• EMPERYAL BATININ YENİLGİSİ

    Trump’ın tarife hamlesiyle başlattığı yeni dönemde “savaşları bitireceğim” sözünün “başka bir savaşı başlattığı” anlaşıldı mı?

    Çoğu zaman olduğu gibi üst perdeden söz açarak karşıtlarını baskı altına almaya çalıştığı görüldü. Kendisini aradıklarını ve buraya yazamayacağım sözlerle karşılık aldığını söyleyen Trump, tarife artışlarını Çin dışında 3 ay süreyle erteledi.

    İzleyen zamanda Çin karşısında da yelkenleri suya indirdi.

    Emperyal büyüklenme kokan davranışlarıyla Trump kabalıkta sınır tanımıyor.

    Gazze’yi değerli bir emlâk olarak gören Trump ABD’yi de şirket gibi yönetmeye kararlı görünüyor.

    Birçok ortamda Trump’a yaklaşım magazinin ötesine geçemeyince kimi gerçekler gözden kaçırılmış oluyor.

    Trump’ın tarife savaşlarını başlatmasını anlamak için görsele göz atmakta yarar var.

    Üçüncü bin yılın başından bu yana geçen çeyrek yüzyılda dünya ticaretinin gösterdiği değişimi ABD başta olmak üzere emperyal Batı’nın Çin’e yenilgisi olarak okumak abartı olmaz.

    Sosyalist bloğun ortadan kalkmasını izleyerek kendisini gösteren tek kutuplu dünya düzeninde karşıtsız kaldığını düşünen ABD ve bağlaşıkları sanayisizleşmede epeyce yol aldılar. Karşımızda güç olmadığına göre dünyanın herhangi bir yerini ele geçirebilir, tüm kaynaklara egemen olabiliriz diye düşündüler. Bu düşünceleri bir süre gerçekleşir gibi oldu.

    Bundan 50 yıl önce Çin’in geleceğini “bilime dayandırma” öngörüsünde bulunan Mao sonrası Çin önderi Deng’i anımsamakta yarar var.

    Onun bu öngörüsü adım adım yaşama geçti. Çin bir yandan bilimde ilerlerken diğer yandan da sanayileşmeye hız verdi. Bunu yaparken başlangıçta “ucuz emek” fırsatı sunan tutumunu zamanla değiştirdi. Çin’de yatırım yapacakların teknolojilerini de getirmeleri koşulunu en başa yazdı.

    Bu kararlılığın sonunda görseldeki ticaret tablosu ortaya çıktı. Çin, bu dönemde yalnızca ticarette öne çıkmadı. Eş zamanlı olarak bilimde sağladığı ilerlemeyi teknoloji üretimine başarıyla taşıdı.

    Bu tablo her bakımdan Batı’nın yenilgisi olarak okunmalıdır.

    Bugünkü koşullarda Trump’ın tarife savaşı başlatmasını sanayinin ve üretimin ABD’ye dönmesini sağlama isteğiyle de açıklamak olasıdır. Tarife savaşının dünya, ABD ve Çin açısından ne gibi sonuçlara yol açabileceği başka bir tartışmanın konusudur.

    Kartalın rahatsız eder görünen sataşmaları karşısında ejderha sessizliğini ve sabırlı duruşunu koruyor. Tarifeye tarifeyle karşılık vermekle yetiniyor.

    Neden sorusunu soracaklar için kimi sayısal veriler yardımcı olabilir.

    Bilgi çağına girmiş olduğumuz yadsınmaz gerçektir.

    Cebimizde telefon adını verdiğimiz aygıt gerçekte iyice küçültülmüş taşınabilir bilgisayardır.

    Kolumuza taktığımız saat zamanı göstermesinin yanı sıra yaşamsal işlevlerimizi denetim altında tutan giyilebilir teknolojidir artık.

    Artırılmış ve sanal gerçeklik gibi yenilikler yaşamımıza doludizgin girme hazırlığında.

    Tüm bu teknolojileri ortaya çıkartan bilimsel çalışmalar. Teknolojik aygıtların yaşamımıza girmesini sağlayan ise üretim süreçlerinin önemli yapı taşları olan seyrek elementler.

    Adını bugüne değin çok duymadığımız, söylemeye dilimizin bile zor döndüğü seyrek elementlerin % 92’si Çin’in elinde ya da denetimi altında.

    Tarife savaşları başlar başlamaz her türlü hamleye aynı şekilde karşılık veren Çin’in Galyum ve Germanyum elementlerinin Çin dışına çıkartılmasına kısıtlama getirdiğini anımsatalım.

