• Slayt1Doksan yedi yıl önce 4 Eylül’de Sivas’ta bir araya gelen bir avuç insan önemli kararlar aldı! Bugün bu yazıyı yazabiliyorsam onlara çok şey borçluyum! Anadolu’nun ortasına sıkışıp kalan Sevr dayatmasını hiçe sayanlar arasında bir de Tıbbiyeli vardı!
    Tıbbiyeli Hikmet (BORAN) arkadaşlarınca görevlendirilmişti Sivas’ta bulunması için. Yol parası zorla denkleştirilmişti. Cüzdanıyla yüreği ters orantılı büyüklükteydi Hikmet’in!
    Manda tartışmalarının doruğa vardığı anlardan birinde “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyecek kadar mangal yürekliydi. Kararlılığı gerekirse Mustafa Kemal’i de hiçe sayacak düzeydeydi!
    Bırakınız eğitimli olmayı okuryazarlığın sorun olduğu dönemde Tıbbiye, Mülkiye ve Harbiye’yle birlikte ülkenin yazgısını çizecek ölçüde etkindi. Tıbbiyeli Hikmet o dönemin ürünüydü!
    Sivas Kongresi’ne damga vuran sözlerin sahibi Hikmet Boran Cumhuriyet’in kurulmasından sonra sırra kadem bastı! Atatürk’ün buyruğu ile aranmasına karşın uzun süre bulunamadı. Hatta, öldüğü bile söylendi.
    Zorlukla da olsa bulunduktan sonra bir dönem milletvekilliği yaptı. Sonrasında yine kayıplara karıştı.
    1945’te sonsuzluğa göçtü!
    Yüce anısı önünde saygıyla eğilmek yeter mi bilmiyorum! Elimizden gelen bu ne yazık ki!
    Yapılabilirse çizdiği yolun izleyicisi olmak, emanetine sahip çıkmak en iyisi!
    Ceyhun Balcı

  • indir

    Cübbe bir giysi türü!
    Gericiliğin, yobazlığın göstergesi olabildiği gibi akademisyen ya da yargıç giysisi olarak da giyilir. Din kisvesi yanı bu yazının konusu değil!
    Türkiye, 15 yıldır rüzgâra kapılmış kuru yaprak gibi oradan oraya savruluyor!
    Muhalefetin kimi zaman beceriksizlik çoğu zaman kötü niyete bağlı yokluğu ayrıca inceleme konusu olabilecek kadar önemlidir.
    Cübbelilere dönecek olursak!
    Akademisyen cübbelilerin 15 yıllık sicili de çok olumlu sayılmaz! Dik duruşun tekilleştiği, yalnızlaştığı bir dönem yaşandığını söylersek yanılmış olmayız. Sessiz, sedasız akademiyanın son 15 yılda alınan yolun taşlarını döşediğinden söz etmek insafsızlık olmayacaktır.
    Cübbelilere ilişkin son örnek yargı cephesinden serildi gözlerimizin önüne!
    Saraydaki adli yıl açılışı yalnızca yargıya değil insanlık onuruna vurulmuş ağır bir darbe olarak geçti tarihe!
    Bilinen bir ayrıntıdır belki ama yinelemekte sakınca yok!
    Yargıç cübbesinin düğmesi de, iliği de yoktur. Birilerinin önünde iliklenmesin diyedir!
    Saraydaki cübbelilerin bu önemli ayrıntıdan haberdar olmamaları olanaklı olmadığına göre! Yürütmenin önünde iliklenen cübbeler, iki büklüm eğilmeler yargının etki altında kalacağının sağlam göstergeleri olarak algılanmak zorundadır.
    Son zamanlarda hemen her kesimde saraya ve saray sakinine öfke yeniden kabarır oldu! Öfkelenenler haksız değil elbette!
    Ama, aralarında benim de olduğum öfkelilere bir sözüm var!
    Eskiler boşuna “yapana değil, yaptırana bak!” dememişler…
    Saray muktedirinin yanlışlarına eklenecek çok şey yok!
    Yapana, yaptırarak katkıda bulunanlara ne demeli?
    Cübbe ilikleyenler olmasa ilikletenin hükmü olur muydu diye sormadan edemeyiz!
    Bir kusurlu varsa hiç kuşkusuz o kusura yola açan/yardımcı olan/konu olan da vardır ilkesi gereğince!
    Tarihe kara leke olarak geçecek adli yıl açılışında yaşananların tek bir kişi tarafından gerçekleştirilmiş olmasını öne sürmek bir yandan haksızlık olacağı gibi diğer yandan da muktedire hak ettiğinden fazla güç yüklemiş olmayacak mıdır?
    Ceyhun Balcı

