• İZBAN kısaltmasıyla İzmir’in yaşamına giren TCDD-İzmir Büyükşehir Belediyesi ortaklığında işletilen raylı taşıma sistemi başından bu yana İzmir kitle ulaşımına paha biçilmez katkılarda bulundu, bulunmakta ve yaygınlaşarak bulunmayı sürdürecektir.
    Etkili ve yetkilileri bu seçeneği geliştirmeye çağırıyorum!
    Teşekkürler İZBAN çalışanları!
    Hem emeklerinizle bizleri taşıdığınız, ulaştırdığınız hem de GREV denen yalnızca ülkemizde değil dünyamızda da unutulmaya yüz tutmuş bir eylemin varlığını uygulayarak anımsattığınız için!
    Sitemlerimiz sizler için İZBAN yöneticileri!
    Toplu ulaşım gibi bir kentin olmazsa olmazını devre dışı bıraktıracak uyuşmazlık sergilediğiniz için! Çalışanlarınızın emeklerinin karşılığını bir an önce verin! Kenti ve kentliyi “ulaşamama” işkencesinden kurtarın!
    GREV gerekçesiyle İZBAN’ın ve dolayısı ile de kitle taşımacılığının değeri bir kez daha anlaşılmış olmalıdır!

    e7e27-izbande-grev-son-durum-izmirde-gerv-ne-zaman-bitecek

  • Bir 10 Kasım’da daha kimselerin zorlaması olmadan duygulanacağız! Adı yalnızca coğrafyamıza değil insanlık tarihine de altın harflerle yazılmış o güzel ve büyük insanı saygıyla, özlemle anacağız!

    Pek çok yerde, pek çok kişi Atatürkçülük tanımı yapacak! Kemalizm mi Atataürkçülük mü tartışmalarına tanıklık edeceğiz. Hiç birisinin zararı yok. Konuşmak, tartışmak bir noktada buluşmaya çalışmak iyidir deyip geçelim!

    Geçtiğimiz günlerden birinde saygın bir internet gazetesinde yazan bir emekli amiral ve Atatürkçülüğü de tartışılmaz bir dostun yazısına rastladım. Türkiye’nin içine sürüklendiği durumdan kurtulma olasılığı yoktur demeye getiren sözlerini her zamanki etkileyici biçemiyle bezeyerek yazıya dökmüştü. Denizci olduğuna göre matematiği de güçlüdür diyerek anlamaya çalıştım yazıya döktüklerini!

    Hemen geçmişe götürdü belleğim beni!

    “Geldikleri gibi giderler!” 13 Kasım, 1918, İstanbul, Mustafa Kemal. (Boğaza demirleyerek toplarını kente çevirmiş düşman donanması karşısında)

    214377082_640

    Bugünün Türkiye’sinde kolay olan umutsuzluk, yılgınlık anaforuna kapılmak. Öldük, bittik, yıkıldık deme kolaycılığına sapmak! İşin ilginç yanı bu kolaycılığın alıcısı sanılandan da fazla. Kapış kapış gidiyor dense yeridir.

    Buna hakkımız yok!

    Atatürk’ü seviyorsak, Kemalist olduğumuzu ileri sürüyorsak öncelikle o düşüncenin sahibini iyi tanımak, algılamak ve özümsemek göreviyle karşı karşıyayız!

    Mondros Silah Bırakışması’ndan çok değil 15 gün sonra hemen herkesin yılgınlık içinde kıvrandığı günlerde “Geldikleri gibi giderler!” diyebilmekti Mustafa Kemal’i farklı kılan!

    sevr-antlasma-haritasi-1600x876

    Atatürkçülük bu harita karşısında bile “ağlaşmak” yerine “uğraşmak”tır!

    Özetle Atatürkçülük ya da Kemalizm “ağlaşma” değil “uğraşma” alanıdır. Bunun temel ve öncelikli koşulu da Atatürkçülük adına umutsuzluk safında yer almamaktır.

    Açık çağrımdır!

    Eğer Atatürkçüysek, Kemalistsek Atatürk gibi düşünmek, Atatürk gibi davranmak göreviyle karşı karşıyayız demektir.

    İçine yuvarlandığımız durumdan kurtuluş olasılığımız kalmamıştır diyorsak, yazmayı, çizmeyi bırakmamız daha doğru olacaktır.

