• Hitit Güneşi’yle vedalaşıp diğer Yazılıkaya’ya direksiyon kırdık. Bu kez İzmir’e dönüş yolundayız. Sivrihisar’dan İzmir yönüne 50 kilometre ilerledikten sonra Emirdağ kavşağından Eskişehir’e doğru 33 kilometre kadar yol alıyoruz. Böylece Çifteler ilçesine varıyoruz.


    Daha önce yazıya konu ettiğim Çifteler’i geride bırakarak batı yönünde ilerlemeyi sürdürüyoruz. Yaklaşık 35 kilometre sonra Han ilçesindeyiz.
    Bir kaç kilometre daha ilerledikten sonra Midas Kent’e gelmiş oluyoruz. Demir Çağı’nın Anadolu’daki güçlü temsilcisi Frigyalıların efsane kralları Midas için yaptırdıkları anıtın adıdır Yazılıkaya. Birkaç gün önce Hitit Yazılıkaya’sındaydık. Çok değil birkaç yüz kilometre uzaktaki iki Yazılıkaya arasında bir de çağ var. Tunç Çağı devleti Hititler’e karşılık Frigyalılar bir Demir Çağı devletidir.

    frigya

    Kabaca 17X16.5 metre boyutlu görkemli Yazılıkaya Anadolu’nun derinliklerinde saklanmış görkemlerden bir başkası. Yazılıkaya’yı 45 yıl önce bir ilkokul öğrencisiyken görmüştüm. Başka deyişle varlığından haberdardım. O zamanlar Çifteler’den Yazılıkaya’ya uzanan 35 kilometrelik yol taşlı, tozlu ve son derece engebeliydi. Yol bitmek bilmemişti. Şimdi yol dar olsa da son derece düzgün ve yolculuğa elverişli. Bir Ankara-İzmir yolculuğunda buraya sapmak, Midas Kent gezisiyle birlikte 3-4 saatinizi alır. Ama, kazancınız paha biçilmez olacaktır.


    Güçlü politik merkez Gordion’a karşılık Midas güçlü bir dinsel merkezdir. Gordion’da rastlanmayan kült yapıların Midas’taki çokluğu bu kanıyı güçlendirmektedir.
    Aracımızı park ettikten sonra köyün içinde birkaç yüz metre yürüyerek ören yerine varmış olduk. Yanına varıldığında görkemi katlanan anıt ziyaretçilere eşsiz bir karşılama töreni de yapmış oluyor. Daha girişte böylesi görkemli bir yapıyla karşılaşınca kendinizden geçmemeniz neredeyse olanaksız. Bir an önce toparlanmanızda yarar var. Ören yerinin derinliklerinde kaybolmanız özellikle önerilir. Uzaktan görülemeyen ve ancak yanına varıldığında fark edilen sayısız tarihsel eserle karşılaşacaksınız.

     

    Strabon ve Heredot’a göre Frigler Avrupa kökenli bir halktır. MÖ 1200’lerde Balkanlardan göçmüşlerdir Anadolu’ya. Anadolu’da tarih sahnesine çıkışları MÖ 750’de olmuştur. Anadolu’ya gelmeden önce Brig adıyla anılmışlardır.

    İlk olarak Karadeniz’in batı kıyıları olan Bitinya’ya yerleşen Frigler daha sonra Sakarya havzasına inerek Eskişehir, Kütahya ve Afyon’u kapsayan Frig Vadisi’ne yerleşmişlerdir.

    Yazılıkaya (Midas Kent), Polatlı’daki Gordion, Sivrihisar’daki Pessinus’la birlikte önemli Frig kentlerindendir. 

    Midas Kenti, uzunluğu 650, eni 320 metre olan Yazılıkaya platosu üzerine kurulmuştur. En önemli krallarından olan ve Yazılıkaya’nın bulunduğu kente adını da veren Midas’tır. Midas’ın krallığı döneminde altın çağını yaşayan Frigler maden ve ağaç işleme ile dokumacılık alanlarında bölgenin en ileri devleti olmuştur. Hint-Avrupa kökenli olmalarına karşın Hitit etkileşiminin baskın olması nedeniyle özgün bir Anadolu uygarlığı kurmuşlardır.

    kral-midas

    Kral Midas

    Midas, Asurlularla barış yaparak doğu sınırlarını güvence altına alırken Aiol kenti Kyme kralının kızıyla evlenerek benzer güvenceyi batı sınırları için de sağlamıştır. Asya soylu Kimmer akınlarının Urartu krallığını yıkması sonrasında açık hedef olan Frigleri Kimmerlerin elinden kurtaracak güç kalmamıştır. Yıkılışları Kimmerler eliyle olmuştur.

    Bu kadar tarih, coğrafya bilgisi yeter diyerek Midas Kent gezimize başlayalım!

    Yazılıkaya Frig Vadisi’ndeki en görkemli anıttır. Güvenlik, düşmanı kolayca görebilme ve savunma kolaylığı gibi akla gelebilecek nedenlerle çağdaşı pek çok kent gibi Midas da doğal bir hisarın üzerinde kurulmuş. MÖ VII-VIII. yüzyıllara tarihlenen bu görkemli anıtın üzerindeki yazılar henüz çözülebilmiş değildir. Her şeye karşın çözülebilen Midas ve Matar gibi birkaç sözcük olduğunu da eklemek gerekir. Bu yanıyla karşımızda duran yapıya gizemli anıt demek de olasıdır. Toplam üç yazıt bulunan anıtın işlenmiş yüzeyi 280 m2’dir. Anıtın dış yüzeyinde oluşan çatlak ve kırılmalara karşı kimi önlemlerin alınmış olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Daha da kapsamlı bakım, onarım çalışmalarının gerektiği yetkililerce dile getirilmektedir.

    img_2716
    Ören yerindeki görkemli karşılamanın etkisinden kurtulup gözden uzak tarihsel değerleri keşfetmeye koyuluyoruz.

    Bir yanda Yazılıkaya diğer yanda da Kırkgöz Kayalıkları arasından geçerek madalyonun arka yüzü sayabileceğimiz Midas Kenti’ne geçiyoruz. Kayalıklar Helenistik, Roma ve Bizans döneminde kaya mezarına dönüştürülmüş.

    img_6084

    Suya dayanıklı ahşap zeminli yürüyüş yolu nereye gidelim zahmetinden kurtarıyor bizi. Yolu izleyince ne var ne yoksa görmek olası duruma geliyor.

    img_6120
    İlk olarak bir anıtsal Frig Kaya Mezarı görüyoruz. Girişi kapatan demir parmaklıklar görkemli Demir Çağı devleti Friglerden kalma değil elbette. Bugün yaşadığımız çağa ne ad veriliyorsa o çağa ait. Yazık ki günümüzün gelişmiş insanı soygun ve talan konusunda özellikle becerilidir. Kaya merdivenleriyle inilip çıkılabiliyor kaya mezarlarına.
    Kaya merdivenleriyle inilip çıkılan bir başka eser grubu yeraltı sarnıçları. Bunlardan birinin yanı başındaki küçük havuzda yüzeydeki ağaç dallarında güneş banyosu yapan bir kurbağa bizden rahatsız olmuş gibi. Kendisini suya atarak güvenceye alıyor. Mezar soyguncusu insanın kendisine de dostça davranmayabileceğinin bilincine varmış olmalı.

    Biraz daha ilerleyince Akropol’e çıkan merdivenlerle karşılaşıyoruz. Biraz düşündükten sonra soluğumuza kuvvet diyerek tırmanıyoruz merdivenleri. Yüzü aşkın merdiveni çıkma çabamız karşılıksız kalmıyor. Akropolden gözlerimizin önüne serilen manzara tek sözcükle : muhteşem! Volkanik yapının bölgede oluşturduğu yüzey şekilleri soluk kesen görüntüler sunuyor bizlere. Görsel şölenin etkileyiciliğini sözcüklerle anlatmak son derece zor.

    img_6110

    Bu bölgedeki etkileyici yapıtlardan bir başkası Bitmemiş Anıt. Midas Kenti’nin batı eteklerindeki bu anıt 7X10 metre boyutludur. Mimari elemanlardaki orantısızlık “bitmemiş” nitelemesine yol açmıştır. Akroterli, üçgen alınlıklıdır.

    img_2688

    Bitmemiş Anıt

    Midas Kenti Frigya Vadisi’ndeki pek çok yerleşkeden yalnızca birisi. Burayı gezmekle bölge gezilip, bitirilmiş olmuyor. Yakın çevrede bile fazlaca sayıda tarihsel yapıt ve ören yeri olduğu unutulmamalı!

