• Çanakkale’den feribotla 15 dakika içinde Gelibolu yarımadasına ulaşıyorsunuz. Kanla sulanan, canla beslenen topraklara ayak basar basmaz çok değil 100 yıl önce yaşanmış acımasız bir savaşın mekânında olduğunuzu bir an bile aklınızdan çıkartmanız olanaksız.
    Kaygı ve heyecan yarımadada bulunduğunuz sürece size eşlik eden vazgeçilmezler.
    Martıların eşlik ettiği kısa yolculuğunuzun sonunda bir yanda “DUR YOLCU” diğer yanda Kilit Bahir Kalesi görkemli bir karşılama yapıyor. Kale, 1452’de Fatih Sultan Mehmet tarafından Papalık donanmasının İstanbul’a yardım götürmesinin önüne geçmek amacıyla yaptırılmış. 1541’de Kanuni Sultan Süleyman döneminde onarılmış. Kale iç ve dış sur duvarlarının ortasında yer alan 7 katlı üçgen kuleden oluşuyor. Kale, yapımından yüzyıllar sonra Çanakkale Savaşları sırasında da önemli işlev görmüş.

    MARTI

    Deniz savaşını yitiren İtilaf devletlerinin kara savaşını göze alması ve denizdeki bozgunu göz ardı ederek boğazı kolayca ele geçireceğini düşünmesi şaşırtıcı değil. Dünyanın hemen her yerinden toplanmış neredeyse sınırsız insan kaynağına sahip ordulara Alman destekli Osmanlı’nın karşı koyması kuşkusuz beklenecek şey değildi. Savaş denilen şeyin haritaların, kurguların ve stratejilerin ötesinde bir olguyu simgelediği bir kez daha anlaşılacaktır bu savaşın sonunda.
    Dünya savaş tarihinin çok önemli sayfalarının yazıldığı topraklarda bulunmanın heyecanıyla başlıyor yarımada turumuz.
    İlk olarak Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’ne gidiyoruz. Çoklu ortam sunumları ve canlandırmalardan oluşan ardışık duraklarda 100 yıl öncesine yolculuğa çıkıyoruz. Dış görünümüyle görkemli bir yapı karşılıyor ziyaretçileri. Oldukça zengin çeşitlilikte kitap ve hediyelik satış yeri batıdaki müze örneklerini çağrıştırıyor. Son durak siyasi iktidarın tanıtımına ayrılmış. Böylelikle 100 yıl önceden günümüze düşüvermiş oluyor insan. Duygusal ortam yerini güncel gerçeklerden kaynaklanan ürpertiye bırakıyor.
    Metrekareye düşen 6000 merminin yanı sıra çarpışan mermiler savaşın dehşetini ve şiddetini yansıtan pek çok ölçütten yalnızca birisidir.

    çanakkale destanıantik-cagdan-gunumuze-canakkale-ve-troas-bolgesi-11809-50-Bçanakkale-1915-filmi

    Sonraki durağımız yarımadanın batı kıyısındaki ANZAK Koyu. Deniz savaşlarını yitiren saldırganlar ne pahasına olursa olsun Çanakkale ve İstanbul kararlılığını elden bırakmıyorlar. İnsanlık tarihinin trajik sayfalarını yazacaklarından kendileri bile habersizdir.

    sfenks
    Her yıl binlerce ANZAK’ın toplandığı bu koy 25 Nisan 1915’te sabaha karşı yarımadaya çıkma girişiminin yapıldığı yerdir.


    Yalnızca ANZAK’lar için değil bütün insanlık için bir huzur ve sessizlik alanı olması gereken bu kutsal noktada ziyaretçileri sessizliğe çağıran tabelaların varlığı acı verici. Koya egemen sırtta yükselen doğal sfenks gözden kaçırılmamalı. Diğer yandan, Atatürk’ün ANZAK’ları sahiplenen soylu sözleri duygu yoğunluğunu doruğa çıkartıyor. Koy aynı zamanda bir mezarlık! ANZAK’ların yanı sıra Müslüman Hintliler de toprağa düşmüş burada, kendilerinin olmayan bir savaşta.

    soylu sözler
    Yüz yıl sonra o günlerin koşullarını ve zorunluluklarını göz ardı ederek Osmanlı savaşa girmeyebilir miydi diye hayıflananlara bir çift söz! Elbette, olasıydı Osmanlı’nın savaşa girmemesi! Tek bir koşulla! Vatanınızı elinizden almak için üzerinize çullanan saldırganlığa topraklarınızı teslim ederek! Osmanlı’nın savaş dışında kalma olasılığı var mıydı? Karar sizindir!

    Gözlerimiz nemlenerek, boğazımız düğümlenerek ayrılıyoruz bu kutsal mekândan. Vatanını savunanlar ve saldırganlar bir yana; dünya paylaşım savaşına koşulan uzaklardan gelenlerin trajedisi bir başka yürek burkucuydu!
    Gelibolu yarımadasının hemen her karışında Mustafa Kemal’in izlerini görmek olası.
    Elli yedinci Alay Şehitliği bu izlerin derin olduğu yerlerden bir başkası. Üst düzeyde komutan değilken, buyruğu altındaki 57. Alay’a üstlerini beklemeden verdiği Conkbayırı’na yönelme emri kara savaşlarının yazgısını değiştirecektir. ANZAK çıkartmasının yapılacağı yeri kestirme konusundaki becerisi Mustafa Kemal’in farklı bir komutan olduğunu ortaya koyacaktır.

    TÜRK ASKERİNE SAYGI
    Dünya askerlik tarihinde belki de ilk kez burada bir komutan askerine saldırmayı ya da başka bir askersel davranışı değil ölmeyi emretmiştir. Ölene dek kazanılacak zamanda geriden destek gelmesi umulmuş ve böylesi trajik bir karar sonrası 57. Alay’ın mevcudu 260’a dek gerilemiştir. O dillere destan başarının ve özverinin sahibi 57. Alay’ın anısına o gün bugündür Türk ordusunda 57. Alay olmamıştır. 57. Alay adı orada toprağa düşenlerin aziz anısıyla birlikte sonsuzluğa taşınmıştır.