    Hiç olmazsa bu yüce düşünce ve eylem anlayışına zarar vermemek için…

    Mustafa Kemal ATATÜRK düşünceleri ve yaratılarıyla yaşıyor!

    Bedensel yokluğunun 78. Yıldönümünde yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum!

    Ona yaraşır bir duruş içinde olmayı yaşamımın vazgeçilmez önceliği olarak görüyorum.

    Ceyhun BALCI

  • Amerikan başkanı kim olacak sorusu Amerikalılar kadar bizlerin çenesini ve zihnini yorar. Koca koca adamlar/kadınlar büyük laflar ederek dramatize ederler dört yılda bir yinelenen bu tiyatroyu.
    Sözde tartışmalar, zaman zaman bize benzeyen düzeysizlikler hiç hükmündedir. Amerika Birleşik Devletleri ne yaptığını bilen, tasarımları olan bir derinliğe sahiptir.
    Başkan seçimi vitrine manken koymaktan öte anlam taşımaz!
    Bizdeki başkanlık tartışmalarının yarattığı algının tersine Amerikan Başkanı kudreti sınırlı bir figürdür. Kısacası başkan görkemli Amerika’nın göze görünen, kulağa seslenen ete, kemiğe bürünmüş unsurudur.
    Gelelim bize!
    Amerikan Başkanlık seçimleri bizim balonlaştırılan yüce basınımızın zavallılığını göstermesi bakımından işe yaradı diyebiliriz.
    Örneğin, anketlere teslim olduğu anlaşılan en çok satışlı gazetemiz anlaşıldığı kadarı ile manşeti geceden hazırlamış.

    clinton-kazandi
    Yetinmemiş!
    Baskıya girmiş! Bugün gazete dağıtıcılarında “Clinton Kazandı!” haberiyle yerini aldı. Bugüne kadar para verip satın aldığımı anımsamadığım bu gazeteden bir tane satın almaktan alamadım kendimi. En azından yıllar sonra bakıp gülümsemek için!
    Küçük bir yanılgı mıdır? İlk bakışta böyle de görülebilir! Bu küçük yanılgının Türkiye’deki yandaş medya gövdesini bir yana bırakarak ana akım medya adı altında kamuoyunu yönlendirdiğini, ona rehberlik ettiğini düşündüğümüzde zavallılığın ve sefaletin boyutu daha iyi anlaşılacaktır.
    Necip basınımızın hallerinden bir örnek daha!
    Sabah uyanır uyanmaz sonuçlara göz atmak istedim. Yöneldiğim kaynak bizde çok da adı geçmeyen, sözü edilmeyen bir medya organı sabah 6.30 dolaylarında Trump’ın ipi göğüsleyeceğini yazmaktaydı. Aynı saatlerde şöhretli CNN Clinton’un önde olduğunu yazarken; bizim sabah izlencelerinde Trump’ın önde olduğunun anlaşılması (belki de kabullenilmesi) için yarım saat beklemek gerekti.
    Bizim medyanın eğretiliğini ortaya koyması bakımından çok fazla iş gördü son başkanlık seçimi.
    Trump’ın seçilmesi şaşırtıcı olsa da; olumlu ya da olumsuz bağlamda önemsenecek boyutta bir değişim yaratmayacaktır.

    screenshot_1
    Herkesin içi rahat olsun!
    Bundan 8 yıl önce seçildiğinde Obama için Van’da kurbanlar kesildiğini yazmıştı gazeteler. Aradan geçen iki dönemde Amerikan emperyalizmi hız kesmek şöyle dursun azılı Cumhuriyetçilere rahmet okutacak boyutlara ulaştı.
    Kendisine gerçekleri değil de duyguları rehber alan yüce basınımız bugünkü gaflarıyla tarihe geçti. Elbette olumsuz anlamda…

  • Her geçen yıl daha fazla anlıyoruz değerini Cumhuriyet’in ve onun kurucusu ATATÜRK’ün…

    img_6246

    Kurucu ilkelerden uzaklaştıkça karmaşaya savrulan, yolunu şaşıran, ne yapacağını bilemez duruma düşen bir ülke ve o ülkenin halkı Cumhuriyet’in kurucusunu daha iyi anlamak ve bundan da önce tanımak göreviyle karşı karşıyadır.

    Baş edilmesi olanaksız bir antiemperyalist olduğunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız Atatürk’ün!

