• Olimpiyatların dibine vurmuşken TRT futbola mecbur etti bu akşam! Başka kanalların olimpiyat tarağında bezi olmadığına göre takım adları üzerinden bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu.

    FC_Midtjylland

    Midtjylland 1999

    Midttyjland Osmanlıspor kadar olmasa da çiçeği burnunda bir takım. 1999’da kurulmuş olmakla birlikte İKAST FS (Kuruluş 1935) ve HERNING FERMAD (Kuruluş 1918) adlı iki köklü kulübün birleşmesiyle sahneye çıkmış. Ortaya çıkmasını borçlu olduğu kulüplerin olmayan başarılarına karşılık Midttyjland kısa süre içinde deyim yerindeyse Danimarka’yı sallayan bir kulüp olmuş. Danimarka’da futbol akademisi kuran ilk kulüp olma onuruna erişmiş. Fenerbahçe’de oynayan Simon Kjaer’I yetiştirmiş.

    Kulübün kurucuları birisi keresteci diğeri Mercedes satıcısı olan iki iş adamıymış. Logodaki kurt kafası “KURTLAR” olarak anılmalarına neden olmuş.

    Geçen yıl şampiyonlar liginde oldukça başarılı bir grafik çizmişler.

    Bizim Osmanlıcıların Midttyjland’ı dış sahada yenerek iyi iş başardığını kabul etmek gerek. İki yeni takımın maçını en yenisi kazandı.

    Şampiyonlar ligizede Fenerbahça bu akşam kendisinden 21 yaş kıdemli Çekirgelerle kapışmakta Kadıköy’de. Grasshoppers adı enerjik ve kabına sığmayandan yola çıkılarak verilmiş kulübe. İsviçre liginin en çok şampiyon olanı, İsviçre kupasını en çok kazanan takımı.

    Logo_Signet_mit_Sterne_gelb-blau

    Grasshoppers 1886

    İsviçre’de yaşayan soydaşlarımız Murat ve Hakan Yakın kardeşlerle Kubilay Türkyılmaz’ın da yetiştiği takım olan Çekirgelerin eski gücünde olmadığını söylemek gerek.

    Aynı kentin takımı ve ezeli karşıtı FC Zürih ve FC Basel karşısında son yıllarda varlık gösteremeyen Grasshoppers’ın Fenerbahçe için kolay lokma olacağını söyleyebiliriz kolaylıkla.

    İsviçre takımının neden İngilizce ad aldığını merak edenler olacaktır. Bunun nedeni takımın 1886’da 20 İsviçre Frangı bağışla bir İngiliz öğrenci tarafından kurulmasıdır.

    Madencilerin takımı Köstebekler namlı Shaktar Donetsk Ukrayna’da 1936’da kurulmuş. Sovyet geçmişe sahip. Buna karşın adını Sovyetlerin dağılması sonrasında duyurmaya başladı. Şimdi adı Avrupa Ligi olan UEFA Kupası’nı son kez müzesine götürdü.

    150px-FC_Shakhtar_Donetsk

    Shaktar Dontesk 1936

    Geçen yıl Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi dışında bırakan Sahktar’ın bu yıl da Başakşehir’i Avrupa Ligi dışında bırakması şaşırtıcı olmayacak gibi görünüyor.

    Shaktar, kurulduğu kent Dontesk’ten dolayı bir Doğu Ukrayna takımı. Şimdilerde Doğu Ukrayna’da değil futbol oynamak yaşama tutunmak bile sorun olduğundan merkezini Kiev’e taşımış. Maçlarını ise batıdaki Lviv’de oynuyor.

    Shaktar’ı Türkiye’de tanınmış kılan bir başka etken takımı 12 yıl süreyle çalıştıran Mircea Lucescu oldu. Ülkemizde de Galatasaray ve Beşiktaş’ı çalıştıran Lucescu’nun adı Shaktar’ın başında olduğu hemen her yıl Türk takımlarıyla anıldı. Başı sıkışan, teknik direktör gereksinimi duyan başta 3 büyükler olmak üzere Türk takımları Lucescu’nun peşinde oldular.

    Köklü takımların üçüncü sınıf anlayışla yönetildiği Türkiye serüvenini zamanında sonlandırmış olan Lucescu aynı filmi bir kez daha görmek gibi bir akıldışılığa yüz verme yanlışına inatla direndi.

    Eski Büyükşehir, şimdiki Başakşehir’in Shaktar engelini aşması gerçek anlamda sürpriz olur.

