• Yaşamımız torbayla özdeşleşti. Biri diğerine benzeyen, benzemeyen ne kadar tasarı varsa aynı torbaya konup yasalaştırılıyor. Sağlıkta şiddeti önleme amaçlı yasanın yanında ticarete ilişkin bir başkası, onun da yanında FETÖ yandaşlarına kamu görevi yasağı getiren bir diğeri.
    Bileşik kaplar yasası gereğince yasamaya diğer alanlar da eşlik ediyor.
    Siyasi ortamın da vazgeçilmezi oldu torba anlayışı.

    Eline kâğıdı kalemi alan aritmetiğe vuruyor kendini. Benim oyum bu, şunu ve ötekini de eklersem oyum artırırım diyerek siyasette başarı arayanlar eksik olmuyor ortamdan.

    Derinleşmekten kaçınan, sığ ve bulanık sularda balık avlayanların sahiplendiği bir yöntem olup çıktı bu yaklaşım!

    Siyasette işbirliklerine, ittifaklara elbette yer yok değil!

    Ama, ilkeli olunmak koşuluyla.

    Ülkeyi kuranla yıkmaya çalışanın bir araya getirilmek istendiği ortaklıklar ne kadar çabalasınız da kâğıt üstündeki beklentileri karşılamaz. Gelen oylar kaçan oylar sonucunu doğurur. İkiyle biri toplayıp 3 etmediğini görür, yerinizde saymayı sürdürürsünüz!

    Birkaç örnekle açalım!

    Son haftalarda tanık olduk.

    Ülkenin kurucu, yıkıcı ve ümmetçi partisini bir araya getiren Andımız karşıtlığı dayanışması ülkede nasıl bir tepkiye yol açtı?

    Eskişehirspor taraftarı bir maçın başlama vuruşuyla birlikte Andımız’ı okudu!

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/futbol/1124570/Eskisehir_de__Andimiz__coskusu.html

    Kayserispor taraftarı 29 Ekim’de Anıt Kabir’de Ata’nın huzuruna çıkartma yaptı. Hep bir ağızdan Andımız okundu.

    Son haber Antalya’dan! Öğretmeninin Atatürk’e saygısızlık yapmasını içine sindiremeyen İmam Hatip öğrencisi okulu terk ediyor Öğrenci velisi Ata’yı sevmek zorunda olmayan ama saygısını eksik etmemesi gereken densiz öğretmenden yakınmacı oluyor.

    https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/cocugunu-imam-hatipe-gonderen-veli-ataturke-hakareti-kaldiramadi-2724560/

    Umutsuzluğu yaşam biçimi haline getiren kimi pusulası şaşmış aydınlarımıza nispet yapan bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir. Bu örnekleri ortaya koyanların ortalama yurttaşlar olmaları ayrıca değinmeye değer bir durum olsa gerek.

    Bu örneklerden ülkede yaşayan tüm yurttaşların yanı sıra özellikle de siyasetin ders çıkartması gereği tartışılmazdır.

    Sınırlı sayıdaki örneklerle yansıtılan davranışların ortak noktası Türkiye’yi var eden değerlere, kişilere ve kurumlara bağlılıktır. Bu bağlılığın belirli bir siyasi düşünceyle özdeşleştirilmesi ilk bakışta doğru gibi gözükse de akılcı ve gerçekçi değildir.

    Andımız karşıtlığıyla bir araya gelen ümmetçi ve etnikçi partilere bu önemli olaya sessiz kalarak katılmış olan kurucu parti adı konulmamış bir koalisyona katılmıştır. Bu ve benzeri davranışlar unutmakla engelli belleklere güvenilerek sergilenebilir. Pek çok şeyi unutan ya da unutur görünen insanlarımızın bu önemli konuda hiçbir zorlama ve güdülemeye dayanmayan eylemleriyle varlık nedenlerimizi göz ardı etmek gibi bir eğilimlerinin olmadığı, olmayacağı kavranmalıdır!

    Özellikle de siyaset yapanlarca…

  • 1 Kasım biz Türklerin tarihindeki önemli dönüm noktalarından birisidir. Harf Devrimi’nin yapıldığı gündür. İçinde bulunduğumuz yıl bu önemli devrimin 90. Yıldönümüdür.

    Daha doğru deyişle Türkçe’nin Osmanlıca adıyla anılan ama gerçekte Arapça-Farsça kırması, ne olduğu belirsiz bir dilin boyunduruğundan kurtuluş günüdür.
    Bugünden baktığımızda bu devrimin önem ve anlamı yeterince algılanamayabilir.
    Cumhuriyet kurulduğunda Anadolu’da 13 milyonu biraz aşkın insan yaşamaktadır. Erkek-kadın sayısı da aşağı yukarı eşittir. Okuryazarlık kadınlar arasında % 5’in altında, erkekler arasında ise % 15’in biraz üzerindedir. Cumhuriyet’i ve devrimleri karalama amaçlı olarak uydurulan bir gecede geçmişimizle bağımız kopartıldı, dedelerimizin mezar taşlarını okuyabilir olmaktan çıkartıldık söylemlerinin gerçeklikle uzaktan yakından ilintisi olmadığı bu oranlardan da kolaylıkla anlaşılabilir.

    Yabancı kaynaklı bir yazıya başlık olmuş bir durum söz konusudur! “Türkiye 1 Kasım 1928’de yaş ve cinsiyet farkı olmaksızın okula başlamıştır!” Bağlantıdaki yazı Nat Geo’nun 1 Ocak 1929 tarihli sayısında yayımlanmıştır. İlginç bilgiler edinmek, çarpıcı manzaralar görmek için göz atılmalıdır.

    http://www.turkishculture.org/literature/language/turkey-goes-to-821.htm

    Yaşını başını almışlar için de, yeni başlayanlar için de okulda işler sorun olmaktan çıkmıştır. Türkçe’ye özgü sesleri karşılamakta yetersiz kalan Arap/Fars alfabesiyle zorlaşan işler 29 harfli Latin alfabesiyle kolaylaşıvermiştir. Böylelikle bir millet aydınlanma yolunda en önemli gereklilik olan okuryazarlıkla kolayca tanışabilmiş ve doğallıkla da gerisi çorap söküğü gibi gelmiştir.

    Harf Devrimi’ni 1928’de yaşama geçiren eşsiz devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ün bu niyetini 1906’da Bulgar Türkolog Manolof’la paylaştığı bilgisini edindiğimizde yaşamı boyunca attığı başka pek çok adım gibi bunun da tasarlı olduğu anlaşılmış olur.
    Atatürk harf devrimini yapma düşüncesini yakın çevresiyle paylaştığında, yapmayalım demeyen ama belirli bir geçiş süresi tanınmasının iyi olacağını dillendirenler eksik olmamıştır. Bu yol izlenseydi Harf Devrimi adında bir ölü doğmuş bebeğimiz olurdu.
    Bu nedenle gazete ve dergilerde 1 Aralık 1928’den başlayarak, kitaplarda ise 1 Ocak 1929’dan sonra eski harflerin kullanımı yasaklanmıştır. Devrim dediğiniz süreç zamana yayılamaz, yayılmaya kalkışılırsa devrim olmaz.

    O tarihte okuryazarlığı söz konusu olmayan Anadolu halkı kendisine harf devrimi yapalım mı diye sorulsa ne yanıt verirdi? En iyi olasılıkla hiç bir fikri olmadığını söylerdi. Azımsanmayacak olasılıkla da HAYIR derdi.
    Harf devrimine uzanan yolda bir başka öncü İbrahim Müteferrika olmalıdır. Baskı aygıtının Jan Gutenberg’den 300 yıl sonra yaşamımıza girmesindeki payı tartışılmazdır. Yaşamı incelendiğinde 1729’da bu topraklara yalnızca matbaayı getirmediği; yaşadığı dönemin ölçülerinde tam bir entelektüel ve kültür insanı olduğu anlaşılacaktır. Osmanlı’da 1729’da matbaanın çalışır duruma gelmesinden başlayarak 1928’deki Harf Devrimi’ne dek geçen 200 yılda basılan kitap sayısı 30-40 bin kadardır. 1928’den 2003’e dek geçen 75 yılda ise 400 bindir bu sayı.

    ibrahim-muteferrikanin-hayati (1)

    İbrahim Müteferrika (1674-1745)

    1 Kasım 1928’de Harf Devrimi’ni tasarlayarak yaşama geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün iyi bir kitap kurdu olmasının yanı sıra kitap yazarı olduğunu da anımsarsak eşsiz devrimciyi ve eserlerini daha iyi algılamış, özümsemiş oluruz.
    Harf Devrimi’nin yıldönümünde İbrahim Müteferrika ve Aziz Atatürk’ün yüce anısı önünde saygıyla eğilme görevini yerine getiriyorum!

