• Bugün İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayımlanışının 70. Yıldönümü.
    Ayrıntısı bağlantıdan izlenebilir :

    https://m.bianet.org/biamag/insan-haklari/192257-prof-dr-rona-aybay-dan-aciklamali-insan-haklari-evrensel-bildirisi

    200-320

    İnsan Hakları kavramı son yıllarda etnik bölücülüğün koçbaşı yapıldı ülkemizde. Bunun kusuru bu yüce kavramı kullananlar kadar, bu alanı boş bırakanlarda da aranmalıdır.

    Yaşamın hemen her alanında insan hakları sorunu yaşadığımıza kuşku yoktur.
    İnsana ait hemen her sorunun, güçlüğün insan haklarıyla ilişkilendirilmesi olasıdır.

    Bugün yolumu Basmane’den geçirip, Tilkilik yoluyla eve döneceğim. Elbette hava koşulları izin verirse.

    İzmir’in Basmane ve Tilkilik bölgeleri kente ülke dışından gelen göçmenlerin yerleşkesidir. Koşulların bu semtlerdeki görece elverişliliği önde gelen etkendir.

    IMG_0880

    Geçmişin Yahudi kortejosu günümüzde göçmenlerin barınağı olmuş durumda

    Başta Suriyeliler olmak üzere, Afganlar ve elbette Afrikalılar kentin bu bölgesinin uzun süreli geçici konuklarıdır.

    Buralarda rastlayacağınız insan manzaraları ilginç olduğu kadar iç parçalayıcıdır. Vatan toprağı ve o topraktaki konutlarından yoksun kalmak gibi önemli bir insanlık hakkından yoksundurlar.

    Şimdilerde ülkemizdeki pek çok kişinin öfke odağı olan, kaşık düşmanı gibi görülen göçmenlerin 10 Aralık’ta unutulmamaları; hiç olmazsa öfkeye ve nefrete konu olmamaları gerekir.

    Suriyeliler sorunu bağlamında kendisini gösteren bu insan hakları ayıbında ülkemizi yönetenlerin öngörüsüzlüğü ve emperyal amaçlara araç olmuşluğunu saptayalım! Ama, birer seçmen olarak her birimizin sorumluğunu da yadsımayalım!

    Hiç değilse, göç etmek zorunda bırakılmış bu insanlara bizlere yaraşır şekilde davranalım!

  • Türkiye’de tarihin derinliklerinden gelen çeşitlilik sıkça mozaikle tanımlanır. Son derece yanlıştır. Mozaiği oluşturan öğeler birleşimi ve farklılığı çağrıştırır bakana. Doğru tanımlama kokteyldir. Ortaya çıkan eşsiz karışıma tat veren öğeler bir daha ayrışmayacak şekilde karışmıştır kokteylde.

    Yahudiler de karışıma tat veren değerli öğelerdendir. Özellikle İzmir’de bu böyledir. İzmir’de güncel sayılara göre yalnızca 1200 Yahudi kalmış olduğunu öğreniyoruz. XX. yüzyıl başlarında bu sayının 20 bin olduğu düşünüldüğüne İzmir’de Yahudilerin eridiği söylenebilir kolaylıkla.

    Bundan neredeyse 550 yılı aşkın zaman önce İspanya’da padişahın gönderdiği kadırgalarla uygarlıklar beşiği Anadolu’ya sığınan Sefarad Yahudileri buradaki pek çok öğe gibi fark edilmeyecek şekilde topluma karışırken; gelenek, görenek ve inançlarını da koruma başarısı göstermişler. Yanlış anlaşılmasın! Sefarad yahudilerinden söz ediyoruz. Oysa, İzmir’deki Yahudi varlığı kaynaklara göre MS II. ve III. Yüzyıllara kadar tarihleniyor.

    İzmir’de örgütlenmiş Yahudi topluluğu XVII. yüzyıl başında boy göstermeye başlamış.

    İzmir kentinin ticari ve ekonomik çekim merkezi olması çevre illerdeki Yahudileri İzmir’e göçmeye özendirmiş.

    İzmir’de başta sinagoglar olmak üzere Yahudi mekânlarını tanımayı amaçlayan gezimize soğuk aralık sabahında Yahudi kültürünün İzmir’e lezzetli armağanı boyozla başladık. Sefarad Yahudilerinin bugün de yaşayan ve İzmirlinin çok da hoşuna giden lezzet olan boyozu özgün ve benzersiz bir kahvaltılık.

    Sefaradlar 1492’de İspanya’dan kovulan ve ağırlıklı olarak Osmanlı tarafından kabul edilen Yahudiler. Aşkenaz ise Orta ve Doğu Avrupa’da yerleşmiş Yahudileri tanımlıyor. Her iki grup da Yahudi olmakla birlikte aralarında gelenek, görenek ve yaşam biçimi arasında farklar olduğu da muhakkak.

    Sefaradlar Ladino dilini yaşatmışlar. Ladino köken olarak o zamanın İspanyolcasından köken almış. Anadolu’da konuşulan Türkçe ile harmanlanarak melez bir dil türemiş. Türkçe ile İspanyolcanın çekim özellikleri kaynaştırılmış demek de olası. Yahudi İspanyolcası olarak da adlandıranlar var.

    650x344-boyoz-tarifi-boyoz-nasil-yapilir-1482501510676

    BOYOZ

    Yahudi mahallesini kuşbakışı görmek, yerleşimle tanışmak için Mezarlıkbaşı otoparkının çatısına tırmandık. Son yıllarda yerel yönetimin çabalarıyla ortaya çıkartılan tarihsel varlıklarla çelişen ve tam bir ucube olan bu beton yığını bence ilk kez işe yaradı. Yapının çirkinliğini görmeden çevreye egemen olmak güzeldi. Sayabildiğimiz kadarı ile görüş alanımızda 10’u aşkın sinagog vardı. Bir kaçı güçlükle ayakta tutulabilen, geri kalanları ya yok ya da yok hükmünde olan.

    IMG_0880

    Kortejo : Ortak avluya bakan, tek odalar biçeminde tasarlanmış, komünal yaşam ilkesiyle yerleşilen Yahudi yerleşimi. Şimdilerde dar gelirli insanların ya da yabancı sığınmacıların ekonomik nedenlerle tercih ettiği barınaklar olarak hizmet vermeyi sürdürüyorlar.

     

    IMG_0883

    IMG_0884

    IMG_0886

    PANORAMİK

    Yukarıdan yaptığımız keşifle Havra Sokağı’na odaklanıyoruz. XIX. yüzyıla dek buralarda yerleşen Yahudiler gelişen kentin yeni çekim merkezlerine yönelmekten alıkoyamamış kendilerini. Alsancak semtine göç başka pek çok İzmirli gibi Yahudileri de etkisi altına almış.