  •  

    Dear Ambassador Alberto Gonzales Casals,

    During your visit to İzmir about 3 years ago you called at İzmir Medical Chamber and we had a cheerful conversation. Though we had a very little time due to your tight schedule. Then we became the host of presentation about the “Health in Cuba”. As far as I remember it was on 31st of October, 2013.

    I was a member of Executive Committee at that time. Now, I have been elected as General Secretary a few months ago.

    As you all know we dismissed imperialist invaders from our country by Independence War.

    But the current president of the TBMM (National Assembly) is in the press because of his inappropriate declaration about the legendary leader of Cuban Revolution, Ernesto Che Guevara.

    I read your reaction in which you are completely right in the press. Being a citizen of Atatürk’s Turkey I want to apologize to you in the name of President of TBMM.

    The majority of Turkish people had a deep love towards Che and the living legend Fidel Castro. In this respect, I wish you didn’t take into account the comments of the President of TBMM, they are far from courtesy.

    Once again, I apologize to you for the statements of President of TBMM which made you hurt and would like to send my regards to Cuban people, to live legend Fidel Castro and President Raul Castro.

    Ceyhun BALCI, İzmir

    turkiye-kuba-400x220

    Sayın Alberto Gonzales Casals,

    Saygıdeğer Büyükelçi,

    Bundan yaklaşık 3 yıl önce İzmir’i ziyaretiniz sırasında İzmir Tabip Odası’na da uğramıştınız. Yoğun programınız nedeniyle çok zaman ayıramasanız da sınırlı zamanda keyifli bir sohbetimiz olmuştu. Sonrasında yapılan “Küba’da Sağlık”la ilgili sunuma ev sahipliği yapmıştık. Belleğim yanıltmıyorsa 31 Ekim 2013 günüydü.

    O tarihte İzmir Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi’ydim. Şu anda da İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri olarak görev yapmaktayım.

    Bildiğiniz gibi ulusal kurtuluş savaşı vererek emperyalist işgalcileri ülkemizden kovmuş olan TBMM’nin şimdiki Başkanı Küba Devrimi’nin efsane figürü Ernesto Che Guevara’ya yönelik yakışıksız sözleriyle gündemdedir.

    Sizin de haklı olarak tepki gösterdiğinizi basından izledim.

    Atatürk Türkiye’sinin bir yurttaşı olarak TBMM Başkanı adına sizden özür diliyorum.

    Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ezici çoğunluğu Che’yi ve yaşayan efsane Fidel Castro’yu incitmek bir yana onlara ve dolayısı ile Küba halkına derin bir sevgi ve saygı duymaktadır. Bu nedenle TBMM Başkanı’nın nezakete sığmayan sözlerini dikkate almamanızı dilerim.

    TBMM Başkanı’nın sizleri inciten sözlerinden dolayı bir kez daha özür diler, saygılar sunarken Küba halkı ile yaşayan efsane Fidel Castro ve Başkan Raul Castro’yu aracılığınızla selâmlarım!

    Dr Ceyhun BALCI

    İzmir, Türkiye

     

     

  •  

    Devlet adamıysanız hiç olmazsa diplomatik ve nazik olacaksınız!
    Darbeyi izleyen günlerde bizim şaşkınlardan birisi FG için, “darbe başarılı olsaydı Humeyni gibi dönecekti ülkeye” diyebilecek kadar kendinden geçmişti. İran yüzyıllardır sınır sorunu yaşamadığımız bir komşu ülke. İçinizden geçse bile Humeyni-FG benzetmesi yapmamalısınız! Hiç olmazsa komşuyla dengeli ilişki adına dilinizi tutmalısınız.
    TBMM Başkanı da gaf yapanlar kervanına katıldı. Daha önce de Anayasa’da Atatürk’e gerek yok demişti. Onu söyleyen dudakların Che’ye eşkıya demesine şaşırmamak gerekirdi.
    Küba’yı ziyaret eden Türklerin göz ardı etmedikleri bir şey varsa o da Havana’daki Atatürk Anıtı’nı ziyaret etmek olmaya başladı. Küba devrimcilerinin Anadolu devrimcisini baş tacı etmelerinde de şaşılacak durum yok.

