizmet verdiği bilindiğinde başarısının
rastlantısal olmadığı anlaşılır.
Kuşkusuz çarpık kentleşme Eskişehir için de söz konusudur ve bir bakıma
kaçınılmazdır. Ancak, yerel yönetim aracılığıyla yaşama geçirilen kentsel
girişimlerin bu çarpıklığı neredeyse göz ardı edilebilir düzeye düşürdüğü not edilmelidir.
Büyükerşen hocaya hak ettiği övgüler dizilirken onun yaklaşımına olumlu
karşılık veren ve bu güzelliğin yaratılmasında yadsınmaz katkıları olan
Eskişehirlileri unutmak haksızlık olur. Elmanın yarısı Büyükerşen’se diğer
yarısı Eskişehirlilerdir.
Hakları yenmemeli!
Bozkırın yükselen ve yükseldiği oranda parlayan yıldızı Eskişehir tükenen
umutları tazeleyen bir unsurdur artık Türkiye’de.
Eski belediye
Kente yaşam veren Porsuk’un bundan 40 yıl önce koku ve kirlilik kaynağı
olduğu düşünüldüğünde şimdilerde üzerinde dolaşan ırmak tekneleri ya da
gondollarla kente renk ve yaşam kattığının altını çizmekte yarar var.
Caddelerinde ya da sokaklarında güvenle ve coşkuyla dolaşılan bir kent
günümüzün hiç de azımsanmayacak artılarından birisidir kuşkusuz.
Kenti mavi ve yeşil birlikteliğindeki parklarla donatmak da günümüzde pek
çok kentimizde yapılaşmaya yenik düşen bir uygulama olarak Eskişehir’de yaşam
bulmayı sürdürüyor.
Kentin hemen her köşesinde boy gösteren heykeller de çağdaş ve gelişmiş
bir kent imgesinin önde gelen öğeleri olarak dikkat çekiyor. Sanatçı başkanın
kente katkısı böyle oluyormuş!
İnsanıyla hayvanıyla yaşamı anıtlaştıran heykellerin yanı sıra bir meydanı
süsleyen görkemli bir başka heykelde Türk tarihinden kesitlerle birlikte farkına
varmadan eğlenceli bir tarih dersi almanız olası burada.
Ya da geçmişte fabrikaların soğuk ve sevimsiz yapılarıyla boy gösterdiği
bir bölgede korunan bir fabrika bacasının kent silüetine sevimlilik kattığına
tanıklık edebileceğiniz kentin adıdır Eskişehir.
Eskinin meyve-sebze hâlinin basit bir düzenlemeyle gençlik merkezine dönüştürülmesi
ve yanı başına şehir tiyatrosunu yoldaş alması da Eskişehir’e özgü olsa
gerektir.
Odunpazarı’na geldiğinizde kendinizi tarihsel evlerin bulunduğu sokağın
içinde buluvermeniz bu kentte karşılaşabileceğiniz hoşluklardan yalnızca
birisidir. Bir de buna eklenen müzeler burası kente benzemiyor kentin ta kendisi
dedirtecek bir başka güzellik olarak fotoğraf karelerimizdeki yerini almış
oluyor.
Eskişehir irili ufaklı pek çok müzeyle donatılmış son 20 yıl boyunca.
Milli Mücadele’de kamyonu yenen kağnı…
Bu arada kentin gezgin akınına uğradığını da eklemekte yarar var.
Özellikle, hafta sonlarında kentin çekim merkezlerine adım atmanın zor olduğunu
bilmelisiniz. Hafta sonu günü olduğu için balmumu heykellerin sergilendiği müzeyi
kapıdaki kuyruk bir kaç yüz metreyi bulduğu için gezemedik.
Yanı başındaki Milli Mücadele Müzesi’ni gezerek biraz olsun teselli
bulduk. Eskişehir uzak tarihinin yanı sıra yakın tarihte Milli Mücadele’deki
rolüyle de öne çıkan bir kentimiz. Çok iyi düzenlenmiş Milli Mücadele Müzesi
kenti bu yanıyla da tanıma olanağı veriyor.
Yarım yüzyıla yaklaşan arkadaşlığın buluşması Eskişehir’e ilgimizi kısıtlamış
olsa da bir kez daha gelme gereği yaratmış oldu.
Kent içinde gezilip görülecek sayısız yeri listemize ekleyerek bir sonraki
sefere eski çağ tarihine ilişkin Eskişehir tatlarını da izlencemize ekleyerek
şimdilik bu kadar diyoruz…