    Doğruculuğu elden bırakmayalım! Kuşbakışı bakmak neyin nerede olduğunu anlamayı kolaylaştırırken; yerleşme ve yapılaşma konusundaki kuraltanımazlığımızı ve estetik yoksunluğumuzu da suratımıza tokat gibi patlatıyor. Tarihe vefasızlığın yanı sıra güncele özensizliği bir araya getiren üzücü bir durum!

    Yere indiğimizde ilk durağımız İkiçeşmelik yokuşunu tırmanmadan önce cadde üstünde yer alan Bikkur Holim Sinagogu. İçinde hastane olan sinagog olmasıyla da ilginç bir özelliğe sahip.

    Pek çok sinagog benzer mimariye sahip. Dört sütunun ayakta tuttuğu yapı böylelikle 9 bölüme ayrılmış oluyor.

    Teva denilen ve din adamının cemaate seslendiği kürsünün hemen karşısında doğu duvarında kutsal emanet dolabı yer alıyor. Tevrat ruloları burada saklanıyor. İki yanındaki birer dolapta da yine dinsel kitaplar ve gereçlerin saklanıyor. Tevayı İspanya’dan kurtuluşu sağlayan Osmanlı kadırgalarına benzetenler de var. Bir de havralarda kadınlar cemaatle birlikte değil kendileri için ayrılmış biraz daha yüksekte konuşlu balkon benzeri bir yerde bulunabiliyorlar. 1724 yapımı bu sinagogda Sabetay Sevi’nin de görev yaptığını öğreniyoruz.

    Kutsal Emanet Dolabı

    Yahudi mekânlarında 5’le başlayan dört basamaklı sayılar yıl göstergesidir. Şu anda 5775. Yılda olduğumuzu belirtelim. İnsanın tanrı tarafından yaradılışından günümüze geçen yıl sayısıdır.

    img_0956.jpg

    Havra Sokağı’na İkiçeşmelik tarafından girdikten sonraki ilk sağa dönüşü izlediğinizde kendinizi havralar yerleşkesinde buluyorsunuz.

    Ünlü besteci ve müzisyen İshak Algazi’nin ailesince 1724’te yaptırılan Algazi Havrası’nın ilginç bir öyküsü var. Söylentiye göre cemaatten bir kadınla din adamlarından birisi arasında yaşandığı öne sürülen bakışma sonrasında kadın bölümü kaldırılmış bu havrada.

    IMG_0918

    IMG_0919

    Yakındaki Etz Hayim Sinagogu’nun varlığı Bizans dönemine tarihleniyor. Yangınlardan etkilenen bu sinagog günümüzde kullanım dışı ve oldukça harap görünümde.

    IMG_0899

    IMG_0900

    Algaze havrasının karşısındaki Şalom (Aydınlılar) Havrası 1500’lerde yapılmış. 1841 büyük İzmir yangını tam da bu yapının önünde durdurulmuş. Girişteki yazıtta havranın geçmişine ilişkin bilgiler paylaşılmış.

    IMG_0903

    IMG_0906

    Donna Garcia Mendes tarafından XVI. yüzyıl ortalarında yaptırılmış olan havra Sinyora Giveret adıyla bilinmiş. Yangınlardan ağır hasarla çıkmış. Bakım onarım geçirmiş.

    IMG_0927

    IMG_0928

    Havra sokağına geri gelip sola döndüğümüzde Bet Hillel ve Portekiz Sinagogu’na ulaşıyoruz.

    IMG_0937

    IMG_0936

    Portekiz Sinagogu adı ile İzmir’de kurucularının hangi ülkeden göç ettiklerini belirten tek Yahudi mabedidir. 1569’da Kuzey Afrika ve Venedik’ten göç etmiş Portekiz kökenlilerce yaptırılmıştır. Hahambaşı Josef Eskapa döneminde varlığı bilinen 6 ibadethaneden birisidir. Döneminin en büyüğüdür.

    IMG_0933

    1665’te Sabetay Sevi’nin İzmir’e dönüşüyle birlikte yaşanan olaylarda adı çok geçer. Sabetay karşıtlarının mekânıdır. Buna karşın Sabetay Sevi’nin buraya gelerek cemaate seslendiği söylenir. Sabetay Sevi baskına eşdeğer bu ziyaretinde mesihliğini ve 18 Haziran 1666’yı kurtuluş günü olarak açıklar. Bu olayla birlikte Portekiz Sinagogu Sabetaycı hareketin merkezine dönüşür. Durumun saraya bildirilmesi sonrasında olaya el koyan saray buradaki gelişmeleri durdurmuştur.

    IMG_0879

    Agora yerleşkesinde Sabetay Sevi Evi olduğu sanılan yapı

    SABETAY

    1976’da yangın sonucu ağır hasar gören yapı yakın zamanda onarılarak toplantı amaçlı mekâna dönüştürülerek kullanıma açılmış.

    Havra Sokağı’ndan Karataş’a geçiyoruz. 1907 yılında ibadete açılan Beit Israel’deyiz. Şu anda İzmir’deki en büyük ve en işlevli bu sinagog İtalyan mimarisinin özelliklerini taşır. İç mimarisi ve yerleşimiyle buraya kadar gördüğümüz sinagoglardan farklıdır. Daha çok kiliseyi andıran bir iç görünüme sahiptir.

    IMG_0938

    İzmir’de Yahudi evlilik törenlerinin ve özel kutlama, anmaların yoğunlukla yapıldığı birincil konumdaki havradır Beth Israel.

    IMG_0939

    Yakındaki Tarihi Asansör’e Dario Moreno Sokağı’nın girişinde Dario Moreno ve Enrico Macias’ı selâmlaşıyoruz. Başka ülkeleri görmüş olan izmirli Yahudi Levy bölgede yaşayan insanların yükseklere erişmesini kolaylaştırmak amacıyla yapmış asansörü. Günümüzde eğlence amacıyla kullanımı öne çıksa da yapıldığı zaman yaşlı ve engelli yurttaşların ulaşımını kolaylaştırmış. İlk yapıldığı yıllarda asansör buhar gücüyle çalıştırılmış.

    DARİO MORENO SOKAĞI

    DARİO MORENO

    ENRİCO MACİAS

    IMG_0946

    IMG_0947.JPG

    Buradan elde edilen gelirle Yahudi yaşlı bakımevinin giderleri karşılanmış.