    Bu yanıyla sert ve köşeli yapısının tersine ülkesini yakan, yıkan bir ülkenin bayrağını yere serdirmeme erdemini gösterebilmesi; tutsak aldığı düşman ordusunun komutanını teselliye varan sıcaklık akla ilk gelen örnekler.

    Şu soylu sözlere şapka çıkartmamak olası mı?

    soylu sözler

    Yıl 1923!

    Bir yandan Cumhuriyet kurulurken diğer yandan Cumhuriyet’i yaşatamanın ve onu yükseltmenin sigortaları oluşturulmakta!

    Avrupa’ya öğrenci gönderilecektir. Cumhuriyet insan kaynaklarını kendisi yetiştirene dek başkaca yol yoktur. Yüz elli başvurudan 11 kişi seçilmiştir.

    O 11 kişiden birisi Almanya yolcusudur! Sirkeci Garı’nda Almanya’ya gideceği tren kalkmadan önce düşüncelere dalmıştır bu Türk Promete…

    Yaban ellerinde ne yapacaktır, nasıl yapacaktır? Gitmekle kalmak arası bir yerlerdedir! Derin düşüncelere dalmışken adının anıldığını işitir!

    Posta görevlisidir “Mahmut Sadiii, Mahmut Sadiii..” diye seslenen! Telgrafın var diyerek uzatır elindeki iletiyi.

    Heyecanla bir solukta okuduğu telgrafın göndericisi Mustafa Kemal’dir!

    Onca işin arasında güle güle demektedir Mahmut Sadi’ye!

    “Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum! Ateş topu olarak dönmelisiniz!”

    Duygulanır Mahmut Sadi! Bir kaç dakika önce aklından geçenlerden dolayı utanç da duyar!

    Kıvılcım olarak gidip ateş topu olarak dönenlerden birisidir Mahmut Sadi IRMAK! Tıp doktoru olmuş, yetmemiş profesör olmuş, o da yetmemiş ülkesinde Başbakanlık koltuğuna oturmuş!

    Savaş alanlarında karşıtlarını titreten Mustafa Kemal barış zamanlarının da bilgesidir! Bu kısa telgraftan anlaşılan budur!

    Şimdilerde aklına kapağı yurt dışına atmaktan başka şey getiremeyen bir kuşağın bu telgraftan ne anlayacağını kestirmek hiç de kolay değil!

    Cumhuriyet’in 93. Yılında el kadar bebelerimiz bile insan kılıklı alçakların cinsel nesnesine dönüştürüldü! Pırıl pırıl genç kızlarımız güpegündüz, onlarca kişinin önünde insan görünümlü yaratıkların tekmeli tokatlı saldırılarına uğramakta!

    Aklın ve uygarlığın ülkesi olsun diye kurulan Türkiye Cumhuriyeti bu utanç verici koşullardan bir an önce kurtarılmalı!

    Umarsızlıktan halkı suçlayanlara, umutsuzluk bataklığında çırpınırken ne yapacağını bilemeyenlere!

    Bugünün Türk halkı 1919’dakinden, 1923’dekinden daha niteliksiz ve yeteneksiz değil!

    Yeter ki, aklını kullanan, vatanını milletini seven önderler ortaya çıksın! Milletin önüne düşsün!

    Başta kurucu Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere Cumhuriyet’i var edenlerin yüce anısına saygıyla…

  •  

    Şeker Yasası, Tütün Yasası, tahılın, patatesin, soğanın yasası bile yok. Anadolu’da boş kalan tarlalar, yetiştirilmeyen hayvanlar…

    Emperyalizmi yenmiş ama onu anlayamamışların ülkesi sonbahar rüzgarına kapılmış kuru yaprak gibi savrulup durmakta.

    Dünyanın ve ülkenin beslenme sorununu bundan 40 yıl önce çözmüş bir yalnız savaşçı!

    Bugün hayatta olsa ona eşlik edecek bir kaç kişiden fazlasını bulur muydu yanında?

    Tekil savaşçıları çoğullaştırdığımızda işlerin kolaylaşacağını fark edebilmek umuduyla…

    14650477_876848682446708_9094274732298314704_n

  • Daha bir kaç ay önce gözler önüne serilmişti İzlanda gerçeği! Avrupa Futbol Şampiyonası’nda bu küçük ülkenin ortaya koyduğu başarı futbol yorumcusu Hasan ŞAŞ’ın cehaletini çıkartmıştı açığa! Futbol yorumcularının eski futbolculardan olması zorunluluğunun duvara çarpmazı kaçınılmazdı.