  •  

    Yetmiş beş yıldır sayısız kesimin saldırısı altındaki Cumhuriyetimiz kimilerinin tersi görüşlerine karşın ayaktadır. Kurnazlıkla, cinfikirlilikle saldıranlar henüz Mustafa Kemal’i hedefe koyabilmiş değillerdir. Bu durumda biz Cumhuriyetçilere, Kemalistlere düşen Cumhuriyet’i her zamankinden daha kararlılıkla savunmak ve daha fazla yüceltmektir.

    Doksan beşinci yaşında Cumhuriyet havacılık üzerinden gölgeleniyor. İstanbul’da yapımı henüz tamamlanmayan, yapan emekçilerinin hakkının yendiği haberlerden anlaşılan havaalanı bu kezki gölge aracıdır.

    Havaalanı üzerinden Cumhuriyet’i gölgeleme girişimi bunu yapanların bilgisizliğinin değilse hainliğinin göstergesidir. Yirmi birinci yüzyılda havaalanı yapmayı hüner saymak başka nasıl nitelenebilir? Önce bolca ağaç kesip, ardından çokça asfalt dökmek ve hemen yanı başına cam-çelik-beton oluşumları dikmek yetenek göstergesi olamaz. Bunu yatırım saymak bile söz konusu değildir. Bol kazanç güvencesinin ayrıcalıklılara altın tepside sunulduğu ticari bir durumla karşı karşıyayız gerçekte. Şu ya da bu kuruluş önümüzdeki onyıllarda fahiş ve haksız kazanç sağlayacağı bir yatırıma para bağlamıştır. Çok kısa sürede bağladığı parayı geri alacaktır. Hem de kat kat fazlasıyla! Cumhuriyet’in karşısına bu sıradan olayı koyanlar kendi yetersizliklerini ortaya koymuş olmaktadırlar.

    Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda da havacılıkta sıçrama söz konusuydu. Hava araçlarının kullanımını ilk olarak Osmanlı dönemindeki Trablusgarp Savaşı sırasında gören Cumhuriyet’in kurucu kadroları izleyen yıllardaki Çanakkale Savaşları ile Milli Mücadele yıllarında havacılığın önemini özümsediler.

    0000000453875-1.jpg

    Bu durumun doğal sonucu olarak, Cumhuriyet kurulur kurulmaz havacılık alanındaki sıçramayı gerçekleştirdiler.

    Hava araçlarının kalkıp, konacağı bir alan hiç kuşkusuz gereklidir. Ama, havacılık etkinliğinin bütününde havaalanının önemi yok denecek kadar azdır. Çünkü, havaalanı dediğimiz yerin yapımı ve kullanımı özel beceri ve yetenek gerektirmez. Gerekli aygıtları ve yetişmiş insanı koyduğunuzda şu ya da bu şekilde kullanıma hazır olur.

    Havacılıkta asıl önemli olan hava araçlarını üretmektir. Bilimsel geri plan ve teknolojik geliştirme gereklidir bunun için!

    Bugünlerde cahil ve de hain ruhluların boy hedefi yaptığı otuzlu yıllarda Türkiye’nin uçak üreticisi olduğunu düşündüğümüzde doksan beşinci yıldönümünde Cumhuriyet’in havaalanı açılışıyla gölgelenmesi girişiminin düzeysizliği ve değersizliği çok daha iyi anlaşılmış olacaktır.

    Araştırmak, geliştirmek yerine parasını verip alıp, kullanma ve üretimsizliğe tutsak düşme alışkanlığının yerleştiği günümüzde havaalanı açılışıyla Cumhuriyet’i gölgeleme girişimi acıklı güldürüden başka bir anlam taşımaz.

    Geçmişte ve günümüzde eksik olmadılar!

    Cumhuriyet sayesinde ülkeyi yöneten konumuna gelenlerin zavallılığı üzerinden Cumhuriyet’i yargılama kurnazlığı!

    Cumhuriyet’te sorun yok!

    Sorun onu geliştirmek yerine durağanlaştırmadadır.

    Cumhuriyet’in 95. yaşgünü kutlu olsun!

    Yıkamazlar!

    Olsa olsa zavallılık göstergesi girişimlerle gölgede bıraktıklarını sanırlar!

    Oysa, yerin dibine geçen kendileridir!

    Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’i kuranlara, yaşatanlara, geliştirenlere ve ona kol, kanat gerenlere selâm olsun!

    IMG-6198 (1)

    Cumhuriyet köşemiz…

    Milli Mücadele’nin örgütleyicisi, Cumhuriyet’in kurucusu, Devrimler’in öncüsü Mustafa Kemal Atatürk!

    Bugünlerde boy hedefi yapılan Andımız’ın yazarı Dr Reşit Galip!

    İstiklâl Savaşı Gazisi dedem Milli Kahraman Yusuf Balcı’nın madalyası…

  • Şanlıurfa’nın 20 km kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe buluntuları insanlık tarihiyle ilgili pek çok saptamayı ve görüşü derinden sarsma ve hatta değiştirme potansiyeli taşıyor.

    DV0Y17KR

    Günümüzden 12 bin yıl önceye tarihlenen Göbeklitepe ören yerinde insan eliyle yaratılmış eserler tarih zaman dizinindeki sıralamayı değiştirmeyi gerektiriyor.
    Bugüne değin bilim insanlarının önümüze koyduğu gerçek Taş Devri’nin insanlığın yerleşik düzene geçişini de kapsayan Tarım Devrimi’yle sonlandığı doğrultusundaydı.
    İngiltere’deki Stone Henge’den 7000 yıl, Mısır piramitlerinden 7500 daha eskiye tarihlenmiş bir eserler topluluğu var karşımızda. Başka deyişle yeryüzündeki en eski insan yapıtlarıdır Göbeklitepe’de günyüzüne çıkartılanlar.

    IMG_0620

    GÖBEKLİTEPE GİRİŞ (2)

     

    GÖBEKLİTEPE YOLU

    Elbette şimdilik!

    Göbeklitepe’de gözlerimizin önüne serilen manzaranın tarihlenmesi sonrasında söz konusu kalıntıların tarım devrimi öncesine ait olduğu anlaşıldı. Başka deyişle, insanlar henüz yerleşik düzene geçmeden önce bir araya gelmişti Göbeklitepe’de! Avcı-toplayıcı insan toplulukları henüz kesin olarak aydınlatılamamış bir gerekçeyle bir araya gelmiş ve Göbeklitepe’de gün ışığına çıkartılan yapıtları ortaya koymuştu. Farklı şekilde ifade etmek gerekirse Göbeklitepe’de bu kadar insanı bir araya getiren yaşamsal bir gerekçe yoktu. Keza bir yönetsel otorite de!

    GÖBEKLİTEPE (10)


    Tıpkı Mısır piramitleri gibi Göbeklitepe’de ortaya konan boyları 7 metreye ağırlıkları 15-20 tona varabilen taş yapıların zamanın teknolojisi de göz önüne alınarak hayranlık uyandırması söz konusudur. Hatta, zaman zaman boy gösteren Danikenci fırsatçılığın bu ve benzeri yapıların Homo sapiens’in işi olamayacağından hareketle dünya dışı varlıklar kuramını harekete geçirdiklerine ve epeyce de alıcı bulduklarına de tanık olmuşluğumuz vardır. Bu gibi akımların insanlığa bir şeyler kazandırmadığı kesindir. Birilerinin cebinin doldurmuş olması ise güçlü olasılıktır.

    Günümüzde makineleşmeyle neredeyse bir insanın parmağını kımıldatarak yaptığı bu gibi işlerin 12 bin yıl önce çok sayıda insanın emeği ve ilkel düzenekler aracılığıyla başarıldığından kimse kuşku duymamalıdır. Çok insan uzun süre emek harcamıştır bu eserleri ortaya koyarken.