  • page_fenerbahcenin-yeni-hocasi-imzayi-atti-dick-advocaat-kimdir_948470585Türkiye’nin utanç verici yakın geçmişinde Fenerbahçe’nin dik duruşu kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçektir. Koskoca orduyu tek kurşun atılmaksızın teslim edebilen beceriksiz komutanların varlığı göz önüne alındığında; Fenerbahçe’nin topu, tüfeği olmaksızın başardığına saygı duymak gerekir.
    Aslan namlı GS eğilip, bükülme rekorları kırarken FETÖ anlayışının sporcular arasında yaygın kabul görüyor oluşu ayrı bir sorundur.
    Beşiktaş’ın yönetsel düzeydeki eğilen, bükülen duruşunu hamamın namusunu kurtarırcasına ÇARŞI biraz olsun unutturmuştur.
    Dördüncü büyük Trabzon konusunda söylenecek çok şey yok yazık ki! Önceki yönetimle doruğa çıkan tuhaflık hakem alıkoyma ile taçlandırılarak başkaca söze gerek bırakmamıştır.
    Sportif tercihlere gelince Fenerbahçe’nin bu bakımdan teklediğini, yanlışlara düştüğünü söylemek zorundayız.
    “Dereyi geçerken at değiştirilmez!” özdeyişimizden de mi habersizdiler? Tam da sezon başlarken teknik direktör değişimine karar verince “avukat (advocaat)” getirmek kaçınılmaz olmuştur. Acil durumda camı kırınız grubundan Advocaat şimdilik çare olmuştur. Belki de çok iyi bir sezon geçirecektir Fenerbahçe. Ama, tersi olursa söyleneceklerin sonu da gelmeyecektir. Advocaat ve Hiddink gibi hocalar iki tarafı keskin bıçağa benzetilebilir. Umulmadık başarılar kazandırabilecekleri gibi yerin dibine de sokabilirler bulundukları takımı. Rastlantıya bakın ki; her ikisi de Hollandalıdır.
    Sonuç her ne olursa olsun!
    Fenerbahçe gibi Türkiye’nin yalnız sporda değil genelde her şekilde dik durabilmeyi başarmış kurumuna yakışmayan bir çaresizliktir takımı aceleyle Hollanda’nın her derde deva, boşta gezen “Advocaat”ına teslim etmek.
    Sonucu bekleyip göreceğiz…
    Ceyhun Balcı

  • Antik dönemdeki olimpiyat geleneğini modern olimpiyatlarla canlandıran ruhu uzun uzadıya anlatmaya bilmem gerek var mı?
    Kısaca anımsamak yeterli olacaktır!

    olimpizm

    Anımsayabildiğim ilk olimpiyat 1972 Münih’ti! Onu izleyen Montreal 76’yı televizyondan izlediğim ilk olimpiyat olarak hatırlıyorum. O günden bugüne Olimpizm ruhunun aşındığını, hatta ağır yaralı olduğunu söylemem gerekir. Kamunun sırtına yüklenen görkemli yatırımlar her nedense harcamayı yapanları iflasa sürüklerken; destekçi görünümlü ticaret kurtlarını varsıllaştırıyor.
    Bugün ekonomik sıkıntıların pençesinde kıvranan Yunanistan’ın içine düştüğü bu durumu 2004 Atina’ya borçlu olduğunu seslendirenlere pek rastlanmaz.
    Güncel olimpiyat Rio’nun Brezilya’da kitlelerce kınandığına da yer vermez her nedense 4. Güç medya.
    Bundan yaklaşık 2500 yıl önceki alçakgönüllülüğünü çoktan yitirmiş olan olimpiyatlar, olimpizm ruhunu yeniden kazanabilir mi?
    Kuşkusuz olanaksız değildir bu!
    Olimpiyatlar ağırlıklı olarak Avrupa’da düzenlenmiştir. Birkaç ayrıcalık göz ardı edilirse her iki olimpiyattan birinin Avrupa’da düzenlendiği görülür. Hatta, Avrupa’nın kimi kentleri (örneğin Londra) olimpiyatlara birden fazla kez ev sahipliği yapmıştır.
    Rio olimpiyatları ile Amerika anakarasının güneyi ilk ev sahipliği deneyimini edinmiştir. Okyanusya bile ilki 1956 ve sonuncusu 2000’de olmak üzere iki kez olimpiyat ev sahipliği onuruna erişmiştir.
    Bilindiği gibi olimpiyat halkalarının her biri bir anakarayı simgelemektedir. Olimpiyat henüz kara yazgılı Afrika anakarasına uğramamıştır. Görkem çıtasının ülkeleri iflas ettirircesine yükseldiği günümüzde olimpiyatların Afrika’ya uğramamasında sakınca olmasa gerektir.
    Bir başka ayrıntı madalya dağılımında gizlidir. Güncel (16 Ağustos 2016) dağılımı yansıtan tablo düşündürücüdür.

    madalya

    15 Ağustos 2016’daki madalya dağılımı.
    Dünyalıların yaklaşık 1/7’sini barındıran, türümüzün anayurdu Afrika madalyaların % 5’ini alabilmiştir. Çünkü, olimpiyatlar dostluk, kardeşlik ve barış aracı olmaktan çıkalı çokça zaman geçmiştir. Olimpiyatlar artık gövde gösterisi alanına dönüşmüştür. Dört yılda bir süslü söylemlerle bir araya getirilen 200’ü aşkın ülkenin önemli bölümü bir tiyatroda küçük roller verilmiş figüranlar gibidir. Esas oyuncuların sahneden inmediği oyunda figüranlar zaman zaman sahne almakta ve bu sahne alış çoğu zaman belleklerde iz bile bırakmamaktadır.