    Yazılıkaya’nın 1.5 kilometre ötesinde anayola 130 metre uzaklıktaki bir başka yazıt biçemli tarihsel yapı Areyastis Anıtı olarak da biliniyor. 5.5X4.2 metre boyutludur. Anıt üzerinde 3 adet Frigce yazıt yer alır. Yazıtlar okunaklı olmakla birlikte henüz çözülebilmiş değildir. Küçük Yazılıkaya adıyla da anılır.

    Küçük Yazılıkaya ya da Areyastis Anıtı

    Küçük Yazılıkaya’dan öteye biraz daha ilerledikten sonra Çukurca köyüne varılıyor. Köye girmeyip sola dönüldüğünde düzgün ve yolculuğa izin veren bir patikayla erişilen noktada Helenistik dönemden kalma Gerdekkaya kaya mezarı çıkıyor karşımıza. Dorik düzende üçgen alınlıklı bu yapı Friglerin taş işçiliği konusundaki becerilerini ortaya koymada bir başka örnek olarak varlığını sürdürüyor.

    img_6130

    img_2719

    img_2719

    Gerdekkaya Helenistik dönem kaya mezarı

    Anadolu’nun kalbinde saklanmış bir kültürel ve tarihsel bir alanı daha gezmiş, tanımış olmanın verdiği hazla ayrılıyoruz buradan. Bulunduğumuz noktadan İzmir’e uzaklık 480 kilometre dolayında. Bu da gidilecek epeyce yol olduğu anlamına geliyor.

    Yazı içinde de değinilmişti. Ama, bir kez daha değinmekte hiçbir sakınca yok. Frigyalıları tanımak için Gordion ve Midas Kenti önemli ören yerleri. Ancak, Eskişehir, Kütahya, Ankara ve Afyonkarahisar il sınırları içinde çeşitli yörelere dağılmış irili, ufaklı pek çok Frig kalıntısı olduğu unutulmamalı.

    Frigyalı atalarımıza yarattıkları güzellikler ve uygarlık için şükranlarımızla…

    Yazının sonunda Midaskent ören yerinin bizlerle buluşmasındaki emekleri nedeniyle iki kadın arkeoloğun adını anmadan, anılarına saygı sunmadan geçemeyiz!

    Hollandalı Emilie HASPELS ve Türk Halet ÇAMBEL!

    884emiliehaspels

    Emilie HASPELS (1894-1980)

    halet-cambel

    Halet ÇAMBEL (1916-2014)

    Friglerin kurucu kralı Gordias’ın adını taşıyan Gordion ve Halet ÇAMBEL yazıları için tıklayınız :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/09/15/gordion/

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/01/14/halet-cambel-uzerine/

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/07/27/halet-cambel/

  • YAZILIKAYA

    Günün ikinci yarısında ilk durağımız Hattuşa yakınındaki Yazılıkaya! Yazılıkaya aynı zamanda bir din devleti de olan Hititlerin önemli kült mekanlarından birisi. Bir Hitit panteonu olarak adlandırmak yanlış olmaz burayı.

    img_5716img_5845

    Bin tanrılı olsalar da Hititler Yazılıkaya’da önde gelen 80 dolayında tanrıyı betimlemişler.

    Güneş ışıklarının yeryüzüne dik olarak düştüğü öğle saatleri Yazılıkaya ziyareti için en uygun zaman aralığı. Böylelikle her iki taraftaki kabartıları olabildiğince uygun ışık açısı altında gözlemlemek ve görüntülemek olanağı yakalanmış oluyor.

    Yazılıkaya A Bölümü

    Yazılıkaya yanı başındaki Hattuşa gibi 1834’te Fransız Charles Texier tarafından bulunmuş. Aynı yüzyılın izleyen yıllarında pek çok araştırmacı bölgeye gelerek Yazılıkaya’nın çizimlerini yapmışlar.

    İki grup halinde biri birlerine yaklaşan tanrıların görünümü Amazonlarla Paflagonyalıların, Medlerle Lidyalıların ya da Herakles’le Astarte’nin buluşmasına benzetiliyor.

    Panteonun A bölümünde solda erkek tanrılar ve sağda ise tanrıçalar sıralanmış.

    Kireçtaşı duvarlara işlenen kabartıların aşınmışlıklarını aradan geçen 3500 yılın derin izi saymak gerekir.

    Soldaki tanrılar kısa etekli, sivri külahlı, ayakkabıları yukarıya kıvrık ve pek çoğu orak biçimli kılıç kuşanmıştır. Soldaki erkek tanrı kuralını bozan iki tanrıça Ninatta ve Kulitta’dır.

    Sağ duvarda betimlenen tanrıçalar uzun etekli, yine kıvrık ayakkabılı, küpeli ve uzun başlıklıdır. Bu duvarın ayrıcalıklı tanrıçaları Teshup (Fırtına) ve Hebat (Güneş)’tır.

    Yazılıkaya’da her bir tanrı/tanrıçanın ellerinde tuttukları dövizde Luvice adları yazılıdır.

    Altmış dört 64 numaralı kabartıda betimlenen Hitit kralı Tuthaliya IV buradaki tanrı olmayan tek figürdür. Büyük Kral Tuthaliya IV Yazılıkaya’daki son düzenlemeleri yaptıran kişidir. Kendisini konu alan kabartıda tanrılar buluşmasına şükranlarını sunduğu varsayılır.

    img_5858

    Tuthalia IV

    B Bölümü’nde öne çıkan kabartı grubu 12 yeraltı tanrısını betimleyendir. Bu bölümdeki bir diğer önemli tanrı tasviri kılıç tanrısı Nergal’dir.

    Yeraltı Tanrıları

    Bu bölümde sözü edilebilecek bir başka önemli kabartı Kral IV Tudhalya ile tanrı Sharruma kucaklaşmasıdır. Hemen yanındaki girinti dilek tutacaklar içindir.

    Tuthalia IV-Sharruma buluşması

    Günün sonunu en görkemli Hitit başkentiyle getireceğiz. Ören yerinden önce ilçe merkezindeki Boğazkale Müzesi’ni gezeceğiz. Müzenin yer aldığı ilçe meydanı Mısır-Hitit Savaşı’nı betimleyen iki kabartının ortasında yer alan Kadeş Antlaşması replikasıyla süslenmiş. Hattuşa’ya da bu yakışırdı dedirten bir meydan.

    Hitit-Mısır Savaşı ve Kadeş Antlaşması betimlemeleri (Boğazkale)

    Boğazkale Müzesi’nin bahçesinde de küpler, lahitler ve yazıtların yanı sıra Hitit savaş arabalarının replikalarına rastlıyoruz. Kent meydanını süsleyen savaş betimlemelerini tamamlar gibiler. Müze girişinde Hattuşa’ya girilir gibi bir görüntü oluşturulmuş.

    Boğazkale Müzesi (Bahçe)

     

    Hattuşa’da ilk sistematik kazıları 1907’de Alman Hugo Winckler ve Teodor Makridi başlatmış. 1917’de bulunan Boğazköy sfenksleri bakım ve onarım amacıyla Almanya’ya gönderilirken birisi 1924’de Türkiye’ye geri dönmüş. Diğeri ise Almanya’da Bergamon Müzesi’nde alıkonulmuş. Almanya’da kalanın geri alınması görüşmeleri II. Dünya Savaşı nedeniyle kesintiye uğramış. Savaş sonrasında Doğu Almanya topraklarında kalan sfenksin iade görüşmeleri Türkiye’nin Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni 1973’te tanıması sonrasında canlandırılmış. Eser 2011’de ait olduğu yere geri dönebilmiş. Sfenksler insan (kadın) başlı, kanatlı ve aslan gövdelidir.