    GÖBEKLİTEPE DESTEKLİ TAŞLAR (7)

    Göbeklitepe’de mevcut tarih algısını kökünden değiştirecek eserler karşısında hayranlık duyulacaksa eğer o eserlerin ortaya konulması için gereken fiziksel etkinlikler kadar henüz yerleşme ve kentleşme deneyiminin uzağında olan insan topluluğunun örgütlülüğü irdelenmeyi ve övgüyü çok daha fazla hak eder.

    İşte bu nedenle yazının başlığında örgütlülüğe vurgu yapma gereği duydum!

    Çok gezenti sayılmasak da, özellikle kültür ve doğa ağırlıklı gezgin olma çabası içinde olduğumuzu vurgulamalıyız.

    Kırk dolayında ülke ve 100’ü aşkın yurt dışı kente ülkemizi eklediğimizde dağarcığımızın hiç de boş olmadığı söylenebilir.

    Hiç kuşkusuz her gezi heyecan vericidir!

    Ama, pek az gezide Göbeklitepe’deki heyecanı duyduğumuzu eklemeliyiz. Buna benzer heyecanı ürkü ve korkuyla karışık olarak bundan 3 yıl önce ziyaret etme fırsatı bulduğumuz Krakov yakınlarındaki Auschwitz-Birkenau Nazi toplama kampında duyumsamıştık.

    ÖLÜM KAPISI

    Auschwitz Toplama Kampı Girişi : ÖLÜM KAPISI

    Göbeklitepe heyecanı Nazi toplama kampındakini fazlasıyla aştı diyebiliriz.
    Göbeklitepe’de heyecanımıza coşku ve saygı eklendi!

    Göbeklitepe’de bundan 12 bin yıl önce sergilenen örgütlü birliktelik bu konuda günümüzde bile zaman zaman son derece başarısız örnekler veren Homo sapiens için gerçek bir hayranlık gerekçesi olmalıdır.

    Auschwitz insanlığın bittiği yerdi! Bir bakıma korku ve ürküyle bezeli heyecanımıza utanç eklenmişti.

    İnsanlığın başladığı yer olarak Göbeklitepe’de Anadolulu atalarımızın 12 bin yıl önce sergilediği bu olağanüstü başarı heyecanımıza övünç eklemesi bakımından anlamlı oldu!
    Göbeklitepe ören yeri ziyaretimiz bir bakıma 12 bin yıl önceki atalarımıza saygılarımızı sunma görevinin yerine törenine dönüştü.

    Göbeklitepe Şanlıurfa’nın 20 km kuzeybatısındaki 800 metrelik yükseltiye sahip bir tepe. Yükseltinin neredeyse olmadığı bölgede doğal olarak çevreye egemen bir coğrafik yapı.

    GÖBEKLİTEPEDEN GÖRÜNÜM (5)

    Göbeklitepe’den görünüm

    Göbeklitepe’deki kazı süreci burada çiftçilik yapan Şavak Yıldız’ın sabanına bir taşın takılmasıyla başlamış. Bölgedeki tarlalarda eksik olmayan taşlardan değilmiş bu. Çiftçinin ayağına takılan taş insanlık tarihinin çok önemli bir dönemine ışık tutmuş deyim yerindeyse.

     

    Şimdilik ortaya çıkartılmış dairesel yapıdaki buluntularda diğerlerine göre daha yüksek iki “T” biçimli steller karşılıklı konuşlandırılmış. Bu iki ana blok daha küçük “T” stellerle çevrelenmiş. Taş blokların üzerindeki kol ve el çizimleri bu yapıların insan tasviri olduğunu doğruluyor. Çoğunluğunun üzerinde turna, öküz, aslan, tilki, yılan, domuz başta olmak üzere hayvan kabartmaları yer alıyor. Pek çok kaynakta bu yapılardan oluşan dairesel yerleşke tapınak olarak adlandırılsa da kamusal yapı terimini tercih edenler de azınlıkta değil.

    Ağırlıklı olarak hayvan tasvirlerinin yer aldığı stellerin bazılarının üzerinde yer alan H harfine benzer kabartılar da dikkat çekiyor.

    GÖBEKLİTEPE (21)

    Yine kazı alanındaki buluntular arasında yer alan sıvı kabı izlenimi veren taş kaplar burada bira üretimi yapıldığını düşündürüyor. Bu doğruysa Göbeklitepe’yi tarihin en eski bira üretim alanı olarak da algılamak olası.

    GÖBEKLİTEPE HAVAN

    Zeminin terrazzo tipi yapısı buralarda sıvıların da kullanıldığı törenselliklerin yaşandığını düşündürüyor.

    GÖBEKLİTEPE ZEMİN

    Ören yerinde bulunan büyük taş halka bugün Şanlıurfa Müzesi’nde sergileniyor. Yapılış amacı ve işleviyle ilgili bilgi yok bu nesnenin.

    IMG_0725

    Göbeklitepe kazılarını uzun yıllar Alman Klaus Schmidt yönetmiş. Birkaç yıl önce beklenmedik şekilde ölümü sonrası bir karmaşa yaşansa da işler yeniden yoluna girmeye başlamış.

    gobeklitepe

    Bu arada, ören yeri düzenlemeleri de yol almış. Kazı alanının üzeri iklim etkilerinden olabildiğince korunması amacıyla kapatılmış. Girişe ziyaretçi bölümleri yapılmış. Burada böylelikle bir açık hava müzesi de oluşturulmuş.

    göbeklitepe panoramik

    TENTE (4)

     

    Daha fazla görsel için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1qkHD6th4grxczo-zwRT5BNpH2F3wc1do?ogsrc=32

  • Şanlıurfa’daki ikinci günümüz kent çevresinde geçecek. Böylelikle, Tektek Dağları çevresinde saat yönünün tersine bir daire çizerek kente geri dönmüş olacağız.

    Tek-Tek-Dağları-Milli-Parkı-Nerede-Nasıl-Gidilir-681x345

    İlk olarak güneye yöneliyoruz. Suriye sınırındaki Akçakale’ye varmadan doğuya dönüp Harran’a varıyoruz. Harran sözcük anlamı bakımından “yolların kavuştuğu yer” anlamına geliyor. Akatça’da ise Harranu “seyahat, kervan” anlamında kullanılmış. Her iki anlamı da Harran’ın İpek Yolu üzerindeki önemli işleviyle uyumlu. Asur Ticaret Kolonileri döneminde de Harran kervanların uğrak ve durak yeri olmuş. Kent surlarla çevrelenmiş. Kalenin Emevi Halifesi II. Mervan’ın yaptırdığı görkemli sarayın nüvesi olduğu biliniyor.

    HARRAN SURLARI

    Harran surları

     

    Harran’la ilgili Tekin Sönmez belgeseli

    Harran Höyüğü kazıları kentte MÖ VII. yy’da Halaf kültürünün egemen olduğunu koymuş ortaya.

    Kent, tarihin en eski üniversitesi olarak da kabul edilen Harran Üniversitesi’nin de kurulduğu yer olmasıyla ünlenmiş. Ünlü tıp ve matematik bilgini Sabit bin Kurra, dünyanın aya uzaklığını ilk olarak doğru hesaplayan El Battani, cebirin mucidi sayılan Cabir bin Hayyan burada ders veren ünlülerden bir kaçı. Harran’da kendisini göstermiş olan Urfa Felsefe Ekolü ile Harran Felsefe Ekolü’nün oluşmasında Yunan Felsefesi eserlerinin Latince’den Arapça’ya burada çevrilmiş olması önemli rol oynamış.
    Hz Ömer döneminde (MS 639) İslâm egemenliğine geçen Harran son Emevi Halifesi II. Mervan döneminde kısa bir süre başkent olarak da hizmet görmüş.

    EL BATTANİ

     

    cabirr-1

    Cabir bin Hayyan

    Türkiye toprakları içinde İslâm mimarisi ile yapılmış (MS 740-750) en eski cami olan Ulu Cami Harran’ın önde gelen bir başka tarihsel varlığıdır. 104×107 metre boyutlu bir alanı kaplayan Ulu Cami aynı anda 12 bin kişinin ibadetine olanak verecek büyüklüktedir. Halife II. Mervan dönemi eseri olan Ulu Cami değişik dönemlerde onarım görmüş olmakla birlikte Moğol istilasıyla büyük ölçüde yıkılmıştır.