    O halde ne yapmalı?

    İnsanlık olimpizme geri dönmek için bir şeyler yapabilir!

    Öncelikle kara yazgılı Afrika olimpiyatla tanışabilir, tanıştırılabilir! Bir lokma yiyeceğe hasret, köklerimizin anayurdu hangi kaynakla bu düzenlemeyi yapabilecektir? Tam da bu noktada dünyanın varlıklıları ellerini ceplerine atmalıdırlar. Bütün yatırımın bu yolla gerçekleştirilmesiyle Afrika’nın kıt kaynakları korunurken, geriye uzun süreli kullanıma açık spor tesisleri kalmış olacaktır. Bir de olimpizm ruhuna dönüş onuru. Bir adım daha öteye geçip görkemli ve abartılı yatırımlardan uzak durularak; biraz da alçakgönüllü koşullar yaratılarak, varlıklı ülkelerden gelen sporcuların duygudaşlığa katılımı sağlanabilir.

    olimpiyat-halkalari
    Yukarıdaki satırları okuyanlar hayal dünyasında dolaştığımı düşünebilirler. Haksız sayılmazlar!

    Ama, biraz da hayalci olmak geremez mi?

    “Hayal et!” diyen John Lennon’u anımsamamak olmazdı!

  • 57b2e737c03c0e2bfca940b6

    Rio’da işler umduğumuz gibi gitmiyor. Kadın basketçilerimizin başarıları ve genç sporcularımızın varlığı bir yana bırakıldığında madalya edinimi bakımından kısır bir tablo koyuyoruz ortaya. Anlık başarı hedefli, topluma spor yaptırmaktan çok iktidardakilerin imajlarını parlatma aracına dönüşen spor ve olimpiyat tutkumuz bu politikayı üretenlerin başarısızlığını fazlasıyla ortaya koyuyor.
    Greko Romen güreş +130 kiloda dün mindere çıkan Rıza Kayaalp’le ilgili söylenecekler var!
    Sportif açıdan başarılıdır! Bunca dünya şampiyonluğu ve olimpiyat ikinciliği bu başarının güvenilir göstergeleridir.
    İyi sporcu aynı zamanda iyi bir birey olmakla da yükümlüdür.
    Bu koşul gereğince başarılı güreşçimizin iyi birey olamadığını (üzülerek) saptamak durumundayız. Aşağıda Gezi olayları sürecinde paylaştığı birkaç tweet var. Üstelik Kayaalp bu paylaşımları nedeniyle uluslararası güreş federasyonunca da 6 aylık yasaklama cezası almış. Bütün bunlar hiç olmamış gibi üzerine Rio’da bayrağımızın Kayaalp’e taşıtılması doğallıkla tepkiye yol açtı!

    “Ermenilere bıraktınız meydanı, Allah belanızı versin eylemci çapulcuları.”
    “ Ermenistan halkı kutlama yapıyormuş taksimi işgal ettik türkiyeye rahatça hakaret edebiliyoruz diye.”
    “Sizin yaptığınız eylemi s…. Vatan hayinleri.

    (Yazım yanlışları düzeltilmemiştir)

    Dün gece minderde olimpiyat şampiyonluğunu yitiren güreşçimizin profilini paylaşmak kaçınılmazdı. Eğer şampiyon olsaydı kuşku duyulmasın ki bir kez daha paylaşımları söz konusu edilecekti. Bu olumsuzluktan bir olumluluk çıkartmak gerekirse diye yazdım bunları!
    Diğer yandan, dikkatlerden kaçmamış olduğunu düşünüyorum!
    Rıza Kayaalp’e dün akşam giydirilen mayoda yer alan beyaz zemin üzerine kırmızı ayyıldız bayrak yasasına açık muhalefettir. Uluslararası bir ortamda ve üstelik olimpiyatta sergilenen bu özensizlik hoş görülür gibi değildir.
    Başta kendi adı olmak üzere her türlü yanlışlığı “AK”lama hevesi bilinmez olmayan bir partinin Türk bayrağının al zemini “AK”lamasıydı belki de dün gece yaşanan.
    Rıza KAYAALP özelinde dün gece yaşananların özeti şu olabilir mi diye geçirdim içimden!
    İYİ SPORCU!
    KÖTÜ BİREY!
    “AK”LAMA HEVESLİSİ (BAYRAĞA SAYGISIZ) KÖTÜ YÖNETİCİ!