    1942’den sonra kullanım dışı kalan asansör 80’lerin ikinci yarısında bakım, onarımdan geçirilerek yeniden kullanıma açılmış.

    Günü Gürçeşme Yahudi Mezarlığı’nda noktalıyoruz.

    IMG_0948

    Geçmişte Yahudi Mezarlığı bugünkü Bahri Baba Parkı’nın olduğu yerdeymiş. Maşatlık olarak da adlandırılan bu yerde İzmir Yunanlar tarafından işgal edilmeden bir gün önce yoğun katılımlı bir kınama gösterisi yapılmış. Kentin orta yerindeki bu yerin kamulaştırılması sonrası buradaki Yahudi gömütleri Gürçeşme’ye taşınmış. 1934’e dek gömü yapılan Gürçeşme Mezarlığı Altındağ’daki Yahudi Mezarlığı’nın kullanılmaya başlamasıyla kullanımdan çıkmış.

    IMG_0950

    IMG_0952

    IMG_0954

    IMG_0955

    IMG_0957

    İkibinlerin başlarında bakım, onarım geçirmiş olsa da Gürçeşme’deki görüntü buraya bakılmıyor diye haykırır gibiydi. Mezarlığın kasvetiyle birleşen bu manzara üzücü olduğu kadar düşündürücüydü de…

  • Suudi Arabistan petrol zenginliğiyle bilinen bir Arap ülkesi. Bunun da ötesinde emperyalizme bağlılığı; onun bir dediğini iki etmemesiyle tanınıyor. Öyle ki, bir İsrail dostu olarak hiç gerekmediği halde silahlanma yoluyla da emperyalistlerin küpünü cömertçe dolduruyor.

    latuff-yemen
    Arap Baharı’nı anıtlaştırıp olur olmaz her yere dikenler sıra Arap Yarımadası’na gelince ilerlemeden, demokratikleşmeden, monarşiyi yaşamımızdan çıkarmaktan söz etmek istemiyorlar. Suriye’de zalim Esat metaforu yaratıp oluk oluk kan akıtanlar çağımızın en kanlı diktatörlüğü Suudi Arabistan’a toz kondurmaya kıyamıyorlar.

    Suudi Arabistan zalim ve acımasız tutumunu geçtiğimiz aylarda ülkemizde sergilediği Kaşıkçı cinayeti ile bir kez daha sergiledi. Diplomatik ayrıcalık ve dokunulmazlık koruması altında insanım diyeni ürpertecek bir cinayete tanıklık edildi.

    Oysa, bu cinayetin binlerce kat acımasızı vicdansızca hem de Arap Yarımadası’nda Suudi Arabistan’ın komşusu Yemen’de hemen her gün sergileniyor. Bırakınız tepkiyi bundan haberdarlık ve farkındalık söz konusu mu?

    Suudi-Yemen gerginliği zalim Suudların silah ve bomba kullanımıyla hemen her gün can alıyor. Bu yetmemiş gibi Suudi Arabistan Yemen’e abluka uyguluyor. Bu ablukanın gündelik yaşama yansıması ise gıda kıtlığıdır. Açlık ve kıtlık dendiğinde ise başta yoksullar olmak üzere sivil halkı akla getirmeyi gerektiriyor. Bu insanlık dramında çocuklara ayrı bir parantez açmak ise kaçınılmaz.

    Arap dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen bölgede bugüne dek yaşanmış en acıklı insanlık dramıyla karşı karşıyadır. Birleşmiş Milletler verilerine göre 14 milyon Yemenli açlıkla baş başadır. Bu insanlık dramında ABD destekli Suudi Arabistan ve diğer körfez şeyhliklerinin rolü ve etkisi göz ardı edilemeyecek denli açıktır.

    İlginç bir başka bilgi! ABD, havada yakıt ikmali yapabilen savaş uçaklarının Suudi Arabistan’a satılmaması kararı alacakmış. Ne olumlu haber diye düşünülebilir ilk bakışta. Bu karar Suudların Yemen’e hava saldırılarını ne denli etkiler? Unutulmasın ki; Suudi Arabistan ve Yemen komşudur. Bölgenin coğrafyası geniş olsa da komşuluk söz konusudur. Dolayısı ile sorun kimi savaş araç, gereçlerinin satışında kısıtlamaya gidilmesinden çok bu saldırganlığı özendiren tutumla ilgilidir.

    Yemen’deki savaşın başından bu yana 85 bin çocuğun doğrudan bombalarla ya da dolaylı olarak açlık sonucu yaşamını yitirdiği bilgisi pek çok kişinin dilinin tutulmasına yetip de artacak türdendir.

    Yemen’deki mezhep farklılıklarına dayalı çelişkileri İran’a karşı ambargo ve kuşatma siyasetinde Suudi Arabistan ve Emirlikler aracılığıyla kullanan ABD bir yandan bu amacına erişirken diğer yandan da Suudi Arabistan’ın silah gereksinimini diri tutarak ikincil kazanç sağlamaktadır.

    Suudi Arabistan’ın İstanbul’un göbeğinde gerçekleştirdiği gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetini en ince ayrıntısına kadar duymayan, öğrenmeyen neredeyse kalmadı. Suudi Arabistan’ın yanı başında yarattığı insanlık trajedisiyle 100 bine yakın çocuğun yaşamdan kopmasını iletişim ve ulaşım devrimleriyle küçülerek büyükçe bir köye dönüşen dünyada kaç kişi biliyor?

    Sözün özü!

    Emperyalizm savaştırır!

    Emperyalizm sivil, kadın, çocuk demeden ölümlere seyirci kalır!

    Yeter ki, kasası dolsun!

    Yeter ki müşterisi çoğalsın!

    Emperyalizm yeryüzünde kendi işine yarayacak her ne kadar farklılık ve kendince çelişki olarak gördüğü durum varsa kullanmaktan çekinmez.

    Yeri geldiğinde Türkiye’de ve uygun gördüğü başka bir ülkede darbe yaptıran da; PYD, YPG ve PKK adı altında varlık gösteren eli kanlı katilleri besleyip, büyüten, palazlandıran da, açık toplum adı altında demokrasi pazarlamacılığı yapan maskelileri ortama süren de emperyalizmdir.

    İnsanlık gösterisi yapıp akılları çelmek de yeri geldiğinde elinde silahla kadın, çocuk demeden katliam yapmak da emperyalizmin sergilediği sıradan davranışlardır.

    Uyanık olunmalı!

    Emperyalizme geçit verilmemeli!

    İnsanlığı öldürmemek, çocukları yaşatmak için!