    57. Alay daha sonra Galiçya’ya gönderilmiş, savaşın sonlanmasından sonra da Filistin ve Sina’da görevlendirilmiştir.
    Şehitliğin girişinde bir dede torun heykeli selamlıyor duygu yüklü ziyaretçileri. Dünyanın en yaşlı gazisi Hüseyin Kaçmaz torunuyla birlikte ölümsüzleştirilmiş. 1994’te 110 yaşında yaşama gözlerini yuman Gazi Hüseyin Kaçmaz şehitliğin 1993’teki açılışına tanık olarak canlı tarih anıtı olma onuruna da erişmiş. Gazi Hüseyin Kaçmaz pek çok yaşıtı gibi birden fazla cephede savaşmış. Öncesinde Balkan Savaşı’na katılan Kaçmaz, daha sonra Kurtuluş Savaşı’na da katılmış ve Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde savaşarak İstiklâl Madalyası almış.
    Her şehitlikte yaptığımı burada da yaptım. Şehitlerin adlarını ve memleketlerini hızlıca gözden geçirdim. Balkanlardan Anadolu’nun uzak köşelerine varıncaya kadar her yurt köşesinden insanın toprağa düştüğünü bir kez daha gördüm. Kuşkusuz, zamanın ulaşım olanakları göz önüne alındığında Çanakkale’de savaşanlar ağırlıklı olarak yöre insanlarıdır. Ama, onlara Vidin’den, Tarsus’tan, Kudüs’ten, Çaycuma’dan, Divriği’den katılanlar yok değildir. Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak, Kurtuluş Savaşı’nı da kapsayan dönemde savaşmayı belirli bölgenin insanlarına özgü bir olgu olarak sunmayı alışkanlık edinerek inceden inceye ayrılıkçılık yapanların kulakları çınlasın istedim bu ayrıntıyı paylaşarak.
    Türkiye Cumhuriyeti köhnemiş bir imparatorluğun küllerinden ayakları bu topraklara basan hemen herkesin kanıyla, canıyla, çabasıyla doğdu. Varlığını sürdürmesi için de benzer çaba bugünlerde harcanıyor.
    Yarımadanın hemen her karışı yazının başında vurgulandığı gibi Mustafa Kemal’den izler taşıyor.
    Bir başka önemli nokta Mustafa Kemal’in sıçrayan bir şarapnelle yaralandığı tepedir. Savaşın, ülkenin ve dünyanın yazgısı değişmediyse bunu bir cep saatine borçlu olduğumuz ise ilkokul bilgisidir.

    saatataturk


    Siperlerle çevrelenmiş tepeyi Yeni Zelanda, Mustafa Kemal ve Üsteğmen Nazif Çakmak anıtları süslüyor. Koca Çimentepe olarak anılan 320 metrelik bu yükseltiden çevreyi gözetlemek de olası. Örneğin, yarımadanın batısındaki Saros körfezi ve Suvla gölü ayaklar altındadır.


    Bir sonraki şehitliğimiz Gelibolu yarımadası güney ucundaki Hisarlık tepeye yapılmış olan Çanakkale Şehitleri Anıtı. Yarımadadaki anıtların belki de en görkemlisi ve göze görüneni. 1954’te başlanan yapımı 1960’ta tamamlanmış. Parasal yetersizlikler tamamlanmasını geciktirmiş. Hatta, parasal kaynak bulunması için açılan kampanya rahmetli Abdi İpekçi ve Milliyet gazetesi tarafından yürütülmüş. Anıtın kaidesinde ve çevresinde Çanakkale Savaşları’nı betimleyen kabartılar yer alıyor. Yine çevredeki şehitlik toprağa düşenlerin memleketlerine göre düzenlenmiş. O zamanki Osmanlı’nın hemen her kentinden şehit yatmaktadır burada. Bu sembolik şehitlik 1992’de açılmış.

    ŞEHİTLİK KABARTI
    Yüksekliği 41.7 metre olan anıt dört ayak üzerinde yükselen bir kubbe biçiminde Feridun Kip, İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş tarafından tasarlanmış. Kare biçimli ayakların her birinin kenarı 7.5 metre uzunluğundadır. Anıt 62.5 metrekarelik bir alana oturmaktadır. Tasarımcılar anıtı Roma’dan bu yana kullanılmakta olan zafer takından esinlendiklerini belirtmişlerdir.
    Abidenin bayrak direği abideden daha yüksek! Yetmiş altı metre yüksekliğindeki direğe normal günlerde 216 metrekarelik bayrak çekilirken, 18 Mart’ta 337 metrekarelik bayrak kullanılıyor.

    BAYRAK DİREĞİ
    Mustafa Kemal’in 1934’te Şükrü Kaya tarafından okunan yabancı askerlere ve onların yakınlarına seslenişi burada da yer alıyor.

    SOYLU SÖZLER1

     

    Çanakkale Savaşları sırasında bir ANZAK askeri tarafından başı bedeninden ayrılarak Avustralya’ya götürülen Türk askerine ait kafatası yıllar sonra memleketine geri dönmüş.

     
    Bu görkemli şehitliğin yakınında İngiliz Şehitliği de boy gösteriyor. İngilizler belki de günah çıkartmak adına şehitlik ve anıt yapma işini sıkı tutmuşlar. Daha işgal zamanında başlattıkları seferberlikle Lozan’da sağlanan güvenceyle anıt sayısını 30’a vardırmışlar. Uzak diyarlardan getirip ölüme yolladıkları gençlere karşı borçlarını bu şekilde ödemeyi seçmişler.

    İNGİLİZ ANITI
    Dönüş yolunda Şahindere Şehitliği’ne uğruyoruz. Özgün halleri korunan gerçek şehitliklere simgesel şehitlik eşlik etmektedir. Şehitliğin bulunduğu yer aynı zamanda sargı yeridir. Kurtarılabilecek yararlıların ilk bakımları yapılıp başka yerlere taşınmaları sağlanırken; kurtulma olasılığı bulunmayanların huzur içinde son nefeslerini verdikleri yerler olarak da işlev görmüşlerdir.


    Demir parmaklıklarla çevrelenmiş tekil mezarda 30. Piyade Alayı’ndan Teğmen Mustafa Efendi yatmaktadır.

    TEĞMEN MEZARI

    Şahindere Şehitliği’nde toplam 2177 şehidimiz uyumaktadır.
    Günün sonunda savaşın trajik sayfalarından birinin yazıldığı Ertuğrul Tabyası ve V Plajı’ndayız.


    25 Nisan 1915’te karaya oturtulan İngiliz yük gemisi River Clyde’daki İngiliz birlikleri yarımadaya çıkartma yapmayı planlarlar. Kıyıya komşu yükseltideki Türk askerlerinin açık hedefine dönüşen İngilizler sayıları binlerle ölçülen kayıplar verirler. Çıkarma girişimi sırasında bölgeyi havadan gözlemleyen İngiliz havacılar koyun al kana boyandığı bildirimini yaparlar.