    http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=Sayfa&No=81

  • Yogoslavyanın-Parçalanışı-1024x661

    Bunca dert arasında Miloseviç de nereden çıktı diye soracaklar çıkabilir. Yugoslavya ve Miloseviç özelinde yaşananların yaşamın geneli için söz konusu olduğunun altını çizmek isterim.
    Slobodan Miloseviç adı söz konusu olunca onu anımsamayanların sayısı hiç de az değildir. Anımsayanlar ise Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde özellikle Bosna’da yaşananlardan sorumlu olduğu algısına sahiptir. Bu son derece doğaldır. Gerçeğin değil de algılatılmak istenenin algılatıldığı dünyada buna benzer şeyler çokça yaşanmıştır. Bu da onlardan birisidir. Propaganda makinesi geçmişte olduğu gibi bir kez daha son derece başarılı bir iş çıkartmıştır.
    Tek kutuplu dünyanın ilk işi yutamayacağı kadar büyük yapıları sindirilebilecek lokmalara bölmek olmuştu. Kanla, canla ve Nazilere karşı saygın bir direnişle kurulmuş Yugoslavya’ya bu dünyada artık yer yoktu. Etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar öne çıkartılarak Sırp-Boşnak, Boşnak-Hırvat, Hırvat-Sırp, Arnavut-Sırp, Makedon-Arnavut düşmanlıkları yaratıldı.
    Hitler faşizmine karşı savaş vermiş, yeni bir millet yaratmış Yugoslavların bu şekilde biri birine girmesi eşyanın doğasına aykırıydı. Sosyalizmin değil ama sosyalist bloğun yerle bir edildiği koşullarda ortaya çıkan psikolojik ortamda olmaz denilen oldu! Hitler’e geçit vermeyen bir halk ayrıştı, renkli devrim düzenbazlarına teslim oldu ve biri birine düşebildi.
    Bu kanlı süreçte kendisine kötü rol biçilenlerden oldu Slobodan Miloseviç. Senaryonun yazarları ve uygulayıcıları paramparça olmuş Yugoslavya manzarası karşısında ellerini ovuştururlarken, dünya kamuoyu önüne “sorumlu” sıfatıyla çıkartıldı. 2001 yılında tutuklandı, LaHey’de yargılanırken 2006 yılında son derece kuşkulu bir biçimde hücresinde ölü bulundu. “Eli kanlı bir günahkârın!” sıradan ölümü karşısında kimsenin kılını kıpırdatması gerekmezdi.
    Yugoslavya’yı yok yere bölmeye girişip, ateşe atanların görmezden gelindiği ortamda Miloseviç boy hedefi yapıldı.
    Geçtiğimiz günlerde artık adı unutulmaya yüz tutan Miloseviç’le ilgili kimi haberler yer aldı kimi gazetelerde ve internet basınında. Kim ne kadar okudu? Hangi bilgiyle irdeledi? Bu soruların yanıtını vermek güç!

    yugo
    Bir kez daha anlaşıldı ki; yargılamadan hüküm giydir ve hatta belki de Miloseviç örneğinde olduğu gibi giydirdiğin hüküm üzerinden infaz et kuralı bir kez daha sorunsuzca (başarıyla) işletildi.
    http://odatv.com/milosevic-aklandi-mi-0908161200.html
    Miloseviç’in tutuklanışının üzerinden 15 yıl, kuşkulu biçimde ölümünün üzerinden 10 yıl geçti. Dünya onu Yugoslavya’nın parçalanışı sürecinin eli kanlı katili olarak tanıdı. Bu nedenle de ölümünün araştırılması bile gerekmedi. Olan güzelim ülkeye, suçsuz insanlara oldu. Yıkılan bir ülkeyi, yitip giden canları geri getirmeyecek hiçbir şey!
    Emperyalist kurguyla kana bulanan, parçalanan Yugoslavya’da olanların suçu birilerinin üzerine yıkılarak “günah keçisi” yöntemi başarıyla kullanılmış oldu. Böylelikle II. Dünya Savaşı’nda faşizme karşı şanlı bir direniş göstererek doğan bir milletin ortadan kaldırılması ve o milletin kurduğu bir ülkenin talan edilmesi; Srebrenika’da Hollandalı askerler gözetiminde yapılan bir katliamın üzerinin örtülmesi sağlandı.
    Suçlu diye boy hedefi yapılan, suçsuzluğu geç de olsa anlaşılan birisi üzerinden Yugoslavyalaştırma süreci tamamlanmış oldu.
    İnsanlık belleksiz ve bilinçsiz oluşunun bedelini bu kez kendisinden esirgenen özürle ödeyecek!
    Son sözü Miloseviç adına düzenlenmiş olan internet sitesindeki tümcelere bırakalım!
    http://www.slobodan-milosevic.org/
    “Miloseviç’i savunmak, Sırbistan’ı savunmaktır!”
    Felsefemiz : Slobodan Miloseviç her hangi bir insan değildi. Aynı zamanda Yugoslavya’da dökülen kanların toplu işlenmiş bir suç olduğu savıyla Sırp halkının üzerine yıkılmasında aracı yapıldı. Sırp halkı Miloseviç’e yöneltilen suçlamaların altından kalkmadıkça kendisini savunamayacaktır.

  • Rio’da yol yarılandı. Olimpiyatın karanlık yüzüne daha önce değinmiştik.