    Sfenksli Kapı’nın sfenksleri

    Müzede yer alan ve MÖ 3. ve 2. binyıla tarihlenen döküm kalıbı önde gelen eserlerdendir.

    Burada bölgedeki diğer müzelerde olduğu gibi Tunç Çağı eserlerinin yanı sıra, izleyen Demir Çağı, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ilişkin son derece değerli yapıtlar yer alıyor.

    Müzede etnoğrafik bir öge olarak Hitit dönemi canlandırması da başarıyla gerçekleştirilmiş.

    Çeşitli dönemlerden kalma toprak kaplar, metal eserler, çivi yazılı tabletler ve mühürler ilk akla gelen nesnelerdir.

    HATTUŞA

    Hititler Hattuşa kentini ilçe merkezi Boğazkale’yi gören doğal bir hisar üzerine kurmuşlar. Hattuşa adı bölgenin Hititler öncesindeki halkı olan Hattilerin kente verdiği ad olan Hattuş’tan türemedir.

    Hattuşa Çorum il merkezinin 82 kilometre güneybatısındadır.

    Hattuşa 1834’te Fransız gezgin Charles Texier tarafından keşfedilmiş. Texier aslında Galatlara ait Tavium kentinin peşindeymiş. Bölgede 10 gün kalan Texier Yazılıkaya kabartmalarının yanı sıra Hattuşa kentindeki buluntuların da çizimlerini yapmış. Texier bulduğu yerin Tavium olmadığının farkına varmakla birlikte yanılgısı sonlanmamış. Bu kez de Medlere ait Pteria kentini bulduğunu zannetmiş.

    Sonraki yıllarda (1894) kentte sistemli kazılara başlayan Alman Ernst Chantre kentin Hattuşa olduğunu saptamış. 1907’de sistemli kazıları yine Alman Hugo Winkler ve Theodor Makridi sürdürmüşler. Hititçeyi çözen ise Çek Bedrich Hrozny olmuş.

    Hattuşa’da kazılar günümüzde Almanlarca sürdürülmekteymiş. Ancak, Almanya ile yaşanan siyasi kriz nedeniyle bu yıl kazı çalışmaları yapılamamış.

    Kente girişte görkemli Hitit surları karşılıyor bizleri. Bu surlar özgün değil. Yakın zamanda Japon tütün endüstrisinin desteğiyle yeniden oluşturulmuş. Her biri 34 kilo ağırlığında 64 bin kerpiç tuğla kullanılmış yapımında.

    Gişelerden girdikten sonra dairesel ilerleyen bir gezi yolu yapılmış. Zamanı ve fiziksel durumu uygun olanların yürüyerek kat edebileceği bu yolu araçla gitmek de olası.

    img_5980

    Hattuşa’dan Boğazkale görünümü

    İlk durağımız Aşağı Şehir ve Tapınak 1! Aşağı Şehir, kralın yaşam alanı olan Büyük Kale ile ova düzlüğü arasında yer alıyor. MÖ III. Binyılda Hattiler’in, MÖ II. Binyılda ise Asur Ticaret Kolonileri’nin yerleştiği bölgedir. Bu özelliği gereğince Hattuşa aynı zamanda bir KARUM’dur.

    img_5963

    Tapınak 1’de su drenaj yolları

    aslanli-ku%cc%88vet

    Aslanlı küvet

    Merkezinde tapınak bulunan Aşağı Şehir dışarıya tümüyle kapalı bir yapıda oluşturulmuştur. Ortadaki tapınağın çevresinde depolar yer alır. Yine ortalarda bulunan taş tekne ve Yeşiltaş bu bölümün önemli yapılarındandır. Taş Tekne’nin işlevi tam olarak bilinememekle birlikte kültsel amaçla kullanıldığı sanılmaktadır. Yeşil Taş da bölgeye ait bir taştan yapılmamıştır. Uzaktan getirildiği düşünülmektedir.

    yes%cc%a7i%cc%87ltas%cc%a71

    Yeşiltaş

    Aşağı Şehir’in giriş kapısının solundaki Aslanlı Küvet de dikkat çekici bir başka nesne olarak boy gösteriyor. Dört köşesindeki aslan figürleri büyük ölçüde hasar görse de 5.5 metre uzunluğundaki yapı varlığını sürdürüyor.

    Yolun karşı tarafındaki Yamaç Evi’nin yönetsel işlevli yapı olduğu düşünülüyor.

    Yamaç Evi

    bronz

    Aşağı Şehir’de ve başka pek çok Hitit yerleşiminde taşlara açılmış delikler olduğu görülür. Bu deliklere yerleştirilen bronz saplamalar aracılığıyla taş bloklar bir araya getirilmiştir Hitit yapılarında. İplerle sarmalanmış ve yüzeye dik bronz çubuğun ileri geri hareket ettirilmesiyle açılmıştır bu delikler. 3.5 cm çaplı bu deliklerin saatte 6-8 cm derinliğe ulaşacak hızda açıldığı kestirilmektedir.

    Silolar ve Kültsel işlevli havuz

     

    Hattuşa’nın yukarısına doğru yol alırken sağımızda üzeri düzenli bir şekilde kesilerek, düzlenmiş izlenimi veren Kızlar Kayası’nı görüyoruz. Hitit krallarının sevk, sefa yeri olduğu bilgisine rastlanıyor çeşitli kaynaklarda. Ovayı ayaklar altına aln manzaralı bir yer olduğuna kuşku yok. Bir de kayalıkta bir zamanlar kız silüeti olduğu ve adını bundan aldığını söyleyenler var.

    Kızlar Kayası

    Biraz ötede güneybatıya denk düşen konumda Aslanlı Kapı’ya ulaşıyoruz. Güneydeki iki büyük girişten birisidir. Daha çok tekerlekli taşıtların kullandığı bir kapıdır. Buradaki kapılar içeriden kapatılabilirken tahta sürgülerle kilitlenebilmektedir. Sürgü yuvaları bugün de görülebiliyor. Aslan figürleri Yakın Doğu’nun tamamında olduğu gibi Hattuşa’da da koruyucu ve kötülükleri kovucu işlev görür. Yazık ki kapıdaki aslan figürleri ağır biçimde hasarlanmıştır. Şu anda görülenler rekonstrüksiyondur. Ayrıca, bu kapının solundaki kaba duvar işçiliği yapının tam anlamıyla bitirilmeden hizmete açıldığı izlnimi yaratmaktadır.

    Aslanlı Kapı

    bronz

    Boğazkale’de Hitit döneminden kalma bronz saplama

    Yukarı Şehir adı üstünde Hattuşa’nın doruğundadır. Sfenksli Kapı’dan girilir. Kralın yaşam alanıdır.

    Sfenksli Kapı

    Yukarı Şehir’in altında kuzey-güney eksenli uzanan 3 metre yükseklikli insan yapımı yeraltı yolu (POTERN) bulunur. Giriş ve çıkışları Yerkapı olarak da adlandırılır. Her iki giriş de çift kanatlı ahşap kapıyla donatılmıştır. Yaklaşık 71 metre uzunluğundadır. Güney surlarına açılan çıkışı orman manzaralıdır. Hattuşa içine açılanından ise kayalık ve bozkır görünümü serilir gözler önüne. Yukarı Şehir’in güney surları tarafından merdivenle de inilerek tünelin dışa açılan kapısına varılabilir.

    yerkapi

    Yerkapı (Potern)

    Güney surları ve güney surlarından panoramik görünüm

    Sfenksli Kapı’da yangın dolayısı ile hasar gören sfenksler 1907’de Almanya’ya götürülmüştür. Bakım, onarım sonrası birisi orada kalmıştır. Geri dönüşü için yapılan girişimlerin sonuç vermesi için 2011 yılı beklenmiştir. Özgün sfenksleri Boğazkale Müzesi’nde görmüştük.

