• savas_kiskirticiligina_son_h15688

    Beş yılı aşkın zamandır yanı başımızdaki Suriye’de yaşanmakta olan insanlık dramına tanıklık ediyoruz. Kusursuz olmasa da dünyanın pek çok ülkesinden daha iyi ve yaşanabilir bir ülke olan Suriye aralarında bizim de bulunduğumuz bir dizi ülke tarafından yangın yerine çevrildi. Emperyalist batılı bu durum için kendince haklı gerekçeler üretebilir bu durum için. Bir bakıma onların işidir bu! Böl-yönet ikilisi vazgeçilmezleridir onların.

    Emperyalizme karşı kurtuluş savaşı vermiş bizlerin bu oyundaki rolü anlaşılmaz olduğu kadar kabul edilemezdi.

    Bu süreç boyunca sayıları milyonlara varan Suriyeli yerinden, yurdundan ve daha da önemlisi vatanından oldu. Yaşadığım İzmir’de göz göze geldiğim sayısız Suriyeli’nin bana çağrıştırdığı önde gelen kavram “vatansızlık” oldu. Onların nezdinde bir insanın başına gelebilecek en kötü şeye tanıklık ettim. Üstelik onların başına gelende önemli payımız olduğunu da göz önüne alarak ve suçluluk duygusuna da kapılarak.

    Her zaman olduğu gibi gündemi yine baş ve tek muktedir RTE belirledi. “Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz!” sözleri yersiz ve gereksiz olduğu gibi kaçınılmaz bir durumun gereği de değildi oysa!

    Bu akla zarar açıklamaya verilen karşılıklar da bir o kadar dehşet vericiydi. Suriyelilere vatandaşlık verilmemesi gerektiğine değindikten sonra kimileri öyle düşünceler koydular ki ortaya! “Tut aklını kaçmasın” türünden olmalarının yanı sıra insanım diyeni utandıracak cinstendi edilen kimi sözler.

    Meğer Türkiye’ye sığınan Suriyeliler vatanlarını savunmaktan aciz, dahası vatanlarını satan tiplermiş. Sırf bu nedenle vatandaşlığa alınmamalılarmış. Bu görüştekilere bir küçük anımsatma yapmakta yarar var. Milli Mücadele’nin önemli parçası Sakarya Savaşı’nda askerden kaçma oranının % 40’larda olduğunu hiç ama hiç unutmamak gerekiyor.

    Konuyla ilgili söylenecek çok şey, anımsanacak fazlaca örnek olduğuna kuşku yok. Ancak, yer de zaman da sınırlı!

    Yanı başımızdaki Suriye’de kendisini gösteren insanlık dramı karşısında şu ya da bu şekilde olumsuzluğun kurbanı olmuş insanları hedefe koymak yerine nedenlere yönelmek daha aklıcı ve çözüme yaklaştırıcı olmaz mı?

    Yaşamdaki en önemli değerlerden olan vatansızlık komşu Suriyelilerin önde gelen sorunu. Suriye’deki karmaşa ve kundaklamayı sonlandırmak onları yeniden vatanlarıyla buluşturmak anlamına geliyor. Dolayısı ile, Suriyelileri vatandaşlığa almak değil de kendi vatanlarına kavuşturmak kalıcı ve akılcı çözüme denk düşüyor.

    Vatanlarından yoksun Suriyelilere akla hayale gelmeyecek suçlamalar yöneltmek yerine bu duruma yol açanları görmek ve bir an önce de Suriye ile barışmak önceliğimiz olmalıdır.

    Her zaman her fırsatta dile getirdiğimiz yüzümüzü bölgeye dönme, komşularla gerçekten dostça ilişkiler içinde olma seçeneğine her zamankinden daha çok gereksinim duyulduğu ortadadır. Üstelik bu seçenek Suriye’ye için olduğu kadar bize de gerekmektedir.

    Ancak böylelikle ayrılıkçı-etnikçi ve dinci-gerici akımlarla başa çıkılabilir.

    Her an yanı başımızda olan zor durumdaki Suriyelilerle uğraşmak ve onlara nefret kusmaya varan söylemler üretmek yerine yapılacakları göz ardı etmemek gerek…

    Hedef Suriye(li) değil emperyalizm olmalı…

    Esed Esad’a, düşmanlaştırılan Suriye halkıyla dostluk yeniden kurulmalı…

    Hem de ivedilikle…

  • Süreyya AYHAN
    Aslı ÇAKIR ALPTEKİN
    Gamze BULUT
    Nevin YANIT
    Kare asa eşdeğer kadın atletlerimizdi!
    Avrupa Atletizm Şampiyonası Amsterdam’da sürüyor. Yaklaşık 1 ay sonra da olimpiyatlar var!
    Zaman su gibi akmış!
    Dört yıl önce Londra Olimpiyatları’nda ancak düşümüzde görebileceğimiz anlar yaşamıştık. 1500 metre kadınlarda altın-gümüş alıp olanaksızı gerçekleştirmiştik! Yarışı izleyen anlardaki RTE gösterisi hiç aklımdan çıkmaz. Bu eşsiz başarı doruktakilerce de bir güzel kullanılmıştı. Sefasını sürenler, cefasına gelince ortalıklarda yoklar.
    Süreyya AYHAN heyecan veren yarışlar izletmişti!
    Nevin YANIT da 100 metre engelli gibi tarihte hiç olmadığımız bir dalda Avrupa şampiyonluğu yaşatmıştı. Şimdilerde bu dörtlünün adını anmakla yetiniyoruz. O da buruklukla!
    Sporcu kadar spor yönetiminin de önemli olduğu anlaşıldı bu örnekler gereğince!
    Özensiz olduğu kadar dopinge özendirici olduğu anlaşılan feci bir spor yönetimi. İşe oradan başlanmalı. Ardından, baş döndürücü ödül yönetmeliği gözden geçirilmeli. Ödül başarıya özendirdiği kadar, dopinge yöneltici nicelikten uzak olmalı!