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2016/08/07/spor-yalnizca-spor-degildir/

    Pırıltılı yüzüne de kayıtsız kalamıyoruz. Devşirme haltercimizle gelen tek gümüş madalya dışında kürsü başarısı elde edebilmiş değiliz. Okçu Mete Gazoz ve jimnastikçi Tutya Yılmaz gibi pırıl pırıl iki gencimizin gelecekteki başarılarını iple çekiyoruz. Diğer yandan da madalya temelindeki başarısızlığımızı irdelemeliyiz.
    Sportif başarıya aç oluşumuz sporun bir başka kirli yüzü doping batağına düşmemizde önemli etkendir. Buna eklenen abartılı ödüllendirme yönetmeliği başarının yanı sıra dopingi de özendirmiş olmaktadır.
    Özendirmenin bir seferde verilen ödüllerden çok zamana yayılması çok daha akılcı bir yol olabilir. Böylelikle sürdürülebilir başarının yolu da açılmış olur.
    Rio olimpiyatlarının en kalabalık kafilelerinden birisi ABD! Beş yüz elli dört (554) sporcuyla Rio’da bulunan spor devi ABD’nin herkesin hayranlıkla izlediği seçkin sporcularına sunulan (ya da sunulmayan) olanaklar üzerinde düşünülmeye değer olsa gerektir!
    ABD yapısı gereğince kamu kurumlaşmasının son derece sınırlı olduğu bir ülke. Dolayısı ile sporcuların kamu kurumları aracılığıyla desteklenmesi olanağı oldukça sınırlı. Seçkin ABD sporcularının özel sektörce desteklenmekte oluşu bu nedenle doğal karşılanmalıdır. Sporcu çalıştıran bu gibi kurumlar sporcuların antrenman programlarına göre çalışma saati düzenlemesi yaparak destek oluyorlar seçkin sporculara. Görüldüğü gibi devletin sporcuları doğrudan desteklemesi söz konusu değildir. Sporcunun kendi yaratacağı olanaklar ve bulacağı destekçilerle hazırlanması ve katılması söz konusudur olimpiyatlara. Sonuca odaklı değil de kitleye odaklı spor anlayışından söz edilebilir. Kitlenin spor yaptığı yerde başarıya erişilmesinde, seçkin sporcuların bulunup öne çıkartılmasında şaşırılacak durum yoktur.
    ABD’de sporcuların özendirilmesine ilişkin ayrıntıya ilgi duyanlar bağlantıdaki yazıyı okuyabilirler.

    Amerikalı olimpiyat sporcuları neden ek iş yapıyor?


    ABD günümüzün önde gelen kapitalist ülkesi olarak geçmişteki sosyalist deneyimin devlet destekli spor anlayışının karşısına özel sektör destekli spor anlayışını koymuştur. Başarıya ulaştığına göre tuttuğu yol en azından kendi bağlamında doğrudur. Bu yaklaşımın tüm ülkeler ve uluslar için doğru sonuçlar doğurmayabileceği akıldan çıkartılmamalıdır.
    Ancak, bir nokta da göz ardı edilmemelidir. Tek seferde ödüle boğmak ve bu ödül uğruna dopingi özendirmektense zamana yayılmış ve sürekliliği önceleyen destek programları çok daha akılcıdır.
    Rio’da ilk hafta sonunda tabelaya yansıyan somut durum spor devi ABD’nin alıp başını gittiğidir. Ülke devi Çin bu sıçramaya karşı koymaya çabalamaktadır. Brezilya şimdilik ev sahibi olmanın avantajını kullanabilmiş gibi gözükmemektedir.
    İngiltere, Fransa, Almanya üçlüsü geçmişteki başarı çizgilerini korur görünümdedirler.
    Doping suçlamalarıyla saygınlığı aşındırılan ve tümden olimpiyat dışı bırakılması bile düşünülen Rusya her şeye karşın sporda ben varım diyebilmektedir. Eski Sovyet cumhuriyeti Kazakistan’ın gözden kaçmayan çıkışı, yine eski sosyalist ülkelerin aradan geçen çeyrek yüzyıla karşın spordaki sosyalist çizgiyi korudukları bir başka önemli gerçek olarak karşımızda duruyor.
    Sporda ve özellikle de amatör ruh iddiası taşıyan olimpiyatlarda profesyonel sporcuların varlığının önüne geçmek bu zamandan sonra çok da gerçekçi bir hedef gibi görünmüyor. Ancak, destekçi adı altında oyunlara para akıtan şirketlerin verdiklerinin çok üzerinde parasal getiri sağladıkları kesindir. Hiç olmazsa bu koyu gölgenin ortadan kaldırılması gereklidir.
    Bu da erişilmesi olanaksız bir hedeftir günümüz dünyasında diyecekler çıksa da gönlümden geçeni paylaşmadan edemezdim.
    Modern olimpiyat oyunlarının mucidi Baron Pierre de Coubertin’in kemiklerini sızlatmamak gerek…