    Yukarı Şehir’in güneydoğu köşesindeki Kral Kapısı’ndayız. Öncekilerde olduğu gibi bu kapıda da çifte parabolik yapı vardır. Kapıdaki baltalı ve kılıçlı savaşçı tanrı betimlemesi rekonstrüksiyondur. Özgünü Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ndedir. Betimlenen kişinin dişil bir kişilik, bir Amazon olup olmadığı da tartışılmıştır. Burası da tahta kapılarla korunmuş. Kapıların zeminde bıraktığı 3000 yıllık izler dikkatli gözlerden kaçmayacak belirginliktedir. Bu kapının tonozu üzerinde zorlukla da olsa görülebilen bronz bağlantı bölgede varlığını sürdüren 3500 yıllık yapı nesnelerinden birisidir.

    img_6007

    img_2640

    Kral Kapısı

     

    Hattuşa turumuzun sonuna yaklaşırken 3500 yıllık olduğu söylenen Hitit çeşmesinde susuzluğumuzu gideriyoruz.

    Son durağımız Nişantaş ya da Nişantepe! Luvi Hiyeroglifleriyle bezeli olmasından almış bu adı. Yazıların anlamı bugüne dek çözülememiş. Ancak, yazıların kral II. Şuppililuma tarafından yazdırıldığı bilinmektedir. En üst satırdaki yazıların en iyi okunabildiği zaman aralığı öğle saat 1 sularıymış.

    Nişantaş yakınında bir zamanlar yükselmiş olan Büyükkale’ye ait yapı kalıntıları görülebiliyor.

    Her hoşa giden eylemin sonuna hızla gelindiği gibi Hitit başkenti Hattuşa turumuz da sonlanmak üzere.

    Hititli atalarımıza kurdukları uygarlık için şükranlarımızı sunuyoruz.

    Çok iyi biliyoruz ki; bugün bizlerin eriştiği, gelecekte evlatlarımızın ve torunlarımızın erişeceği uygarlık düzeyini atalarımızın kurduğu uygarlıkların sağladığı küçük görünen büyük adımlara borçluyuz.

    İyi ki yaşadınız, bizleri onurlandırdınız!

    img_6042

    Boğazkale ilçe merkezinden bir görünüm

    Boğazkale’de Dulkadiroğlu beyliği döneminden kalma konut

  • ALACAHÖYÜK

    Boğazkale’den Alacahöyük’e varmak için 35 kilometre doğuya yol alıyoruz. Anayoldan ören yerine ayrılan dar ama düzgün yolda bir kaç kilometre ilerledikten sonra bir başka Hitit başkenti bütün görkemiyle karşımıza çıkıyor. Aynı adı taşıyan köy ören yerinin hemen yanı başında yer alıyor. Daha önceki yıllarda ören yerinin üzerinde kurulmuş olan köy biraz öteye taşınarak ören yeri kazılabilmiş. Ören yerindeki pek çok buluntunun benzerleri zamanında köyün yapı malzemesi olmuş.

    img_2436

    Alacahöyük köyü

    Ören yeri girişinde Hitit Güneş Kursu’yla süslenmiş bir çeşme karşılıyor ziyaretçileri. Çeşmenin üzerinde strese iyi geldiği yazılmış. Böyle bir yerde stresle insanın bir araya gelmesi söz konusu olamayacağı için anlam veremiyoruz bu sözlere. Şapinuva’ya göre daha geniş bir alan kazılarak ziyarete uygun duruma getirilmiş.

    img_5718

    Ören yerine girişte küçük dostumuz Tulya karşılıyor gelenleri. Tulya adı bize olimpiyatta ülkemizi temsil eden jimnastikçi genç kızımızı çağrıştırıyor. Tulya’nın yaşam kaynağı anlamına geldiğini öğreniyoruz. İlk olarak 1835’te bulunan Alacahöyük’te tam 100 yıl sonra Atatürk’ün isteğiyle kazılara başlanmış. İlk milli kazımızın burada gerçekleştirilmiş olması bir başka önemli not.

    img_5719

    Atatürk savaşlar yorgunu bir önder olarak kendisini bilmeyen, kendisini sevmeyen ve kendisini saymayan bir toplumla başbaşa olduğunun fazlasıyla farkındaydı. Milletleşme sürecinde tarih bilgisinin önemli rol oynayacağının da! Anadolu tarihine ilgisi tarihe düşkünlüğünün yanı sıra bu nedene de dayanıyor olmalıdır. Bu nedenle Alacahöyük kazılarını başlatma buyruğunu vermiş ve yetinmeyerek kazılara eşlik etme gereği duymuştur. Eski çağ Anadolu halklarıyla bağlantı kurarak milletleşme sürecini hızlandırma ve sağlam temellere dayandırma gereği duymuş olmalıdır. Her geçen gün farklı bir yönünü keşfettiğimiz Atatürk’ü bir de bu açıdan anlamakta yarar olduğu kesindir.

    Ören yerindeki 5000 metrekare alana sahip büyük tapınağın varlığı Hititlerde dinin önemini gösterir. Hititlerde kral başkomutan ve başyargıç olduğu gibi başrahip unvanı da taşımaktaydı.

    Sfenksli Kapı’dan geçmeden önceki küçük meydanda dekovil vagonları görülüyor. Kazılar sırasında kullanılmışlar ve şimdi onlar da sergi nesnelerine dönüşmüşler. Sfenkslerden birinin iç yüzünde ayakta duran boğa Hititlerdeki fırtına tanrısı kültünü betimlerken, ortostatın geri kalan bölümlerinde tanrıya kurban sunumu canlandırılmış. Bir başka kabartıda ise merdivenden çıkışla göğe yükseliş, yaklaşma tasvir edilmiş. Karşı taraftaki iç yüzde yer alan çift başlı kartal kabartısı yeryüzündeki en eski çift kartal simgesi. Çift başlılık kadın-erkek eşitliğini yansıtırken, pençelerindeki tavşanlar güç göstergesi olarak kendisini göstermekte.

     

    Sfenksli Kapı’dan geçer geçmez duvar restorasyonlarında kullanılmış olan demirler ve harç çekiyor dikkatimizi. Biraz daha özenli olmak gerekiyor bu işler yapılırken. Hele bir de 3500 yıl önce benzer duvarlar ören Hititlerin ustalığı akla getirilince gözler önüne serilen olumsuz manzaralar daha bir üzüyor insanı.

    img_5755

    Örneğine Çorum Müzesi’nde rastladığımız mezarlardan burada çok daha fazla sayıda var. Bu mezarlara gömülen kimselerin statülerine ilişkin bilgiyi birlikte gömüldükleri nesneler aracılığıyla almış oluyoruz. Teşub’u simgeleyen boğa başları, geyik figürleri ve onlara eşlik eden takılar ve başka değerli eşyalar ile güneş kursları çekiyor dikkatimizi.

    Hitit mezarları ve ölüye eşlik eden değerli nesneler

    Ören yerindeki etkileyici Eski Tunç Çağı mezarlarına potern olarak adlandırılan yeraltı yolları, metal işlikleri, dinlenme alanları, küçüklü, büyüklü tapınaklar ve silolar eşlik ediyor.

    Hititler çok tanrılı bir din inancına sahipler. O kadar çok tanrıları var ki; doğallıkla “bintanrılı” olarak niteleniyorlar. Çok tanrının içinde Fırtına ve Güneş tanrıları öne çıkanlar. Gündelik yaşamda gereksinim duydukları tanrı sayısı 70-80 olmakla birlikte fethettikleri ülkelerin tanrılarını da tanrıları arasına katıyorlar. Belli ki, o tanrıların gazabından çekiniyorlar ve kendilerince önlem alıyorlar.

    İnsan eliyle yapılmış yeraltı yolları olan Poternler Hitit kentlerinin vazgeçilmez yapıları olmuş. Poternler kentlerin yeraltını boydan boya kat eden ve ulaşımı kolaylaştıran geçitler olarak da tasarlanmış. Savaş durumunda ise kaçış ya da saldırı yolu olarak kullanılmışlar. İçi toprakla doldurulmuş bu yollar bindirme tekniğiyle yapıldıktan ve sıkıştırıldıktan sonra içleri boşaltılarak kullanılır duruma getirilmişler.