    1-1
    Doping yıkımına uğramış Türk atletizmi belli ki devşirmeciliği kurtarıcı olarak görmektedir. Amsterdam’a götürülen 49 atletimizin 16’sının Türkiye dışında doğmuş olması anlamlı bir nottur. Madalya umutlarının da devşirmelerde vücut bulmuş olması bir o kadar ilginçtir.
    Bayrağımızın göndere çekilmesi ve ona eklenebilecek İstiklâl Marşı hepimizi gururlandırır.
    Sorgulayıcı ve düşünen olmamanız koşuluyla!

    yasemin can

    10 bin metre kadınlar şampiyonu Kenya asıllı Türk(!) Yasemin CAN!

    Sporun hemen her dalında devşirmeciliğe yer var! Kararında olmak şartıyla. Devşirmecilik sporunuzun omurgasını oluşturmaya başlarsa alay konusu olursunuz! Var olan potansiyeli harekete geçirirse sürdürülebilir başarıya erişebilirsiniz. Tıpkı dozu aşan ilacın zarar verici olması gibi!

    ali harvey

    100 metre erkekler ikincisi Jamaika asıllı Türk(!) Jak Ali Harvey

    Seksen milyon kişinin yaşadığı bir ülkede dikkat çekici boyutlara varan devşirmecilik elinizdeki potansiyeli değerlendirmekten uzak olduğunuzun başka deyişle kitle sporu yaptıramadığımızın göstergesidir.

    emel dereli

    Zonguldaklı Emel DERELİ kadınlar gülle atmada üçüncü olarak nazar boncuğumuz oldu.

    Yarardan çok zarar veren, gazete haberine konu olduğu gibi alay konusu bile olabilen devşirmecilik onur ve gurur vermek bir yana çok utanç kaynağına dönüşebilir.
    http://www.hurriyet.com.tr/ingiliz-gazeteci-turkiyeyi-kizdiracak-40135012

  • “İnsan belleği unutmakla engellidir!”
    Yanlış anlaşılmasın! Bu çok bilinen özdeyişi kendim için anımsatıyorum.
    Her nerede olursak olalım! Nereye gidersek gidelim onlarsız yapamıyoruz belli ki!
    Trafik terörü, taksici şiddeti, hanımefendi görünümlü sürücülerin anlam verilemez saldırganlığı, hatta inşaat gürültüsü, gece gündüz dinlemeyen müzikal terör,…
    Uzatın uzatabildiğinizce bu listeyi!
    İzmir’in Çeşme ilçesinden söz ediyorum. İzmir ve Çeşme yerine başka bir kentimizin ve ilçemizin adını kolaylıkla koyabilirsiniz. Çok iyi biliyoruz ki; yukarıda andığımız hastalıklar yerel değil ulusal düzeyde etkiliyor toplumumuzu.
    Çeşme’ye tatile gelmiş insanların kaçarcasına geride bıraktıkları kentlerde iç içe oldukları sorunları dinlencede de yaşıyor olmalarına tepkisizlikleri ancak, onları yanlarında getiriyor oluşlarıyla açıklanabilir?
    Geçen hafta Atatürk Havalimanı’nda yaşanan bombalı saldırı sonrasında taksicilerin ve onlara eklenen otelcilerin sergilediği insanlık dışı tutum haklı olarak eleştiriye konu edildi. Dolar cinsinden taksi ücretleri, bilmem kaçla çarpılan geceleme ederleri toplumsal çatlamamamızın sıradan sonuçları olarak çıkmıştı karşımıza.
    Çeşme’de bu uzun bayram tatilinde gözlerimizin önüne serilen dehşet verici manzaralar İstanbul’daki taksicilerin de, otelcilerin de tekil olgular olmadıklarını ortaya koymuştur.
    Teröre ve vatan bütünlüğüne yönelen tehditlere karşı direnme çabası içindeki Türkiye’nin ciddi bir alt üst oluş gereksinimiyle karşı karşıya olduğu kuşku götürmez bir gerçektir ne yazık ki! Her hangi bir ortamda, gündelik insan ilişkisinde zorlanan, bu sıradan yaşam eyleminde beceriksizlik sergileyen bir toplumun yaşamsal konularda dik durmasını beklemek zorlaşır.
    Bir çift söz de yönetenlere gelsin!
    Atanmış ya da seçilmiş diye ayırt etmeden söyleyebilirim ki; bu bağlamdaki olumsuzluklar her geçen yıl katlanarak artıyor. Sakin ve dingin bir dinlence özlemi duyanların yönetenlerce de ortada bırakıldığı kesindir.
    Kural tanımazlığa, saygısızlığa, kaba güce dayalı gündelik olumsuzluklara dur diyeceklerin sessizliği deyim yerindeyse bu anlayışlara güç vermektedir.
    Son söz : Uzun bayram tatillerinde Çeşme’ye gelmeyin! Bu yalın gerçeği yaşayarak öğrenmiş olan bizler bir kez daha unutmakla engelli belleğimizin kurbanı olduk!
    Bir daha asla!
    Bu gibi uzun tatillerde Çeşme’yi (ve ona eşdeğer tatil beldelerini) kendini bilmezlere bırakmak en iyisi gibi görünüyor.