  • 60146

    15 Temmuz Darbe Girişimi’nin bir şeylerin tetiğini çektiği kesindir. Basmakalıp deyişle: “Türkiye’de hiçbir şey 15 Temmuz öncesindeki gibi olmayacaktır!
    Bir süreden beri Türkiye’nin pek çok yerinde meydanları dolduran insanlar özlenen bir tablo oluşturdular. Pek çok açıdan eleştirebilirsiniz meydanları dolduranları. Şuydu, buydu; çevreye zarar ve rahatsızlık verdiler diyebilirsiniz. Sırası geldikçe bunlardan söz ettik, yine ederiz.
    Türkiye’de yaşayan herkes ve özellikle de; siyasetle uğraşanlar meydanlara yansıyan bu tabloyu iyi okumakla yükümlüdür. Yakın zamana dek Türkiye’de “Türk Milleti” ve bayrak gibi vazgeçilmezler tartışmaya konu edilirken; İstanbul Yenikapı’da Türk bayrağı altında toplanan milyonları hiç kimse göz ardı etmemelidir.
    “Türk Milleti”, ünifırmalı teröristlerin kendisini bombalamasını, ateş altına almasını beklese de artık kendisine gelmiştir.
    15 Temmuz’dan önce sıkça değinilen “kutuplaşma” ve “toplumsal yarılma” yerini hiç olmazsa bir konuda birleşme ve dayanışmaya bırakmıştır.
    Darbe girişiminin bastırılmasına üzülenler, üzülmeseler bile burukluk yaşayanlar bu darbe girişiminin arkasındaki güçlerdir.

    unutturulmak-istenen-devrimci-atatrk-17-728
    Tüm partilerin görüş ve siyaset farkı olmaksızın aynı meydanda toplanmış olması kendi yandaşlarına da verilmiş açık ileti olarak okunmalıdır.
    Düne kadar adı Anayasa’dan silinsin denilen Atatürk bugün milleti birleştirme adına bir kez daha sahnededir. Kuşkusuz Atatürk’ü kullananlar da çıkabilir, içtenliklerine kuşkuyla yaklaşılabilir. Ancak, Türk Milleti’nin birleştiği bugünlerde Atatürk imgesinin öne çıkmakta oluşu her şeye karşın önemsenmesi gereken bir gelişmedir.
    Gelişmelerin ortaya çıkarttığı tabloya dudak kıvıranlar olduğunu görüyorum özellikle yakın çevremde ve düşündaşlarımda.
    Onlara böyle bir lüksümüz olmadığını anımsatmakta yarar görürüm.
    Biraz geriye gidelim!
    Milli Mücadele yıllarında o soylu harekete öncülük eden Mustafa Kemal’in çevresine toplayabildiği herkes katıksız biçimde onun gibi mi düşünüyordu?
    Örneğin, Mustafa Kemal ile Tuncelili feodal bey Diyap Ağa’yı ya da Mondros Mütarekesi’ne imza koymuş olan ve padişahın lokması boğazımdan geçti diyerek saltanatla gönül bağına göndermede bulunmakta sakınca görmeyen Rauf ORBAY’ı yan yana getiren gerekçe neydi?

    VATAN KAYGISI VE BİR AN ÖNCE BİR VATAN KAZANMA DUYARLILIĞI İLK BAKIŞTA BİRİ BİRİNE BENZEMEZ GÖRÜNENLERİ BİR ARAYA GETİREN ÇİMENTOYDU!

    Türkiye’de 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden bu yana olanlar ve ortaya çıkan manzara bu açıdan değerlendirilirse kuruntulardan ve saplantılardan uzaklaşılmış olur.
    Özetle, Türkiye’de birliğine, bütünlüğüne yönelen tehlikeleri fark etme yeteneğine sahip bir millet olduğu ortaya çıkmıştır. Türk Milleti’ni kimin, nasıl yönlendireceği, nasıl gönlünü ve oyunu kazanacağı siyaset kurumunun kaygı konusu olmak durumundadır. İpuçları da hazırdır!

  • Spor dostluktur, kardeşliktir, insanlar arası bağları güçlendirme aracıdır. Kuşkusuz doğrudur bu sözler. Spor bu kadarla da kalmayan çok daha geniş anlamlı bir olgudur.
    Tarih : 10 Ağustos 2012
    Yer Londra.
    Olimpiyatların kadınlar 1500 metre yarışı tamamlanır. Biz Türkler açısından inanılmaz bir tablo oluşmuştur. Atletizmde olimpiyatlar tarihinde bugüne dek elde edilmiş en büyük başarıyı yakaladığımıza inanmamız kolay olmamıştır. Atletizmin bu saygın dalında sporcularımız Aslı Çakır ALPTEKİN ve Gamze BULUT altın-gümüş madalyaları almışlardır. Sporun yalnızca spor olmadığını anlamak için çok beklemek gerekmeyecektir. O zamanki TC Başbakanı RTE TRT canlı yayını sırasında sporcularımızla telefonla görüşüp onları kutlar. Buradan da anlaşılır ki; spor aynı zamanda dehşetli bir propaganda aracıdır. Bozulmuş fiyakalar, solmuş imajlar onun aracılığıyla düzeltilebilir.

    Aslı Çakır ALPTEKİN’in adını spor salonuna vermiş olsak da; onun ve aynı yarışta ikinci olan Gamze BULUT’un 2012’den bu yana yarışmadıklarını ve dopingin pençesine düştüklerini unutmayalım.

    Asli-Cakir-Alptekin-1250x750

    Özellikle otoriterleşme eğilimi içindeki yönetimlerin önde gelen aygıtlarından birisine dönüşebilir sportif başarılar.