    Havana’da Atatürk Anıtı

    Emekli Büyükelçi Bilâl ŞİMŞİR’den öğrenmiştim. Şimşir, Küba’yı kapsayan bölgede görevliyken Castro’nun kendisinden Nutuk’u istettiğini ve kendisinin de bu isteği zevkle yerine getirdiğini.

    Emekli Büyükelçi Bilal ŞİMŞİR ve Nutuk

    Küba’nın iki önceki Ankara Büyükelçisi Ernesto Gomez ABASCAL’in diplomat olmasının yanı sıra yazarlık yeteneği olduğunu da biliyoruz. “Havana’da Türk Tutkusu” kitabında Nazım Hikmet’in dedesinin öyküsünü yazmış olması bölgeye ve Türkiye’ye ilgisini gösterir.

    9789752895768Abascal’in Nazım Hikmet’in dedesinin öyküsünü anlattığı kitabı

    casals

    Küba’nın şimdiki Ankara Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals (ortadaki) İzmir Tabip Odası’nda

    Şimdiki Büyükelçi Casals haklı olarak sitem ediyor. Şu sözleri anlayan için çok ağır! “Bize düşmanımız bile bunu söylemedi. Son derece diplomatik ve nazik!

    esteban

    Hem Atatürk, hem Che ve hem de Castro’nun elleri silah tutmuştur. Ama, ne Atatürk ne de Che ve Castro ülkeleri için mücadele ederken ellerindeki silahları halklarına ve masum insanlara doğrultmamışlardır. Yalnızca emperyalistler ve işgalciler bulunmuştur silahlarının hedefinde. Oysa, Türkiye’de Altıncı Filo Defol diye gösteri yapan gençlere şimdiki TBMM Başkanı’nın kuşağından kimilerinin yaptıkları belleklerden silinmiş değildir.

    Yaşayan ve ölmeyen efsaneler : Castro ve Che

    Atatürk’ü Anayasa’dan silmek gerek diyen, Che’ye ve dolayısı ile de yaşayan efsane Castro’ya eşkıya diyebilen bir bilinç yoksununa “emperyalist sevicisi” unvanı vermek bilmem fazla gelir mi?