    HARRAN ULU CAMİ GİRİŞİ

    Harran Ulu Camisi


    Gözlem amacıyla da kullanıldığı düşünülen minaresi kısmen de olsa ayaktadır. Ulu Cami’de arkeolojik kazı çalışmaları sürmektedir.

    HARRAN ULU CAMİSİ GÖZLEM KULESİ

    Harran Ulu Cami minaresi (Gözlem Kulesi)

     

    Harran’da kalıntılarına rastlanan bir diğer inanç da Ay Tanrısı’na inananlara ait Sin Tapınağı’dır. Ayın yanı sıra Zühre=Venüs=İştar yıldızına, Güneş’e ve başka gezegenlere de tapınılmış. Harran’daki gözlem kulesinin gök cisimlerine tapınçtan kaynaklanan bir gereksinim olması da güçlü olasılıktır. Bu inanç varlığını Hıristiyanlık ve Müslümanlık dönemlerinde de korumuş. Halife Mem’un döneminde karşı karşıya kaldıkları yoğun baskı karşısında Sin inancına mensup topluluklar SABÎ’liğe geçerek inançlarını koruma ve canlarını kurtarma yolunu seçmişler.

    sin inancı

    Bölge ikliminin gereklerine uygun şekilde kışın sıcak, yazın serin tutacak şekilde tasarlanmış olan Harran kümbet evleri de özgün biçemleriyle varlıklarını sürdürüyorlar. Konik külahları 30-40 tuğla dizisinden oluşuyor. Başkaca desteği olmadığı için dizideki bir tuğlanın çekilmesi külahın yıkılmasına yol açabilecek özellikte. Evini başına yıkmak deyişinin bu özellikten kaynaklandığını söyleyenler eksik değil. Bir grup kümbet ev Harran Kültür Evi olarak düzenlenmiş.

    IMG_0371

    Evin önündeki deve Harran’ın kervansaray geçmişine gönderme yapan bir görüntü oluşturuyor.

    DEVE
    Şanlıurfa’daki tarihsel ve kültürel kalıntılar Ortaçağ’ı solumanızı, duyumsamanızı sağlayacak türden. Harran’da rastladığımız işlemeli giysili kadınlar, igalleriyle boy gösteren erkekler bu kanıyı doğrulayan canlı örneklerdi!

    HAN EL BARUR KÖYLÜ
    Han el Barur kervansarayına giderken yol üstündeki mağaralara uğruyoruz. Cetvelle kesilmiş gibi düzgün görünümlü bu mağaralar yapılarda kullanılacak taş gereksiniminin karşılanması amacıyla insan eliyle oluşturulmuş. Bazda Mağaraları adıyla da anılan bu yapıların geçmişi XIII. yy’a dek uzanıyor. Harran Ulu Camisi’nin bu ocaklardan sağlanan taşla yapıldığı biliniyor.

    BAZDA MAĞARA GİRİŞİ (2)

    Bazda Mağaraları

     

    Bir sonraki durağımız olan Han el Bar’ur Kervansarayı Harran-Bağdat yolu üzerindeki önemli bir konaklama yeri. Geçmişi Eyyubilere dek giden bu yapı Anadolu Selçuklu mimarisi özellikleri taşıyor. 1219’da Hacı Hüsameddin Ali Bey tarafından yaptırıldığı yazıtındaki bilgilerden anlaşılıyor. Ba’rur “keçi gübresi” anlamına geliyor. Söylenceye bakılırsa kervansarayı yaptıran kişi başlangıçta hanı kuru üzümle doldurmuş ve konaklayanlara ikram etmiş. Geleceğe dönük olarak da kendisinden sonra geleceklerin hanı üzüm yerine keçi gübresiyle dolduracaklarını söylediğine inanılıyor. Moğol istilasıyla harap olan yapı yerli halk tarafından uzun yıllar boyunca ahır olarak kullanılmış. Yapıldığı yılları bilemiyoruz ama yakın zamanda hanın keçi gübresiyle doldurulması öngörüsü gerçekleşmiş diyebiliriz.

    HAN EL BARUR YAZITI (2)

     

    HAN EL BARUR DUVAR FİGÜRLERİ

    Han el Bar’ur iç duvarlarındaki insan figürleri

    Han el Bar’ur’a 13 kilometre uzaklıkta varlık tarihi geç Roma dönemine (MS 4-5 yy) tarihlenen Şuayıp Şehri’ne varıyoruz. Hz Şuayıp’ın adını taşıyan şehir Hz Musa’nın yaşamını geçirdiği kent olarak da önem taşır. Öne sürüldüğüne göre bir Mısırlının ölümüne yol açtığı savlanan Musa canını kurtarmak Mısır’dan buraya kaçar. Hz Şuayb’ın kızıyla evlenerek ona damat olur. Yaşamının bir bölümünü burada geçirir.
    Geçmişi MS 4-5. Yy’a tarihlenen bu kente adını veren Şuayıp “eski insan şehri” anlamına gelmektedir. Tipik Roma mimarisiyle yapılmış olan evlerin altında ana kayaya oyulmuş bir kiler yer alır.

    ŞUAYIP KÖYÜ HARABELER

    Şuayıp Şehri

    ŞUAYIP ŞEHRİ HARABELER (4)

    IMG_0461

    Şuayıp Şehri

    Kent kalıntıları oldukça harap durumdadır.

    Şuayıp şehrinin 18 kilometre uzağında yer alan Soğmatar antik kentinin geçmişi MS II. Yy’a tarihlenmektedir. Soğmatar’ın sözcük anlamı sulak sokaktır. Köyün adı da bu anlama uygundur. Yağmurlu! Abgar krallığı döneminde kentin ay ve gezegen tanrıları için tapınılan bir kült merkezi olduğu kabul gören görüştür.

    SOGMATER HÖYÜK (2)

    Soğmatar Höyüğü

    Ay tanrısı Sin’e tapınıldığı düşünülen mağara Osmanlı’nın son döneminde bölgede arkeolojik kazılar yapmış olan Fransa’nın Musul konsolosu Pognon adıyla da anılmaktadır. Soğmatar’da Pognon mağarası olarak da bilinen Sin Tapınağı duvarlarında yer alan yedi kabartının Part dönemi valilerini temsil ettiği sanılmaktadır.
    Köydeki bir kuyunun Musa’nın Şuayıp’ın kızıyla görüştüğü ve anlaştığı yer olması bakımından önem taşıdığı söylenir.

    SİN TAPINAĞI KABARTMALARI (2)

    Pognon Mağarası kabartmaları

    Buraya kadar gelmişken biraz daha zahmete katlanıp Kutsal Tepe’ye tırmanıyoruz. Tepede gördüklerimiz tırmanmamıza değdi dedirtecek türden. Tepede üzerlerinde kabartılar bulunan kaya mezarları ile tepe düzlüğünde zemine kazınmış Süryanice yazıtlar görülmelidir.

    SOGMATER TEPE KABARTMALARI (2)

    Kaya Mezarı kabartmaları

     

    SOGMATER SÜRYANİCE YAZIT

    Kutsal tepe’de Süryanice zemin kabartması

    Dairesel yolculuğumuzun son durağına doğru ilerliyoruz gün sonlanırken!
    Senemağar(a)’dayız. Beş-on haneli mezradaki tepe üzerine konuşlu ilk Hıristiyanlık dönemi eseri kesme taştan yapılma 3 katlı anıtsal yapının bir manastır ya da saray kalıntısı olduğu sanılmaktadır. Gezdiğimiz hemen her yerleşimde ilgilerini eksik etmeyen köy çocuklarının rehberliğinde kayaların içine gizlenmiş pek çok bölüm ve mağara benzeri yapı olduğunu keşfediyoruz. Yapıların ve bölümlerin her birinin köylülerce kullanılmakta olduğunu görüyoruz.

    SENEMAĞAR KİLİSE (4)

    Senemağar Manastırı

     

     

     

    Soğmatar’a egemen olan pagan etkisine karşılık buranın Süryani merkezi olduğunu düşündüren bulgular baskındır.
    Köyden ayrılırken yola doğru olan düzlükte bir kuyu çekiyor dikkatimizi. Dörtgen biçimli kuyunun duvarlarından birisinin kare şekilli kutucuklarla bezeli olduğunu fark ediyoruz. Burası da yukarıdaki yapının bazı bölümleri gibi güvercinlerce mesken tutulmuş.