    Poternler

    Alacahöyük ören yerindeki küçük müzede ise kazıda kullanılan gereçler, kazılara ilişkin bilimsel yayınlar, Atatürk’ün kazılara ilgisini belgeleyen görsel ve yazılı belgelerin sergilendiği köşe oluşturulmuş.

    img_5819

    Müzede insanlık tarihinin belki de ilk sırt çantası sayabileceğimiz yassı matarayla tanışıyoruz.

    img_5829

    Ankara’nın Sıhhiye Meydanı’nı süsleyen replikasından tanıdığımız geyik heykeli de olanca estetiğiyle selamlıyor müze ziyaretçilerini. Böylesine bir güzellğe savaş açan günümüz vandallarının kulaklarını çınlatıyoruz. 3500 yıllık geçmişi bir yana bırakarak, geçmişi dinselliğe sıkıştıran insanlık düşmanlarının yarattığı karmaşa geliyor aklımıza. Hititli atalarımıza bir özür borcumuz olduğunu anımsıyoruz aramızda dolaşan, nereden geldikleri belirsiz bu tiplerin yaptıklarından ötürü.

    Müzede sergilenen nesnelere yansıyan incelik, estetik ve güzellik Hititli atalarımıza olan sevgi ve hayranlığımızı katlamaya yetiyor.

    Bugün eriştiğimiz noktada onların da payı olduğunu nasıl göz ardı edebiliriz?

    Saygılar, sevgiler, teşekkürler Hititli atalarımıza…

    Onlar olmasa, onların özgün ve işlevsel yaratıları olmasa bugüne erişemezdik diye mırıldanmaktan alamıyoruz kendimizi…

  • tarik-akan-1b716

    Tarık AKAN’ın ardından yazılanlar, çizilenler ve söylenenler bende “de javu” etkisi yarattı! Çok değil 10 yıl önceye döndüm. Benzer yaklaşım Attila İLHAN’ın ardından da sergilenmişti.

    “Atilla İlhan’ın şiirine evet ama ulusalcılığına hayır!” diyerek ardından sessiz kalmama görevini yürütenler bir kez daha iş başındadır! Bu kez Tarık AKAN için!

    Emperyalizmin kapıkulluğunu etnikçilik kontenjanından yerine getirmekte olanların Tarık AKAN’ın ulusalcılığına dil uzatmakta sakınca görmediklerine tanık oluyoruz. Bunu yaparken de sundukları tatsız, tuzsuz, kokmuş yemeği Marksist-Engelsist sınıf mücadelesi garnitürü ekleyerek servis ettiklerini hiç de şaşırmayarak izliyoruz.

    Salon filmlerinden, Hababam’a oradan da toplumcu sinemaya evrilen Tarık AKAN pek az kişide örneği görülebilecek olumlu bir yaşam sürdü.

    Yılmadı, köşesine çekilmedi daha da önemlisi halkına küsmedi!

    Zor günlerde mücadele vermek için halkını aşağılayan, onu bidon kafalılıkla, göbeğini kaşımakla suçlama kolaycılığına kaçmadı.

    Onun yerine Silivri barikatını yıkan kitlelerin en önündeki yerini almayı seçti. Edindiği haklı şöhreti kendisine kalkan yaparak miskinleşmek yerine şöhretini mücadelesinin gücüne dönüştürdü.

    Son dönemde ulusalcı, Atatürkçü, Cumhuriyetçi çizgiyi ikilemsiz benimsedi. Koşullar öyle olmayı gerektirdiği için yaptı bunu!

    Ölenin ardından bir şeyler yazmak zorunlu mudur? Bence kesinlikle değildir. Bunu yapmadığınız için yerilmeniz, suçlanmanız söz konusu bile olmaz. Ama, ölenin ardından öleni kendi meşrebinizde bir yerlere oturtmaya çalışmak, yetinmeyip onu kendi meşrebinize uymadığı için ateş altına almak doğru olmadığı gibi namuslu da olmayan bir tutumdur.

    Tarık AKAN, yaşamı boyunca çeşitli aşamalardan geçerek belirli bir yere erişti. Eriştiği nokta pek çoğumuzun gönül tahtıdır.

    Son kertede geldiği yer Atatürkçü, Cumhuriyetçi, ulusalcı duruştur.

    Neden böyledir?

    Günümüz Türkiyesi en çok bu duruşa gereksinim duyduğu için!

    Parolası vatan, işareti namus olduğu için!

    Anısı önünde saygıyla eğilirken, geride bıraktığı mücadelenin şaşkınlaşan, yolunu yitirme noktasına gelen aydınımıza yol göstermesini diliyorum…

    Ceyhun BALCI, 18.09.2016

  • Hüznümüzü Hasanoğlan’da bırakıp Hitit Yurdu’na sürüyoruz aracımızı. Güne Baoğazkale ya da Alacahöyük’te başlamak yerine Çorum’u tercih ediyoruz. İl merkezindeki müze ile ona eşlik eden başka bir kaç tarihsel yapıtı görülenler listemize eklemekte yarar var diye düşünüyoruz.

    img_5597

    Çorum yolunda kızıl fonlu traverten oluşumları

    Bozkır boyunca Hitit Güneşi’ne yolculuk ediyoruz. Kızılırmak havzasına varınca toprağın rengi de kızıla dönüyor. Sağımızda kalan kızıl fonlu traverten oluşumlarını fotoğraflamadan geçmiyoruz.

    Çorum ilindeki ilk büyük yerleşim Sungurlu’ya varıyoruz. Geniş ve iç açıcı ana caddesiyle iz bırakıyor belleğimizde. Bir de merkezindeki saat kulesinden söz etmekte yarar var. Yozgatlı Şakir Usta’nın elinden çıkan 19 metrelik kule 1891/92’de yapılmış. Kare prizma gövdesi tepede ahşap bir köşkle taçlandırılmış. 125 yaşındaki bu kule göz zevkini okşayan bir görünüme sahip.

    Kare prizma biçimli kesme taştan gövdesini ahşap kulenin taçlandırdığı Sungurlu Saat Kulesi

    Çorum’a gelmezden önce önemli ürünüyle tanışıyoruz. Yol boyunca leblebi satıcıları görüyoruz. Alabildiğine uzanan bozkır eşliğinde Çorum’a varıyoruz.

    corum_leblebisi-500x450

    Kurban Bayramı’nın ilk günü oluşu nedeniyle midir bilemiyoruz! Caddeler bomboş, sayılacak kadar az insan var. Çorum’da düzenli ve temiz caddeler çekiyor ilk olarak ilgimizi. Trafiğin yok denecek kadar az olması da bu algıyı destekliyor gibi geldi bize. Merkezdeki tarihsel saat kulesi kentin öneli simgelerinden birisi olarak boy gösteriyor. Bayrak ve flamalarla donatılmış olması görkemini gölgelerken, görüntü kirliliği de oluşturmuş. Saat kulesi padişah II. Abdülhamit döneminde Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından yaptırılmış. Paşa II. Abdülhamit’in Muhafız Alayı’nın komutanıymış. Pek çok kez göğsünü sultana siper ettiği için padişahın en güvendiği kimselerden olmuş. Yedi Sekiz Hasan Paşa yaptırdığı saat kulesini Çorumlu hemşehrilerine armağan etmiş. Paşaya Yedi Sekiz denmesinin öyküsü de ilginç. Paşanın imzasının Arap rakamlarından yedi ve sekize benziyor oluşu bu adla anılmasına neden olmuş.

    img_5602img_5687

    Çorum Saat Kulesi (1896)

    Çorum’daki bir başka tarihsel yapı Ulucami! Cami III. Alaaddin Keykubat’ın azatlı kölesi Hayreddin tarafından yaptırılmış. Daha sonra depremler nedeniyle iki kez yıkım geçiren Ulucami III. Murat döneminde Mimar Sinan tarafından onarılmış. Muradı Rabi adıyla da anılıyor oluşu bu nedenle olsa gerektir. Cami Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne de konu olmuştur.

    Çorum Ulucami (Muradı Rabi)

    Ulucami’nin yakınında boy gösteren her biri çifte şerefeli 4 minareli, Akşemsettin Camisi 2015’te ibadete açılmış. Görkemli yapılarla tarihsel olanları gölgede bırakma hatasına Çorum’da da düşülmüş. Çoklu minare ve şerefe yapmak günümüz olanaklarıyla hiç de güç değil. Ama, işin kolayına kaçıp çoklu minare ve şerefenin tarihsel anlam ve önemini gölgede bırakmak son zamanlarda sıkça düşülen bir hataya dönüştü ne yazık ki! Son yıllarda yükselen dinselleşme eğiliminin bu hataya maya olduğunu söylemek hata olmaz.