    Diğer yandan, Beyaz Saray’da azarlanan Ukrayna cumhurbaşkanı tablosu unutulmamış olsa gerektir. ABD’nin fırsat bu fırsat diyerek Ukrayna’nın seyrek element varlığına göz koyması için kendince yeterince gerekçe olduğu söylenebilir.

    Her ne kadar Trump doğal gaza ve petrole dönüyoruz dese de içinde bulunduğumuz çağın en önde gelen enerji kaynağı bilgidir.

    2022 yılında küresel ölçekli patent başvuruları sayısında Çin uzak ara öndedir.

    Bir sonraki kuşağın, önceki 2500 kuşağın 70 bin yıldır tükettiğinden daha fazla elemente gereksinim duyacağı öngörülmektedir.

    Özetle, başta ABD olmak üzere sanayisizleşen Batı seyrek elementler konusunda Çin’e bağımlıdır.

    Görsel, tarife üzerinden yürütüldüğü izlenimi veren savaşı yitirenin kim olacağı konusunda fikir verebilir.

    Not : Görseller Visual Capitalist’ten alıntılandı.

  • Daha önce iki kez daha daha gitmiştik Viyana’ya. Son gidişimizin üzerinden 20 yıl geçmiş.

    Viyana hemen her yıl “yaşanabilir kentler” sıralamasında üstlerde yer alıyor.

    On milyon nüfuslu Avusturya’nın başkenti Viyana’da 2 milyon kişi yaşıyor.

    Kişi başına gelir 45 bin USD’yi aşıyor 83 bin km2 yüzölçümüne sahip küçük ülkede. Gönençli ülkenin başkenti yaşanabilir olmasın da ne olsun!

    Viyana yaşanabilir olmasını önemli ölçüde doğayı, tarihi ve kültürü gündelik yaşamla bütünleştirmesine borçlu. Diğer yandan, kurumlar ve kurallar da göz ardı edilemeyecek denli egemen Viyana’da.

    Eski kente taşıt girişi olabildiğince kısıtlanmış. Taşıt girişine kısıtlı da olsa geçit verilen caddelerin ve sokakların ortak özelliği son derece dar ve tek yönlü olmaları.

    Trafiğin olduğu yerlerde ise hem sürücüler hem de yayalar kurallara tutkuyla bağlı.

    Bizde büyük sorun olan çöp güvenliği Viyana’da sağlanmış. Çöpler ortalık yerde erişime açık değil. Dolayısı ile çöplerin karıştırılmasına, altlarının üstüne getirilmesine ve böylelikle çevre ve toplum sağlığının hiçe sayılmasına rastlamak da olanaksız.

    Viyana’da damacana su dağıtımına da rastlamadık. Musluktan içilebilir su aktığı için kentte yaşayanların böylesi bir gereksinimi yok.

    Önceki gelişlerimizde müzelerine zaman ayırdığımız için bu etkinliği yinelemek istemiyoruz.

    Kentin sıfır noktası doğal uğrak yerimiz.

    Viyana’nın simge yapısı Aziz Stefan katedrali ve aynı adı taşıyan meydan her zaman olduğu gibi canlı ve kalabalık.

    Roma biçemli mimarisi gotikle harmanlanmış Aziz Stefan katedralinin. Viyana’nın birçok yerinden görülebilen kulesinin yüksekliği 107 metre.

    1147’de yapılan katderal bugün Avusturya tarihinin önde gelen kişilerinden III. Friederich, Prens Eugene ve Franz König’in sonsuz uykusuna da mekân olmuş.

    Prens Eugene’in Osmanlı’nın II. Viyana kuşatmasını alt etmede önemli rolü olduğunu anımsatalım.

    Osmanlı kuşatmasının savuşturulması Viyana için son derece önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor. Öyle ki, Türk kuşatması sonrasında savaş alanından toplanan metallerden dökülen Türk çanı olarak da bilinen Pummerin çanı katedrale eklenerek bu önemli olay ölümsüzleştirilmiş. Çan 316 cm çaplı ve 22.5 ton ağırlığında.

    Katedralin içi de dışı kadar görkemli.

    Aziz Stefan meydanında taşıta rastlamanız olanaksız.

    Çevredeki yollarda ise duraklamaksızın akan seyrek bir trafikten söz edilebilir. Tam burada kentlerimizin sıfır noktasına tünellerle, geniş yollarla trafiği boca eden yöneticilerimizin kulaklarını çınlatmayı unutmayalım. Bu örnekten yola çıkarak kentlerimizin giderek azmanlaşması ve yaşanmaz olması üzerine de düşünmek gerek.