    SENEMAĞAR KUYU

    Nişli kuyu

    Bölgeye ilişkin gezi rehberlerinde yer almayan Senem Mağara’yı keşfetmiş olmanın coşkusuyla ayrılıyoruz buradan…

    Senemağar’dan batıya ilerleyerek Tektek Dağları Milli Parkı’ndaki turumuzu başladığımız yerde, Şanlıurfa’da bitirmiş oluyoruz.

    Tektek Dağları Milli Parkı tarihsel ve kültürel yapıların yanı sıra özgün fauna ve florasıyla da dikkati çekiyor. Yöreye özgü türler barındıran milli park bu yönüyle de paha biçilmez değer taşıyor.

    ŞUAYIP ŞEHRİ ÇİÇEK

    fauna2

    fauna

  •  

    şanlıurfa kimlik son

    turkiye_sanliurfa_harita

     

    Şanlıurfa’yı keşfetmeye Balıklıgöl’den başlıyoruz. Peygamberler kenti olarak da adlandırılan Şanlıurfa’da kutsal mekân ve mabet sayısı oldukça fazla. Tarih boyunca kentte farklı dinlerin yanı sıra aynı dinin mezhepleri yaşam alanı bulmuş. Eyüp, İdris ve Şuayip peygamberlerin yanı sıra; semavi dinlerin önemli kişiliği İbrahim peygamber de Urfa’da yaşamıştır. Bu bakımdan Şanlıurfa’yı kültürel harman yerine benzetmek hata olmaz.

     

    Balıklıgöl

     

    Tekin Sönmez’in Balıklıgöl belgeseli

    Hz İbrahim’in eşi Sara kısır olduğu için cariyesi Hacer’den evlat sahibi olur. Hacer’den doğma İsmail ise Arap ulusunun atası sayılır. Sonradan Allah’ın mucizesiyle eşi Sara’dan doğacak olan İshak ise Yahudi ulusunun atası olacaktır.

    Allah, İbrahim’in inancını sınamak için oğlu İshak’ı kurban etmesini ister. (Kimi kaynaklar İsmail’in kurbanlık olduğunu yazar) İkilemsiz bu isteği yerine getirmek üzereyken Allah kurbanlık koç göndererek oğlunun canının bağışlamış olur.
    Balıklıgöl adında göl sözcüğünü taşısa da içinde sazan balıklarının bolca olduğu büyükçe bir havuza daha çok benziyor. Haleplibahçe tarafından Balıklıgöl’e girerken solunuzda çan kulesiyle kendini gösteren geçmişin Meryem Ana Kilisesi, günümüzün Döşeme camisi yer alıyor. MS 504’te Rahip Urbisyus tarafından yaptırılan Meryem Ana Kilisesi XIX. yy başında Abbasi halifesi Memun döneminde cami ve medreseye dönüştürülmüş. Kente egemen olan güçlerin değişimine koşut olarak mabetlerin de dönüştürülmesi sıkça söz konusu olmuş Şanlıurfa’da.

    BALIKLIGÖL ÇAN KULESİ3

    Meryem Ana Kilisesi (Döşeme Camisi) çan kulesi

    Geçmişin Meryem Ana Kilisesi’ni günümüzün Döşeme Camisi’ni geçtikten sonra Balıklıgöl solumuzda beliriyor. Kutsal Mendil’in de uzunca süre burada saklandığı bilinir. Kilise Abbasi halifesi Me’mun döneminde camiye dönüştürülmüştür.
    Göl balık kaynıyor dense yeridir. İnsanlarca beslenmeye alıştıklarından olsa gerek becerebilseler üzerinize atlayacak gibiler. Balıklıgöl Halil Ür-Rahman adıyla da anılıyor. Nemrud bin Kenan’ın ilahlığını kabul etmeyen ve kendi aklıyla rabbini bulan Hz İbrahim (MÖ 2000) Nemrud ve ahalisinin tapındığı putları kırınca ateşe atılmasına karar verilir. Hz İbrahim ateşe atılmak üzereyken bir mucize gerçekleşir ve ateş suya, odunlar da balıklara dönüşür. Gölün balıkları kutsal varlıklardır ve tutulmaları, yenmeleri kesinlikle yasaktır.

    BALIKLI GÖL1

    Sağ tarafta ise görece küçük bir başka göl/havuz var. Hz İbrahim ateşe atılacakken Nemrud’un kızı Hz İbrahim’e iman ettiğini açıklayınca babasınca ateşe atılır. Zeliha’nın yanarak can verdiği yerde gözyaşlarından bir göl oluşur. Aynzeliha (Zeliha gölü ya da pınarı) o gün bugündür buradadır.

    BALIKLI GÖL HAVUZ

    Ayn Zeliha

    Balıklıgöl’ün karşı tarafında Rızvaniye Camisi çarpıyor gözümüze. 1736’da Rakka Valisi Rıdvan Paşa tarafından yaptırılmış ve onun adı verilmiş bu camiye. Camiyle birlikte medrese de komşuluğundadır.

    Rızvaniye Camisi

    Ayn Zeliha gölünün önündeki küçük meydanda Halil İbrahim Sofrası’nın Topkapı Sarayı’nda sergilenen gereçlerinin betimlendiği bir anıt çekiyor dikkatimizi.

    IMG_0211

    Halil İbrahim Sofrası

    Ayn Zeliha ve Balıklıgöl’ü geride bırakıp ilerlediğimizde bir başka mabede varıyoruz. Geniş bir alanı kaplayan mabedi külliye olarak da nitelemek olası. Külliye’de Hz İbrahim’in dünyaya geldiğine inanılan bir de mağara var. Günümüzde burası Mevlidi Halil Camisi olarak bilinse de tarih boyunca farklı amaçlarla kullanılmış olduğunu unutmamak gerekiyor.

    Hz İbrahim’in doğduğuna inanılan mağara

    İlk olarak Helenistik dönemde Seleukoslar tarafından putperest tapınağı olarak yapılmış. Daha sonra Yahudilerin havra olarak kullandığı bir başka yapı bunun yerini almış. MS 150’de ilk Hıristiyanlık döneminde ise Hıristiyanlar Kilisesi yapılmış. Bizanslılar ise Urfa Ayasofyası’nı ibadete açmışlar aynı yerde. Son olarak Osmanlı döneminde 1523’te yapı camiye dönüştürülmüş. Yazının başındaki kültürel/dinsel harman yeri nitelemesine fazlasıyla uyan bir geçmiş değil mi?

     

    Mevlidi Halil Camisi

    Balıklıgöl Urfa Kalesi’ne de oldukça yakın yerleşimli. Kale tüm görkemiyle varlığını sürdürürken çifte sütun kale manzarasını tamamlıyor. Kalenin MÖ 10.000 yıla tarihlenen Neolitik bir alan üzerinde kurulduğu biliniyor. Kaleye ilişkin ilk kayıtlar XI. Yüzyıla aitse de kalenin IX. yy’da Abbasiler döneminde yapıldığı en kabul gören görüştür. Kalede yer alan Korint başlı çifte sütunun ise Edessa Kralı IX. Manu döneminde (MS 240-240) yükselmiş olduğu düşünülüyor.

    URFA KALESİ1

    Urfa Kalesi

    Kaledeki Çifte Sütun Hz İbrahim’in ateşe atılması amaçlı mancınık söylencesine de konu edilmiş. Ayrıca, buradaki Süryanice yazıtta

    “Ben, askeri komutan, BARŞAMAŞ’ın (GÜNEŞ) oğlu AFTUHA! Bu sütunu ve üzerindeki heykeli veliaht Prens MANU annesi, kral MANU (Büyük Abgar) eşi, hanımefendim, velinimetim kraliçe ŞALMETH (Selime) için yaptım!” yazmaktadır.

    Çifte Sütun

    Balıklıgöl yerleşkesini geride bırakarak Urfa sokaklarındaki yürüyüşümüzü sürdürüyoruz.

    URFA SOKAK

     

    İlk durağımız Selahaddin Eyyubi Camisi! 1993’te camiye dönüştürülen yapı ilk olarak MS 457’de Aziz Johannes Prodromos (Vaftizci Yahya) Kilisesi olarak yapılmış. 1849-51’de ise aynı yerde bu kez Ermeni Surp Astezan Kilisesi inşa edilmiş. Yapı taş işçiliğinin inceliklerini yansıtan görünümde.