  • yasar-nuri-ozturk-640x360İnanılır gibi değil! Çok değil, bir kaç gün önce köşe yazısı yazmıştı. Zaman zaman gelen kötü haberlere karşın köşe yazısını gördüğümde derin bir oh çektim aylarca!

    Yaşar Nuri Öztürk künyesinde “ilahiyatçı” yazan ama onun çok ötesinde bir kişilikti. Üretkenliği, özgüveni ve topluma kutup yıldızı gibi yol göstericiliği son derece farklıydı!

    Bilgi, bilinç ve birikim derinliği sövmeye başvurmasını gerektirmeyecek ölçüde fazlaydı.

    İlahiyatçılığın her geçen gün bırakınız din adamlığını dinciliğe ve yobazlığa evrildiği günümüz Türkiye ortamında Cumhuriyet ürünü filozof din bilimci kuşağının seçkin üyelerinden birisiydi.

    Bu kuşak söz konusu olduğunda ilk akla gelen ad kuşkusuz Bahriye Üçok’tur. Evine gönderilen bombalı paketle katledilen ve bugüne uzanan karanlık yollara sapışı simgeleyen olaydan sonra Yaşar Nuri yaşayan bir kaç filozof ilahiyatçıdan birisiydi.

    Bu yönden kaybı yeri doldurulamazlığa eşdeğerdir.

    Ortaçağı Rönesansla yırtan Avrupa’da olduğu gibi bir kaç yüzyıl geriden gelen Türk rönesansının önderi Atatürk’ün sapmaz izcilerinden birisiydi.

    Filozof bir din bilimci olarak kolaya, başka deyişle dinciliğe değil de dinselliği çağdaş koşullara uyarlamayı bıkıp, usanmadan denedi. Ülkenin savrulduğu durum onun çabalarını karşılıksız bıraksa da; duruşundan, tutumundan ve eğilip, bükülmezliğinden zerrece ödün vermedi.

    Yalnız Türkiye değil yobazlığın karanlığında yolunu yitirmiş doğu toplumları da, toplamda dünyalıların tümü çok değerli bir evladını yitirmiştir…

    Yaşamı boyunca taşıdığı ve yükseklerde tuttuğu bayrağı yere düşürmemek biz geride kalanların biricik görevi olmalıdır. Onun ardından yapılacak, anısını yaşatacak en güzel eylem de bu olacaktır.

    Güle güle Yaşar Nuri Öztürk!

    Seninle eşzamanlı yaşadığımız için şanslıyız…

    Ceyhun Balcı, 22.06.2016

  • Mucizeyle EURO 16’ya katılan Türk Milli takımı bu akşam İspanya/İberya ile oynuyor. Pohpohlama sözleri havalarda uçuşmakta. Hem kulüp hem de takım düzeyinde İspanyollara karşı başarımız unutulmayacak kadar az.
    “İçimizdeki İrlandalılar” deyimini futbola borçlu olsak da hemen her konuda kullanım alanı bulduğuna kuşku yok.
    “İçimizdeki İberyalılar” desek ne anlaşılır? Aklı başında hiç kimsenin bu akşam İspanyolların kazanmasını dileyeceğini söyleyemeyiz.

    indir
    Yine de içimizde İberyalılar bulunabileceğini öne sürelim!
    Bilindiği gibi Anadolu bir kültürel harmanyeri gibidir!
    Gelenin, geçenin ve hatta yerleşenin haddi, hesabı yoktur.
    İberyalıların da yolu düşmüştür Anadolu’ya!
    Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasıyla birlikte Anadolu’ya akma hazırlığındaki Türkmenlere set olan barajın kapakları açılmış olur. İzleyen yıllarda Anadolu’da yoğun bir insan hareketi yaşanır! Bizans ahalisi kıyılara yığılıp, Anadolu’ya veda ederken, Türkmenler yeni bir yurda kavuşmuş olur.
    Beylikler döneminde Türkmen akınları karşısında bunalan Bizans hiç akla gelmeyecek çarelere de başvurmuştur.
    XIV. yüzyıl başlarında Bizans deyim yerindeyse beyliklerce kuşatılmışken Sicilya’daki paralı askerlikleri sona eren Katalanlar Roger de Flor önderliğinde Anadolu’ya gelirler. Daha doğrusu Bizans tarafından çağırılırlar. Bizans’a paralı askerlik yapacaklar ve işsizlikten kurtulacaklardır böylelikle. Serüven ve ganimet de cabası!

    roger_de_flor

    Roger de Flor

    Dokuz ay süreyle Bizans’a paralı askerlik yapacak olan Katalanlar 6500 kişidir. Katalan Bölüğü olarak da adlandırılmışlardır. Evlilik yoluyla Bizans’la akrabalık kuran Roger de Flor’a Sezar unvanı bile verilmiş!

    1024px-Companyia_catalan_d'orient_1303-1304.svg
    Savaş taktikleri ve teknolojileri Anadolu’daki Türkmenleri alt etmeye yetecek kadar üstünmüş. Epeyce başarı kazanmışlar Anadolu’da bulundukları sürece! Özellikle, Alaşehir dolaylarını kasıp kavuran Katalanlar Bizans kentlerine de saldırıp, egemen olmaya başlayınca Anadolu serüvenlerinin sonlanması kaçınılmaz olmuş. Karşı kıyıya geçip şiddeti sürdürmeleri üzerine Roger de Flor’u öldürten Bizans yine de engel olamamış Katalan şiddetine. Trakya yağmalanırken, Katalanlar bu kez Atina çevresinde 90 yıl hüküm sürecek bir Katalan Krallığı kurmuşlar.


    Anadolu’da savaşmakla yetinmedikleri kolaylıkla kestirilebilecek Katalanlar/İberyalılar’ın bu topraklarda tarih kitaplarına geçenin ötesinde biz iz bırakmış olmaları göz ardı edilemeyecek bir olasılıktır.
    İçimizdeki İberyalılar varsayımını bir de bu gözle değerlendirmekte yarar var!
    Neyse, bu akşamki maçı izlerken bu yazıdaki bilgileri de aklınıza getirin derim! Maçın heyecanına içimizdeki İberyalılar düşüncesinin heyecanı karışsın!
    Maç tahminini de başkaları yapsın!