    Çorum Ulucamisi’ne saygısızlık anıtı : Akşemseddin Camisi (2015)

    Çorum’da bayramın ilk gününde yemek yiyecek bir lokanta bulamadık. Özellikle, yöresel tatlar sunan lokantaların hizmet vermiyor oluşunu kentteki turizmdeki hareketsizliğin göstergesi olarak algıladık.

    img_5599

    Kentin tek beş yıldızlı oteli imdadımıza yetişse de oradaki sessizlik ve hareketsizlik de düşündürücüydü.

    Otelin yanı başındaki Çorum Müzesi bizi bekliyordu. Dış görünümüyle son derece hoş bir manzara sunan yapının yaşı 100’ü aşkın. Daha önce hastane ve okul olarak hizmet vermiş olduğunu öğrendik bu hoş görünümlü yapının. Başarılı bir restorasyon olduğunu söyleyebiliriz.

    Geniş avlusu kapalı alana sığmayan küpler, lahitler ve başkaca yazıtların sergilenmesi için düzenlenmiş. Çorum’da da olsak müze girişine Hitit surlarının minyatürleri yerleştirilmiş.

    Çorum Müzesi’nde bizden başka kimseler yoktu. Bize özel bir müze ziyareti yapmış olduk. Girişteki görevlilerden turizmin iyi gitmediği bilgisini almak can sıkıcıydı.

    Müzede Bakırtaş çağından başlayarak Hitit dönemini de kapsayan Tunç Çağı, Frigya Demir Çağı, Helenistik, Roma ve Bizans’tan kalma eserler sergileniyor.

    Hitit mezarlarına ilişkin bölümler özellikle dikkat çekici. Hititlerin en önemli tanrısı olan Fırtına’yı (Teşup) simgeleyen boğa başlarına, güneş kursları ve değerli nesneler de eklenmiş ölüler gömülürken. Hititler ölüm sonrası yaşama inandıkları için çoğu zaman ölene eşlik etmesi için eşlerini de eklemişler. Mezarlardaki ölü dışındaki nesneler incelenerek ölenin statüsüyle ilgili bilgi edinilmesi de olası.

    Müzede sergilenen önemli eserlerden bir başka grup da çivi yazılı tabletlerden oluşuyor. Gündelik yaşama ilişkin belgelerin yanı sıra resmi belge niteliğinde belgeler Hitit dönemi kamu düzenine ilişkin değerli bilgiler sunuyor.

    Çorum Müzesi’nde önemli Hitit merkezleri olan Şapinuva, Alacahöyük ve Hattuşa’dan çıkartılmış olan buluntular sergileniyor.

    Müzenin bir de etnoğrafya bölümü var. Çorum’daki yaşam ve geçim kaynakları görsel ve işitsel öğeler eşliğinde başarıyla sunulmuş. Öyle ki, kimi anlarda insan figürlerinin canlanıvereceğini duygusuna kapılabiliyorsunuz.

    Çorum Müzesi Etnoğrafya Bölümü

    Sırada epeyce durağımız olduğunu düşünerek Çorum’dan ayrılıyoruz. Programda değişiklik yaparak yolunun da düzgün olduğunu öğrendiğimiz Ortaköy ilçesine direksiyon kırıyoruz. Hedefimizde bir başka önemli Hitit kenti Şapinuva var.

    ŞAPİNUVA

    Çorum’da dolaşırken gözümüze takılan Orman Bölge Müdürlüğü yapısı bıyık altından güldürmüştü bizleri. Çorum’un 55 kilometre güneydoğusundaki Ortaköy’e yol alırken ormanla da tanışmış olduk. Şirin dağ köylerinin içinde kaybolduğu yeşilin her tonu Karadeniz sınırında olduğumuzun habercisi gibiydi.

    Ortaköy kendi halinde, gözden uzakta konuşlanmış bir yurt köşesi. Bir kaç kilometre uzağındaki Şapinuva’dayız.

    Tokat Maşathöyük’te ele geçen bir tabletteki şu tümceye göre Şapinuva stratejik önem taşıyan bir Hitit kentidir.

    “Bu tablet size ulaşınca, 1701 askeri İshupitta’dan acele olarak sevkediniz ve onları iki gün içerisinde Şapinuva şehrine, Majeste’nin huzuruna getiriniz”

    Şapinuva kazılmakta olan bir eski Hitit başkenti. Kazı Ankara Üniversitesi tarafından yürütülüyor. Her şeye karşın ziyarete uygun duruma getirilmiş. Bilgilendirme tabelaları konulmuş. Küçük de olsa bir yürüyüş yolu oluşturulmuş. Akrep ve yelkovanın günbatımına koşusu hızlandığı için İncesu Kanyonu ve oradaki Kibele kabartmasına gitmeyi göze alamadık. Kanyon ve Kibele kabartması ziyareti geniş zamanı olanlara mutlaka önerilir.

    Geceyi geçireceğimiz Boğazkale’ye gitme zamanı geldi. Arayolları kullanacağımız için karanlığa kalmamayı tercih ettik. Yeşillikler arasında kaybolmuş şirin köylerin arasından geçerek, kimi zaman da yol sorarak Alaca yolunu bulduk. Düzlükte bozkır havasına geri dönmüş olduk. Gün batarken Boğazkale’deydik. Bin üçyüz nüfuslu minyatür ilçe belli ki Hattuşa hatırına ilçe yapılmış. İlçelik unvanı ortadan kalksa geriye bir kaç yüz kişi kalacağı kesindir. Bu durum hiç kuşkusuz görkemli Hitit geçmişine gölge düşüremez Boğazkale’nin.

    img_5711Bir sonraki günü düşleyerek dinlenme zamanıdır diyerek günün yorgunluğunu çıkartmaya koyuluyoruz.

    Ertesi günü Ankara’ya dönüş yapacağımızı da hesaba katarak güne Alacahöyük’te başlamayı tasarlayarak serin Hitit akşamının keyfini çıkartıyoruz.

  • Ankara’dan doğuya yol alıp Hitit Güneşi’yle buluşmuştuk. Anadolu’daki en önemli Tunç Çağı uygarlığıydı. Ankara’dan batıya giderek bir sonraki dönem olan Demir Çağı’nın izlerini sürmek de mümkündü. Biri diğerini izleyen ardışık iki ziyaret aradaki farkı algılamamızı kolaylaştırır düşüncesiyle Sakarya havzasına da yöneldik ve Midas Kent’e ulaştık.

    Midas Kent’e giderken yanı başından geçtiğimiz Çifteler’de geçmişle buluşma fırsatını yakalamış olduk.

    Kırk beş yıldır görmediğim bu bozkır ilçesinde 1969-1973 yılları arasında dört senemiz geçmişti. İnsan yaşamı için azımsanmayacak bir zaman aralığı.

    Oturduğumuz ev, bitirdiğim ilkokul yerli yerindeydi. Biraz nüfus artışı dışında değişen bir şey yok gibiydi. Şimdilerde yaşadığımız yerlerden bir kaç hafta ayrı kaldığımızda geri dönüşümüzde pek çok şeyin değiştiğine alışık olan bizler için sıra dışı bir durum.

    Çifteler’de 4 yıl yaşadığımız ev ve son iki yılı okuduğum ilkokul.

    Yapılar, yollar, sokaklar, meydanlar değişmemiş olsa da insanların değişmiş olma olasılığı yüksekti kuşkusuz. Ama, ne yazık ki bu değişimi gözlemleyecek kadar çok zaman geçiremedik Çifteler’de.

    Çifteler adı köy enstitülerine ilgili olanlar için yabancı değildir. Ülkemizdeki aydınlanma yuvalarından birisinin kurulduğu ilçedir.