    275353188001_4749502106001_020416-jesseowens2

    Aslına bakılırsa, bu film daha önce Nazi Almanya’sında da gösterime girmiştir. 1936 Berlin Olimpiyatları Naziler için de benzer bir işlev görmüştür. Ne ki, Amerikalı siyahi atlet Jesse OWENS kazandığı 4 altın madalya ile Hitler’in üstün ırk kuramını yerle bir eder.
    Çeyrek yüzyıl önce sonlanan soğuk savaş sürecinde de spor, bloklar arası çekişmenin önde gelen aracı olmayı sürdürmüştür. Bu dönemden belleklere işlemiş örnek Çekoslovak kadın 400 metre koşucusu Jarmila KRATOÇVİLOVA’dır. Erkeksi görünümüyle 1983’te koştuğu 400 metre (47.99) rekoru hâlâ kırılabilmiş değildir. Soğuk Savaş dönemi her iki bloğun da sporu alabildiğine propaganda aracına dönüştürdüğü bir dönem olarak kalmıştır belleklerde.

    10077449

    Jarmila Kratochvilova

    O yıllarda kaldığı düşünülen sporun bir propaganda aracı olarak kullanımının günümüzde de sürdüğü söylenebilir kolaylıkla. Örneğin, Rus atletlerde saptandığı ileri sürülen sistemli ve organize dopingten yola çıkılarak Rus sporcularının bütün dallarda olimpiyatlardan yasaklanması bile söz konusu olabilmiştir.

    Bir söylentiye göre olimpiyat takımımızda yer alan atletler arasındaki Türk sayısı Alman milli futbol takımının kadrosundaki Türk kökenlilerin sayısından daha azdır. Bu çarpıcı durum kitle sporu yaptırmadaki başarısızlığımızın canlı kanıtı olarak da görülebilir. Sporu propaganda aracı olarak görenlerin dopinge duyarsız kalması kadar hızlı sonuç alma ve o sonucu kullanma hevesinin devşirmeciliği körüklediğini söylemek yanlış olmaz.
    Yönetenlerin bu hevesinin sporcularda yansımaya yol açması kaçınılmazdır. Başarı isteyenlere başarı sunmakla yükümlü sporcu bir de ödül kamçısıyla ileri sürüldüğünde; adına doping denilen sportif yolsuzluk kendisini her geçen gün daha fazla göstermektedir. Türkiye’de Naim Süleymanoğlu ile sıçrama yapan halter sporu doping zehiri ile yatağa düşmüştür ve hatta can çekişmektedir denilebilir.
    Spordaki ödül yönetmeliğinin sporcularımızı yoldan çıkarmadaki etkisini algılayabilmek bakımından bağlantıya göz atmanızı dilerim.

    3.5.2010956.pdf erişimi için tıklayın

    Yazının sonunda geçmişi MÖ 8. Yüzyıla dayanan ve o dönemlerde bütün ödülün çam, zeytin ya da defneden çelenk ve hatta bazı olimpiyatlarda yaban kerevizi yaprağı olduğu dönemi düşünelim. Bir de ödül yönetmeliğine bakalım.

    images
    Sporun ve olimpiyatların dostluk, kardeşlik ve salt sağlıklı olmak amacıyla yapıldığına inanılabilir mi?
    İnsanlık kirlettiği bu alanı temizleme göreviyle karşı karşıyadır.
    Ceyhun Balcı

  • deniz__festivaliTürkiye’de neden hızlı yaş alındığının bir başka göstergesine rastlayınca paylaşmamak olmazdı. Büyükşehir Belediyesi’nin ekranlarında Ulusal Deniz ve Balıkçılık Bayramı duyurusu geçiş yapıyor yazın bu en sıcak günlerinde!

    Güzelbahçe Belediyesi’nin buluşuymuş anlaşıldığı kadarı ile. Bir ekmek üreticisinin destekçiliği akla zarar durumun tamamlayıcısı gibi. Balık-ekmek ikramlarının ekmeğini sağlayacaktır olasılıkla.

    Türkiye’yi etkisi altına alan bilinç körelmesinin vardığı noktayı göstermesi bakımından anlamlıdır bu acıklı güldürüyle karşımıza çıkan durum.

    Türkiye’de denizcilikle ilgili bayram yapılacaksa günü bellidir! 1 Temmuz! Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olarak kutlanırdı. Şimdilerde unutulan bugünün yerine ağustos ayı başında denizcilik bayramı kutlamak akıl sınırlarını zorlayan bir durumdur.

    Kurucu partiden bir başkan tarafından yönetilen Güzelbahçe Belediyesi’nin bu parlak buluşu ilginç ve bir o kadar da düşündürücü.

    İçinde bulunulan aylarda balık avcılığı yasak değil midir? 1 Eylül’e dek üreme dönemini tamamlamaları için balık avı yapılmaz diye bilinir. Belki de değişmiştir bu kural ama yine de 1 Temmuz’u göz ardı etme ayıbının önüne geçemez bu durum!