  • Hititlerin Wilusa, Homeros metinlerinden anlaşıldığınca Yunanların İlios olarak adlandırdıkları, bizlerin ise yaygın olarak Truva olarak bildiği antik kent dünyaca tanınmışlık bakımından ön sıralarda yer alır.

    wlusa2
    Truva antik kentinin sığınak olması ve sığınanların kentin gelişmesine katkıda bulunması bakımından rüzgâr önemli bir doğal kaynak olagelmiş. Geçmişte denizcileri Truva’ya sığınmaya zorlayan rüzgâr günümüzde yenilenebilir enerji üretimi için önemli bir kaynağa dönüşmüş.

    rüzgar

    Truva antik kenti merkezden uzakta olsa da Truva Atı Kordonboyu’nda yerini almış. Holivut filmi Truva’nın çekimlerinde kullanılmış olan buradaki Truva Atı antik kenttekiyle karşılaştırılamayacak denli gerçekçi ve estetik.


    Çanakkale kent merkezine 30 km uzaklıktaki Truva antik kenti benzer pek çoğu gibi deniz kıyısındaymış. Denizin doğal yollarla dolması sonucu bugün biraz içte kalmış.
    Kentin Akhalar tarafından ele geçirilmesinde önemli payı olduğu düşünülen Truva Atı hem bir deyim olarak hem de bilişimde kendisini gösteren virüsleri tanımlamada insanlığın yardımına koşmuş.

    truva kedisi

    Truva kedisine merhaba dememek olmazdı…

    Baba tarafından atalarının Herakleus ile akrabalığı olduğunu düşünen Büyük İskender böylelikle kendisini Akhilleus’la da akraba saymıştır. Bu soybağının tanrısallık içermesi de doğaldır. Belki de bu nedenle o zamanki adı Hellespontos olan Çanakkale boğazından Anadolu’ya geçen Büyük İskender’in ilk iş olarak Truva’yı (İlion) ziyaret ettiği söylenir. Böylelikle atalarını yad ettiği varsayılır.

    Atatürk’ün ise “Hektor’un öcünü aldım!” dediği söylenir. Truva kralı olan Hektor savaşta Ege’nin karşı kıyısından gelen Akhalarca yenilgiye uğratılıp, ülkesi elinden çıkınca bir bakıma Anadolulular yitirmiştir. Milli Mücadele’yi utkuya eriştiren Atatürk’ün bir soybağınca değil ama yurt bağı gereğince bu sözleri söylemiş olması yüksek olasılıktır. Ev sahibi Truvalılar işgalci Akhaların saldırısına ve işgaline uğramıştır ne de olsa. Yaklaşık 3000 yıl sonra Anadolu bu kez çok daha uzaklardan gelenlerin işgaline uğramış ve işgal sonlandırıldıktan sonra tarih bilgisi sağlam olan Atatürk tarafından Anadolu’nun kurtarılması onun “Hektor’un öcünü aldım!” sözleri için esin kaynağı olmuş olabilir.
    Truva Akhalılardan yüzyıllar sonra bu kez Alman Schlieman’ın istilasına uğramıştır. XIX. yüzyıl sonunda yaşanan bu işgalde top, tüfek değil ama cehalet kullanılmıştır silah olarak.
    Buradaki tarihsel eser yağmasını Osmanlı padişahına şikâyet edenlerin zamanın sultanından aldıkları şu yanıt cehaletin çok etkili bir silah olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır.
    “Memaliki şahanemde taştan bol ne vardır?”
    Bu konudaki derin cehalet ve bilinçsizliğe de Hektor’un öcünü aldım diyen Mustafa Kemal Atatürk son verecektir.

    Schliemann kazılarda ele geçirdiği takıları fotoğraflamak için eşini model yapmış. Bizce talancı olan Schliemann kahraman olarak tanıtılmakta…

    Bu girişten sonra dokuz katlı antik kent Truva’yı gezmeye başlayabiliriz. Katlar günümüzdeki anlamından çok kentte kendisini gösteren uygarlıkları simgeliyor.
    Truva’nın tarihsel geçmişi günümüzden 5000 yıl önceye uzanıyor.
    Romalıların kendi soylarını Truvalı kahraman Aeneias’a dayandırmaları kentin Roma döneminde önem kazanması ve imar etkinliklerinin hız kazanması sonucunu doğurmuştur.
    Truva Savaşı da tarihteki başka pek çok olay gibi görünen ya da görünmeyen nedenlerle çıkmıştır. Görünür neden Truva kralı Priamos’un oğlu Paris’in Menealus’un karısı Helen’i kaçırmasıdır. Gerçek neden ise ekonomik talan kazanç isteğidir.

    trojan-war
    Truva antik kentinin girişinde tahta Truva Atı tarafından karşılanıyoruz. On yıl süren ve artık düğümlenmiş olan savaş düğümünü çözen düzenbazlığın simgesi olarak kendisini gösteriyor Truva Atı. 2004’te çekilen ünlü Truva filminde kullanıldıktan sonra Çanakkale’ye armağan edilen ve kent merkezinde deniz kıyısında sergilenen Truva Atı’nı gördüyseniz antik kent girişindeki tahta at düş kırıklığı yaratabilir. Yine de, bu durum anı fotoğrafları çektirmemek için bir neden olamaz diyerek fotoğraflamaya başlıyoruz atı ve ona eşlik eden kendimizi.

    TRUVA ATI
    Truva Atı’na yeterince zaman ayırdıktan sonra Pithos (küp) Bahçesi ve eski kazı evi karşılıyor Truva konuklarını. Doğu Akdeniz’in özgün nesnelerinden olan küpler ölü gömme, tahıl, zeytinyağı ve şarap saklama amaçlarıyla kullanılmış sıklıkla.

    eski kazı evi
    Girişten batıya yönelindiğinde kent surunun bir parçası da olan Doğu Duvarı’na gelinmiş olur. Gerçek uzunluğu 550 metre olan bu duvarın günümüze 330 metresi ulaşmıştır. Duvarlar 9 katlı bu antik kentle ilgili geçmişten bugüne yansımalar sunuyor özenle bakıldığında.


    Biraz ötede Büyük İskender’in çok isteyip de yapamadığı Athena Tapınağı kalıntıları görülür. Tapınak kalıntıları VIII. Ve IX. Truva dönemlerine tarihleniyor. Kare motifli tavan parçaları şimdilerde geçmiştekinin tersine gökyüzüne bakmaktadır. Tapınak Roma döneminde imparator Augustus’un buyruğuyla yenilenmiş. Tapınağa ait önemli friz parçalarından birisi Berlin’deki Neues Müzesi’ndedir.