  • Çanakkale iki yakası iki anakarada olan ikinci ilimiz. On beş dakika içinde anakara değiştirme heyecanı yaratan bir kent. 950 km2’lik yüzölçümüyle Sakız adasına eşdeğer büyüklükte. Kayalıklar ve adacıklar bir yana bırakıldığında kuzey Ege’deki iki önemli ada olan Gökçeada ve Bozcaada Çanakkale’ye bağlı.
    Kent merkezi deniz kıyısı başka pek çok kentimizde olduğu gibi insanın içini açan hareketlilikte. Kordonboyu hemen her saat kalabalık ve her an yaşayan bir kent izlenimi veriyor.

    TRUVA ATI
    Kentteki ilk günümüzün yarıdan az kalan bölümünü kent içinde değerlendirmek başlangıç için iyi bir seçenekti.
    Kent içinde Çimenlik Kalesi’ne uğramakta yarar var. Kale-i Sultaniye olarak da anılan kale 1462’de Fatih Sultan Mehmet tarafından Kilitbahir’in tam karşısında yaptırılmış. Kale yaklaşık 110×160 metre boyutlu, kabaca dikdörtgen planlı bir yapı. Ana kule 30×42 metre boyutlarında ve 20 metre yükseklikte. Bugün de dimdik ayakta olan yapı Deniz Müzesi olarak düzenlenmiş.


    Fatih 1453’te İstanbul’u almış olsa da batılıların İstanbul’a sahip olma özlemleri bir süre daha dinmemiş. Papalık donanmasının boğazlardan geçişine engel olmak amacıyla yaptırılmış olan Çimenlik Kalesi (Sultan Kalesi) tam karşısındaki Kilitbahir Kalesi’yle birlikte İstanbul’un güvencesi olmuş.
    Müze içinde görüntü almak yasaklanmış. Rehberliği ise askerlik görevini yerine getirmekte olan gençlerin yapıyor oluşu bir başka ilginç nokta. Teklemeden, duraksamadan konuşan, bilgilendiren gençleri izlemek gerçekten son derece keyifliydi.
    Ana kulenin dışında rıhtıma kadar olan bölümde Çanakkale Savaşları’ndan kalma toplar, denizaltı kalıntıları ve başka silahları görmek mümkün.


    NUSRAT
    Rıhtımda boğaza döktüğü mayınlarla Çanakkale Deniz Savaşları’nın yazgısını değiştiren ünlü Nusrat mayın gemisinin replikası ziyaret edilebilir. Kapanış saatini geçirdiğimiz için dışarıdan görmekle yetiniyoruz.


    Bir savaşın, dolayısı ile de bir milletin yazgısını değiştirmiş olan Nusrat mayın gemisini ziyaret edememiş olmamız bir şeyler söylememize engel değil.
    Çarlık Rusya’sına yardım ulaştırmakta ve o arada İstanbul’a sahip olmakta kararlı olan İngiliz-Fransız Bloku kendilerince eşsiz olan askersel güçlerinin bu görevi kotarabileceğinden zerrece kuşku duymamaktadırlar. Buna karşılık paylaşıma konu olan Osmanlı da kendisini savaşın tam orta yerinde bulmuştur. Vatan toprakları her ne pahasına olursa olsun korunacaktır. Yorgun, yoksul ve yoksun olmak bu yüce amacın önünde engel oluşturamaz!
    Nusrat ya da dilimizin alıştığı şekilde Nusret “yardım” anlamına gelir.
    Nusrat’ın komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey daha birkaç gün önce kalp krizi geçirmiştir. Önemli bir görev söz konusuyken bir kenara çekilmek söz konusu değildir. Görevinin başındadır. İlk iş olarak Nusrat siyaha boyanır. İlk anda anlam verilemez bu renk değişikliğine.
    Nusrat’tan önce de boğaz mayınla donatılmıştı. Biri birine koşut 10 mayın hattı vardı.
    Nusrat elindeki 26 mayını düşman donanmasının denemelerinden esinlenerek Erenköy önlerine bu kez kıyıya koşut döşeyecekti. Nusrat 26 mayını yüzeyden 5 metre derine ve 100-150 metre aralıkla yerleştirdi.
    Nusrat’ın gün içinde siyaha boyanmış olmasının nedeni karanlıkta İngiliz karakol gemisince fark edilememesiyle anlaşılacaktır.
    8 Mart sabaha karşı yerine getirdiği kritik görevle dünyanın dengelerini belirleyen Nusrat’ın kalp krizi geçirmiş olan komutanı Yüzbaşı Hakkı’nın kalbi daha fazla dayanamaz. Çok önemli bir vatan görevini yerine getirmenin huzuruyla sonsuzluğa göçen yüzbaşı yol açtığı görkemli sonucu göremese de, çocuklarına ve torunlarına unutulmaz bir ad bırakmıştır.
    Ordular, savaş araçları, silahlar, gemiler, tanklar ve benzeri başka pek çok nesne ve varlık listelenebilir. Nusrat’ın bir kez daha öğrettiği gibi savaşları savaş araçları ve silahlar değil onları kullanan insanlar kazanır! Nusrat’ın komutanı Yüzbaşı Hakkı’nın hakkını ödeyebilir miyiz?
    Ruhları şad olsun…
    Nusrat savaş bitiminde denizde kalmayı sürdürmüş. 1962’de özel sektöre satılan 1911 yapımı Nusrat 1989’da Mersin açıklarında batmış. Tarsus Belediyesi batığı çıkartıp Mersin’deki şu andaki yerinde anıtlaştırmış. Çanakkale’deki Nusrat ise 2011’de İstanbul tersanesinde yapılmış olan replika.
    AYNALI ÇARŞI
    Çanakkale’ye kadar gelip de adı türkülerle anılan Aynalı Çarşı’yı görmemek olmazdı. Çanakkale’de yaşayan Yahudi toplumundan Eliyahu Halyo tarafından yaptırılmış.
    Girişindeki kitabe Osmanlıca ve İbranice iki dillidir. Kitabe yapının Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 14. yıldönümü anısına yaptırılmış olduğu bilgisini içermektedir.