    5064915

    Dünkü İzlanda-Türkiye maçından sonra hemen her ortamda yapılan yorum kılıklı cehalet manifestolarına bakılırsa duvara çarpması gereken epeyce insan vardır ülkemizde. Sokaktaki vatandaştan, televizyondaki yorumcuya uzanan yelpazede sayısız kişinin okumadığı, araştırmadığı ve buna bağlı olarak da cehaletini sergilemekten geri durmadığını bir kez daha şaşırmaksızın izliyoruz.

    Neymiş efendim!

    Üç yüz bin nüfuslu ülkeye nasıl yenilirmişiz?

    Futbol sahada 11’er kişiden oluşan takımlar arasında oynanmaktadır. Ülkenin kahvehanelerinde akıl yürüten, bilmediğini bilmeyenler topluluğunun futbolla ilişkisi izleyicilikten öteye geçmemektedir.

    Sıcak yaz günlerinden birinde İzlanda üzerine yazılmış bağlantıdaki yazı okunursa İzlanda Gerçeği’nin “mucize” ya da “rastlantı” nitelemelerinden fazlasını hak ettiği bilmem anlaşılabilir mi?

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/06/28/ates-buz-ve-izlanda-mucize-mi/

    Milli futbol takımımız ne zaman duvara toslasa aynı nakarat yinelenmeye başlıyor. Konu futbolcuların ve onların başındaki Türkiye Futbol Direktörü’nün (bu sorunlu direktörlük nitelemesi de bi başka yazıyı hak ediyor ya) cebine giren parayla ilgili oluyor kaçınılmaz şekilde.

    00fe22373f7c2f864524c69b1f5c2318_izlanda-turkiye-maci-ne-zaman-saat-kacta-hangi-kanalda-canli-yayinlanacak_csfqmqpiuucnbxby6khmcgjpg_610x375

    Fatih Terim adlı futbol ilahının cebine giren servet kendiliğinden mi çıkmaktadır TFF kasasından? O paraları onun cebine boca eden birileri yok mudur? Neden onlar bu tartışmadan bağışık tutulmaktadır?

    Bir konuya dikkat!

    İzlanda adlı haritadaki yeri bile pek çok kişi tarafından gösterilemeyecek ülkeciğin futbol konusunda yaptığı atılımlar bir yanda, Türkiye’nin gündemine damga vuran gündelik söylemler diğer yanda!

    Evlatlarımızı uyuşturmak için Arapça’ya varıncaya dek sayısız parlak buluşun yaşama geçirildiği ya da devlet memuru olacaklara Reis’in sorulduğu yerde ülkemiz, ordumuz tehdit altındayken, Milli Futbol takımının başına gelenin sözü mü olur?

    Bileşik kaplar kuramı gereğince yerlerde sürünen bir ülkenin futbolda doruklarda gezmesi olası mı?

    Her alanda reislere olanak veren, sıcak bakan yerde futbol reisimizin karizmasını çizmek İzlanda’ya kısmet oldu bir kez daha!

    Olumsuzluktan olumluluk çıkartmak gerekirse çürümüş, kokuşmuş, yağmacı yapının ağır yara alması şaşırtıcı değildir. Ayyıldızın saygınlığına gölge düşmese bu yazıyı yazmaya bile gerek olmazdı…

    Aklın aşağılandığı, yerle bir edildiği ülkenin aklını kullanan İzlanda’dan aldığı futbol dersi keşke çok daha büyük ölçekte algılansa; kıssadan hisseye dönüşse demek geliyor insanın içinden!

    Ceyhun Balcı, 10.10.2016

  • Sarıkamış Dayanışma Grubu’ndaki yazışmaları izlemesem haberdar olmayabilirdim.

    Lozan’ın ayaklar altına alındığı, Cumhuriyet’i kuranların, devrimleri yaparak Türkiye’yi çağdaş dünya topluluğuna katanların ağır saldırı altında olduğu, Sıhhiyesiz bırakılan ordunun evlatlarını sivil sevk zinciri saçmalığına kurban verdiği günümüzde pek çoğumuzun soluksuz kaldığı kesindir.