    Tam burada arkeolojik eserlerin özgün yerlerinden uzaklara götürülerek sergilenmesi konusundaki tartışmalar geliyor akla. Bu gibi varlıklar bulundukları yerde mi kalmalı? Kuşkusuz evet diye yanıtlanacak bir sorudur. Buna karşılık değerini bilenlerin elinde olmalı diyenler de çıkar bu soruya. Yazının başına dönecek olursak; değerbilmez ve cehalet simgesi padişahın olduğu yerde Schliemann gibi yağmacı ve talancılara gün doğması şaşırtıcı değildir. Pek çok konuda olduğu gibi tarih ve arkeoloji alanındaki bilinçlenme, tanıma ve koruma çalışmaları da Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. Her ne kadar yağma ve talan Cumhuriyet döneminde de sürmüş olsa da, önceki dönemle karşılaştırılamayacak oranlarda azalmıştır bu olumsuzluk. Kaçırılan eserlerin bir bölümünün geri alınmış olması Cumhuriyet dönemindeki özenin kanıtı sayılmalıdır.
    Scliemann gibi talancıların yanı sıra Truva kazılarına gönül vermiş yabancıların varlığını göz ardı etmemek gerek. Manfred Korfmann (1942-2005) onlardan birisi olarak unutulmamalı. Öyle ki, zamanla bizlerden birisi olmuş, “Osman”ı adları arasına ekletmiştir.

    manfred osman

    Manfred Osman Korfmann (1942-2005)  

    Bir başka kale duvarında ise Truva II ve III dönemlerinin izleri görülür. Schlieman’ın “Yanık Kent” olarak adlandırdığı II. ve III. döneme ait kerpiç kale duvarları MÖ 2250-2200’e tarihlenmektedir. Yine burada kale duvarına koşut bir Megaron (ön odalı eski çağ evi) bulunur. Bu alan günümüzde kazı çalışmaları kapsamında üzeri kapatılarak korumaya alınmış durumdadır.


    Kale yönetim merkezi kalıntılarının neredeyse temel düzeyinde olduğu dikkatimizi çekiyor. Talanıyla ünlü Schlieman’ın adı Truva’nın hemen her noktasında anılıyor. Schlieman Yarması bunlardan bir başkası.

    rampa2
    Yürüyüş yolunda ilerleyerek Rampalı Giriş’e geliyoruz. Bu taş döşeli rampa Truva II yerleşimini çeviren savunma duvarı ile dönemin kalesinin ana giriş kapısıdır. Bu giriş Schliemann tarafından Skaia Kapısı olarak da adlandırılmış. Schliemann Priamos Hazinesi’ni tam da bu rampalı yolun solunda bulmuştur.

    rampa
    Buradaki iki önemli yapıdan birisi Saray Binası’dır. Truva VI döneminden kalmıştır.
    Diğer önemli yer ise Kutsal Alan’dır. Burası Truva VI ve Truva IX dönemlerinde kullanılmıştır. İlk olarak MÖ VII. yüzyılda yapılan ve daha sonra MÖ VI. Yüzyılda çeşitli dinsel yapı eklemeleri ile Helenistik dönemde yeniden düzenlenmiştir. Alanın ortasında dört köşe sunak çukuru yer alır.


    Güney Kapısı’ından çıkmadan önce dokuz oturma sıralı Odeion’a varıyoruz. Dört merdivenli (kerkides) bu yapı Roma döneminden kalmadır.

    odeion
    Birkaç saatlik Truva ziyaretinden bu kadar!
    Daha fazlası çok daha uzun ve kapsamlı bir ziyaretle olası! Bir de, artık ören yerlerimizde bulunabilen son derece ayrıntılı ve albenili kitaplardan da yararlanılabilir.

  •  

    Başlıktaki soruyu “BHB neyi başardı?” şeklinde de değiştirebiliriz!
    Bağımsız Hekimler Birliği (BHB) geçen genel kuruldan bu yana ve özellikle de son birkaç ayda attığı adımlarla TTB’nin hekimlerden kopuk, ayrılıkçı ve bölücü anlayışa teslim edilmek zorunda olmadığını ortaya koyarak büyük iş başarmıştır. Seçimlerde alınan sonuç BHB’nin bundan böyle EDTTB’ye soluğunu hissettireceğini göstermiştir.
    İktidarını yitirme kaygı ve korkusu EDTTB’yi özellikle genel kurul ortamlarında sergilediği sınır tanımaz ve pervasız tutumdan uzak durmaya zorlamıştır. EDTTB’nin geçmiş seçimlerde karşısında rakip yokken sergilediği hoyratlıktan uzak durmak zorunda kalışı genel kurul boyunca ibretle izlenmiştir. Bu bile başlı başına bir başarıdır. Bu olumlu durumun seçim taktiği gereğince geçici bir tutum olup olmadığını zaman gösterecektir.
    Diğer yandan, BHB eriştiği güce karşın ağır başlı ve sağduyulu davranmaktan uzaklaşmayarak hekimlere yaraşır bir davranış sergilemiştir.
    EDTTB’nin 26 yıla varan iktidarına son verme konusunda çaresizlik sergileyen hekimler (delegeler) BHB modelinin işe yarayacağı izlenimi yaratmasıyla birlikte Ankara’ya koşmuşlar ve üzerlerine düşen görevi yerine getirme çabası içinde olmuşlardır.
    BHB uzun uzadıya seçim bildirgeleri hazırlamak yerine hekimlere ve hekimliğe odaklanmayı ana ilke edinmiştir. Buna eklenen, ülkemizin birliği, dirliği, bütünlüğü ve Atatürk Cumhuriyeti’nin kazanımları duyarlılığı birleşmeyi sağlamaya yetmiştir. Bu model önümüzdeki seçimlerde açmaza sürüklenmiş odalar için bir çıkış yolu olacağı gibi TTB’yi yönetenlere ve yöneteceklere de hekimleri birleştirme reçetesi olarak tarihteki yerini almıştır.
    BHB’nin farkında olunmayan bir başka başarısına daha vurgu yapmakta yarar görüyorum.
    TTB’nin son dönemlerde özellikle GYK çalışmaları aracılığıyla su yüzüne çıkan katılımsızlık hastalığına her fırsatta değinmiş olduğumuzu anımsıyorum. Oda seçimlerine katılımın cılızlığına (toplamda % 20’lerde kalan bir katılım söz konusudur) GYK toplantılarına katılımsızlık eklendiğinde hekim örgütünün bedenini saran hastalığını yıkıcı sonuçları olagelmiştir. TTB’nin örgütten uzaklaştırdığı özellikle orta ve küçük ölçekli odaların seçime katılımı dikkate değerdir. BHB, bunu sağlayarak andığımız türden odaların örgütle barışmasına katkıda bulunarak önemli bir başarı sağlamıştır. Bir kez daha iktidara gelen EDTTB’nin bu barışma fırsatını kullanması hekimliğin yararına olacaktır.
    Özetle, bundan böyle EDTTB boşluğa karşı değil BHB’nin oluşturduğu sert rüzgâra karşı yürümek durumunda kalacaktır!
    EDTTB’nin, BHB’nin ortaya çıkmasına ve rüzgâr estirmesine neden olan olumsuz politikalardan vazgeçmemesi durumunda çok uzak olmayan bir gelecekte görevden uzaklaştırılması artık hayal olmaktan çıkmıştır.
    Bu olumlu gerçeğin ortaya çıkmasındaki paha biçilmez katkıları nedeniyle BHB’yi oluşturanlara, özveriyle çalışmalarına katılanlara, adaylık önerilerini onaylayarak listemize güç katan değerli meslektaşlarımıza ve en az bunlar kadar önemlisi Anadolu’nun her köşesinden yollara düşerek listeye destek veren meslektaşlarımıza kucak dolusu teşekkür borçluyuz…
    BHB, İzmir’de, Tekirdağ’da, Denizli’de ve Kocaeli’de kendisini gösteren güçlü dip dalgasını Anadolu’dan doğan bir başka dip dalgasıyla birleştirerek EDTTB’yi sallamıştır!
    Başlangıç için bundan iyisi düşünülemezdi…
    Ceyhun Balcı