    Pasaj Halyo olarak da bilinen tarihi yapı adını, kırmızı taştan kapısından girince her iki yana yerleştirilmiş aynalara borçludur.
    Yakın zamanda onarılarak kente kazandırılan yapı alçakgönüllü ama bir o kadar da sevimli bir tarihsel varlıktır.
    Çanakkale’de kent içinde ziyaret edilmesi unutulmaması gereken bir başka nokta kent tarihinin yanı sıra süreli sergilere ev sahipliği yapan kent müzesidir. Kent ve tarihiyle ilgili olarak kısa sürede hap bilgi edinmeye bire bir olduğu kesindir.


    Gelibolu doğumlu ünlü denizci Piri Reis de kentin çok önemli bir başka değeri olarak öne çıkmaktadır. Henüz açılmamış olsa da adına düzenlenmiş müze kentin en seçkin yerinde boy göstermektedir. Denizciliğinin yanı sıra bizde oldum olası önemsenmeyen haritacılığıyla da ünlenmiştir. Yaşadığı dönem için hiç gidip, görmediği yerleri içeren dünya haritası başyapıtıdır.

     

    piri müze

    Bu yazıyla Çanakkale yazı dizisinin sonuna gelmiş oldum. Son yıllarda gezip, gördüğüm yerlere ilişkin borcumu yazıyla ödemeyi adet edindim. Eksikleri olsa da Çanakkale’ye ilişkin borcumu ödemiş oldum üçlemenin sonuncusu olan bu yazıyla.
    Çanakkale’deki son günümüzü Truva’ya ayırmıştık. Kent içindeki sanat evindeki bir sergi Truva’ya önsöz olması bakımından son derece güzel bir fırsat sundu. Minyatür sanatının inceliği ve gücü Truva’ya bilinçle gitmemiz anlamına geldi. Gözümüzün önüne serilen sanat yapıtlarını üreten sanatçımızın elinin emeği ve gözünün nuru eksik olmasın diyoruz…
    Bir başka ülke ya da dünya köşesinde buluşmak dileğiyle…

  • 6576431993’ten bu yana 2 Temmuz insan yakılan gün olarak tarihteki yerini almıştır. Utanç ve rahatsızlık verici olsa da gerçek budur. Burada bir başka olumsuzluğa ve eksikliğe değinmekte yarar var!
    2 Temmuz 1993’te, bu tarihten 3 gün sonra bu kez Erzincan’a bağlı Başbağlar köyünde silah başı yapan terör 33 vatandaşımızı aramızdan alır. Madımak’ta insan yakılmasından geri kalmayacak bir vahşettir. Hem sayıca hem de kurbanların yaşları bakımından. Meraklısı kısa bir araştırmayla el kadar bebelerin bu saldırıda katledildiği bilgisine erişmekle kalmaz. Yüreği el verirse görsellerine de ulaşır.
    Madımak konusunda az ya da çok bilinç oluş(turul)muştur. Buna karşılık Başbağlar’ı bilen sayısı pek azdır.
    Başbağlar Erzincan’a bağlı olmakla birlikte 200 kilometre uzaktadır il merkezine. Ölçü olsun diye örneklemek gerekirse; İzmir’den 200 kilometre öteye gittiğinizde Uşak’a varırsınız. Gözden ırak olan gönülden de mi uzaktır bilinmez! Ama, ayrılıkçı ve dinci terör sarmalındaki bugünkü Türkiye’de Başbağlar katliamına dikkat çekmek bir görevdir.
    Kimi zaman, kimi kaynaklardan okuyabilir ya da işitebilirsiniz!
    Başbağlar’ın Madımak’a tepki olduğunu dillendiren kendini bilmezler eksik değildir!
    Teröre terörle karşı çıkan; Cumhuriyet’e karşı kalkışma sayılması gereken Madımak’ın karşısına ayrılıkçı terörü koymak insaftan, vicdandan ve hatta akıldan yoksun insanların işi sayılmalıdır. Çok da ciddiye alınarak yanıtlanması bile hak ettiğinin ötesinde ilgi gösterilmesi anlamına geleceği için çokça söze gerek yoktur bu konuda.
    Genel olarak sol kesimin ve elbette Cumhuriyetçilerin sahiplenmekte ikileme düşmediği Madımak Katliamı’nın yıldönümünde; kimilerinin sahiplenmekte istekli olmadığı Başbağlar’ı anımsatmayı önemsedim.
    Terör gibi insanları din, dil, kimlik ayrımı gözetmeksizin hedef alan önemli bir insanlık sorununda çifte standart son bulmalıdır.
    Madımak kötüdür ama Başbağlar görmezden gelinse de olur anlayışından kurtulma göreviyle karşı karşıyayız.
    Bundan 23 yıl önce birkaç gün arayla yaşanmış iki katliamın kurbanlarını saygıyla anarken; terör kimden ve ne amaçla kaynaklanırsa kaynaklansın lanetlenmelidir diyorum.
    Başbağlar’da toprağa düşen el kadar bebeden Madımak’ta aramızdan alınan ulu çınar Asım Bezirci’ye tüm kurbanların yüce ruhları şad olsun!
    Terör ayrımsız lanetlenmedikçe ve gereken yapılmadıkça çözüm uzaktadır…
    Ceyhun Balcı, 02.07.2016

  • 43189

    İzmir limanına bir günde birden fazla kruvaziyer gemisinin yanaşmış olması hayal değil gerçekti!