    Az geleceği kesindir de…

  • me

    Metin Kurt soylu duruşuyla bu dünyada iz bırakanlardan oldu. Bedeniyle değilse bile yaptıklarıyla yaşamayı sürdürüyor! O da kim diyenler bilgi olsun! Metin Kurt 70’li yıllarda Galatasaray’da oynamış efsane solaçıklardan. Bu dünyada iz bırakmasını futboldaki becerisi kadar isyankârlığına ve devrimciliğine borçlu!
    Çehresi gözümün önünde! Futbolunu Eskişehir Atatürk Stadı’nda izlemişliğim var! Uzun yıllar sürebilecek futbol yaşamı Galatasaray’dan uzaklaştırılarak ve etiketlenerek sonlandırıldı. Başını eğmediği, hakkını aradığı ve daha da kötüsü örgütleyici olduğu için! Spor ve özellikle de futbol ortamında şimdi olduğu gibi o günlerde de “futbolunu oyna, gerisine karışma” anlayışı egemendi. Kulüplerin başına çöreklenenlerin Metin Kurtlara hoşgörüyle bakması olanaksızdı. Şimdiki gibi dinselleşme üzerinden olmasa da bir tür biat kültürü o zaman da yerleşikleştirilmişti. Bugünün o günden farkı şimdiki futbolcuların çok daha büyük parasal olanaklar karşılığında secdeye vardırılmalarıdır. Günde 5 vakitten öte yeşil sahalarda her vakit secdeye varma görüntüleri artık spor alanlarının değişmez ritüellerinden birisine dönüşmüş durumda.
    “Kötü iyiyi kovar!” (kötü) özdeyişi bir kez daha doğrulanmıştı ne yazık ki! Ali Sami Yen’in kurucusu olduğu Galatasaray Tevfik Fikretlerin de içinde olduğu aristokratların spor kulübüydü. Yalnızca spor kulübü de sayılmazdı. Kültürel ve entelektüel derinlik sahibi figürlerin de fazlaca olduğu topluluktu.
    Geçtiğimiz haftalarda yitirdiğimiz Turgay Şeren, ondan da önce Gündüz Kılıç ve Metin Oktay yalnızca futbolcu ya da çalıştırıcı sıfatlarıyla anılmayacak denli önemli değerlerdi. Onların Galatasaraylılığı futbol becerisinin ötesine geçerdi.
    Onlarla başlayan Metin Kurt’a uzanan dönem her şeye karşın son derece olumlu unsurlarla doluydu. Bir bakıma zenginlikti bu doluluk!
    Galatasaray kulübü bugünlerde pürtelaş sokağını andıran bir hareketlilik sergiliyor. Olanı biteni bilmeseniz, pek çok şeye tanık olmasanız din temelli devşirmecilikle adeta teslim alınmış olan kulübün başına gelenlerin birilerince birilerine fark ettirilmeden gerçekleştiğini sanabilirsiniz.
    Başta Hakan Şükür olmak üzere futbolculara vebalı gibi davranılmakta oluşu bir bakıma doğru ama eksik bir gelişmedir. Futbol becerileri ile zihinsel becerileri arasında dağlarca fark bulunan Hakan Şükürlerin ve biat ettikleri sulu gözlü eski vaizin bütün bu olan biteni bir başlarına başarmış olmaları çok da inanılır bir durum olmasa gerektir. Çok daha tepelerdekinin onayı, yardımı ve gönlü olmasa koskoca Galatasaray kulübü böylesi sınıflaraltı bir anlayışa teslim olmazdı demek zorundayız.
    Yazının sonunda Metin Kurtları kovan; Ali Sami Yenlerin, Gündüz Kılıçların, Metin Oktayların ve Turgay Şerenlerin anısına saygıyı eksik edenlerin olduğu yerde Hakan Şükürlerin, Fatih Terimlerin boy vermesine şaşırmamak gerekiyor.
    Her şeyi bilirim diyen kibirli insana yakışmayan bir görüntü vardır karşımızda! Bir kez daha iyi kötüye kovdurulmuştur.
    Galatasaray gibi tarihsel geçmişe sahip yalnızca spor kulübü değil aynı zamanda bir kültür yurdu olan yapının kökü dışarıda bir gladyo oluşumuna teslim edilmiş olması kuşkusuz kulübü yönetenlerin sorumluluğunda olan bir sonuç!
    Ama, bu hoş görülemez sonuca yıllar boyunca tanıklık eden, sessiz kalan, görmemek için çaba gösteren Türk toplumunun hiç mi suçu yok diye sormayalım mı?
    24 Ağustos 2012’de aramızdan ayrılan efsane solaçık ve futbol sendikacısı Metin Kurt’un anısına saygıyla…
    Aramızdan ayrıldığındaki güle güle yazısına bağlantıdan erişiniz :
    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/08/24/gule-gule-metin-kurt/