    İnsanım diyene parmak ısırtacak denli aşınan insana ilişkin temel değerlerin ölmediğini göstermesi bakımından yüreklere serin sular serpecek bir haberi paylaşmanın zamanıdır.

    Ülkemizin 9700 kilometre uzağında, Vladivostok’ta açılan bir anıt 100 yıl önce gurbet ellerinde sonsuzluğa göçenleri unutmayıp, ruhlarının biraz olsun şad olmasını amaçlayanların eksik olmadığını göstermesi bakımından önemli. Anıtın üzerine Türkçe, Macarca ve Rusça yazılmış yazının başlığı. Bunu yapmak için hiç bir güncel zorunlulukları yokken yapmış olmaları çok daha övgüye değer bir durum.

    rusya

    http://www.hurriyet.com.tr/9-bin-700-kmde-sehitlik-40234484

    Yedi cephede 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı askerlerinin çilesi savaştan sonra da bitmek bilmemiş. Kafkas Cephesi’nde canını kurtaranlar hiç kestiremeyecekleri trajik bir başka yaşamın içinde bulmuşlar kendilerini.

    Esir düşmek yetmemiş!

    Uzaklara, hem de çok uzaklara sürülmüşler tutsak olarak!

    Kimilerinin yolları Vladivostok’a dek uzanmış! Geri dönenler olsa da savaştan sağ çıkan çileli bedenlerin önemli bölümü dünyanın öteki ucunda dalmış sonsuz uykularına.

    Yüz yıl önce yedi düveli dize getiren ama şimdilerde sıradanlığa, niteliksizliğe ve zevksizliğe yenik düşen Türk toplumunu sarsması gereken bir gelişmedir bu!

    Açılış töreninde Türkiye’yi Moskova Büyükelçimiz temsil etmiş. Bence hiç bir sakıncası yok! Ama, neredeyse işi yapılan merdivenleri açılış malzemesi yapmaya vardıran büyüklerimizin yokluğunu merak etmesem olmazdı.

     

    Kafkas Cephesi’nde esir düşüp Orta Asya’ya ve hatta oranın da uzağına sürülen dedelerimizin dramına ilgi duyacaklar için bir kaç okuma önerisi :

     

    Vetluga Irmağı, Mehmet Arif ÖLÇEN (Yayına Hazırlayan : Ali Nejat ÖLÇEN), ÜMİT YAYINCILIK, 1994.

    resim_tiff

    Nargin Adası, Akif AŞIRLI (Yayına Hazırlayan : Bingür SÖNMEZ), Babıali Kültür Yayıncılık, 2013.

    select

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/03/04/adam-ariyorum/

  • Değerli okur,

    Sizleri bir süredir the Lancet dergisinde yayımlanan, bilimsel olmamakla birlikte bir ülkeyi ve dolayısı ile toplumu zan altında bırakan yazıyla ilgili olarak meşgul ettiğimin farkındayım.

    Öncelikle bir Türk vatandaşı ve bir hekim olarak yanlış bulduğum bu konuda harekete geçme gereği duymuştum. Tek başıma yapabileceğim dergi yayın yönetmenine yazmak ve yanıt hakkımı kullanmaktı.

    Daha önceki yazımda belirttiğim gibi yanılmayı arzu ederek yanıt hakkıma saygı gösterilmeyeceğini öngörmüştüm.

    lansete-hekim-yaniti

    Yanılmayı çok istediğim halde yanılmadım!

    Derginin yanıt hakkımı kullandırmamaya ilişkin yanıtını ve bu yanıta yanıtımı paylaşarak bu konuyu sonlandırmak durumundayım.

    Yanıt hakkımın tanınmadığını belgeleyen kısa yanıtın dayanaktan yoksunluğu bilimsel bir tıp dergisi (üstelik saygın ve çok okurlu) için düşündürücüdür.

    Her hangi bir sonuç alamayacağımı bilerek kaleme aldım bu son yanıtı!

    Ama, bu yazışmalar insanlık kesintiye uğramadıkça orta yerde duracaktır. Güncel deyişle tarihe not düşülmüş olacaktır!