    Çocukluk yıllarımızda mutlaka farkına varırdık. Şimdilerde coşku ve kutlama bir yana hüzün kaynağı oldu 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı.
    Denizcilik ve Kabotaj Bayramı bir tek evlatları deniz taşımacılığına girişmiş olan büyüklerimiz için geçerli.
    İzmir’de yaşayan birisi olarak bu denizcilik bayramı bani hüzünlendirdi.
    Her bir yanı denizlerle çevreli ülkemizin bu eşsiz kaynaktan yararlanamıyor oluşu anlaşılır gibi değildir.
    Örneğin, Türkiye’nin hiçbir kıyı kenti arasında vapur seferi yapılmamaktadır. Bundan 30 yıl önce İzmir-İstanbul arasında vapur seferleri vardı. Hatta, İstanbul’dan çıkıp başka Akdeniz kentlerine ulaşan vapurların çalıştığını da anımsıyorum.
    Çok daha eskilerde Karadeniz postası İstanbul’dan aldığı yük ve yolcuları Karadeniz kentlerine taşırdı.
    Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca uluslararası kruvaziyer gemilerinin İzmir limanına olan seferleri sıklaşmıştı. Örneğin, bir yılda İzmir limanına yanaşan bu türden gemi sayısı 300’leri aşmaya başlamıştı.
    Bu yıl turizm sezonunun açılmasıyla birlikte İzmir limanı bu bakımdan sessiz ve kimsesiz.
    Rusya’yla olan uçak krizine bağlanan bu durumun başkaca köklü nedenleri olduğunu tanıklığımla doğrulayabilirim. İlgili ve yetkililer bu nedenleri fark ettiler mi, tartıştılar mı bilemiyorum.
    Kruvaziyer gemisinden İzmir’e adım atan bir gezgini çantacı satıcılar karşılarsa, taksiciler kişisel turlar düzenleyerek turistleri Kadifekale ve başka turistik yerlere götürmeye kalkışırsa; siz üzeri açık kent içi tur otobüsleri yapıp sefer koysanız da anlam taşımaz.
    Kentin gezginlere dönük yüzü Alsancak’ın sokakları yürünemez durumda, çevresi kirlilik içindeyse bu gibi olumsuzluklar birilerince not edilir. Ve bu yıl olduğu gibi İzmir seyahat planlarının dışında kalıverir.
    Kentimizin atanmış ve seçilmiş yöneticileri hiç olmazsa şu anda şapkalarını önlerine koyup düşünüyorlar mıdır acaba ülkenin aydınlık yüzü oluşuyla tanınan İzmir’in başına gelenleri?
    Kentimizi yönetenlerin ağır sorumluluğu vardır bu denizcilik bayramının hüzünlü olmasında!

  • ab-abdGeçtiğimiz yılın 1 Haziran seçimlerinden sonra başlayan kanlı süreçte 10. kez kitlesel terör yaşamış olduk dün akşamki Atatürk Havalimanı saldırısıyla.
    “Az önce Türkiye’de bir terör saldırısı gerçekleşti. Dünya bu işlerin nereye gitmekte olduğunun farkına varacak mı? Çok üzücü. Bu korkunç terörü ABD’nin dışında tutmak için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.”
    Yukarıdaki insanlıkdışı sözleri kim söylemiş olabilir?
    Donald Trump!
    ABD başkanlık seçimlerine Cumhuriyetçi Parti adayı olarak katılacak olan cüzdanının şişkinliğiyle orantısız incelikte vicdanı ve olmayan insanlığı ile tanınır!
    Ne bir taziye ne de bir rahatsızlık söz konusudur dehşet verici sözlere yansıyan!
    Pek çok kişiyi kızdıran, çılgına çeviren sözlerin sahibi Donald Trump’a kızamıyorum. Hatta, sağduyu ile düşündüğümde açık sözlülüğü için teşekkür edesim bile geliyor.
    Başkanlık seçimindeki karşıtı Hillary Clinton’un şu sözleri ilk bakışta çok daha insancıl ve dokunaklı gelebilir pek çoğumuza!
    “Tüm Amerikalılar ulus halinde ayakta ve bu nefret ve şiddet kampanyasına karşı Türk halkının yanındadır.”
    Oysa, çok daha tehlikeli ve içtenlikten yoksundur bu sözler. Taziye sunar gibi yaparken bildiğini okuyan insanın ikiyüzlülüğü sinmiştir sözcüklere.
    Bush ya da Reagan dönemindeki haydutluk Clinton ya da Obama döneminde değişikliğe uğradı mı?
    Hemen her dönemde adlar ve kişiler değişse de, politikalar değişir görünse de şiddeti kullanarak dünyayı şekillendirme amacı hep aynı kaldı. Şiddeti ABD topraklarından uzak tutmanın yanı sıra şiddeti olabildiğince artırma hedefinden hiç şaşılmadı!
    Trump’ın açıkça söylediği Clinton’un söylemese de bilinçaltına sinmiş olan şiddeti ABD’den uzak tutma söylemlerine bir karşılık vermek gerekiyor!
    Dünyanın mazlûm milletleri daha fazla kan dökülmesini önlemek, acıdan ve dehşetten kurtulmak istiyorlarsa eğer AB(D)’yi ülkelerinden uzak tutmalıdırlar! Kuşkusuz coğrafik olarak uzaktadır AB(D) dünyanın pek çok mazlûm milletinden! O uzaklığa inat o denli iç içe geçmiştir ki AB(D) ve mazlûm milletler; acıya doymuş olması gerekenlerin artık bağımsızlığı ve kendi bölgelerini anımsamaları kaçınılmaz zorunluluktur.
    Son çeyrek yüzyılda AB(D) kaynaklı şiddetten fazlasıyla çeken Türkiye ivedilikle kuruluş ve var oluş ayarlarına dönmek; o ayarları bir daha bozdurmamak göreviyle karşı karşıyadır.
    Tersi durumda, Trump gibi sözünü sakınmazların; Clinton gibi ikiyüzlülerin sınır tanımazlıkları sürüp gidecektir.
    Terör bugün IŞİD yarın PKK, YPG, PYD kaynaklı olabilir. Bunun zerre kadar anlamı yoktur. Pek çok benzerleri gibi yanı başımızdaki bu örgütler AB(D) tarafından oluşturulmuş, korunmuş, kollanmış ve kullanılmışlardır. Anlaşıldığı kadarı ile son kullanma tarihleri dolmamıştır.
    Güneşin doğudan yükseldiğini anımsama, yüzümüzü kendi bölgemize dönme zamanıdır!
    Bir daha başımız sağ olsun dememek için…
    Ceyhun Balcı, 29.06.2016

