DOĞU BERLİN

Birkaç günlüğüne tek Almanya’nın başkenti Berlin’deyiz. Almanya federal bir ülke. Eyaletlerden oluşuyor. Berlin’in de tıpkı ABD’nin başkenti DC gibi özgün bir statüsü var. Bin kilometrekareye yayılan Berlin 750 yıllık geçmişiyle görmüş, geçirmiş bir kent! Özellikle son 100 yılda Berlin’in payına düşen yaşanmışlıklar ciltlere sığmaz!
Kentin adı bataklık anlamına gelen “Berl” kökünden türeme. Berlin Havel ve Spree ırmakları arasında kalan bataklık ve kumul alana kurulmuş. Kentte dolaşırken renkli borular göreceksiniz kimi zaman yolun karşısına geçmek için havadan ilerleyen. İşte bunlar, kentin oturduğu bataklık alandaki suyu uzaklaştırma ve yapıları sağlıklı zemine oturtma amaçlı bir tür drenaj sisteminin uzantılarıdır.

Kentte ayı imgesine sıkça rastlayacaksınız. Film festivaliyle de ünlü Berlin’de büyük ödül Altın Ayı’dır! Ayının izi sürüldüğünde kentteki Slav egemenliğine son veren Ayı Albrecht’in adına rastlanır. XIII. yüzyıl başındaki bu olay yüzyıllar öncesinde gerçekleşmiş Alman üstünlüğüyle örtüşen önemli bir dönüm noktası sayılır.

Kentin Berlin ve şimdiki müzeler adasının güneyindeki Kölln balıkçı köyüyle başlayan serüveni, zaman içinde Berlin adı altında tekleşmiş ve Kölln adı kayıtlarda yalnızca tarihsel bir bilgi olarak kalmıştır.
Ayı Albrecht’in Slav aşiretlerini yenmesiyle başlayan Alman soylu gelişim sırasıyla Hansa Birliği, irili ufaklı kent devletçikleri, Prusya ve Alman imparatorluklarıyla sürmüş. 1871 bu devletçiklerin birleşmesi ve Alman birliğinin sağlanması bakımından önemli bir tarih olmuş. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gurur ve onur kırıklığı ortamında doğan Weimar Cumhuriyeti komünistleri biçince, onbaşı Hitler dünyanın başka pek çok ülkesinde örneklerine rastlanan şekilde faşizmi seçimle iktidara taşımış. Faşizm seçimle geldiği iktidarı elbette seçimle değil ama savaş duvarına çarparak bırakmış!
Berlin’in caddeleri, meydanları ve başka pek çok mekânı bir bakıma yakın ve uzak tarihin izlerini taşıyor. Kesin olan bir şey varsa Berlin’de Hitler’in adının hiçbir şekilde anılmadığıdır. Alman tarihinde onun dışında sahneye çıkan hemen herkesin adına bir yerlerde rastlanmakta olduğunu ekleyelim.
Berlin yeryüzündeki pek çok kent gibi suyla yaşam bulan bir kent. Denize uzak olsa da, kent merkezinden geçen Spree ırmağı kanallar aracılığıyla adeta çoğaltılmış ve kentin içine işleyecek şekilde kılcallaştırılmış. Şaşırtıcı gelebilir belki ama bu bakımdan Venedik bile eline su dökemez Berlin’in. Venedik’ten daha çok köprü gerekmiştir bu kentte Spree ve kanallarını aşabilmek için. Bir bilgiye göre 1000’den fazla köprü yapılmıştır Berlin’de bu amaçla.

Berlin, tek komşusu olan Brandenburg eyaletinin ortasında kalmış bir adaya benzetilebilir. Berlin’de doğu-batı belirleyiciliği Spree’nin yanı sıra kenti 30 yıla yakın süre ikiye bölen Berlin Duvarı’na da önemli bir rol biçer.
Berlin büyüyen kentlere özgü sorunlarla yaşamayı unutmuştur dense yeridir. Nüfus yaklaşık 100 yıldır yerinde saymaktadır. Geçmişte savaşlarla belirlenen bu yazgı günümüzde yerini planlamaya bırakmış. Durum böyle olunca Berlin’de karmaşadan ve kalabalıktan iz bulmak olanaksızlaşır.
Berlin’de bir Türk olarak başınız derde girse ve Türkçe seslenseniz mutlaka bir kulak veren çıkacaktır. Kentte yoğunluklu olmak üzere güneydeki Kreuzberg’de olmak üzere 300 bin dolayında Türk yaşıyor. Kentin kabaca % 10’u Türk kökenlidir demek yanlış olmaz.
ALEXANDRPLATZ VE MÜZELER ADASI
Bir zamanlar Öküz Pazarı olan bugünün Aleksander Meydanı Rus Çarı I. Aleksander’ın 1805’te Berlin’i ziyareti anısına bu adı almış. Bölünmüş Berlin döneminde Doğu Berlin’in merkezi olmuş. Çifte Berlin döneminde Doğu tarihsel Berlin’in hemen tüm önemli öğelerine sahip olmuş. II. Dünya Savaşı’ndaki 60 milyonu aşkın insan kaybının 20 milyondan fazlasının Sovyetler’e ait olduğu anımsandığında aslan payının Doğu’ya düşmüş olması acaba bundan mı diye sormadan geçemiyoruz.