    EYYUBİ CAMİSİ GİRİŞİ

    Geçmişin Vaftizci Yahya Kilisesi günümüzün Selahaddin Eyyubi Camisi

     

    Biraz ötede Fırfırlı Cami’yi görüyoruz. On iki Havari Kilisesi olarak yapılmış olan kesme taştan bu yapının 1956’da camiye dönüştürüldüğü biliniyor. Osmanlı döneminde caminin rüzgâr gülüyle donatılmış olması adının bu şekilde anılmasına neden olmuş. Van’daki Varak Manastırı’nda bulunan Varak Haçı’nın 1092’de buraya getirilerek korunduğu bilinmektedir.

    IMG_0246

    Fırfırlı Cami 

    Fırfırlı Cami içi

     

    Urfa’nın dar sokaklarındaki yolculuğumuz sürüyor. Turizmin gelişmesiyle birlikte Urfa sokaklarındaki eski yapılar ilgi görür olmuş. Pek çoğu bakım ve onarımdan geçirilmiş. Otantik mekânlar olarak ziyaretçileri ağırlamaya başlamış. Bir yandan ekonomik getiri sağlanırken diğer yandan da kültürel ve tarihsel varlıkların yaşam bulması sağlanmış.

    Urfa Sokakları

    Urfa Konakları

     

    Günümüzde Kaymakam Behramzade Nusret Bey adıyla okul olarak hizmet vermekte olan Aziz Paulos ve Petrus Katedrali 1919-21 yıllarında Ermeni Yetimhanesi olarak kullanılmış.

    nusret bey

    nusret bey

    Sokak turumuzun yolu Urfa Ulu Camisi’nden de geçiyor. Ulu Cami de gerçekte eski bir kilise. Yapım zamanı kesin olarak bilinmemekle birlikte 1170-75 yıllarına tarihlenmekte ve Zengiler tarafından yaptırıldığı kabul edilmektedir. Sütunlarda kullanılan kırmızı mermerler nedeniyle Kızıl Kilise olarak adlandırılmıştır. Çapraz tonozlarla örülü 14 kemerle avluya açılan camide bu yöntem Anadolu’da ilk kez Urfa Ulu Cami’de uygulanmıştır. Halk arasındaki inanışa göre, Hz İsa’nın kral Abgar’a gönderdiği Kutsal Mendil avludaki kuyuya bırakılmıştır.

    IMG_0282

    Cumhuriyet döneminde ise çan kulesi saat kulesine dönüştürülmüştür.

    IMG_0285

    Ulu Cami

     

    KUTSAL MENDİL

    Günü Urfa Çarşısı ile Gümrük Hanı’nda bitiriyoruz. Kervan yollarının önemli durak noktası olan Urfa çarşısı ekonomik ve toplumsal yaşamın önemli mekânlarından birisi olagelmiş. Kapalı alan bakımından Urfa Çarşısı Osmanlı döneminde Edirne’den sonra ikinci sırayı almaktaymış. Yöresel kahve mırranın tadına bakılabilir burada. Ancak, mırra fincanını boşaldıktan sonra masaya bırakırsanız saygısızlık yapmış olduğunuz düşünülür ve bunun karşılığında garsona bahşiş bırakmaya zorlanabileceğinizi unutmamalısınız!

    GÜMRÜK HANI1

    GÜMRÜK HANI

    Gümrük Hanı

    Osmanlı döneminde toplumsal ve ekonomik yaşamın kalbi olan çarşıların bu özelliğinden bir şey yitirmemiş olduğunu Urfa çarşısının hareketliliğinden de anlamak mümkün.

     

  • Diyarbakır, Göbeklitepe hedefli Şanlıurfa gezimizin başlangıç ve bitiş noktası olmanın ötesinde anlam taşıyor.

    Çoğu gezi gibi sabaha karşı başlayan serüvenimiz Diyarbakır’da soluklanmayı kaçınılmaz kılıyor.

    Tarihte Amed ve kente yerleşen Bekr Arap aşiretine gönderme olarak Diyarbekir adlarıyla da anılan kent Cumhuriyet döneminde Diyarbakır adını almış. Bu adın babası da Atatürk olmuş. Tarihteki adların bir etnisiteye gönderme olacağı varsayımıyla bölgedeki bakır varlığını göz önüne alarak bakır diyarı anlamında Diyarbakır adını vermiş kente.

    DİYARBAKIR ATA KABARTMA1

    Tarihsel Hasan Paşa Hanı’ndaki yöresel kahvaltıyla kendimize geliyoruz. 1572’de yapılmış olduğu bilinen han banisi Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlunun adını taşıyor. Restore edilerek kullanıma açılmış. Kafe ve lokanta gibi işletmelerin ağırlıkta olduğu han ortasında yer alan şadırvanla birlikte tarih solumanızı sağlıyor. Üç katlı ve dikdörtgen planlı.

    DİYARBAKIR HAN İÇİ

    DİYARBAKIR HAN İÇİ1

    Hasan Paşa Hanı

    Şanlıurfa’ya yol almadan önce Diyarbakır sokaklarında kısa bir yürüyüşle kentteki tek ziyaret noktamız olan Ulu Cami’ye ulaşıyoruz.

    Her bir kenarı 75 metre olan karesel alanı kaplayan Ulu Cami etkileyici bir görünüme sahip.

    Doğu girişindeki Aslan-Boğa mücadelesini betimleyen kabartılar gözden kaçacak gibi değil.

    DİYARBAKIR ULUCAMİ GİRİŞİ ASLAN-BOĞA

    Günümüzün camisi başlangıçta kilise olarak yapılmış. Yapım tarihi tam olarak bilinememekle birlikte Müslümanların Diyarbakır’a egemen oldukları 639 yılında Mar Toma Kilisesi olan bu yapı camiye dönüştürülmüş.
    1091’de Selçuklu sultanı Melikşah zamanında kapsamlı bir bakım, onarım geçiren yapı Müslümanlarca 5. Haremi Şerif (Kutsal Mabed) (Kâbe, Mescidi Nebevi, El Aksa Camisi, Şam Emevi Camisi) olarak kabul ediliyor.
    Diyarbakır Ulu Cami Şam’daki Emevi Camisi’nin yansıması olarak da kabul edilen bir yapı.
    İslâm’ın 4 ana mezhebi olan Sünni, Şafii, Maliki ve Hanbeli’ler için bölümler düzenlenmiş.
    Evliya Çelebi’ye göre Ulu Cami Hz Musa zamanında yükselmiş bir yapıdır. Farklı kaynaklar da bu kanıyı doğrulamaktadır. Bölgede bolca bulunan taşlardan kesme tekniği ile yapılmıştır.
    Avluda ünlü İslâm bilgini El Cezeri’nin yaptığı düşünülen güneş saati bulunmaktadır.
    Mesudiye ve Zincirli Medreseleri de Ulu Cami külliyatının parçalarıdır.

    ULUCAMİ GÜNEŞ SAATİ

    Caminin içine girdiğinizde kiliseden dönüştürmenin farkına daha iyi varabiliyorsunuz. Ayrıca, saf tutanların ilk sırasında olmanın daha fazla sevap kazandıracağından hareketle kiliseden dönüştürme uzunca bir ilk sıra kazandırma bakımından avantaj sağlamış denebilir.

    ULUCAMİ İÇİ

    ULUCAMİ İÇİ1

    ULUCAMİİÇİ2

    Avlunun orta yerine camilerin vazgeçilmezi olan görkemli bir şadırvan eklenmiş.
    ULUCAMİ İÇİ ŞADIRVAN

    Minarenin yer aldığı kare biçimli yapının da kilise çan kulesinden dönüştürme olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyor.

    ULICAMİ MİNARE

     

    Özellikle revakları Şam Emevi Camisi’ni çağrıştırıyor.

    ULUCAMİ REVAKLAR
    Batı tarafındaki revakların önünde yer alan Korint sütun başları taş işçiliğinin inceliklerini yansıtıyor. Üst kattaki sütunların ise her biri farklı biçemle işlenmiş. Sol baştaki sütundaki svastika işlemeleri farklı biçemlerden birisi olarak dikkatimizi çekiyor.