  • Mucize yeterince bilgi sahibi olmadığınız durumlar için kolaylıkla kullanılabilen bir sözcük. Çok değil 8 yıl önce dibi görmüş bir ülkeydi İzlanda! Adı buz ülkesi anlamına gelen ada devletinin toplam nüfusu 350 bin bile değil. Gayzerler ve volkanlar hesaba katıldığında İzlanda’nın dışı buz içi ateş bir ülke olduğu kolaylıkla söylenebilir.

    İzlanda : Yüzölçümü : 103 bin kilometrekare, nüfus : 330.000. Dışı buz, içi ateş

    FİFA sıralamasında 10 yılda 124. sıradan 23. sıraya tırmanışı mucize ile açıklarsanız Hasan ŞAŞ’ın durumuna düşmüş olursunuz!
    Bundan 40 yıl önce Avrupa kupalarında takımlarımızın karşısına İzlanda temsilcisi çıktığında futboldan çok magazin yazılırdı. İtfaiyecilik, öğretmenlik, tesisatçılık ve benzeri işler yapan İzlandalıların boş zamanlarında futbol oynadıkları bilgisini edinirdik. Bu gibi haberleri turu geçme garantisiyle okuduğumuzda hoşumuza da giderdi.
    İzlanda’nın geçmişteki amatörlüğü bugünün profesyonelliği ile unutturduğu kolaylıkla söylenebilir. Milli takımdaki 23 futbolcu Çin, Rusya, İngiltere’nin de aralarında bulunduğu ülkelerde top koşturuyor.
    330 bin nüfuslu, adı üstünde buz ülkesinde futbolun bu denli sıçrama yapması kuşkusuz rastlantı değil. Okulların yanı başına yapılan iklim koşullarına dayanıklı futbol sahaları kimi yerlerde üstleri kapatılarak ve ülkenin önemli zenginliği olan buhar enerjisiyle ısıtılarak gençlerin futbola yönelmesi sağlanmış.
    Hasan Şaş bilmese de olabilir. En fazla bundan böyle futbol yorumculuğu yolu kapanır ona! Ama, EURO 2016’ya 1000 dolayında bedavacı-yandaşı taşıyan parası bol aklı kıt TFF yetkililerinin bu gerçekleri bilmesinde yarar var.
    Benzer küçümseme tuzağına İngilizlerin de düştüğü anlaşılıyor. Ülkelerindeki yanardağ sayısı kadar futbolcusu olan İzlanda’ya mı eleneceğiz diye şişinenlerin maçtan sonraki hallerini görmek isterdim. Küçümsedikleri İzlanda’da her 825 kişiden birisi UEFA B lisansına sahip çalıştırıcıdır. Aynı oran İngiltere’de 11 binde 1’dir.
    2008 küresel ekonomik krizinde iflas etmiş ülkeydi İzlanda. Rastlantıya bakın ki, İzlandalıların parası büyük ölçüde İngiltere’de batmış, buhar olmuştu. Dün geceye bir de bu açıdan bakmakta yarar var. İzlanda bir intikam filmi çekmiş olabilir mi diye düşünmekten alamadım kendimi!
    330 bin nüfuslu ülkedeki lisanslı futbolcu sayısı 22 bin dolayında. Futbolcu sayısı Türkiye’de daha fazladır. Ancak, orana vurulduğunda İzlanda’daki lisanslı futbolcu sayısı nüfusun % 7’sine denk düşmektedir. Türkiye’de ise % 0.3’üne. Türkiye 80 milyon insanına spor yaptırmaktan çok seyrettirmektedir. Dolayısı ile yeteneklerin bulunması değil, harcanması söz konusudur.
    Son EURO 2016’ya zengin TFF tarafından 1000 kişinin götürülmüş olması da yukarıdaki saptamayı tamamlamaktadır. Bu amaçla harcanan 20 milyon TL utancın ve iş bilmezliğin canlı belgesidir. Oysa, hatırı sayılır bu nicelik Türkiye’deki lisanslı futbolcu sayısını artırma yolunda kullanılabilirdi.
    Bu kadarla da kalmıyor İzlanda’nın bilmeyene mucize gibi görünen bilinçli sıçramasının geri planındaki akıl dolu düzenlemeler. Örneğin, İzlanda’da ikinci teknik adam olabilmek için UEFA B lisansı sahibi olmak gerekiyor. Birinci adamlık içinse UEFA A lisansı ölçütü konmuş. Bu yolla ülkedeki çalıştırıcı sayısının 1000’i yakalaması amaçlanmış. İzlanda’da UEFA B lisansı sahibi çalıştırıcıların nüfusa oranı 825’te 1. Aynı oran, futbolun beşiği İngiltere’de 11 binde 1.
    Tam da burada Alman milli takımı teknik direktörü Joachim LÖW’ün sözlerini anımsamak gerekiyor!
    “Dünya şampiyonlarını alt yapı antrenörleri belirler!”
    Löw’ün seçkin futbol alimlerimizce vaktiyle beğenilmediğini, itilip kakıldığını unutmayalım!
    Birkaç söz de İzlanda’nın İsveçli teknik direktörü Lagerback için gelsin. Dört yıldır takımın başında. Buraya kadar anılan düzenlemelerin meyvelerini toplamada ustalığıyla katkı verdiği söylenebilir. Yanı başındaki İzlandalı Halgrimsson görevi devralacak!