    Viyana sokaklarında ve meydanlarında sayısız ünlünün adının yaşatıldığını görüyoruz.

    Çağdaş baskı aygıtını bulan Gutenberg onlardan yalnızca birisi.

    Gutenberg heykeline fon olan yapı da özenimizden kaçmıyor. Korumacılık ve geçmişi sahiplenme Viyana’ya değer katan önemli öğeler olarak karşımıza çıkıyor.

    Görmezden gelinemeyecek bir başka ayrıntı ünlülerin ticari işletmelerde yaşatılan adı. Viyana’da ve başka gelişmiş ülkelerde rastladığımız önemli olumsuzluk olarak kayda geçmiş oluyor.

    Korunan ve yaşatılan tarihsel yapılara çağdaş mimari örneklerinin eklendiğine de tanıklık ediyoruz.

    Viyana’da ortaçağdan kalma dar sokaklara kıyılmamış.

    Stefan meydanından biraz uzaklaşarak Hundertwasser evine uzanıyoruz. Türkiye’de 30-40 yıllık yapıların eski sayıldığını anımsıyoruz. Mimarı Friedensreich Hundertwasser’in adını taşıyan konut da 40 yaşında ve dimdik ayakta. Ayakta olduğu gibi içinde yaşayanlar var.

    Yapıyı yaşatmanın önde gelen gereği içinde yaşamaktan geçiyor.

    Dışavurumcu mimarlık örneği sayılıyor Hundertwasser yapısı.

    Hatta, burada yaşayanlar dışarıdaki ilgili kitlenin içeriye de ilgi göstermesinden yılmış olacak ki girişe uyarı yazıları koymak zorunda kalmışlar.

    Bu ilginç yapıyı gelip görmenizden yakınmıyoruz.

    “Ama, içeriye girmeye kalkarsanız sizlerle başa çıkamayacağımızı da anlayışla karşılamalısınız.”

    Elli iki konut ve 4 dükkândan oluşan yapının bunca ilgi göreceğini mimarı da kestirememiş olmalıdır.

    Günümüz gezginlerinin ilgi odağı olan Hundertwasserhaus evi belediye projesi olarak yaşama geçirilmiş. Başka deyişle, sosyal konut olarak yapılmış.

    Yapının ilginç bulunmasına karşılık mimar Wasserhaus’un şu sözleri bilinmeli :

    “Sanatçı özgür olmak istediği evler, mimariler düşler ve gerçekleştirir.”

    Ticaret burada da eksik değil. Konutun hemen karşısındaki dükkânlarda burayla ilgili ilgisiz çok çeşitli nesnelere rastlanıyor.

    Konutun tek kusuru dış cephesinde kullanılan yumuşak gereçlere bağlı yıpranmışlığı. Viyana belediyesi kolaya yönelip yıkmak yerine onarımını gündemine almış bile.

    Eski kentte Cafe Central bir sonraki durağımız oluyor. Adı yanıltmasın. Sıradan bir yapı değil.

    1876’da açılmış.

    Sigmund Freud ve Lev Troçki ağırladığı ünlülerden ikisi.

    Hitler ve Alfred Adler de kafeye gelenler arasındaymış.

    Viyana filozofları da birinci paylaşım savaşı öncesinde burada toplanmışlar.

    Kafe Central’in ünü öylesine yayılmış olmalı ki, kapıda kuyruk görüyoruz. Neyse ki uzun sürmüyor içeriye girişimiz.

  • Viyana, kendisine can veren Tuna’ya yeşille karşılık veren bir kent. Eski kent taşıttan olabildiğince arındırılmış. Eski kenti çevreleyen parklar ve yeşil alanlar iki milyonluk bir metropolde sessizlik ve dinginlik anıtları olarak boy gösteriyor.

    Tuna’ya karışan Viyana ırmağı boyunca uzanan Stadtpark (Kent Parkı) yürürken huzur bulabileceğiniz bir kent köşesi. Hem de kentin orta yerinde.

    Parka Stubentor’dan giriyorum. Dr Karl Lueger’in heykeli var aynı adlı meydanda. Karl Lueger, XIX. yüzyıl sonlarında belediye başkanlığı yapmış Viyana’da. Antisemitik görüşleriyle bilinse de heykeli bir şekilde dikilmiş ve korunmuş.

    Meydanın yanı başında yer alan ve Türkleri 2 kez durduran surlar var.

    Karl Luger anıtı ve Viyana surları

    Parka girmezden önce çevredeki şık yapılara göz gezdiriyorum.