    ULUCAMİ SVASTİKALI SÜTUN

    svastika son

    Girdiğimiz kapı olan Doğu kapısından çıkmadan önce dikkatle bakıldığında görülen yılan biçemli demir yer alıyor. Anlatıya göre namaz kılmakta olan bir kişiye yaklaşan bir yılan Allah tarafından demire dönüştürülmüş. O gün bugündür buradaymış demir yılan!

    ULUCAMİ DEMİR YILAN

    Sur ilçesine adını veren Diyarbakır Surları boyunca ilerledikten sonra Şanlıurfa’ya doğru yola koyuluyoruz.

    DİYARBAKIR SUR1

  • Bir önceki hafta sonunu Diyarbakır yoluyla gittiğimiz Şanlıurfa’da geçirdik. Benim için yurdun bu bölgesine 40 yıl sonra bir kez daha ayak basma anlamı taşıdı bu ziyaret.
    Kırk yıl önce tıbbiye 2. Sınıf öğrencisi olarak rahmetli babamın iş gezisine eşlik etmiştim. Tam da bu günlerde! 12 Eylül 1980’in hemen ertesinde kentlerin giriş ve çıkışlarındaki yoğun güvenlik önlemleri kalmış aklımda o günlerden.

    Diyarbakır ve Urfa’nın 40 yıl öncesiyle bugününü karşılaştırmam için belleğimde kalanların yetersiz olduğunu söylemeliyim. Ama, yine de bölge kent ve ilçelerinde büyüme patlaması olduğunu; insan ve taşıt sayısının geometrik büyüme gösterdiğini söylemem gerekir.

    Ana hedefin Göbeklitepe olduğu, ama onun dışında seçilmiş yerlerin de ziyaret edildiği bir kültür turu yaptık.

    Şanlıurfa’nın nüfus ve görsel öğeler bakımından bölgenin önde gelen kenti Diyarbakır’ı yakalamış olduğunu görmek şaşırtıcı oldu. GAP etkisiyle açıklanabilecek bir durum olduğunu saptamak hata olmaz.

    Gerçekten de, Harran ovası Atatürk barajının sağladığı suyla çehre değiştirmiş. Tarımsal ve hayvansal üretimin varlığını sürdürüyor oluşu sevindirici.

    Bölgenin kimi kentlerinde bundan birkaç yıl önce yaşanan hendekli, bomba tuzaklı terörden iz bile kalmadığını görmek de bir o kadar iç ferahlatıcıydı. Devlet kararlı olursa, teröre karşı mücadele verirse vatandaşın devletin safında yer alacağından kuşku duyulmamalı!

    Canlı ve hareketli kentler, yerleşimler gördük bölgede.

    İnsanların yardımsever ve içten davranışlarını unutmak olanaksız!
    Çok sayıda köy ve mezrada gözlerimizin önüne serilen yokluk, yoksunluk ve yoksulluk manzaraları ise gezimizin yürek burkan kareleri olarak işlendi belleklerimize.

     

    ÇOCUKLAR

    Güneydoğu’da objektiflerimizin görmezden gelemediği yoksul, yoksun ve acınacak durumdaki çocuk manzaraları. Çocuklar geleceğimizse geleceğimiz pek parlak görünmüyor!

    ÇANAK

    Şanlıurfa çatıları! Çanak antenlerin çokluğu ortak yaşam kültürü eksikliğinin yanı sıra izlemekle yetinen toplum oluşumuzun belgesi gibi

    Ülkede ve bölgede devletin üzerine düşen yapılmayı bekleyen çokça görev olduğuna kuşku yok!
    Hava ulaşımının gelişmiş olması bölgeye erişimi de kolaylaştırmış. Hafta sonuna eklenen bir gün yörede hatırı sayılır bir kültür gezisi yapmayı olanaklı kılıyor.
    Kimi olumsuzlukları görmezden gelerek; bölgedeki kültürel ve tarihsel varlıklara yönelik korumacı ve ortaya çıkartıcı yaklaşımların varlığı da hoşnutluk yaratan bir başka olumlu durum.
    Henüz tamamlanmış olan Şanlıurfa Müzesi de yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük ve sergilenen eser sayısı bakımından 5. müzesi olarak görkemli görünümüyle boy gösteriyor. Müzenin sergilenecek eserlere göre yapılmış ve hizmete açılmış olması da göz ardı edilmemesi gereken bir başka özelliği.

    URFA MÜZESİ (2)

    URFA MÜZESİ (3)

     

    URFA MÜZESİ (4)

     

    Şanlıurfa Müzesi cam sanatıyla süslenmiş

    Yakınındaki Haleplibahçe Mozaik Müzesi de kentin mozaik varlığının korunması bakımından önemli işlev görüyor ve övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

    IMG_0814

    Haleplibahçe Mozaik Müzesi

    Bir çift söz de insanlarımıza gelsin!

    Daha çok da aydınlarımızın payına düşsün bu son sözler!
    Aydınlarımıza ya da kendisini öyle sayanlara önemli görevler düşüyor içinde bulunduğumuz dönemde de!
    Buraları gezip, görmeden bir nebze olsun tanımadan aydın olunamayacağı ya da aydın olma sorumluluğunun yerine getirilemeyeceği iyi bilinsin!
    Yöre insanının içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum görülmeli!

    Bölge halkının bu kapsamdaki sorunlarının yaklaşık 40 yıldır sürdürülen ve bir seçenekmiş gibi sunulan etnikçilikle çözüme kavuşturulamayacağı anlaşılmalı! Sosyal-kültürel yaldızlarla bezeli etnikçi-bölücü anlayışların son kullanım zamanının geldiği aydınlarımızca da görülmeli! Görülmeli ki, araya mesafe konulmalı! Bu mesafe konulmalı ki söz konusu siyaset kazdığı hendekte, tuzakladığı bombada ve ürettiği kan gölünde soluksuz kalsın!

    Yöre insanı yoksul, yoksun ve kimi zaman da çaresiz! Ama, buna karşın yöre insanının Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden temel ilkelerle zerrece sorunu yok!
    Bir başka önemli nokta var ki; üzücü ve bir o kadar düşündürücü!
    Yörede feodal ilişki silsilesi varlığını sürdürüyor! Çağımıza yakışmayan bu duruma son verilmesi ivedilikle gerekli! Buna son verildiği gün bölgede sol maskeyle varlık gösteren etnikçi/bölücü anlayışın köküne kibrit suyu ekilmiş olacak!

    Göbeklitepe-Şanlıurfa ve Mozaik Müzesi’ne ilişkin daha fazla görsel için :

    https://drive.google.com/drive/folders/1qkHD6th4grxczo-zwRT5BNpH2F3wc1do?ogsrc=32

  • Zaman zaman yılın günlerindeki önemli olayları gözden geçiririm. Bilgisayarın güncel yaşamdaki yeri sağlamlaştıkça bunu yapmak da kolaylaşıyor. 12 Ekim başlığı altında sayısız olay, doğum, ölüm yer alsa da dişe dokunur bir olaydan söz edilemezdi.

    Elbette düne kadar!

    Beni var eden ülkemdir, ulusumdur diyen biriyimdir. Bir bakıma ülkeme ve milletime borçlu olduğumu sıkça anımsatırım kendime. Büyük çoğunlukla da onur ve gurur gerekçesidir benim için bu topraklarda yaşamak!

    Pek az da olsa başımızın öne eğildiği günler eksik değildir.

    Dün bir kaç aydır sahnelenen tiyatro gösterisinin kapanış günüydü. Rahip kisveli bir ABD’li “Bağımsız Türk yargısı(!)” karşısındaydı. Tutuklu kaldığı süreyi boşa çıkartmayacak bir cezayla sonlandırılan dava dünü “Amerikan emperyalizmi için zafer, Türkiye Cumhuriyeti için utanç günü”ne dönüştürmüş oldu.

    Amerikan ajanı, PKK destekçisi ve FETÖ bağlantılı savları dün yerle bir oldu.

    Başından bu yana Brunson davasının Türkiye’yi yönetenlerce bir siyasi koza dönüştürülme olasılığı seslendirilmekteydi. Hatta, son zamanlarda al papazı, ver papazı türünden kaba söylemlere konu edilmişti birlikte! Ver papazı bölümü gerçekleşti, al papazı söz konusu olamadı.