    Halgrimsson ve Lagerback : Yakında halef selef olacaklar!

    Son söz : İddialı bulunabilir. Ama, başarısı rastlantıya değil akla dayanan İzlanda bu turnuvanın en başarılı ülkesidir. Örnek alınmalı ve bir an önce onların düzeyini yakalamak için yaptıkları yapılmalıdır.
    İşe futbolun ve ülkenin başına çöreklenmiş cehaletten kurtularak başlanabilir…
    Ceyhun Balcı
    Kaynaklar :
    http://www.haberturk.com/yenimedya/haber/1139349-izlanda-futbolu-sifirdan-zirveye-nasil-cikti-
    http://www.milliyet.com.tr/milliler-in-rakibi-izlanda-nin—2129302-skorerhaber/
    https://www.theguardian.com/football/2016/jun/08/iceland-stunning-rise-euro-2016-gylfi-sigurdsson-lars-lagerback
    http://www.telegraph.co.uk/football/2016/06/03/euro-2016-the-story-of-icelands-unlikely-footballing-revolution/

  • Gol futbolun olmazsa olmazı. Ama, tek başına gol futbolu izlenir kılmaya yetiyor mu sorusunun yanıtı bence hayırdır! Almanya-Slovakya maçı bu düşüncemin nedeni! Bitse de kurtulsak derken yazı başına oturmak iyi gelebilir dedim kendi kendime!

    Yeni uygulanan yöntemle 6 grupta toplam 8 takım elenerek 16 takımın yola devamı sağlandı. Sanırım bu yöntem gözden geçirilecektir. Daha fazla sayıda takımın yola devamı ama bu devamın özneleri olan takımların yeni gruplarda biri birleriyle karşı karşıya getirilmeleri düşünülebilir.

    fatih terim

    İmparator namlı Fatih Terim : Her zaman haklı, her zaman büyük, her zaman becerili! Kötü olan onunla uyumlu olamayan beceriksiz futbolcular…

    Bu parlak düşünce ürününü değerlenedirmeyi UEFA yetkililerine bırakalım!

    Futbol “kirli” sıfatını ulusal ve küresel düzeyde hak ediyor.

    Eski FİFA Başkanı Sepp Blatter, eski UEFA Başkanı Platini başta olmak üzere futbolun küresel efendilerinin başına gelenler, karıştıkları skandallar daha fazla sözü gerekli kılmıyor.

    sepp-blatter-at-2014-fifa-congress-data

    İpliği pazara çıksa da duyamıyorum sizi der gibi! Kuşkusuz bunca yanlışı tek başına yapacak denli yalnız değildir!

    Türkiye’deki futbol kirliliği de her geçen gün kendisini daha fazla duyumsatır durumda!

    Türkiye’nin özgün koşulları göz ardı edilemez!

    Türkiye’de yükselişini sürdüren ve nerede duracağı kestirilemeyen tekçi ve tartışılmaz yönetim anlayışının bir izdüşümünün futbolda kendisini göstermekte olduğu açıklıkla ortadadır.

    Türkiye’nin EURO 2016’da yaşadığı hezimetin baş sorumlusu apaçık ortadayken; gol attıktan sonra el hareketiyle ortamı kirleten az gelişmiş golcüsü aracılığıyla kocaman bir ayıba yol açılmışken gözden kaçan bir noktaya değinilmeli!

    fft31_mf7881760

    Efendilikten payınıza bir şey düşmemişse dünyanın en iyi golcüsü olsanız ne yazar? Sınır tanımazlığı ve sahadaki kabadayılığı benimsenmiş olmalı! Küpünü Çin’de doldurmayı sürdürüyor! Futbolu düzelteceksek bu az gelişmişliklerden başlanmalı!

    Bol paralı ama parasıyla orantısız saygınlığa sahip TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) EURO 2016’ya Türkiye’den 900 dolayında ayrıcalıklı kişiyi götürmüş. Yapılan masrafın 20 milyon TL dolayında olduğu söyleniyor. Saraya yapılan akıl almaz yatırımların ve oluk gibi akıtılan paraların hesabı sorulamadığı gibi TFF’nin çok önemli kişilerden oluşan izleyici kafilesine yapılan masraf da hesap sorulamazlık zırhına sahiptir belli ki!