    Diğer yandan, Çifteler batı Anadolu’nun önemli ırmağı Sakarya’nın doğduğu yerdir. Sakaryabaşı denilen bölgeye yerel ağızla kısaltarak Sakarbaşı derler yörede. İlçeye ilk geldiğimiz yıllarda elektrikler gece 11’de kesilirdi. O saate kadar verilen elektrik ise Sakarbaşı’ndaki türbinlerle üretilirdi. Verdiği ışık ölgün de olsa o yıllarda elektrik kullanıcısı olmak milyonlarca kişinin bu enerjiyle tanışmamış olduğu göz önüne alındığında ayrıcalıktı.

    sakarya_nehri

    Sakarbaşı o yıllarda olduğu gibi şimdilerde de ilçenin mesire yeri olma özelliğini koruyordu anlaşıldığınca. Çevre düzenlemeleriyle genişletilmiş olmakla birlikte su başındaki lokantalardaki “ALKOLSÜZ” tabelaları mahalle baskısının boyutlarını göstermesi bakımından anlamlıydı. Adını köy enstitüsü ile duyuran bu bozkır ilçesi belli ki güncele uymuştu. Nereden nereye demekten alamadık kendimizi…

    img_6151

    Öğrenmenin yaşı yok. Sakarbaşı çok partili sistem aşıklarının (!) da durağı olmuş anlaşılan. Bildiklerimizi unutup, yeniden öğrenmemiz gerekiyor buradaki yazıya bakılırsa.

  • Hitit Güneşi’ne doğru yol alırken Anadolu Güneşi’ne selam durmamak olmazdı. Ankara’nın doğusunda 35. kilometrede gördüğümüz Hasanoğlan yön götericisi biraz buraya da zaman ayırın der gibi geldi bize.

    Hasanoğlan savaşlar yoksulu, yoksunu ve yorgunu genç Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine doğan güneşe eşdeğer Köy Enstitülerinin 15.si olarak kurulmuş bu Ankara beldesinde. Künyesindeki “yüksek” sözcüğü diğer köy enstitülerine öğretmen yetiştirme görevine vurgu yapıyor. Dünya ve yanı başımızdaki Avrupa II. Dünya Savaşı’nın dehşetiyle sarmalanmışken Türkiye Cumhuriyeti savaş alanlarındaki başarısını toplumsal alana taşıma kararlılığı içindeydi. Ortaçağı geride bırakan Türklerin uygarlığa adım atması eğitimle ve özgür birey olmakla mümkündü. Köylü toplumu olan Türk milletinin aydınlığa kavuşması köy çocuklarının eğitilmesi ve aydınlatılmasını gerektirmekteydi.

    Köylerde ortaçağın temsilcileri olan din adamlarının yerini alacakların donanımlı olmaları gereği tartışmasızdı.

    Köy Enstitüleri ile ilgili pek çok şey söylenebilir. Binlerce sayfa yazı da yazılabilir. Şu tümceler o yüce kurumları kısa ve öz tanımlamada işe yarayabilir!

    “İşitiresem unuturum!
    Görürsem anımsarım!
    Yaparsam öğrenirim!”

    Kendisi de bir köy enstitülü olan yazar Mehmet Başaran’ın tanımı da son derece etkileyici. Köy Enstitüleri’ni tarımdan ödünç aldığı bir terimle tanımlamış. Tarlanın verimini artırmak için altını üstüne getirme işine “kirizma” denişinden yola çıkan Başaran, Köy Enstitüleri de toplumsal kirizma yaparak çağdaşlaşmaya katkıda bulundu diyerek özgün bir benzetme yapmış.

    koy_enstitu.jpg

    Köye ve köylüye önderlik edeceklerin tarımı, marangozluğu, demir işlerini bilmelerinde yarar vardı, hayat bilgisine ek olarak. Bütün bunlara eklenecek müzik, resim, tiyatro ve başkaca sanatsal beceriler uygarlığa uçacak toplumun diğer kanadını tamamlayacaktı.

    Bu nedenle, köy enstitüsünü bitirenler iyi birer öğretmen olmalarının yanı sıra el becerileri geliştirilmiş ve sanatsal yönü de olan insanlardı. Bir amfi tiyatronun varlığı, dünya klasiklerinin okuma listelerinin değişmezleri oluşu bu yanın eksik bırakılmaması içindi.

    Hasanoğlan ziyareti gezimizin en dokunaklı ve hüzünlü durağı oldu!

    Emperyalizmi kovarak olanaksız denileni başaran Türkler bu kez cehaleti kovmaya girişmişlerdi. Aklı, bilimi ve özgür bireyi egemen kılma hedefinin bir parçası olan Köy Enstitüleri söz konusu olunca duygulanmamak olası mı? Türk toplumunun kurtuluşa giden yoldaki öncül güçkaynağıdır doğal olarak bu benzersiz yapılar. Ama, aynı saygın kurumların hiç yeri ve gereği yokken ortadan kaldırılması ve ortaçağın diriltilmesi de bir o kadar hüzün verici ve öfkelendiricidir.

    Bu duygularla ülkemizin çağdaş uygarlık yolundan geri dönmesi anlamına gelen köy enstitülerinden vazgeçişin simgelerinden olan Hasanoğlan’dayız.

    img_5575

    Hasanoğlan’a girer girmez bayramın ilk gününde sokakta rastlayabildiğimiz insanlara köy enstitüsünü soruyoruz. Kimileri ne sorduğumuzu anlamıyor bile. Anlayanlar da buralarda bir yerdeydi demekle yetiniyorlar. Şaşırtıcı biçimde orta yaşlı bir sığırtmaç yol tarifi yapmaya çabalıyor. Ben köy enstitülerini çok severim diye de ekleiyor. Güçlükle de olsa buluyoruz Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü. Genişçe bir yerleşkede yer alan pek çok yapının kimileri yazgısına terk edilmişken bazılarının Fen Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi olarak hizmet vermekte olduğunu görüyoruz. Yolun kıyısına iliştirilmiş olan restorasyon projesine ilişkin tabela olmasa köy enstitüsünün adına rastlamak neredeyse olanaksız.

    Kullanılmakta olan yapıların arasına serpiştirilmiş gibi duran artık kullanılmadığı anlaşılan yapıların yanı sıra yanlarına, yörelerine dağılmış olan eski gereçler durmuş zaman izlenimi edinmemize neden oluyor. Özellikle bir yapının girişindeki Hasanoğlan Köy Enstitüsü yazısı duygu yoğunluğumuzu doruklara taşıyor. Buralarda bir yerde tiyatro da olmalı diyerek yerleşkenin derinliklerine ilerliyoruz.

    Yeşilliğin içinde kaybolmuş amfi tiyatro bütün görkemiyle karşımıza çıkıyor. Yetmiş yıllık yapı dimdik ayakta! Bir grup genç sahnede koyu bir sohbete dalmış. Duvarlar ise Abdullah Çatlı’ya olan sevgilerini graffitiye dökmüş kardeşlerimizin eserleriyle doldurulmuş.

    Sahnede tiyatro oyunları sergilemiş Anadolu çocuklarının replikleri canlanıyor gözlerimizin önünde. Köy çocuklarının tiyatro yaptığı 1930’lar Türkiye’sinin tiyatronun yasaklandığı, değrsizleştirildiği ve hatta aşağılandığı günümüz Türkiye’sine evrilmiş olması hüzün katsayımızı artırmaktan başka işe yaramıyor.

    Hasanoğlan Köy Enstitüsü II. Dünya Savaşı’nın dışında kalabilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin özgün bir yaratısı olarak ülkedeki köy enstitülerinden nöbetleşe gelenlerce yapılmış. İlginç bir not! Başlangıçta tüm yapıları imece yöntemiyle başka enstitülerden yardıma gelenlerce yapılan bölümler dimdik ayakta kalmış. Buna karşılık, ilerleyen yıllarda yüklenicilerce yapılan bölümlerden birisi nedensizce kendiliğinden yıkılmış. Yaparak ve üreterek öğrenmenin paha biçilmez değerini ortaya koymuşlar böylelikle imeceye katılanlar. Hasanoğlan Köy Enstitüsü karanlıkla ve cehaletle hiç bitmeyecek bir savaşın biricik silahı olarak yükselmiş Anadolu bozkırının orta yerinde.

    Hasanoğlan’da geçridiğimiz dakikalar hüzünlendirdiği kadar düşündürdü de!