    Bağlantıdaki yazı bu yazıya maya oldu!

    https://www.counterpunch.org/2018/12/06/yemen-85000-dead-kids/

  •  

    Eylül ayında Cumhuriyet’le yaşıt Cumhuriyet’teki düzenbaz işgali sonlandığında sevincimi ve coşkumu dışavurmaktan alamamıştım kendimi. Aşağıdaki 2 yazı o günlerdeki olumlu düşünce ve beklentilerimin yansımaları olarak okunmalıdır.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/09/11/cumhuriyet-uzerine/

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2018/09/12/insan-bellegi-unutmakla-engellidir/

    Cumhuriyet Vakfı yönetiminin olması gerektiği gibi yenilenmesi ve gazetenin yeniden Kemalist çizgiye geldiğinin açıklanması ben ve benim gibi bu çizginin tutkunlarını sevindirmişti. Çil yavrusu gibi dağılan önceki çizginin yazarlarının yerine yenilerini koyma bakımından da genel olarak yerinde seçimler yapılmıştı. Bizlere düşen gazeteyi yaşatmak, önceki gibi işgallerden korumaktı.

    İlk iki ay gazetede yeniden Kemalist çizgiye dönüşün işaretlerini gördük. Bartu Soral’ın aşağıdaki bağlantılarda yer alan yazılardaki haklı eleştirileri birilerinin nasırına basmış olmalıydı. 2 Aralık tarihli Karagöz ile Hacivat yönetim tarafından kuşa çevrilmişti. Üstelik bunun yapılması için haklı hiç bir gerekçe yoktu. Bu yazı Bartu Soral için önceden bilinmeyen bir veda yazısı özelliği de kazanmış oldu. Soral’ın önemle işaret ettiği konuda özeleştiri yapmak yerine Soral’ı harcamayı tercih etti Kemalist çizgiye geldiğini öne süren yönetim.

    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1150709/Cizgi_nedir_.html

    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1152539/Osman_Kavala_olayi.html

    http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1157651/Karagoz_ile_Hacivat.html

    Yazıları bir kez daha okumanızı salık veririm. Hiç birisinde birilerinin hukuksal haklarının kısıtlanması ya da bu haklardan yararlandırılmaması anlamına gelecek tek sözcük yok.

    Bu yazılarla birlikte harekete geçen bir grup Cumhuriyet yazarı Bartu Soral’a yaylım ateşe başladılar. Elbette eleştiri en doğal hak. Ya hakaret ve düzeysizlik?

    Zeynep Oral Bartu Soral’ın yazısından dolayı bulantısı olduğunu ifade ederek bir kaç gün izin istedi. Mustafa Kemal Erdemol da geri kalmadı. Maymun benzetmesiyle saldırdı. Kesilecek, yayından alıkonulacak yazılar bunlardı. Her iki yazının bulunduğu gazeteleri utanç anısı olarak saklıyorum. Cumhuriyet’e asıl yakışmayan yazılar bunlardı. Bu yazıları okuyunca hızla yazılmış, yeterince bekletilip gözden geçirilmemişler diye düşündüm. Hatta, olanca iyi niyetimle yönetmenin de gözünden kaçmış olmalı dedim kendi kendime.

    Yanılmışım!

    Bartu Soral’a ayar verme kervanına yönetmenin de katılmış olması yanılgımı doğrulamış oldu.

    Hakaret ve aşağılama içermeyen eleştiri ve karşı görüş paylaşımı en doğal haksa eğer; iki ay önce övücü sözlerle okurlara duyurduğunuz bir meslektaşınızı bu şekilde düzeyden yoksun saldırılarla linç etmek de neyin nesidir? Olsa olsa suç üstü yakalanmış olmanın öfkesinden kaynaklanmıştır yaptıklarınız!

    Sosyal medyada paylaşılanlara bakılırsa okur eleştirilerine kişisel ortamlarda yanıt veren gazetenin diğer yazarları da düzeysizlik konusunda Oral ve Erdemol’dan geri kalmıyor.

    Kemalist çizgiye dönme sözüne kandım! Coştum, yazdım ve yönetim değişikliğinden bu yana Cumhuriyet’e bir kez daha omuz verdim.

    Bartu Soral olayı maskeleri indirmekle kalmadı! İşgal günlerinde işgale ses çıkartmak bir yana oralı olmayanların bam teline basıldığında sergileyebilecekleri saldırganlığı ve düzeysizliği ortaya koydu. Üzücü olsa da bu gelişme bugüne dek gözümüzde büyüttüğümüz, yücelttiğimiz insanların gerçek değerini ortaya koymuş oldu.

    Görüş ayrılıkları ve farklı yaklaşımlar bir yana; hoşuna gitmeyen bir görüş, düşünce, yazı karşısında kırmızı görmüş boğaları aratmayanlarla birlikte yürümek benim aklımdan bile geçirebileceğim bir davranış biçimi değil.

  • Boşuna karşı çıkılmamıştı şeker fabrikalarının özelleştirilmesine! Bugünkü (20 Kasım 2018) Aydınlık ve Cumhuriyet’te yer alan iki yazı içimin parçalanmasına yetip arttı.

    AYDINLIK

    IMG-6235 (1)

    Ülkesini seven, ayakları bu vatana basan pek çok kişi de benim gibi duygulanmış ve olasılıkla da öfkelenmiş olmalıdır. Benim durumum biraz daha farklı!

    Babamın 40 yılı aşkın süreyle ziraat mühendisi olarak hizmet verdiği Türkiye Şeker Fabrikaları içine doğduğum ortamdı.

    Rahmetli babam kadar olmasa da o kurumun içinde yaşanan pek çok olaya ve işleyişe tanıklık etmek gibi bir fırsatım oldu. Gazetelere yansıyan pancar donması ve çürümesi gibi olumsuzluklar kalmamış belleğimde. Ya olmadığı ya da olmaması için insanüstü çaba gösterildiği için.

    Şeker pancarı tarımı ve pancar şekeri üretimi son derece özellikli bir iştir. Olağanüstü özveri, emek ve disiplin gerektirir.

    şeker

    Zaman ilerlerken ülkeyi geriletenlere öfkeyle…

    Tohumun toprağa düşmesiyle başlayan süreç her evresinde denetim altındadır. Tarlada bu ürün için ter akıtan, emek harcayan köylünün yanı başından eksik olmayan akıl ve bilim olanca varlığıyla güvence sağlar bu sürece.

    Şeker fabrikası kampanya dönemiyle birlikte çalışmaya başladığında günlük ürün işleme kapasitesine uygun nicelikte pancarla beslenmelidir. Pancar fabrikanın yanı başında yetiştirildiği ve kolayca fabrikaya getirilebildiği gibi çoğunlukla kilometrelerce uzaktan demiryolu ve karayoluyla taşınır.