    IMG_2204[1]

  • IMG_2204[1]Türk Tabipleri Birliği’nin 67. (SEÇİMLİ) Genel Kurulu geçen hafta sonunda çalışmalarını tamamladı ve seçimleri de yaparak önümüzdeki dönem kurullarını oluşturdu. Genel kurul çalışmalarının konukların konuşturulduğu ilk gününde bulunamadım.
    Bir sonraki gün yapılan çalışma raporunun okunması, çalışma raporu üzerine konışmalar ve raporun aklanması çalışmalarını izledim.
    Daha öncekilerle birlikte yanlış saymadıysam izlediğim 8. genel kurul oldu.
    Salon karmaşası bakımından değişen bir şey yoktu! Oysa, İzmir Tabip Odası olarak genel kurul öncesi bu konuyla ilgili olarak yazılı başvuruda bulunmuştuk. Genel kurul salonunda kim delege, kim konuk, kim izleyici belli değildi. Oysa, genel kurul sırasında yapılan oylamalarda yalnızca 491 delegenin el kaldırma, oy kullanma hakkı vardır. Konukların ve izleyicilerin böyle bir hakkı yoktur.
    Anlaşıldığı kadar divan genel kurula katılan 210 delegeyi çok iyi tanımaktadır ve diğerlerinden ayırabilmektedir.
    Hekimlik özen ve disiplin uğraşıdır. Hekimliğin bu temel düsturunun genel kurul salonuna egemen olması en doğal beklenti değil midir?
    Bu seçimlere farklı bir ortamda gidildi.
    TTB yönetimine 26 yıldır egemen olan EDTTB (Etkin Demokratik TTB) grubu belki de ilk kez karşısında ciddi bir karşı duruş sergileyen güç gördü. Bu duruşun farkına varan EDTTB en azından benim ilk kez tanık olduğum uysallık sergiledi genel kurul boyunca.
    İzmir seçimlerinde kendisini gösteren dip dalgası İzmir’i sallamakla yetinmedi. Türkiye ölçeğinde bir sarsıntıya da yol açtı. Belli etmemeye çalışsalar da EDTTB sona geldiğini fark etmiş durumdadır. Bu bağlamda grup içi çatışma hiç olmadığı kadar şiddetlidir.
    Geçtiğimiz dönemler boyunca terör örgütünün adını anamayan, teröriste terörist diyemeyen, ulusal değerlerimizle bir türlü barışamayan EDTTB gelişen güçlü muhalefet hareketi karşısında dilini ve söylemlerini düzeltmek zorunda kaldı. Önemli bir kazançtır. Ancak, süreklilik kazanması da önemlidir. Başka deyişle iktidarı koruma, kollama güdüsüyle sergilenmiş olan bu tutumun iktidar boyunca sürdürülmesi içtenliklerinin sınanması bakımından önem taşıyacaktır.
    Seçim önceki yıllarda olduğu gibi kafeterya ortamında yapılmıştır. Tek listeyle gidilen yıllarda ya da ciddi ikinci bir listenin olmadığı durumlarda fark edilmeyen bir olumsuzluk bu kez su yüzüne çıkmıştır. Seçim sandıklarının mahremiyeti konusunda olumsuzluklar yaşanmış, sayım sırasında resmi gözlemcilerle ortalıkta dolaşan gönüllü gözlemciler biri birine karışmıştır. Oy sayımı sırasında dışarıdan söz atmalar, sandık kurulunun işine karışmalar yaşanmıştır.
    Muhalefetin ciddi çıkışı EDTTB’yi genel kurul boyunca uysallaştırmış, terbiye etmiş olsa da gerek genel kurul salonunda ve gerekse seçim ortamında yaşananlar yinelenen olumsuzluklar listesine eklenmiştir.
    Hekim örgütünün hekimlere yaraşır bir genel kurul ve seçim ortamı yaratamamış olması önemli eleştiri konusudur. Dolayısı ile de genel kurul geçmiştekilerle karşılaştırıldığında sakin geçmekle birlikte toplamda başarısız olmuştur. Yolun sonuna geldiğini seçim kutlamalarıyla görmezden gelen EDTTB sonrasında düzeltilmesi gereken iki önemli olumsuzluğu bir kenara not ediyoruz.
    Öncelikli hedef olarak hekimlere yaraşır düzenlilikte bir genel kurul ve seçim yapmayı önemsemek gerekir diyoruz…
    Pirus zaferi kazanan EDTTB bundan böyle muhalefetin soluğunu ensesinde daha fazla duyumsayacaktır. Genel kuruldaki ağır başlılığın korunması, gelişmelerden ders alınması öncelikle hekimlerin ve yanı sıra EDTTB’nin yararına olacaktır!
    Ceyhun Balcı