    Hiç olmazsa bu görevi yerine getirmiş olduğumu düşünüyorum…

    Lancet’in yanıt hakkımı kullandırmayacağına ilişkin yanıtı :

    Manuscript reference number: THELANCET-D-16-06749
    Title: Reply to ‘Health-care crisis in Turkey: urgent actions needed’

    Dear Dr. Balci,

    Thank you for submitting your Letter to The Lancet. Having discussed your Letter with the Editor, and weighing it up against other submissions we have under consideration, I am sorry to say that we are unable to accept it at this time. Please be reassured that your Letter has been carefully read and discussed by the Editors. Thank you for your interest in The Lancet, I hope this decision does not deter you from considering us again in the future.

    Yours sincerely

    Elizabeth Zuccala
    Senior Editor

    Lancet’in yanıtına yanıtım :

    Sayın Elisabeth Zuccala
    Kıdemli Yönetmen
    Derginizin 20 Ağustos tarihli sayısında yer alan bir yazıya ilişkin yanıt hakkımı kullanma isteğime vermiş olduğunuz yanıtı okudum. Size teşekkür etmeyi çok isterdim.
    Yazımın tarafınızdan okunduğuna vurgu yapmanızı anlayamadığımı itiraf etmek isterim. Böyle bir şeyden kuşku duymadığımı özellikle vurgulamalıyım.
    Diğer yandan, bilimsel ve saygın bir tıp dergisi olarak siyasi içerikli 20 Ağustos tarihli yazının tartışmalara yol açacak olmasını öngörmeniz gerekirdi. Bu doğal durum gereğince yanıt hakkına saygılı olmayı da!
    Bilimsel bir tıp dergisinin tartışmalara açık ve farklı görüşlere yer veren bir tutum sergilemesi en doğal beklentimdi. Bu beklentimin karşılanmamış olması kuşkusuz bende düş kırıklığı yaratmıştır. Ayrıca, bilimsel bir yayın organına yaraşır bir gerekçe gösterilmemiş olması da bir o kadar üzücü ve düşündürücüdür.
    Sizin, bence uygun olmayan bu yaklaşımınızı değiştirme olanağına sahip değilim. Ancak, bu kabul edilemez davranışla tarihe geçmiş olduğunuzu söylemek durumundayım. Tarafıma karşı değil ama tarihe karşı sorumlu olduğunuz kesindir.
    En azından bu olguda yansız, objektif ve bilimsel bir yayıncılık politikası izlememiş olduğunuz tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde ortadadır.
    Saygılarımla…

    Dr. Ceyhun BALCI

    İzmir, Türkiye

    Dear Elisabeth ZUCCALA
    Senior Editor
    I have read your reply about using my right of answering (Manuscript reference number: THELANCET-D-16-06749)to your article (‘Health-care crisis in Turkey: urgent actions needed’)in the Lancet, on 20th August. I wish I thanked you.
    I would like to confess that I couldn’t understand your emphasis on saying that you have read my reply I haven’t suspect of it anyway.
    On the other hand, being an academic and elite medical journal with political concept, you should foreseen that the article on 20th August would be liable to a lot of discussion and thus to respect to the rihgts of all replies.
    I have expected from a medical journal to be open to all discussions and different point of views having seen that my expectations were not fulfilled made me disppointed of course.
    Besides not stating a logical justification which is naturally expected from a medical journal is also a dismal and thought provoking.
    I don’t have the chance of changing your approach which I think isn’t acceptable but I have to state that with your unacceptable attitude you made history.
    It is for sure that you are responsible not to me but to the history.
    At least in this respect it is obvious that you haven’t had impartial, objective and academic publishing.
    With regards…
    Ceyhun BALCI, M.D.
    İzmir, Turkey

  • chrysostomos_of_smyrna

    Ağzından kan damlayan altın ağızlı : HRİSOSTOMOS

     

    “Evlatlarım, bugün İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Bütün azizler arkanızda…”
    İzmir Metropoliti Hrisostomos, Mayıs 1919
    Yukarıdaki sözler bir din adamının ağzından çıkmıştır. Ama, dinle ilintisi bu kişinin üzerinde taşıdığı giysiyle sınırlıdır.
    Hrisostomos’un sözcük anlamı :“altın ağızlı”! Altın ağızdan kan damlamıştır bundan 97 yıl önce.
    Altın ağızlının pembe düşleri 9 Eylül 1922’de Türk süvarilerinin İzmir’e girip, Hükümet Konağı’na Türk bayrağı çekmesiyle karabasana dönüşmüştür. Sakallı Nurettin Paşa’ya şükranlarını sunmak linç edilmesini engelleyememiştir. Ağzından kan damlayan altın ağızlının sonu yazık ki kanlı olmuştur!
    Sonuncusu 94 yıl önce linç edilen İzmir Metropoliti’nin yerine atama yapıldığı haberi okundu gazetelerde. Fener Patrikhanesi İzmir’e metropolit atadı. Yanı sıra İzmir’de Urla, Çeşme ve Karaburun’u kapsayan alan için de piskopos ataması yapıldığı bilgisi verildi aynı haberin içinde.