    PAPAZ KAÇTI!

    papaz-770x470

    Dünyada örnekleri bulunabilecek bu türden karşılıklı restleşmeler bir yana; bir yabancı ülke vatandaşı bu türden bir restleşmeye konu ediliyorsa ve doğal olarak ülkenin yargısı bu restleşmede sıradan bir rolle uygulayıcı olabiliyorsa olağanüstü özenli olunması gerekirdi. Başka deyişle, yitirilmesi olasılığının olmadığı görüldükten sonra böylesi bir serüvene girilmeliydi. Dün gelinen noktada işler yüze göze bulaştırılmıştır demek kaçınılmaz.

    “Bağımsız Türk Yargısı(!)”nın saygınlığını yitirmesinin kaçınılmaz olacağı öngörülerek tiyatronun tanıklar aracılığıyla sonlandırılması tercih edilmiş. Göz yaşartıcı bir duyarlılık gibi görünse de acemice ve belki de sanılanın tersine çok daha saygınlık yitirtici cin fikirliliktir tanıklar yoluyla bu davayı idare etme isteği.

    Bir an için kendinizi Türkiye dışındaki bir ülkenin vatandaşı yerine koyun!

    Bu akıl almaz tiyatro oyunun sonunda Türkiye’ye güveniniz ve saygınız kalır mı? Yanıtınız evetse yazının bundan sonraki bölümlerini okumasanız da olur!

    Rahip Brunson konusunda çok değil haftalar önce yeri göğü inletenlerin topu Bağımsız Türk Yargısı’na atmaları ve işin içinden sıyrılma çabaları trajikomiktir.

    Son zamanlarda ülkemizi yönetenlerin itibar arayışında han, hamam, saray, uçak gibi sıradan nesnelerden medet umuyor oluşuna alışmış durumdayız. Dışarıdan bakan aklı başında biri bu gibi itibar arayışlarına gülümsemekle yetinir. Hatta, budalalığın vardığı nokta karşısında şaşırmaktan da alıkoyamaz kendisini.

    Oysa, itibar dediğimiz şey özellikle ülkeler ve uluslar için kolay kazanılmaz. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi itibar kazanmanız için topraklarınızın her karışını kanla sulamanız bile gerekebilir.

    Elbette, her zaman kan dökmek gerekmez itibar kazanımı için! İnsani gelişmişlik göstergeleriniz, ekonomik durumunuz, üretiminiz ve elbette bunlara eklenen yargınızın durumu itibar ölçütü olarak karşınıza dikilir.

    Rahip Brunson’un serbest kalması ve uydurma bir sözde cezayla işin kapatılması işinde figüran konumunda tanık sıfatlı 4 insan müsveddesinin adlarını tek tek anmaya gerek yok! Ama, bağımsız Türk yargısı bu dört yalancı tanıkla ilgili işlem yapacak mı? Merak etmeden duramıyor insan!

    12 Ekim Bağımsız Türk Yargısı’nın dünkü kararıyla öksüz kalmaktan kurtuldu!

    Böylelikle ABD zafere erişirken, bize düşen utanç oldu!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuyruğuna teneke bağlandı! Kımıldadıkça gürültü çıkarıp utancımızı anımsatsın diye!

    Rezilliğin resmini Abidin Dino bile bundan iyi çizemezdi…

    Önümüzdeki günlerin başat gündemi İş Bankası hisseleri olacaktır. Yanı sıra siyasetçiler arası ağız kavgası da her zaman olduğu gibi eksik edilmeyecektir.

  •  

    Şiddetin toplamda yükseliş gösterdiği, dolayısı ile bileşik kaplar yasası gereğince sağlık ortamını da etkisi altına aldığı açıklaması ilk bakışta doyurucu görünebilir!

    Başta hekimler olmak üzere her kesimden sağlık çalışanına yönelen şiddetin basına yansıyanları göldeki damlaya eşdeğerdir. Bir hekimi daha sonsuzluğa uğurladığımız şu sıralarda bu konuya farklı yaklaşma gereği ortadadır.

    Nedene değil de sonuca yönelmekte olduğumuz görülüyor. Örneğin, sağlıkta şiddet olgularına yönelik yasal düzenleme ve şiddet uygulayana yönelik özel ceza istekleri gündemde kendisine yer buluyor. Diğer yandan, sağlık kuruluşlarında güvenlik önlemlerinin artırılması doğrultusundaki istekler de son günlerin ilgi gören çözüm önerileri arasında yer alıyor. Bu seçeneklerin gerçekleşmesi doğrultusunda da çaba gösterilmelidir.

    Buraya takılıp gerçek nedenleri göz ardı etmemek gerekir.

    1. Ülkemiz sağlık kurumları AKP iktidarının kendisine oy deposu yaptığı sağlık uygulamaları sonucu kalabalıklaşmıştır. Bu kalabalıklaşma da ortamdaki işyükünün çığ gibi büyümesi anlamına gelmiştir.
    2. Hekimlerin emeklerinin karşılığının performansa bağlanması işyükünü çeken hekimlerin bu durumu kabullenmesi sonucunu doğurmuştur. Kuyruğunu kovalayıp bir türlü yakalayamayan kedi örneğince hekimler ve sağlık çalışanları karşılarında dağlarca biriken işyükünü tüketememe gibi bir kısır döngüye girmişlerdir.
    3. Ayrıca, iktidarın hekimleri ve sağlık çalışanlarını hedef gösteren uygulama ve söylemlerinin de etkisiyle şiddetin patlaması kaçınılmaz olmuştur. İktidar cahil, yoksul ve yoksun kitleleri geliştirme, gönence kavuşturma yerine dipte birleştirmeyi yeğlemiş ve onların gururunu okşama yolunu seçmiştir.

    Konuyla ilgisiz görünen bir başka ayrıntıdan daha söz etmekte yarar var!

    Türkiye’de akademik yükseltmelerle ilgili kuralların değiştirilmesiyle doçentlik sınavı kaldırılarak akademik konuma gelmek dosya hazırlamaya indirgenmiştir. Artık geçmişte kalan sınavlı uygulamanın da hiç kuşkusuz hem kapsam hem de yöntem bakımından eleştirilecek yönleri vardı. Ancak, yerine getirilen yöntemin (daha doğrusu yöntemsizliğin) daha da kötü olduğu kesindir. Bu alanda yarattığı en önemli olumsuzluk DEĞERSİZLEŞTİRME olmuştur. Geçmişte akademinin yakınından geçmeyi aklından geçiremeyecekler siyasi iktidarın dümen suyunda olma ölçütünü tamamlayarak bu alanda yer kaplamaya başlayacaklardır. Hemen şimdi değilse de uzak olmayan gelecekte bu durumun yaratacağı olumsuzluk SIRADANLAŞMA olacaktır.

    Çok kolay erişim, değersizleştirme ve sıradanlaşma güncel sağlık ortamının önde gelen sorunlarıdır.

    AKP iktidarının aklı ve bilimi; bu alanla ilgili kimseleri ve kurumları aşağılama eylemi bilinçlidir. Toplumu geliştirme, düzeyini yükseltme gibi zor ve zahmetli işler zaman aldığı gibi sonuçta ortaya çıkan insan kaynağının biat etmeyi aklından geçirmeyen özgür insanlar olması kaçınılmazdır.

    HALKÇILIK değil ama HALK AVCILIĞI amaç olunca Türkiye’de yaşananlara şaşırmamak gerekiyor.

    Türkiye genelinde ama özellikle de sağlık ortamında şiddetin sanılandan daha köklü nedenleri olduğu ortadadır.

    Hekimliğin değişmez ilkesidir!

    Tanı yanlışsa, tedavinin sonuç vermesi rastlantıya kalır! Bu önemli soruna hekimce yaklaşmak önemlidir! Tersi durumda havanda su dövüleceği gibi çözüme yaklaşmak söz konusu olamayacaktır!

    Sağlık ortamındaki çarpıklıkların ürettiği şiddet kurbanı meslektaşlarımız Ersin ARSLAN, Kâmil FURTUN ve son olarak İstanbul’da uğradığı saldırı sonucu aramızdan ayrılan Fikret HACIOSMAN’a ve şiddetin her türüyle karşılaşmış adlarını anamadığımız sayısız meslektaşımıza borcumuzu bu soruna doğru yaklaşarak ve çözüm üreterek biraz olsun ödeyebiliriz düşüncesindeyim!

    Yüce anılarına saygıyla…

    ŞEHİT DOKTORLAR