    Bilgi ve bilinç körülüğü sayrılığının bir an önce iyileşmesi dileğiyle…

    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kabotaj

  • Dün sabah işe gitmek yola çıktık her günkü gibi. Belediye otobüsünde bizleri bekleyen “ÜCRETSİZ” sürpriziyle hoş bir başlangıç yaptık güne! Oysa, akşamki Cumhuriyet ve Demokrasi mitingine 12 saat vardı.
    Miting bahane, avanta şahaneydi!
    Otobüslere inip, binmek de alabildiğine kolaylaşmıştı. Tüm kapılar her iki amaçla da kullanılabilmekteydi. Belediye yetkililerinin yerinde olsam bedavacılığa bu gerekçeyle de olsa ödün vermezdim. Diyelim ki popülizmin ağına düştüm! Otobüslerdeki kart okuyucuları ücretsize ayarlar, yine de olağan düzeni korurdum. Böylelikle istatistiksel bilgiler tutulur ve bedavacılığın toplu taşımada yol açtığı sıçrama tarihe not düşülebilirdi. İstatistiği hedefe varmada koltuk değneği olarak gören bizlerin böylesi incelikli bir düşünceyi akla getirmesi elbette düşünülemezdi.
    Darbeyi önleyen yiğit halkımızın avanta duyguları bir kez daha depreştirildi.
    Örneğin, Konak Meydanı’nda her akşam toplanan kalabalığa belediyenin biri şapka dağıtırken diğeri de sandviç-meşrubat servisi yapmaktadır. Fark edemediğim başka şirinlikler ve özendiricilikler varsa bilemiyorum.
    İzmir’deki toplu taşıma avantası dün ilk kez yaşandı. Alanda da yine belediyeler kaynaklı ufak tefek ikramlar eksik değildi.
    Öncelikle bir yanlışı daha düzeltmek gerekiyor!
    15 Temmuz’da önüne geçilen darbeyle demokrasi kurtarılmış olmadı! Daha kötü bir durumdan uzak durulmuş oldu. Bunu da küçümsemememiz gerekir. Darbe başarı kazansaydı ülkeyi bekleyen tablo en iyi olasılıkla bir iç karışıklıktı. Başka deyişle, daha fazla gözyaşı, üzüntü ve kan! Ama, böyle bir tablodan uzak kaldık diye durumu yanlış değerlendirmek de gerekmiyor.
    Abartıyorsam düzeltin!
    Türkiye geçmişte de yaşadığı ama son 15 yıldır boğazına dek içine battığı avanta ve talan ortamı içindedir. Çapı ve gücü oranında hemen her yurttaş avantacılığın ve yeri gelince aşırmacılığın tadını almış durumdadır. Toplumun, tepedekilerin yolsuzluklarına akıl sınırlarımızı zorlayan tepkisizliği (hatta hoşgörüsü) bu kötü alışkanlığın toplumsallaşmış olmasındandır. Bu kötü alışkanlığa son verilmesi sırf bu nedenle de oldukça güçtür.
    Avantacılık işlerine bugüne dek direnç göstermiş İzmir’deki yerel yönetimler darbe ertesi oluşan psikolojik ortamdan yararlanarak bu alana büyükçe bir adım atmış oldular. Belki de kendilerini zorunlu hissettiler demek gerekir.
    İnsanlar kentlerin alanlarına elbette toplanabilirler. Bir toplumsal olayı kutlayabilirler, kınayabilirler ve belki başka şeyler de yapabilirler. Ama, bunu yaparlarken avantacı gururlarının okşanmaması gerekir. Bu yapıldığında uğrunda bir araya geldiğiniz değerler de aşındırılmış olur.
    İzmir’deki örnekleri özetlemekte yarar var!
    2007’deki Cumhuriyet Mitingi, 2013’teki Andımız Buluşması ve Gezi başkaldırısı sırasında böylesi avantalar sunulduğunu anımsamıyorum. Ama, anımsayabildiğim çok daha coşkulu ve kalabalık insan topluluklarının alanları doldurduğudur.
    Ücretsiz otobüs, bedava şapka, bayrak ve yiyecek-içecek karşılığında yapılan demokrasi savunuculuğunun sahiciliğinden kuşku duyma hakkım olduğunu düşünüyorum.
    Ceyhun Balcı

    guvence2

    Kendisi olmayınca demokrasinin şemasıyla idare ediyoruz!

    NOT : Yazıyı bitirip de paylaşmak üzereyken karşıma çıkan haber kendime bir kez daha hak vermeme neden oldu.

    http://www.hurriyet.com.tr/maliye-bakani-borc-affi-detaylarini-acikladi-40182307
    Avantacılığın, yurttaşlık görevini yerine getirmenin yaşadığımız ülkede ne denli anlamsız olduğu haberle bir kez daha doğrulanmış oldu. Devlete kuruş borcu olmayana değil de dağlarca borç takanlara ödül veren anlayışın egemen olduğu ülkede Konak Saat Kulesi’nin saatinin ve musluklarının çalınmasına şaşıran ve tepki veren kendim gibi enayilere bin selâm olsun!