    av_172
    İzmir’de onarılan Aziz Vukolos Kilisesi yeni metropolitin makamı olarak işlev görecek anlaşıldığınca. Kilisede yeni metropolitin atanması törenine Fener Patriği Bartolomeos’un yanı sıra Yunan yetkililerin de katılmış olduğu anlaşılıyor. Şimdi sormak gerekir! Benzer bir tören Batı Trakya’da Türkler tarafından düzenlenebilir mi? Düzenlenebilse bile törene Türk yetkilileri katılabilir mi?
    İzmir’de ve yakın çevresinde son yıllarda uzun yıllar kullanım dışı kalmış kimi ibadethanelerin onarıldığına tanık oluyoruz. Görünürdeki gerekçe tarihsel yapı ve kalıtların korunması ve geri kazanılması olsa da; son gelişmeyle anlaşılıyor ki niyet başkadır!
    Bu atamalar neyin nesidir?
    İzmir’de ya da yakın çevresinde böylesi dinsel etkinlikleri ve düzenlemeleri haklı kılacak bir durum var mıdır? Daha açık deyişle bir dinsel topluluk var mıdır ortada böylesi bir dinsel hizmet bekleyen?
    Din, gelişmiş batı ülkelerinin toplumsal yaşamında olması gereken yerdedir. Bunun böyle olabilmesi için ise yine o ülkelerde oluk oluk kan akmasını gerekmiştir. Büyük bedeller ödense de oralardaki süreç tamamlanmıştır.
    Buna karşılık, emperyalizm din olgusunu kullanmayı bugün de sürdürmektedir. Dinselliği kendi içinde olabildiğince sınırlayan, olması gereken sınırlar içinde tutan batılıların kendi dışlarındaki coğrafyada dinselliği alabildiğine özendirmeleri, hiç gerekmeyen etkinliğe kavuşması için ellerinden geleni yapmaları gözden kaçacak gibi değildir.
    Emperyalizm kendi rahatı, kendi hareket yeteneği ve başka ulusları egemenlik altına almak amacıyla bugün de dini olanca yoğunlukla kullanmaktadır.
    Türkiye’de son yıllarda giderek depreşen kilise tutkusuna bir de bu açıdan bakmakta yarar vardır. Tarihe sahip çıkma kisvesiyle bakılan, onarılan ve geri kazanılan dinsel yapıların dönüştüğü durum ve göreceği işlev görmezden gelinmemelidir.
    Bir yandan ülkemizin % 99’u Müslüman denilerek girişilen İslâm dinselleşmesi diğer yandan olmayan dinsel topluluklar için oluşturulan dinsel yapılar ve dinsel otoriteler.
    Birlik, bütünlük savaşı veren Türkiye’de bu gibi önemli ayrıntılar gözden kaçırılmamalı diyorum!
    Tekmelenen şortlu kızımız, oyun bahçesi yapılan Anıt Kabir’imiz duvarından Atatürk resmi indirilen TBMM’miz kadar önemli bir gelişmedir 94 yıl sonra yapılan İzmir Metropoliti ataması!
    Ülkemizin varlık senedi olan Lozan’ın delinmesine çeşitli iyi ve kutsal gerekçelerle izleyici kalanlar, aymazlığa düşenler sıranın kendilerine de geleceğini akıllarından bir an olsun çıkartmamalılar!
    Osmanlıcılık kokan bu durumun günümüzde işe yaramayacağı gibi zarar vereceği gün gibi ortadadır!

  • Saygıdeğer okur,

    Blogumdaki iletilere görseller ekleme gibi bir geleneğim vardır. Bu iletide buna gerek görmedim!

    Çünkü, ANIT KABİR blogumun değişmez görselidir.