Meydanda ilk göze çarpan yapılar 360 metreyi geçkin yüksekliğiyle Fernsehturm (Televizyon Kulesi) artık tarihe karışmış olan Doğu Almanya’dan kalma bir yapı. Bölünmeyi izleyen soğuk savaş döneminin izleri Berlin’in yapılaşmasına da yansımış. Diğer tarafı kıskandıracağı varsayılan yapılar boy göstermiş Berlin’in her iki yakasında. 1969 yapımı görkemli televizyon kulesini bu gözle de görmek gerek! İki yüzüncü metredeki seyir terasına çıkmayı unutmamalı! Bu noktadan Berlin’in bir başka göründüğün kesin.


Meydanda Doğu Almanya döneminden kalma bir başka yapı Dünya Saati. Önemli günlerin anımsatıldığı bir tür takvim gibi de algılanabilir.

Çevrede konuşlu bir başka önemli yapı 1861-69 yapımı Rotes Rathaus (Kırmızı Belediye). Son derece resimsel bir yapı. Şu anda da kullanımda.

XIII. yüzyıldan kalma Aziz Meryem Kilisesi de tüm görkemiyle meydanı süsleyen bir başka tarihsel yapı olarak gözden kaçmıyor.
Spree kıyısında geçmişte Karl Marks ve Friedrich Engels’in heykellerinin de bulunduğu Marks-Engels Forum’da şu anda yoğun bir yapılaşmaya tanıklık ediliyor. Metro yapımı nedeniyle foruma adını veren Marks ve Engels’in heykelleri şimdilik başka bir yere taşınmış.

Birinci Dünya Savaşı’nın yenik, onuru ve gururu kırık Almanya’sında iktidar savaşımı verirken yaşamını yitiren komünist önder Karl Liebknect’in adını taşıyan caddede ilerleyerek Müzeler Adası’na (Museum Insel) ulaşıyoruz.
Spree kıyısındaki DDR Müzesi şimdiden kentin yeni ama ilginç müzelerinden birisi olmuş.
Adaya girişte görkemli Berlin Dom tarafından karşılanıyoruz. XVIII. Yüzyıl sonunda Barok biçemle yapılmış olan katedral Roma’daki San Pietro Bazilikası’nın tıpkısı olarak tasarlanmış. 98 metre yükseklikteki bakır kubbeli katedralde Hohenzollern Lahitleri ile I. Friedrich ve eşinin gömütleri yer alıyor.


Adanın tam ortasındaki Saray Meydanı’nda eski sarayın tıpkısının yapımı Humboldt Forum adı altında sürdürülüyor. Beş yüz milyon Avro tutarındaki yatırım tamamlandığında ortaya görkemli bir yapının çıkacağı savlanıyor. Humboldt Vakfı tarafından sürdürülen projenin sonunda kültür ve bilimin gündelik yaşama taşınacağı bir mekanın oluşturulması temel amaç.
Adanın en kuzey ucunda Bode Müzesi yer alıyor. Yapımı yirminci yüzyıl başında tamamlanmış olan müzede ağırlıklı olarak eski para koleksiyonları sergileniyor.

Yapımı 1930’da tamamlanan Bergama Müzesi’nde yer alan tanınmış eserler arasında Bergama Sunağı, Babil İştar Kapısı ve Milet Agora Kapısı ilk akla gelenler. Bergama Müzesi adadaki en yeni yapıdır.


Başyapıt Bergama Sunağı onarım ve iyileştirme çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı. Bu durumun birkaç yıl daha süreceği öngörülüyor. Özellikle Anadolu’dan taşınmış sayısız yapıtla karşılaşmak olası bu müzede. Uzaktan gelmiş eserler söz konusu olunca çalma sözcüğü akla getirilmeden edilemiyor. Müze yönetimi bu duruma karşı savunmada. Hem müzedeki işitsel tanıtım sırasında hem de müze kitabında bu eserlerin satın alındığı bilgisine özellikle vurgu yapılıyor. Müzede başka belli başlı dillerin yanı sıra Türkçe işitsel bilgi de veriliyor. Adadaki diğer müzelerde Türkçe bilgi verilmiyor oluşu da ilginç.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde müze içeriği korumaya alınmış. Savaşta ağır hasar gören müzenin onarımı tamamlanana dek Bergama Sunağı Sovyetler Birliği’ne götürülmüş. Böylelikle sunak gurbetteyken gurbete çıkmış.
Berlin’deki Bergama eserlerinin varlığı Alman mühendis Carl Humann’ın girişimleri sonucu gerçekleşmiş. 1860’ta Bergama’ya gelen Humann antik Bergama kazıları için Alman hükümetini uyarmış. Alman kaynakları eserlerin kazı sonrasında satın alındığı vurgusu yapıyor. Buraya yalnızca Bergama’dan değil, yanı sıra Magnesia (Menderes), Milet ve Priene’den de pek çok eser taşınmış. Bu taşımada tarih ve arkeoloji bilincinin hiç düzeyinde olduğu dönemin Osmanlı yönetiminin etkisi göz ardı edilmemeli.
Müzenin İslam Sanatı Eserleri katı ayrıca dikkate değer bir bölüm. Ayırabildiğimiz birkaç saat bu görkemli müzede ancak görüp, geçmeye yarıyor.
Neues Museum (Yeni Müze)’daki en tanınmış eser ise eski Mısır kraliçelerinden Nefertiti büstü. Müzenin hemen tüm bölümlerinde fotoğraf çekimine izin verilirken Nefertiti için yasak konmuş. Bu nedenle gözünüze yansıyanları belleğinize kazımaktan başka şansınız yok. Sırf bu ayrıcalıklı esere göz atmak için bile Yeni Müze’ye girmeye değer.

Zaman hızla akıyor. Hakkını vererek gezmek için müzeler adasını hiç olmazsa 2 güne gereksinim var. Yarım günde yapılabilecek olan müzeler geçidinden öteye geçmemiş oluyor.

Yorum bırakın