    Gazeteye yanlış yansıdığı şekilde pancarın söküm sonrasında uzun süre depolanması gibi bir seçenek söz konusu değildir. Bu yapılırsa gazete haberine konu olan çürüme ve donma kaçınılmazdır.

    Fabrikanın işleyebileceği kadar pancar her gün çok beklememiş şekilde fabrikaya ulaştırılmalıdır. Ne eksik ne de fazla. Yeterli pancarın getirilememesi sonucu fabrikanın durmak zorunda kalması kamu zararı demektir. Elbette, kimse kimseden bu zararın ödenmesini istemez. Kamu zararı denip geçilir. Ama, bunu bir de Cumhuriyet disiplini ve terbiyesiyle yetişmişlere anlatın. Siz yaptırım uygulamasanız da vicdanların keseceği ceza onlara yeter de artar! Her gramında emek ve alınteri olan şeker pancarının zerresi yabana gitmemelidir. Başta şeker olmak üzere küspe ve melas olarak hayvanlarımıza yem, alkol olarak kimya endüstrimize ham madde olacaktır.

    Şeker pancarı tarımı gibi zahmetli ve riskli bir işe giren tarımcının ürününü işlenmek üzere teslim edememek gibi bir büyük riske daha girmek zorunda bırakılması pancardan şeker üretiminin tabutuna çakılan son çivi olacaktır. Kazançtan başka önceliği olmayan özel sektörün bu riski çiftçinin üzerine yıkmasına şaşırmak elbette yersizdir. Belki de sırf bu nedenle şeker pancarı tarımı ve ondan şeker üretimi kamuya özgü bir işti. Öyle kalmalıydı!

    Son yıllarda hoyratça ve düşüncesizce yok pahasına elden çıkartılan şeker fabrikaları hepimizin gözleri önünde cinayete kurban gitmezden önce kendi kendine yetecek durumdaydı. Bir yandan şeker pancarı tarımını kusursuzca gerçekleştirirken diğer yandan da ülkemizde çok da alışık olmadığımız şekilde kendi teknolojisini geliştirme becerisi de göstermişti kurum. Kendi fabrikasını kendisi yapardı. Makinasından elektroniğine varıncaya kadar hemen her parçasını kendisi üretebilme yeteneğindeydi. Cumhuriyet’in bu önde gelen başarılı kurumu gözden çıkarılmazdan önce bu bilgi ve beceri birikimiyle Özbekistan’da anahtar teslimi fabrika yapıldığını pek çok Türk vatandaşı bilmez. Hele son yıllarda ver parayı al malı sıradanlığına tutulmuş ülkenin vatandaşlarının bu gibi bilgilere ilgi göstermesi de beklenmez.

    Türkiye tutulduğu liberal finansal ekonomi hastalığının ilerlemesiyle artık en iyi bildiği, bilmekle yetinmeyip başkalarına öğrettiği işleri unutur oldu. Hovardaca harcanan şeker pancarı tarımı ve endüstrisi birikimi içimizi parçalayan görüntülere neden oldu.

    Ülkeye ve insanına ihanet başka nasıl olabilir?

    Yalnızca ülkeye ve Türk insanına mı?

    Yerleşik yaşamın başlangıcı sayılan tarım devriminin beşiği Bereketli Hilâl’e de kötülük ve ihanet değil midir şeker pancarına yapılan?

    Pancarın gözyaşları bir zamanların bereketli hilâlini ve o bereketli hilâlin kadim sakini Türkiye’nin topraklarını suluyor yazık ki!

    Şeker pancarı tarımı ve şeker fabrikalarının ortadan kaldırılması hunharca yok edilen Cumhuriyet yapıtları zincirine eklenen son halka oldu!

    Bu eşsiz kurumları yoktan var edenlerin anısına sonsuz saygı, yok edenlere ve bu yok edilişe izleyici kalan kendimize yergi!

     

  • Türkçe’nin başına gelenler ilgisizlik, bilgisizlik ve bilinçsizlik üçlemesine eklenen “kendi değerini bilmezlikle” açıklanabilir.

    1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından söylenen “Bundan böyle dergâhta, bergâhta ve mecliste Türkçe’den başka dil konuşulmaya…” sözlerinin yerine gelmesi için Cumhuriyet’in kurulması gerekti.

    Atatürk’ün ilk değilse de ayrıcalıklı gördüğü devrimlerinden birisi de Dil Devrimi’dir.
    Yeryüzünde 12 milyon km2 üzerinde (Afrika’ya yakın bir yüzölçümüdür) 200 milyonu aşkın insan Türkçe(ler) konuşmaktadır. Türkçe dünyanın en eski dillerinden birisidir.

    Bir anadildir. (Anadiliyle karıştırılmasın. Anadil : Kökdil, başka dilleri doğuran dil)
    Mandarin Çincesi, Hintçe, İngilizce ve İspanyolcadan sonra Türkçe dünyada 5. Sık kullanılan dil konumundadır.

    TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda yazar Tekin Sönmez’in çağrısıyla 12 Kasım pazartesi günü düzenlenen etkinlikte eğitimci ve dilbilimci Beyazıt Kahraman ve yazın insanı Seyit Nezir’le birlikte Türkçe’ye ilişkin görüşlerimi izleyenlerle paylaştım.

    tüyap foto

    Yazar Tekin Sönmez yönetiminde Beyazıt Kahraman ve Seyit Nezir’le birlikte “Türk Edebiyatının ve Türkçenin Geleceği Var mı?” sorusuna yanıt veriyoruz

     

    Türkçe’nin bilim dili olma özelliğine vurgu yaptım.

    Türkçe’nin gerek sözvarlığı yetersizliği ve gerekse bilim üreticisi olmayışımız nedenleriyle bilim dili olamayacağı kanısı yaygındır.

    Her iki görüş de dayanaksızdır!

    Atatürk tarafından 1937’de yazılan Geometri kitabına göz atıldığında Türkçe’nin sözvarlığı yetersizliği üzerine görüşlerin yanlışlığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Kitabın yazıldığı tarih Cumhuriyet’in ilk yıllarıdır. Arapça-Farsça kırması Osmanlıca’nın etkilerinin ağırlıklı olarak duyumsandığı dönemdir. O günlerde bile geometri terimlerine bugün kullandığımız karşılıklar üretilebildiyse dilimizin sözvarlığı yetersizliğinden söz etmek gerçekçi bir saptama olamaz.

    Bilim üreticisi olmamak savına gelince!