    Bu iletide önce Anıt Kabir Komutanlığı’na, sonra da o kutsal mekanda çocuk bahçesi yapma ve o kepazelikle övünme gafletine düşmüş kuruluşa gönderdiğim iletileri paylaştım sizlerle.

    Ortada saygısızlığa varan bir durum söz konusu!

    Sorumluları ve izleyicileri harekete geçerse buna son verilebilir.

    Seslenişimin amacı budur!

    Yüce önderimizden özür diliyorum!

    Saygıdeğer komutan,

    anitkabir.gnkur@tsk.tr adresine gönderilmiştir…

    Anıt Kabir saygı ve şükran sunulan bir ortam. Dünyadaki benzerleri de böyle.

    Çok da benzeri yok aslında dünyada Anıt Kabir’in!
    Bir önder düşünün ki; huzuruna çıkmak için kat ettiğimiz yol o önderin uğrunda canını ortaya koyduğu coğrafyanın değerleriyle bezeli olsun.

    Mustafa Kemal ATATÜRK çocuk sahibi değildi. Ama, ülkesinin bütün çocukları onun evladıydı. Dünyada çocuklarına bayram armağan etmiş bir başka önder adı geliyor mu aklınıza?

    Ata’nın huzuruna çıkan çocuklarımızın o soylu ve etkileyici ortamda oyun bahçesine gereksinim duymadıkları açıktır. Onlar gibi biz büyüklerin de bir kahvehaneye gereksinim duymadığı, duymayacağı kesindir. Anıt Kabir’e kaç kez ayak bastığımı anımsamıyorum. Ama, anımsadığım bir şey varsa, o etkileyici ortamda bir şeyler yeme, içme gibi anlamsız bir eylemi aklıma getirmediğimdir.

    Anıt Kabir Aslanlı Yol’dan yürünerek erişilen bir büyük anıttır. Yalnızca ülkemize değil, dünyaya çok şey katmış, insanlığın ortak değeri olmuş bir yüce kişiliğin sonsuza dek huzur içinde uyuması gereken yerdir.

    Oraya isteyerek gidilir, duygulanılır ve şükranlar sunulduktan sonra gözler nemlenerek ayrılınır!

    Orada kahvehaneye de çocuk bahçesine de gerek yoktur. Bugüne dek oraya giden hiç kimseden böylesi bir istek olmamıştır.

    Duyduğum kadarı ile çocuk bahçesi maskaralığı Cumhuriyet ve Atatürksever Ankaralılarca sona erdirilmiştir. Kahvehane kepazeliği Ankaralıların ve tüm ülkedeki Atatürkçülerin harekete geçmesi beklenmeksizin sizler eliyle sonlandırılmalıdır. Bu saygısızlık ve sınır tanımazlık daha fazla uzamadan bitirilmelidir.

    Ata’nın sonsuza dek huzur içinde uyumasını sağlama görevine çağırıyorum sizi…

    Saygılarımla…

    Ceyhun BALCI
    Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu bir vatandaş…

     

    Sayın yetkili,

     

    info@mngkargo.com.tr adresine iletilmiştir
    Anıt Kabir’e çocuk bahçesi yaptırmışsınız. Bir de yetinmeyip biz yaptırdık demişsiniz!
    Çok ayıpladım sizi!
    Anıt Kabir evrensel bir değerin sonsuz uykuda olduğu bir mekandır. Huzur içinde uyuması hepimizin sorumluluğundadır. O soylu ve yüce mekanda yaptırmış olduğunuz çocuk bahçesi Ata’ya saygısızlıktır. Oraya giden hiç bir çocuğun orada oyun oynama gibi bir isteği olamaz. Varsa da, o istek uygun olan başka bir mekanda giderilir. 
    Sevinerek öğrendim ki; Atatürksever gençler Anıt Kabir gibi soylu ve ayrıcalıklı bir mekana kondurduğunuz ucubeye son vermişler.
    Bu noktada size düşen!
    Evrensel bir değer olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yattığı Anıt Kabir’de  ortaya koyduğunuz kepazelik nedeniyle özür borcunuzu ödemenizdir. Böylelikle, yaratmış olduğunuz hoş görülmesi güç hatayı biraz olsun giderebileceksiniz…
    Saygılarımla…
    Ceyhun BALCI
    Cumhuriyet ve Atatürk tutkunu bir vatandaş…