    IMG_2206[1]IMG_2215

  • EDTTB’nin (Etkin Demokratik TTB) önde gelen kalemşoru birkaç aydan bu yana yaylım ateşine başlamıştı. Okunurluğu belirsiz gazete köşesinde düzeysizlik kokan yazılarıyla gözdağı vermekteydi. Seçim haftasının başında da eksik etmedi tehditlerini. Bu giriş taksiminden sonra EDTTB’nin pazar günkü seçimler için delegeleri yandaş-çağdaş dayatmasıyla bunaltmasına şaşırılmazdı.
    Çeyrek yüzyıldır TTB yönetimini elinde tutan bir yapının yaptıklarından ve yapacaklarından söz etmek yerine karşısına çıkan listeyi son derece çirkin biçimde yaftalama çabası içine girmiş olması düzeysizliğin yanı sıra çaresizliğin göstergesi olarak da okunmalıdır.
    Hiç de haksız değiller aslında!
    Teröriste terörist, terör örgütüne PKK diyemeyen bir anlayışın başka türlü oy toplama şansı olmadığına göre kolaycılıkta karar kılmasında şaşılacak bir yan yoktur.
    Bin üyeli odada 80 kişinin katılımıyla kurulların seçilmesini seçim malzemesi yapmaları beklenemezdi elbette!
    Ya da bir önceki seçimde % 10’un altında katılımla kurulları silip süpürdükleri bir odada katılım çok değil 2-3 katına çıkınca deliğe süpürüldüklerinden de söz edemezlerdi.
    Etnikçilik, bölücülük, ulus yıkıcılığı söz konusu olunca şaha kalkanların bu marifetleriyle seçim propagandası yapmaları da söz konusu olamazdı.
    Şimdi seçim zamanı ya!
    Maskeler takıldı! Listeler en ılımlı, sivri görünmeyen adlarla donatıldı! Yandaş metaforu da ustalıkla kullanılırsa iktidar bir dönemliğine daha perçinlenebilirdi. Şimdi olan tam da budur!
    Karşıt liste “yandaşlıkla” yaftalanırsa oy avcılığı kolaylaşırdı!
    Seçim sonuçları ne olursa olsun izleyen zamanda biri birimizin yüzüne bakma sorunu yoksa eğer hedefe giden yolda her şey yapılabilir. Şu anda yapılan da budur!
    Geçen genel kurullardan birinde bu grubun laf ebelerinden biri yağıp, gürlemişti : TTB’yi yönetmenin birinci koşulu EDTTB geleneğinden gelmektir! Durum böyle olunca diğer listenin delegelere erişmesine, kendisini tanıtmasına gerek olamazdı. Ne de olsa onlar EDTTB geleneğinden değillerdi!
    Hanımefendiler, beyefendiler!
    Ayıptır!
    Karşı listedekilerin yandaş olmaları sizin biricik dileğiniz olabilir! Ama, kazın ayağı öyle değil!
    Konfüçyüs’ün sözünü anımsayalım!
    “Karanlık bir odada kara kedi aramak boş iştir! Hele bir de odada kedi yoksa!”
    Düzeysizlik sizin seçiminiz olabilir! Ama, bu kadarının biz karşıtlarınızı bile rahatsız ettiğini bilin! Ne de olsa meslektaşımızsınız!
    Seçime gün sayarken söyleminizi düzeltmeniz, kendinize çeki düzen vermeniz dileğiyle…

  • IMG_5532Aziz Sancar, ülkemizin zor gününde yüzlerimizi güldürerek fazlasıyla iş başardı! Bir başka başarısı ise Nobelli olmanın ülkesine ihaneti gerektirdiği gibi bir izlenim yaratan Orhan Pamuk “efsanesi”ne son vermiş olmasıdır.

    Ülkemiz, bedeni buralarda aklı uzaklarda insanlarla dolu. Her nedense bu tiplerin önemli çoğunluğu sanatçı, bilimci, yazar, çizer görünümlü. Ülkeyi sevmek, vatansever tutum almak bu gibilerin hoşgör(e)mediği bir durum.

    Aziz Sancar başarılı bir bilimci olduğunu kanıtlamakla kalmadı! Çok iyi bir yurttaş, ayakları yere basan bir aydın olduğunu da kanıtladı geride bıraktığımız aylarda.

    Bedeni uzakta olup gönlü Türkiye’de olmak da olanaklıymış dedirtti pek çoğumuza!

    İzmir’deki Biyotıp Genom Merkezi’nde düzenlenen onur gününde en çok etkilendiğim görüntülerden birisi annesinin fotoğrafı olmuştu. Orhan Bursalı’nın kaleme aldığı “Aziz Sancar ve Nobel’in Öyküsü” kitabındaki bilgiler Aziz Sancar’ın öğretmeyi sürdüreceğini anlatır gibi. Mutlaka edinin! Bir solukta okuyacağınız güvencesini çekincesiz veriyorum!

    Sancar’ın annesi için söylediği “Atatürk’e tapardı!” sözleri oldukça etkileyici. Kendimce söylendim bu sözleri okuyunca! “Nasıl tapmasın ki, toplumun yarısı demek olan kadını insan yerine koyan birisine tapılmaz da ne yapılır?”

    IMG_5535

    Aziz Sancar, aradan geçen yıllara karşın geçmişini ve zor günlerini hiç unutmamış. Öğrencilik yıllarında yalnızca okula giderken giyebildiği bir çift ayakkabının lüks bir nesne olması akıp giden yılların ardından unutulmamış!

    Sancar’ın memleketi Savur’daki lisenin birincisine 7500 USD ödül verdiğini bu kitap sayesinde öğreniyoruz.

    IMG_5533

    Yaşam öyküsünün yanı sıra bilimsel buluşları da sıradan okuyucunun (olabildiğince) anlayabileceği şekilde yer almış kitapta. Bilimsel buluşlarını adlandırırken Yunus Emre Destanı ve Piri Reis Haritası gibi metaforlara başvurmuş olması da kökleriyle sıkı bağını ortaya koymakla kalmıyor. Aynı, zamanda pek çok ortamda aşağılanan, itilip kakılan ülkesini yücelten birer küçük jest olarak yerini alıyor bilim tarihinde.

    Bu kitabı bir solukta okumakla kalmayacaksınız!

    Aynı zamanda, bilim insanlarının, sanatçıların, edebiyatçıların ve başka ileri gelenlerin ortaya koyması gereken davranış konusunda ezberiniz de bozulmuş olacak. Çıta kendisine sırt çeviren, ülkesine, insanına kayıtsız kalan aydın tipinden; vatansever aydın tipine yükseliyor.

    Aziz Sancar, kim bilir başka neler öğretecek bundan böyle?

    Bunu bilmemiz zor ama ülkesine ve insanına tepeden bakan “çok ünlü kişi” figürünün kökten değiştiği kesindir!

    Sağol, varol Aziz Sancar….