    Bu görüş de yersizdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla karşılaştırıldığında günümüzde

    Türkiye’de yetersiz görsek de bilimsel bilgi üretimi yokluğundan/yetersizliğinden söz edilemez. Kaldı ki, Türkçe sondan eklemeli, bitişken bir dil olarak terim ve sözcük (t)üretimine son derece açıktır.

    Türkçe’nin kültürel alanda bir saldırı altında olduğu, dilin konuşurlarının yanı sıra ülkemiz aydınlarının bu saldırılar karşısında gerekli duyarlılığı göstermedikleri üzüntüyle de olsa göz ardı etmememiz gereken bir gerçektir.

    Özetlemek gerekirse, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli harstır (kültürdür)!” diyerek önemli bir saptama yapan Atatürk’ün dil duyarlılığı da boşuna değildir. Türkçe’nin geçmişi ve yeterliliğiyle ilgili yararsız ve gereksiz tartışmalara odaklanmak yerine Dağlarca’nın nitelemesiyle “ses bayrağımız” olan dilimize var gücümüzle sahip çıkmamız gerekiyor. Ses bayrağımızı önce yerden kaldırmak sonra da yükseltmek için birazcık çabanın yeterli olduğunu bilelim!

    Türkçe gündelik iletişim için de, yazınsal üretim için de ve elbette bilim dili olmak için de eksiği değil fazlası olan bir dildir…

  • Diyanet İşleri Başkanı’nın 10 Kasım’dan bir gün önce fesli Atatürk düşmanına yaptığı ziyaret 10 Kasım’ın gündemine oturdu. Bu planlı ziyaretin tartışılması kuşkusuz doğru ve kaçınılmazdı.

    Bağlantıdaki haber de bir o kadar önemlidir!

    https://ozguruz1.org/tr/2018/11/13/kurt-dil-platformu-sonuc-bildirgesi-aciklandi-kurt-dili-resmi-dil-olmali/

    Bir yanda dinci gericilik; diğer yanda etnik bölücülük Cumhuriyet çınarına etkili balta darbeleri vurmaktalar.

    Etnik bölücülüğün ulusal düzlemde etkili partisi HDP önderliğinde adı, sanı duyulmamış partiler Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma çabalarından biz niye geri kalalım dercesine bir araya gelmişler. Gün de anlamlı! 10 Kasım. Ülkenin kurucusuna saygı ve anma gününde ülkenin yıkımına hizmet!

    Türkiye siyaset ortamına bomba gibi düşen AKP güçlendikçe özgüvene kavuştu.

    Özgüveni arttıkça sınır tanımazlaştı. Bu durumun doğal sonucu olarak da, özellikle son birkaç yıldır değişmez odak ve ilgi noktasına dönüştü. Çok doğal bir durum. Bu durumu sorgulayacak da değilim. Ancak, bu aşırı odaklanma başka önemli alanlardan ilgi ve özenin eksilmesi anlamına geldi. Etnik bölücülük 40 yıla varan geçmişiyle Türkiye’nin önde gelen tehditlerinden birisidir. Bütünüyle emperyalist güdümlüdür. Taktığı sol/sosyalist maske yanılsama yaratma amaçlıdır. Ne yazık ki, başarılı da olmuştur.

    Özellikle, son seçimlerde Atatürkçü/Cumhuriyetçi seçmenin oyunu avlayabilmiş olması acı verici bir durumdur.

    Dil yalnızca gündelik iletişim ve anlaşma aracı olmanın çok ötesinde bir işleve sahiptir oysa!

    Bir ülkeyi var eden, ülkenin birliğini, dirliğini simgeleyen önde gelen öğedir.

    Ülkemizin başı dinin yanı sıra dille de derttedir.

    Dil üzerinden kendisine hareket alanı bulan etnik bölücülüğün ülkemizin birliği ve varlığı bağlamında dini kullanan gericilikten zerrece farkı olmadığını kavramak durumundayız.

    Dinci gericilikle yarışa girmiş görünen dilci bölücülükten ilgimizi ve özenimizi esirgemeyelim.

    Önümüz seçim!

    İşbirlikleri, dayanışmalar ve başka birleşmeler gelecektir gündeme!

    Etnik ve dilci bölücülük de aritmetik olarak seçim işbirliği heveslilerinin ilgi alanında.

    Dilci bölücülüğe dokunanın yanacağını şimdiden anımsatmakta yarar var!

  • Atatürk’ün bedence aramızdan ayrılışının 80. Yıldönümünde O’nu her zamankinden daha fazla sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

    O kadar çok şey ve o denli büyük yapıtlar bıraktı ki ardında deyim yerindeyse soluk alıp vermeyi, bizlerle birlikte olmayı sürdürdü.

    Uygarlığın beşiği olan Anadolu topraklarına uygarlığın ışığını bir kaç yüzyıl sonra akıl almaz bir hızla getirdi. Karanlık kafaların gözlerini kamaştıracak denli parlak olan bu uygarlık ışığının yardımıyla Anadolu insanı unutmaya başladığı onur, gurur ve namus gibi değerleri anımsadı!

    Kadınlarının da insan olduğu, Anadolu’da yaşayanların bir dillerinin olduğu gerçeği ortaya çıktı.

    Soyadı yasasıyla Türkleri hiç olmazsa soyadları aracılığıyla Türkçe’yle buluşturdu. Adlarımızdaki eski dil egemenliği yeterince kırılamadıysa da, soyadlarımız neredeyse tümüyle Türkçe’dir onun sayesinde.

    Atatürk pek çok şey anlamına geldiği gibi Türkçe’nin, Dağlarca’nın deyişiyle ses bayrağımızın yükseltilmesi demektir.

    Atatürk biri birimizi anlamanın, saraylarda başka ovalarda, dağlarda bayırlarda başka dil konuşan ve biri diğerine yabancılaşmışları önce yurttaş yapıp sonra da anlaştırandır.

    Atatürk biraz da üçgendir, açıdır, açıortaydır.

    geometri

    Akıldır, bilimdir, insanlıktır…

    Atatürk şimdilerde tartışılan Türkçe ibadetin adıdır. Martin Luther’den 500 yıl sonra Allah’la Aldatma’nın karşısına Anadolu’da dikilendir. Düzenbazlığa, kandırmaya yüreklice karşı durduğu ve bir ulusun yazgısını değiştirdiği için karanlık kafalarca sevilmez.

    7d781d6c479bcfabbbda70d0a0598198

    Atatürkçe zorbalarla anladığı dilden konuşmak, mazlûmlara esin kaynağı olmanın adıdır!