  • indir

    İç karartıcı günlerden sonra bugünü hal, hatır sormaya ayıralım!
    FG örgütünün doğrudan hedefi olmuş küçük bir çekirdek halkaya eklenmiş ben ve benim gibi bir avuç şaşkının dışında bu gladyo yapılanmasının farkına varamayanların çok olduğu ortamda anlaşılması gerekenler bitecek gibi değil!
    Bugünkü hal, hatır söyleşisi ayrılıkçı-etnikçi terör üzerine olacak!
    Yaklaşık bir yılı aşkın zaman önce Türkiye genel seçimlere gitti. Seçimler AKP-RTE gitsin de yerine ne gelirse gelsin paradigması üzerine oturtulmuştu.
    Nereden mi biliyorum?
    Asıl amacı kendi partisini ilerletmek, geliştirmek olması gereken ana muhalefet önderimiz “HDP’nin barajı aşması bizi mutlu eder!” demekteydi de ondan…
    Kuşkusuz yalnız değildi!
    AKP-RTE’yle mücadele uzmanı olduğu izlenimi veren pek bilgiçler de katıldılar bu koroya! HDP barajı aşarsa AKP’nin iktidarı zorlaşır, en kötü olasılıkla da anayasal çoğunluğunun önüne geçilirdi. Haziran seçimi sonrasında ortaya çıkan tablo tam da bu dostlarımızın tanımladığı gibiydi. “İstikşafi koalisyon” görüşmelerinin dayanılmaz hafifliğine kapılan muhalefetin baskın seçimi karşısında bulması refleksleri felç etmeye yetti. Önceki seçimin sonucuna güvenilerek cemaatçilik ve etnikçilik geçer akçe olmalıydı.
    Bu ortamda gidilen seçimlerde birkaç ay önceki tabloyla ilintisi olmayan bir manzara çıktı ülkenin karşısına bir yandan FETÖ’ye diğer yandan da etnikçiliğe tutunan muhalefet anlayışının iflasıydı gerçekte karşımızda duran!
    15 Temmuz darbe girişimi bu tutamaklardan birini tuzla buz etti. Muhalefetin gerçek muhalefet tutamaklarını bulması açısından yararlı oldu bu süreç. Türkiye’de Amerikancılık üzerine kurulmuş bir muhalefet anlayışının olanaksızlığı yaşanarak öğrenilmiş oldu.
    Terör örgütünün yedeğindeki HDP’ye baraj aşırtmakla bir yere varılamayacağı da çok geçmeden anlaşılmalıydı. Kemal Kılıçdaroğlu’na Artvin dağlarından yağdırılan kurşunlar bu paradigmayı yıkmış olmalıdır. Kılıçdaroğlu yara almadan kurtuldu bu saldırıdan. Bu nedenle çok sevinçliyiz.
    HDP üzerinden muhalefet anlayışına son noktayı koymuş olması bakımından bu saldırıdan ders çıkartılmalıdır!
    HDPsever dostlara sormak gerek!
    Nasılsınız, iyi misiniz?
    Dersinizi aldınız mı?
    Terör örgütüyle bütünleşmiş, onun uzantısı olmaktan öte hüneri olmayan bir siyasi yapı uut kaynağınız olmayı sürdürecek mi?
    Sesinizi duyar gibiyim!
    “Bir daha asla!”
    Memnun oldum!
    Ama, bu durumu anlamak için bunca acı deneyime ve bedel ödemeye gerek var mıydı diye sormadan edemiyorum…
    Saygılarımla…
    Ceyhun BALCI, 27.08.2016

  •  

    26 Ağustos günü 851 yıl arayla Türklerin Anadolu’daki yazgısını belirledi. Sultan Alparslan’ın önderliğindeki Büyük Selçuklu ordusu 26 Ağustos 1071’de Malazgirt önlerinde Bizans ordusunu yendi!
    Sonuç : Anadolu kapılarının Türklere ardına kadar açılması oldu!
    26 Ağustos 1922’de ise Mustafa Kemal’in komutasındaki Türk ordusu Sevr’le Anadolu’yu işgal eden düşman güçlerini kovduğu Büyük Taarruz’un ilk günü.
    Rastlantıya bakın!
    1071’de Anadolu’nun kilidini kırarak Türk selinin önündeki kapakları açan Malazgirt Savaşı!
    1922’de Anadolu’yu düşmana kilitleyen Büyük Taarruz!
    Her ikisinde de sayılamayacak kadar çok dokunaklı yaşanmışlık vardır!
    Yarbay Reşat’ın yaşadığı göz yaşartıcı olduğu kadar inancın ve azmin göstergesidir.
    Büyük Taarruz’un ikinci gününde 27 Ağustos’ta sorumlu olduğu birliğin Çiğiltepe’yi söz verdiği saatte ele geçirememesi silahını kafasına dayamasına yeter de artar! Sözünü tutamamanın bedelini canıyla ödemekten kaçınmayacak kadar gözü pek ve onurludur.
    Kırk beş dakika daha bekleyebilseydi Çiğiltepe’nin muzaffer komutanı olacaktı, yaşamından da olmayacaktı!
    Çiğiltepe geride bıraktıklarının soyadı, görevine bağlılığı ve o bağlılığı namus sayan davranışı ise bizlere rehber oldu!
    26 Ağustos’ta kanlarıyla, canlarıyla vatan savaşı verenlere selâm olsun…
    Ceyhun Balcı, 26 Ağustos 2016