    Kamuoyumuz hakaretle hesap sormayı biri birine karıştırdığı için hesap vermesi gerekenler mazlum ve korunası bir konuma geldiler. Dolayısı ile pamuklara sarılarak korumaya alındılar. Böyle bir durumda futbolculara buraya gelmeleri karşılığında verilen astronomik primin sorgulanması da 900 kişilik çok önemli kişiler topluluğu için yapılan harcamalar da hesap sorulamazlar listesine eklenmiş oldular.

    İş gelip kısır döngüye dayanıyor!
    Futboldaki zevksizlik futbol kaynaklı nedenlerden mi yoksa futbolu etkisi altına almış olan koyu kirlilik gölgesinden mi?

    Futbol kirliliğini sonlandırmanın ulusal ve küresel boyutta iki yolu var!

    Ulusal boyuttaki olmazsa olmaz çaresi iktidarı oy zırhı ardına saklayıp tartışılmaz kılan Türkiye siyasetinin kötü yazgısını değiştirmektir. Bu olmadıkça imparatorun biri gider, diğeri gelir. Kol hareketiyle sporu kirleten yarım akıllı golcü gider, gol atınca secdeye varmaktan başka hüneri olmayan sığlık gelir.

    Küresel boyutta ise para en yüce değer olduğu sürece rüşvetçinin biri yerini diğerine bırakarak hancı değişikliğiyle durumu idare etmeye çalışır…

    Kirlilik sonlanırsa, futboldaki zevksizliğin önde gelen nedeni ortadan kaldırılmış olur!

    Ha gayret büyük insanlık!…

    Ceyhun Balcı

  • İngiltere’nin AB dışında kalma isteği farklı tepkilere yol açıyor. Finans kapital medya egemenliğini de kullanarak olumsuz bir tablo çiziyor. Abartılı ve ürkü yaratmaya yönelik bu açıklamaların gerçekle çok da ilintili olmadığını zaman gösterecektir. Birleşik Krallık birliğin kurucu unsuru olmakla birlikte hiçbir zaman bir Almanya ve Fransa olmadı, olamadı! Katılabilecek durumdayken para birliğinden uzak durdu. Belleğinizi yoklarsanız AB yetkilisi olmuş bir İngiliz’in adı aklınıza gelmez.
    Bu ayrılığa karşın, finans kapital için önemli olan parasal birlikteliğin sürmesidir. Bundan sonra bu birlikteliğin para babalarının çıkarlarına zarar vermeyecek şekilde sürdürülmesine çalışılacaktır.
    BREXIT oylaması öncesinde Türkiye de sahnedeydi! Bizler için onur ve gurur kaynağı olmadığı tartışılmaz olan bir durumdu!

    brexit turkey
    Kalalım diyenler Türkiye önümüzdeki 30 yıl boyunca AB’ye giremeyecek deyip olduğumuz yerde kalalım derken; çıkalım yanlıları Türkiye geliyor, onun olduğu yerde durulmaz demeye getiren bir strateji izlediler. Türkiye’nin İngilizlerin kendi içlerindeki tartışmaya konu edilmesi bir ülkeye ve o ülkenin halkına saldırı anlamına gelmektedir oysa! Bizim imparatorluk budalalarının bu önemli saldırı karşısında 3 maymunu oynamaları önceki aymaz tutumları göz önüne alındığında bir başka yanlışlıktır. Türkiye böylesi bir saygısızlıkla karşılaşmışken Türk medyasının hiçbir şey olmamış gibi davranması göz ardı edilmemesi gereken bir başka önemli durumdur. Bu yanlışlığın üzerine gitmek yerine finans kapitalle birlikte saf tutup BREXIT’in yaratabileceği felaketlere yoğunlaşmak açıklanabilir bir tutum olmasa gerektir.
    BREXİT’le sonuçlanan süreçte İngiltere’deki dinamiklerin nerede durduklarını, hangi seçeneğe arka çıktıklarını medyamız yeterince yansıtmadı! İngiltere’de başta komünistler olmak üzere, ağırlıklı olarak sol kesimler BREXIT yanlısı bir duruş sergilediler. Önde gelen vurguları da “ulusal egemenlik” olmayan yerde bağımsızlıktan söz edilemeyeceği üzerineydi. Ulusal egemenlik ve bağımsızlık gibi önemli kavramları defterinden sileli epey olmuş olan ana akım Türk medyası ve şaşkın Türk solunun işin bu yönüne kayıtsızlığı olağan karşılanmalıdır.
    BREXIT sonrasında başka şaşırtıcı gelişmelere de hazır olunmalı! Her ne kadar gündelik yazı ve konuşmalarda adını İngiltere olarak andığımız ülke gerçekte Birleşik Krallık ya da Büyük Britanya’dır.
    İngiltere adanın İskoçya ve Galler’den geri kalanıdır. Büyük Britanya ise İngiltere+İskoçya+ Galler’dir.

    united
    Birleşik Krallık dendiğinde ise bu üçlüye eklenen Kuzey İrlanda söz konusudur.
    Şu anda Birleşik Krallık’ı oluşturan ülkelere egemen olan ayrılıkçı eğilimler düşünüldüğünde iş BREXIT’le kalmayacak gibi görünmektedir. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’daki ayrılıkçı güçlerin yapacağı küçük bir sıçrama yakın gelecekte Birleşik Krallık’ın da yerinde yeller eseceğini göstermektedir.
    Ayrışık Krallık kapıdadır!
    Ceyhun BALCI, 25.06.2016