    Yalnız ülkesine değil, dünyamıza ve evrene değer katan; devrimin hasını yapan, en büyük devrimciye Atatürkçe saygıyla…

    IMG-6208

  • 30 Ocak 1932
    Türkçe ezanın okunmaya başladığı gün!

    0x0-13

    1 Şubat 1933
    Bursa Hadisesi’nin yaşandığı gün!
    Bursa’da bir kaç yüz kişilik bir grup ezanın Türkçe okunmasını kınama amaçlı başkaldırısı yaşandı!

    3 Şubat 1933
    Olayı haber alan Mustafa Kemal önemsizdir deyip adamsendecilik yapmadı! İşini gücünü bırakıp Bursa’ya ulaştığı! Yakın zamana dek varlığı tartışılan Bursa Söylevi bu başkaldırıya karşı verilmiştir. Devrimini koruma kararlılığının yansımasıdır!

    ataturk-bursa-nutku-2

    14 Mayıs 1950
    Çok partili seçimlerin ikincisinde DP’nin kazandığı başarı ile iktidara geldiği gün. Kimileri Demokrasi Bayramı olarak da adlandırır bu günü!

    DehzZk8W4AA04zx

    16 Haziran 1950
    Seçimlerden yalnızca 32 gün sonra Türkçe ezana son verilip Arapça ezana dönülen gün! Atatürk’ün yokluğunda demokrasi gereği denilerek sineye çekilen gerici uygulama. Türk devriminin ortadan kaldırılan önemli halkası! Cumhuriyet ve Atatürk Devrimleri’nin o tarihten başlayarak örselendiğini, aşındırıldığını söylemek kaçınılmazdır.

    43708

    CHP’nin yitirdiğinin sanılması da ayrıca zavallılıktır. Yitiren Türkiye olmuştur! Bir kaç yüzyıllık gecikmeyle girilen, 15 yılda çok yol alınan çağdaşlaşmadan vazgeçilmesidir gerçekte yaşanan!

     

     

    https://odatv.com/turkce-ezana-disiplin-sorusturmasi-08111804.html

    Haberde adı geçen Ardahan Milletvekili Öztürk Yılmaz’ın katıldığı bir televizyon izlencesinde “Ezan Türkçe okunsun ben anlayım! Kur’an okunsun! Dilim her yerde konuşulsun!” sözlerinden ötürü disipline verildiği bilgisi ediniliyor çeşitli kaynaklardan!

    Korkunç ve ürpertici bir durumdur.

    Öztürk Yılmaz, 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in şu sözlerini yinelemiş olmuyor mu?

    “Bundan böyle divanda, dergâhta, bergâhta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmaya…”

    Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu sözleri söylediği 13 Mayıs iki dil bayramımızdan birisi olarak bugün de kutlanmaktadır.

    Türkçe ezan, Türkçe Kur’an Cumhuriyet’in son derece önemli devrimlerindendir. Çünkü, başta Mustafa Kemal olmak üzere devrimleri yapanlar dilin öneminin farkındadır.

    Atatürk’ün dil konusunda yaptıkları Karamanoğlu Mehmet Bey’in 750 yıl önceki sözlerinin gecikmiş gereğini yerine getirmesinden başka bir şey değildir.

    Atatürk’ün çok okuduğu, okumakla yetinmeyip özümsediği bilinmeyen bir özelliği değil! Hiç kuşkusuz, Ortaçağ’a son veren Rönesans’ı da iyi bilmektedir. Rönesans’la ilgili pek çok şey yazılmış, söylenmiştir. O dönemde bilimdeki sıçramaya eşlik eden sanatsal ve kültürel gelişmeler Rönesans’ın ayırt edici özellikleri olarak sıkça öne çıkartılır. Martin Luther’in Rönesans’ı ateşleyen mücadelesi her nedense hak ettiği ilgiyi bugün bile görmemektedir. Oysa, Rönesans’ın başlangıç noktasıdır. Martin Luther’in İncil’i canı pahasına Almanca’ya çevirmesi anlaşılmasını sağladı. Bu yürekli girişimden sonra İncil’in başvuru kaynağı olarak gösterildiği cennet pazarlamacılığı (endüljans) tarihe karıştı. Bu gerçeğin farkında olan Atatürk, Türkçe din anlayışını yerleştirmek için gereken adımları özgüvenle attı. Atılan o adımlara çelme takmak isteyenlere de ödünsüz biçimde karşı çıktı.

    Bugüne gelelim!

    Bağlantıdaki habere konu olan gelişme tarihsel gerçekler ışığında incelendiğinde önemi katlanmış olur.

    Ülkeyi kurtaran, kuran ve devrimleri yaşama geçiren partinin yaptığı devrimi yadsımasıdır özetle bu disipline gönderme kararı! Disiplin Kurulu kararı her ne olursa olsun kurucu ve devrimci partinin bir vekilini Türkçe ezanı savundu diye soruşturacak ve kovuşturacak oluşu anlaşılır gibi değildir.

    Bu gelişme Andımız konusundaki sessizlikle birleştirildiğinde kaygıların artması kaçınılmazlaşıyor.

    Bu örneği gördükten sonra Cumhuriyet çınarının kendisini yıkmak için ölümcül darbeler indiren baltaya serzenişi yankılanıyor kulaklarımda. Hiç bir şeye yanmam da sapın benden diyen çınara karşı o çınarı diken parti nasıl hesap verecek? Yıkıcı baltaya sap olmayı içine nasıl sindirecek?

    Güncel soru bu!

    Anlaşıldığı kadarı ile Cumhuriyet’i yıkma eyleminde Cumhuriyet’i kuran parti sessizliği seçmiştir.

    Çok yazık…

    CHP, son yıllarda partinin kuruluş tarihini bilmeyenlerin eline geçti. CHP’nin 4 Eylül 1919’da kurulduğunu, ilk kurultayının da Sivas Kongresi olduğunu ısrarla dikkatten kaçırmak isteyenler son yaklaşımlarıyla partinin ölüm gününü tarihe not düşmüş olduklarının farkında mıdırlar acaba?

  • Cumhurbaşkanı’nın ilgililerden “yerli ve milli MR” üzerine çalışılmasını istemesinin çağrışıma yol açmaması düşünülemezdi. Yerlilik ve millilik de zaman içinde değişim, dönüşüm gösterdi. Yerli hayvanına yedirecek saman, milli lezzetimiz simidin üzerine serpecek susam bulamayan bir zamanların anlı, şanlı tarım ülkesi Türkiye’nin yerli ve milli MR hevesi irdelenmeyi hak ediyor.