    Bizlere bu kıvancı ve sevinci yaşattığın, gururlanmamızı sağladığın için…

    Ceyhun Balcı

  • IMG_5299

    İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri sıfatımla bu güzel akşamda Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi 2015-2016 yılları 38. Dönem mezunlarına seslenme onuruna eriştim…

    Sayın rektörler, sayın dekanlar, öğretim üyeleri, meslektaşlarım,

    Sevgili genç tıbbiyeliler ve elbette onları var eden aileler!

    Hepinizi İzmir Tabip Odası adına saygıyla selâmlıyorum!

    İzmir Tabip Odası hekimlere, hekimliğe ve toplum sağlığına odaklı bir meslek odasıdır. Yanı sıra, ülkemizin birliğini, dirliğini, Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri kazanımlarını önemser! Bunlarla bağlantılı olarak İzmir Tabip Odası Tıbbiyeli ruhunu hem söylemlerine hem de eylemlerine rehber edinmiştir.
    Bu güzel gecede sizlere seslenme göreviyle karşılaştığımda sizlere nasıl bir mesaj vereceğimi düşündüm. Kısa, öz ve vurucu bir mesaj verme konusunda bir Tıbbiyeli imdadıma yetişti.
    Birazdan onun mesajını sizlerle paylaşacağım!
    Sevgili genç Tıbbiyeliler Refik Saydam’ı, Reşit Galip’i, Nusret Fişek’i, Türkan Saylan’ı ve bu zincire son olarak eklenen Aziz Sancar’ı tanıyor olmalısınızdır.
    Birazdan mesajını ileteceğim Tıbbiyeli’yi ise yeterince tanımıyor olabileceğinizi düşündüm.
    Şimdi yakın tarihte kısa bir gezintiye çıkalım!
    Yıl 1919!
    İstanbul işgal altında birileri saltanatının, bir başkaları çıkarlarının ve ayrıcalıklı konumunun derdine düşmüş. Sahip oldukları parasal değerleri korumak adına işgalcinin elini, eteğini öpmekte insanım diyeni utandırmakta üstlerine yoktur!
    Bir de Tıbbiyeliler var işgal İstanbul’unda!
    İyi ki de varlar!
    Bedenleri İstanbul’da olsa da akılları ve gönülleri Anadolu’da, Milli Mücadele’de!
    Sivas Kongresi’ne katılmak amacındalar. Aralarından iki kişi belirlemişler. Ama, denkleştirebildikleri para biri kişiyi Sivas’a götürmeye yetiyor.
    Kongre salonunda bir araya gelen 31 kişi arasında bir Tıbbiyeli de vardır. Şimdi olduğu gibi o kongrede ön duyuru, son duyuru, son bildiri gönderme tarihi de yoktu. İlginç olan Milli Mücadele yanlısı olduğu tartışılmaz olan kongre katılımcılarından 25’inin divana verdiği önergeyle mandayı savunma noktasında oluşlarıdır.
    Bu durum karşısında söz alan Tıbbiyeli “Ya İstiklâl ya Ölüm!” diye haykırır. Mustafa Kemal’e de göndermede bulunmaktan geri durmaz! Siz manda yanlısı olursanız sizin de karşınızda oluruz der.
    Malta Sürgünlüğü ve Çanakkale Şehitliği’yle kendisini gösteren Tıbbiyeli Ruhu böylelikle ete, kemiğe bürünmüştür.
    Sivas Kongresi’nde “Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” diye haykıran Tıbbiyeli Hikmet o sırada 18 yaşındadır. Yaşıyla orantısız genişlikte yüreğe sahiptir Tıbbiyeli Hikmet Boran!
    Benim kuşağım ve daha önceki kuşaklar Türkçe ustası oğlu Orhan Boran’ı anımsayacaklardır. Torunu da Tıbbiyelidir.
    Sevgili genç Tıbbiyeliler sözlerimin sonunda bir küçük öğüdüm olacak sizlere!
    Bu akşam burada kep takıp, cübbe giyip Hipokrat Andı içtikten sonra saygın bir mesleğin üyeleri olacaksınız! Eşsiz bir çaba ve emek harcadığınızdan kuşkum yok! Ama, buralara gelişinizde ülkemizin kurucusu Atatürk’ü ve omuz veren Tıbbiyelileri aklınızdan hiç çıkartmamanızı, unutmamanızı diliyorum!
    Artık aramızda olmayan Tıbbiyelilerin yüce anısı önünde saygıyla eğiliyorum!
    Tıbbiyelilerin anısı ve bıraktıkları eserler yolunuza ışık tutsun!
    Yolunuz açık olsun…

  •  

    15 Mayıs Pazar günü, Ankara’da bir araya gelen 29 farklı Tabip odasına üye temsilciler, Türk Tabipleri Birliği yönetiminde bayrak değişimi için “Bağımsız Hekimler Birliği” adı altına bir araya geldiklerini ifade ettiler.
    İzmir Tabip Odası delegesi Dr. Suat Kaptaner, 25 yıldan uzun bir süredir, Türk Tabipleri Birliği’ne hakim olan anlayışa karşı olan hekimlerin uzun yıllardır ilk defa bu kadar güçlü bir irade ile bir araya geldiklerini ifade etti. İstanbul’dan katılan Dr. Gazi Zorer de bu birlikteliğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğü ve hekimlerin güncel sorunlarını öncelikli gündem yapan bir örgüt ihtiyacından ortaya çıktığını söyledi. Kayseri Tabip Odası Başkanı Dr. İbrahim Suat Öktem, “Türk Tabipleri Birliği’nin hekimlerin geniş bir kesimini yok sayan anlayışla yönetilmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Bundan sonra sadece hekim olma paydasında birbirine saygı duyan bir anlayışla Türk Tabipleri Birliği’nin yönetilmesi gerekmektedir” dedi.
    Denizli Tabip Odası Başkanı Dr. Gökhan Önem de “Türk Tabipleri Birliği’ni, 25 yıldan uzun bir süredir kendilerini “Etkin Demokrat” olarak tanımlayan grubun yönettiğini belirterek kendilerine mevcut TTB yönetimi tarafından yapıştırılmaya çalışılan “iktidarın adamı” damgasının tutmayacağını vurguladı. “Herkes kimin ne olduğunu biliyor. İşte burada Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün huzurunda bir araya gelebiliyorsak gerisi teferruattır. Hekimlerin ilgilenilmesi gereken sorunları bir tarafta dururken, terör örgütünün diliyle konuşanların hekimler için yapacak hiçbir şeyi kalmamış demektir” dedi.
    10-11-12 Haziran tarihlerinde Ankara’da yapılacak olan Türk Tabipleri Birliği Kongresinin büyük çekişme içinde geçmesi ve önemli tartışmalara sahne olması bekleniyor.