    26 ağustos

  • turk-ordusu-suriyede-ilerliyor-20160824150432

    TSK Cerablus’a yönelip Suriye’de temizliğe girişme sinyalleri verince çıkan seslere kulak verelim. IŞİD’e vuruldu PYD’den ses geldi. PYD’nin (PKK olarak da okuyabilirsiniz) etnikçi bir terör unsuru olarak sözde egemen olduğu alanlarda TSK ile karşılaşmaktan hoşlanmamasını ve hatta korkmasını anlamak güç değil.
    Buna tamam! Ama…
    Ülkemizdeki kafası karışıklar ordusunun kaygılarına anlam vermek hiç kolay değil!
    “Suriye bataklığında ne işimiz varmış?”
    “Suriye bölünürse Türkiye de bölünür!” saptamasının doğruluğunu kavrayamayanlar Suriye’yi Türkiye için bataklık sanabilirler!
    Gel de “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur!” diyen Sakallı Celâl’i saygıyla anma!
    BOP haritası gereğince bölünmesi tasarlanan ülkelerden biri olan Suriye 5 yılı aşkın süredir burun buruna olduğu küresel haydutluk karşısında dik ve onurlu bir duruş sergiledi. O dik ve onurlu duruş bir bakıma Türkiye’nin bölünmezliği için de güvence oldu!
    Ülkemizdeki pek çok insanın (aralarında Cumhuriyetçi ve Atatürkçüler de var) bölgeye ve bölgenin önde gelen unsurlarından olan Araplara bakışı “Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı arkadan vurdular!” anlayışı çerçevesindedir. Oysa, genelde bölgenin özelde Suriye’nin tarihi bu sığlığı hoş görmeyecek denli derinliklidir.
    Geçmişten bugüne uzanan bu sığlığın günümüzde de olanca belirginliğiyle sürmekte olduğunu üzülerek izliyoruz.
    Bu olumsuzluğun başta gelen gerekçelerinden birisi Türkiye’de yerleşikleşme eğilimi gösteren saplantılardır. Bu saplantılardan başta geleni zemin, zaman ve koşul bağlamından koparak hastalığa dönüşen RTE-AKP paranoyasıdır.
    Suriye’ye TSK müdahalesi çoktan yapılması gereken bir eylemdi. Gecikmeli de olsa yapılmış olması bir olumluluk olarak görülmeliydi.
    Denebilir ki, eylem doğru ama eylemin sahibi yanlış! Katılırım!
    Ama, yanlış kimse doğru eylem yapıyor diye elini mi tutalım?
    Gündelik siyasetin ve politikanın belirli hedef ve amaçları olduğu kesindir. Ama, vatanın ve milletin birliği, dirliği söz konusu olduğunda diğer konuların ayrıntıdan öteye anlam taşımadığı da gözden kaçırılmaması gereken önemde bir ayrıntıdır.
    Son gelen haberlere bakılırsa PYD’nin TSK ile sıcak temas gerekmeden Fırat’ın doğusuna çekileceği anlaşılıyor. Türkiye’nin doğru bir adım atmış olması bile hem Suriye hem de Türkiye’nin bütünlük ve güvenliğine tehdit oluşturan etnikçiliği hizaya sokarsa gerisi gelecektir.
    Türkiye-Rusya yakınlaşmasını izleyerek yaşanan bu gelişmenin ülkemizin yüzünü bölgeye dönme sürecinde bir ilk adım olması önde gelen dilektir.
    Milli görev gereğince Suriye’de olan Mehmetçiklerimiz için atıyor yüreklerimiz!
    15 Temmuz darbe girişimiyle örselenen ve saygınlığı aşındırılan ordumuza özgüven aşılaması olası bu vatan görevinde can kayıpsız, sorunsuz ve engelsiz görevler diliyoruz…