    MR görüntüleme artık yolda yürüyen vatandaşın da haşır neşir olduğu, bir şekilde bilgi sahibi olduğunu sandığı gelişmiş bir görüntüleme yöntemi. Hekimlikte tanı yöntemleri arasında yer alsa da pek çok hasta için aynı zamanda sağaltım yöntemidir. Çok istekli ve hevesli bir hastaya MR çektirdiğinizde hastalığı yerli yerinde dursa da onu tedavi de etmiş olursunuz.

    Türkiye’de bir yılda 11 milyon MR taraması yapılıyor. Ülkemizdeki MR aygıtı sayısının 1000’e dayandığını söyleyebiliyoruz verilere bakarak. Her bin kişiden 119’una yapılan MR taramasıyla kışkırtılmış sağlık harcamasına kimselerin yetişemediği ABD’yi (107) bile geride bırakıyoruz. Niceliklerin geometrik büyümesiyle övünç duyulan bir ortamda ne var bunda diyecekler çıkabilir.

    Sosyal Güvenlik Kurumu MR tarama başına 70 (yetmiş) TL ödeme yaparken, kurumdan kuruma değişmek üzere katkı payı adı altında hastalardan alınan ek ücretler yoluyla verilen hizmetin maliyeti karşılanabilmekte ve özel kurumlar biraz da kazanç sağlayabilmekte ve hiç değilse ayakta kalabilmektedir. Katkı payı her ne olursa olsun bir MR tarama bedelinin Türkiye ortalamasının 250-300 TL dolaylarında olduğunu söyleyebiliriz. Bu bedelin ABD’de 500-3000 USD, Avrupa’da ise 500-1000 Avro düzeyinde olduğunu da belirtmiş olalım.

    Burada birkaç noktaya değinmeden geçmemek gerekir. Yazının başında belirtildiği gibi MR görüntüleme isteklerinin önemli bölümü hasta kaynaklıdır. Toplumda yaratılan izlenim MR taramasının hemen her durumda vazgeçilmez olduğu doğrultusundadır. Bu izlenim gereğince de pek çok hasta MR isteği yapılmayan durumları kendisinden bir şeylerin esirgenmesi olarak değerlendirmektedir. Diğer yandan ise, Türkiye’de yaşayan her yurttaş yılda 10 kez hekime başvurmaktadır. Bunun doğal sonucu sağlık hizmeti veren ortamlardaki insan fazlalığıdır. Hastaya gereken zamanı ayırma olanağından yoksun kalan hekimler gelişmiş görüntüleme ve laboratuvar yöntemlerini kullanarak bu eksikliği gidermek zorunda kalmaktadırlar.

    Yerli ve milli MR’den yola çıktık! Sağlıkta niceliğin, niteliği kovduğu; her geçen gün yozlaşmanın egemenlik alanını genişlettiği gerçeğiyle bir kez daha yüzyüze gelmiş olduk.

    Kamuoyu algısının tersine sağlıkta işlerin hiç de iyi gitmediğini söylemek zorundayız. Bu olumsuz gidişin gün gelip patlama noktasına varması ve bugün için ortamdan ve durumdan hoşnut görünen kitleleri etkilemesi ve tablonun tersine dönmesi sonucuna yol açması bu işe kafa yoranları şaşırtmayacaktır.

    Gelelim yerli ve milli MR konusuna!

    Yukarıda verilen bilgiler ışığında Türkiye’nin sağlık teknolojisi alanında dışa bağımlı olduğu saptamasını yapmamız gerekir.

    Yerli ve milli MR üretiminin bir dışa bağımlılık başlığını eksiltmesi bekleneceği için kulağa hoş gelen bir seslendirme olduğuna kuşku yoktur. Sağlık hizmetindeki kışkırtılmış nicelik fazlalığının bu gereksinimi belirginleştirmiş olması da olağan karşılanabilir.

    MR ya da yaşamımıza girmiş bir başka gelişmiş yöntemi teknoloji olarak tanımlıyoruz. Teknoloji ise bir aygıtın parçalarının bir araya getirilmesi sürecinin ötesinde anlam taşır.

    Bilimsel çalışmalar aracılığıyla erişilmiş gelişmenin elle tutulur, gözle görülür bir ürüne dönüştürülmesidir. Araştırma, geliştirme ve elbette bir buluşu kullanıma sokma öncesinde hem emek hem de harcama yoğun bir süreç yaşanır. Elbette, sokakta yürüyen pek çok kişi için ayrıntısı bilinmeyen bir durumdur.
    MR aygıtı üretmek bilimsel birikim gerektiren, AR-GE koşullarının oluşturulmasını olmazsa olmaz kılan bir süreç. Haydi yapalım demekle başarılacak kadar kolay bir iş değil. Böyle bir işe girişmek kameralara görüntü vermekle başlatılabilir belki ama sonu getirilebilir mi?

    Saman, susam, et ve tahıl dışalımı yapmak zorunda kalan Türkiye teknoloji üretiminde ve dolayısı ile dışsatımında iyi bir noktada değil. Başka deyişle yerli ve milli MR yapmak için birikimimiz yok.

    Yerli ve milli MR söz konusu olunca yerli ve milli otomobil hevesimiz geldi aklıma.

    Törenlerle başlatılan bu çalışmalar hangi noktada? Geçici bir hevesin dışavurulmasıyla yetinildi mi?

    Gelişmiş tıbbi görüntüleme aygıtlarıyla ilgili bir kamu ihalesinde firmalara Cumhurbaşkanı’nın çıkışıyla uyumlu tavsiyede bulunulduğu duyumu almıştım birkaç hafta kadar önce. Oradaki istek firmaların bu aygıtları Türkiye’de üretmeleri doğrultusundaydı. Üretmek derken, parçaların Türkiye’ye getirilerek birleştirme işinin Türkiye’de tamamlanmasıydı. Yerli ve milli üretimden anlaşılan buysa işimiz hiç zor değil. Birkaç ay içinde parçaları Türkiye’de bir araya getirilmiş yerli ve milli MR aygıtlarını kışkırtılmış sağlık hizmeti ortamına sunmak söz konusu olabilir.

    Başından sonuna bir MR aygıtını üretmekse yerli ve milli MR uzun, ince bir yola çıkılacağının bilinmesi gerekir. Bir de bu yolla Amerika’yı bir kez daha keşfetmek ne denli akılcı ve anlamlı olur? Bu sorunun da sorulması gerekecektir.

    0x0-bilim-tarihinde-donum-noktasi-x-isinlari-1510145634884

    0x0-bilim-tarihinde-donum-noktasi-x-isinlari-1510145647354

    8 Kasım Dünya Radyoloji Günü’nde dünyada ve ülkemizde radyolojiye öncülük etmişlerin yüce anısına saygıyla…