    Bir ülkenin, bir toplumun varlığı ve yokluğu arasındaki çizginin son derece ince olduğunu fark etmiş olduk. Pek çok kişinin kolayına gelen umutsuzluğun umuda dönüşmesi de güç değildir bu açıdan bakıldığında.

    Bir toplumu karanlığa çekmek kadar aydınlığa çıkartmak da son derece olasıdır.

    Yeter ki istensin, yeter ki bu istenç göterilsin…

    Bu kurumların ülkemiz insanının üzerine bir güneş gibi doğmasını sağlayan başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, Hasan Ali YÜCEL ve İsmail Hakkı TONGUÇ’u saygıyla anmadan geçemeyiz.

    img_5594

    Ruhları şad olsun!

    Karanlığa gömülen emanetlerini yeniden aydınlığa çıkartmak göz ardı edemeyeceğimiz görevimizdir…

    Ceyhun Balcı

  • Pek çok kez kat ettiğimiz ama yakın çevresindeki güzelliklere ve değerlere ilgimizi esirgediğimiz yollar, yolculuklar vardır. İzmir-Ankara yolculukları 30 yıl önce sıkça yaptığımız son 5 yılda canlanan rotalaraımızdan birisi oldu. Kabul etmek gerekir ki; çift yollar yolculuğu kolaylaştırdı, yol zamanını kısaltırken belki de böylelikle çevreye ilgi göstermeyi aklımıza getirdi. Son yıllarda bu rotada bir alışkanlık edindik. Yan yollara sapıp, çok değil bir kaç kilometre uzaklıktaki güzelliklerle tanışacaktık.

    Duatepe ve Basrikale Mevzileri ile Alagöz Karargahı bu kezki hedef uğraklarımızdı. Her üçü de yakın tarihimize tanıklık etmiş yerler. Top sesleri Ankara’da yankılanırken, yeni bir devletin doğuşunda önemli rol oynamışlar.

    Polatlı’ya varmazdan önce yön göstericiye uyarak yoldan saptık. Tepeye konuşlu Duatepe ve Basrikale tepe mevzilerine erişmek bir kaç dakikamızı aldı, almadı! Sakarya Ovası’na egemen tepeden çevreyi gözetleme hevesimiz kursağımızda kaldı. Bakım ve onarım çalışmaları nedeniyle tepeye çıkışın yasaklanmış olduğunu girişte öğrenebildik. Gözlerimizle görmedik ama doğuda Ankara batıda da Sakarya ovası ayaklarımızn altında olacaktı; ülkemizin varlığında önemli köşetaşlarından sayılan Sakarya Savaşı’nın top seslerini, nal tıkırtılarını ve belki de askerimizin “Allah, Allah!” çığlıklarını kulaklarımızda duyumsayacaktık. Bu aksaklığı öngörmemiz olanaksızdı. Çaresiz geri döndük! Düş kırıklığı da cabası!

    Polatlı’yı geçtikten sonra Ankara’ya yaklaşık 40 km kala bir durağımız daha vardı nasılsa. Ona odaklanmaktan başka çaremiz yoktu. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkleri”ni okuyanlar “Alagöz Karargahı”yla tanışıktır. Bulunduğu köyle aynı adı taşıyan ve köyün ileri gelenlerinden Türkoğlu ailesinin Milli Mücadele hizmetine sunduğu köy evi bugünkü alçakgönüllü görünümünün çok ötesinde bir işlev görmüştür. 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül’de sona eren 22 günlük Sakarya Savaşı buradan yönetilmiştir. Bir aileye ait olan bu köy evi o dönemde bir ordugaha ve karargaha dönüşmüştür.

    img_5570

    Müzeleştirilen Alagöz Karargahı bakımı ve onarımı yapılarak ziyarete açılmış. İlginç ve doğru bir biçimde Anıt Kabir Komutanlığı’na bağlanmış. Belki de bugünkü düzenini ve hatta varlığını onlara borçluyuz diyebiliriz.

    Atatürk’ün çalışma odası, mutfak, iletişim odası, önemli toplantıların yapıldığı, kararların alındığı mekanlar o zaman kullanılmış olan eşyalar sergilenerek koruma altına alınmış.

    Milli Mücadele günlerine geri dönüp, o zaman aralığını duyumsamak isteyenlerin göz ardı etmemesi gereken bir uğrak yeri olmalı Alagöz Karargahı! Mutlaka gidilip, görülmeli demekle yetiniyorum.

    img_6174

    Yazıyı Duatepe’deki bakım, onarım çalışmalarını duyurmayan yetkililerimizin kulaklarını çınlatmadan sonlandırmak istemem.

    Bir kaç söz de Alagöz için söylenmeli.

    Anayoldan Alagöz’e sapar sapmaz yol çatallaştı. Üstelik bir yön işareti bile göremedik yolun çatallaştığı noktada. Birisi dar olsa da düzgün ve asfalttı. Doğal olarak Alagöz yolu olmalıdır diyerek asfaltta bir süre ilerledik. Ama, Alagöz’den uzaklaştığımızı fark ederek geriye döndük. Bir ülkenin varlık savaşının yönetildiği başkent Ankara’nın burnunun dibindeki önemli bir yurt köşesinin çift yoldan vazgeçtik; tozdan, topraktan kurtarılamamış olması dile getirilmeyi gerektiriyor. Yine karargahın girişindeki kırık mermer kitabeden de söz etmemiz kaçınılmaz. Yenilenemez miydi? Bunu yapmak bu kadar olanaksız mıydı?

    Buna karşılık kapanış saati gelmiş, temizlik başlamış olsa da ziyaret isteğimizi kırmayan müze çalışanlarına şükranlarımızı sunmayı unutamazdık.

    Bu anlamlı ve duygu yüklü ziyaret yarım saatimizi aldı. Verdiklerini anlatmamız için sözcükler de sayfalar da yetmez.

    Ülkemizi ve milletimizi var eden “Şu Çılgın Türkler”i saygıyla anmak için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı diyerek Ankara yolculuğumuzu daha bir coşkulu, istekli sürdürdük…

  • Değerli okur,

    Bu mektup Lancet tıp dergisinde yayımlanan ve bağlantıdan okunabilecek yazıya karşı dergi yayın yönetmenine gönderilmiştir. İlkeli ve nesnel yayıncılığın gereği bu yanıtın yayımlanmasını gerektirir.

    Lancet tıp dergisi bu isteğin yerine getirlmesi bağlamında sınavdadır!

    PIIS0140-6736(16)31414-3.pdf erişimi için tıklayın

    Dear editor,
    I have a few words on “Health-care crisis in Turkey : urgent actions needed”
    As I know, Lancet is a prestigious medical journal. But, this time Lancet has been stretched its limits. Although, the paper seems touching a humanitarian topic, the article has not been able to discriminate terrorism from human rights problem.
    Have you ever heard the name Jean Charles de Menezes who was shot by snipers immediately following London bombings in July 2006? The reason for this shooting was simply security concerns. In the southeastern region of Turkey security forces hasn’t been shot disarmed civilians. On the other hand PKK terror killed lots of civilians for 30 years.
    Could anybody call up British government for a cease-fire against terrorist groups/attacks? It would be illogical. Either British or Turkish government can make peace with terror groups unless they give up the terror.
    In the southeastern region of Turkey the members of terror organizations under the name of PKK or YPG are in action against the constitutional system.
    In Great Britain or at an another European country could it be possible to organize an armed struggle against the state rules? What would be the reaction against such a revolt in your country?
    In Turkey, PKK terror has been resulted in 40 thousand death comprising mostly civilians, since 1984.
    So, also in Turkey, the government couldn’t let such a terrorist action. In other words Turkish government and security forces are simply trying to prevent terrorist actions not only in southeastern region but also in the whole Turkish territory.
    As mentioned, in the article, hospital hasn’t been transformed to fortress. Security forces had no other choice in order to protect Cizre hospital.
    In Great Britain or in an another European country it is possible to shoot someone in order to ensure security! Is it forbidden, to preserve integrity of country in Turkey?
    Is such a paradox is acceptable?
    Ceyhun BALCI, M.D. Orthopaedic Surgeon
    General Secretary of İzmir Medical Chamber
    İzmir, Turkey