  • Rio olimpiyatları sona erdi. Hemen belirtmekte yarar var. Her ne kadar olimpiyatlar sonuç olarak bir ülkede yapılsa da o ülkenin adıyla anılmıyor. Yapıldığı kent olimpiyata adını veriyor.

    200px-Olympia_2016_-_Rio.svg

    Olimpiyatlara katılan her 3 ülkden ikisi madalya bakımından evine eli boş dönüyor. Dünyadaki gelişmişlik dağılımıyla uygun bir görünüm. Katılıp renk kattıktan, figüranlık yaptıktan sonra hoş anılarla ayrılmış olacaklar Rio’dan dünyanın dibindeki ülkeler. İş, aş ve geçim sıkıntısı içindeki ülkelerin sportif başarısızlığına şaşırmıyoruz.

    madalya sıralama

    Madalya sıralamasının ilk iki sırasını uzunca bir aradan sonra halef-selef emperyaller (ABD-Büyük Britanya) aldı. Özellikle, ABD’nin başarısı tartışılmazdır. 550 sporcuyla Rio’ya gelen ABD’de madalya alamayan sporcular parmakla sayılsa yeridir. Madalya sayısı ile 550 arasındaki fark yanıltmasın! ABD’nin takım sporlarında da pek çok madalya aldığı anımsanırsa Amerikalı sporcuların önemli bölümünün boynuna madalya takarak eve döneceği kesindir.

    Büyük Britanya’nın ise Londra 2012’yle ateşlenen sportif sıçramasının sürdüğü söylenebilir.

    Madalya tablosunun ilk beşinin Fransa’nın önünde yer alan Almanya bir yana bırakıldığında; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Daimi Temsilcileri’nden oluşması rastlantı olabilir mi?

    Sporun siyasetle etkileşimi soğuk savaş yıllarında Moskova Olimpiyatları’nın batı blokunca boykot edilmesiyle doruğa vardı. Son olimpiyatlar öncesinde Rusya’nın atletizm ve halter dalındaki doping olguları nedeniyle diğer tüm spor dallarında da olimpiyattan yasaklanması gündeme getirilebildi. Atletizm ve halter gibi önemli madalya kaynağı olan iki spor dalında olimpiyat yasaklısı olan Rusya’nın buradaki madalya sıralamasındaki 4. lüğü çok önemli bir başarı olarak not edilmelidir.

    Dün akşamki erkek basketbol finalinde ABD’li sporcuların sergilediği centilmenlik sınırlarını zorlayan kimi davranışlar NBA’in vazgeçilmezleri olabilir belki ama bu gibi davranışların olimpiyatın ruhuna aykırı olduğu da kesindir. Bu nedenle şımarıklığın sıradanlaştığı ortamlardan gelen sporcuların olimpiyat katılımı ciddiyetle tartışılmalıdır.

    Yine Amerikalı yüzücü Ryan Lochte’ye katılan başka yüzücülerin soyulduklarını öne sürerek bir senaryo yazmış olduklarının anlaşılması da ahlaklı sporcu kavramına rahmet okutan bir başka örnek olarak kazınacaktır belleklere.

    Olimpiyat düzenleyen kentlerin ve dolayısı ile de ülkelerin yaşadığı ekonomik sorunların IOC’yi harekete geçirmiş olması sevindiricidir. IOC bundan böyle olimpiyat taliplisi kentlerin yapacağı spor alanlarını gelecekte nasıl değerlendireceklerini sorgulayacakmış. Umarız ve dileriz doğrudur, uygulanabilir!

    Sempati ile züppelik arasına çizgi çekebilen Usain Bolt tarihe geçmiş oldu böylelikle. Sportif başarının saygısız olmayı gerektirmediğini ortaya koymuş oldu.

    150827144022-usain-bolt-jamaica-flag-super-169

    Ülkemize gelince!

    103 sporcuyla katıldığımız Rio’yu toplam 8 madalyayla 41. Sırada bitirdik. Geleneksel sporumuz güreş bu 8 madalyanın 5’ini sağladı. Diğer 3 madalyanın 2’si devşirmelerden geldi.

    Devşirme çağın kaçınılmaz gerçeği! Ancak, bu kaçınılmazlığın da akılcılıkla bezenmesi gerekiyor. İlerleyen yıllarda devşirmeciliğin açtığı yol Türk gençlerince doldurulursa kazanç sağlanmış olduğu söylenebilecektir.

     

    Özellikle, Küba kökenli 400 engelci Yasmani Copello Escobar’ın gelmiş geçmiş en iyi devşirmelerden birisi olduğunun altı çizilmelidir.

    Tıpkı soğuk savaş yılları boyunca olduğu gibi spor bugün de ülkeler arası propagandanın önde gelen aracı olmayı sürdürüyor. Ancak, bu yapılırken salt başarıya ve madalyaya odaklı devşirmeci anlayışın ülke sporunun önünü kapatmayacak oluşu öncelenmelidir.

    Sporda başarı reçetesinin kitleye spor izletmekten çok spor yaptırmaktan geçtiği akıldan çıkartılmamalıdır. Türk atletizm takımındaki Türk kökenli sayısının Alman milli takımındaki Türk futbolcu sayısından az oluşu hepimizi düşündürmelidir. Mete Gazoz, Tutya Yılmaz ve İrem Karamete gibi gençlerimizin önünü açmak ve sayılarını elimizdedir.

    Teşekkürler! Tutya, Mete ve İrem….

     

    Sorunumuz kısa zamanda zahmetsiz ve emeksiz madalya almak mıdır? Yoksa, devşirmeyi aşıya dönüştürüp gençlerimizi spora özendirmek mi?

    Karar bizimdir!

    Yakın gelecekte olimpiyatlar için adaylığımız söz konusu olmadığı için dört yıl sonra olimpiyatları bir kez daha konuşmak üzere bu konuya son vermiş oluyoruz…

    Ceyhun BALCI

  • 3765CCD100000578-0-image-a-42_1471618322896

    Çağımız görsel çağı olarak adlandırılsa yeridir! Bilişimin etkisiyle etkileyiciliği tartışılmaz olan görseller silinmeyecek izler bırakıyor!

    ağlayan çocuk
    Yaklaşık 40 yıl önce görüşümüze sunulan ağlayan çocuk öylesine etki yarattı ki! Savcı, yargıç, iş adamı, doktor, akademisyen ve onlara eklenen sayısız başkalarını peşine taktı. 15 Temmuz darbesi bu gerçeğin gözlerimiz önüne serilmesi olarak da algılanmalıdır.
    Tarihsel etkiye sahip görsellere bir yenisi eklendi son günlerde. Halepli bir çocuğun objektife yansıyan görüntüsü acıma duygularını harekete geçirmeye yetti. Tüm insanlık için trajedi demek olan savaş çocuklar söz konusu olunca farklı bir boyut kazanıyor.
    Son görselle birlikte duygu kabarması bir kez daha sahne aldı!
    Ama, söylenmesi gerekenlerin tümü söylendi mi?
    İşte orası kuşkulu! Bu durumda, insanların duygusallığı kullanıldı mı sorusu geliyor akla!
    Duygulanan, üzülen, gözyaşı döken insanların varlığı kuşku götürmez bir gerçek!
    Aynı insanların bu manzaraya yol açan etkenleri dile getirmekten uzak bir görüntü çizmesi üzerinde düşünülmesi gereken konudur!
    Acıyan, üzülen, gözyaşı döken insanın bu tabloya neden olan emperyalizmi görmeyen yaklaşım üzerinde durulması gereken durumdur.
    Duyguların bilinçle bütünleşmesi olmazsa olmazdır!
    Halepli çocuğun gözleri nemlendiren görüntüsüne yol açan neden algılanmadıkça gözlerimizin nemini silmekle yetineceğiz demektir!