    Bunları görünce Türkiye’de 40-50 yıllık yapıların eski olmakla etiketlendiğini anımsıyorum.

    Geçmişi 150 yıl geriye götürülen park 65 dönüm.

    Parka heykel sıfatı eklense yeridir.

    Varaklı II. Johann Strauss heykeli görkemli görünüyor.

    Hemen sonra bir ressama rastlamak şaşırtmamalı. Hans Makart.

    Hans Makart XIX. yüzyılda yaşamış önemli ressamlardan birisi olarak bilinir.

    Franz Schubert’e rastlıyoruz kent parkında.

    Otuz bir yıl yaşamış olmasına karşın geride bıraktığı yapıtların çokluğu burada heykeliyle yaşıyor olmasını açıklıyor.

    Parkın ortasında yer alan içinde ördeklerin bulunduğu gölet kış olmasına karşın ortama güzellik katmaya yetiyor.

    Parkın ortasındaki kiosk duyuru panosu olmanın ötesine geçmiş bir sanat yapıtına dönüşmüş gibi duruyor.

    Viyana’da dolaşırken çalgısıyla yürüyen insanlara rastlamanız son derece olağan. Müziğin ve sanatın derin iz bıraktığı bu kentin parkında rastlaştığımız bir başka ad Robert Stolz. Stolz, orkestra şefi olmasının yanı sıra besteci.

    Jugendstil taç kapıyı görüntülediğimde parkın sonuna gelmiş oluyorum.

    Park sonlansa da yeşil bitmiyor.

    Güneye yürüyüşüm beni Schwarzanberg meydanına götürüyor. Napolyon savaşlarında onu yenen bir Avusturya generalinin atlı heykeli adını taşıyan meydanı süslüyor.

    İlerleyince Karlsplatz’daki Karl kilisesi önünde buluyorum kendimi.

    Geldiğim bölgede Albertina sanat müzesinin yanı sıra Musikverein olarak bilinen konser evi var.

    Buraya kadar gelmişken Brahms’ı selâmlamamak olmazdı.

    Viyana Teknik Üniversitesi’nin görkemli ön cephesi de görüntülemeye değecek görkemde.

    İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu simgeleyen Kızılordu anıtını selâmlıyoruz. Avusturyalılar da güncele uyup anıtın fonunu Ukrayna’ya ayırmışlar. Rus ya da Sovyet varsa Ukrayna da olmalı demişler anlaşılan.

  • Ne zaman toplantısı olsa, gündeme gelse bir şeyler yazmalı dediğim konudur “sosyalist enternasyonal”. Tek başına anlam ve değer taşıyan kavramlar ustalıkla bir araya getirilmiştir.

    Bu sözcüklerin büyüsü, çoğu kimseyi teslim almaya, akılcı düşünceden kopartmaya yetip artmaktadır.

    Dışına baktığınızda yanıltır çoğu kavram gibi sosyalist enternasyonal.

    Nedense çoğu zaman göz ardı edilir içine bakmak.

    Dış görüntü yeterli bulunur.

    Belki de ezberlerin bozulmasından korkulduğu için..

    Wikipedia’daki tanım oldukça çekicidir.

    “Sosyalist Enternasyonal, çoğunlukla sosyal demokrat siyasi partilerden ve emek örgütlerinden oluşan, demokratik sosyalizmi kurmayı amaçlayan siyasi partilerin uluslararası siyasi örgütüdür. 3 Haziran 1951 tarihinde kurulan örgüt, Emek ve Sosyalist Enternasyonal’in halefi olarak kuruldu.”

    Bugünkü oluşum soğuk savaşla yaşıttır.

    Sosyalizm, enternasyonalizm vb masaldır. Amaç ayartma ve oyalamadır.

    İki kutuplu dünyada temel amaç sosyalizm imgesini, sosyalist blokla savaşımda kullanmaktır.

    Şimdiki duruma yanıltıcı olabilir.

    Geçen yüzyılın savaş sonrası yılları kapitalizm için korkulu düşler dönemiydi. Sosyalizm bir şekilde döneme damga vurmuştu.

    Başta eğitim ve sağlık olmak üzere temel yaşam gereksinimlerinde batı dünyası sosyalizmin gölgesinde kalmaktaydı. Sosyalist enternasyonal bu dönemin ürünüydü.

    Soğuk savaş sonlanır sonlanmaz son kullanma tarihi çoktan dolmuştu.

    Günümüzde üstlendiği misyon gereğince bu oluşum torba örgüte dönüşmüştür. Kimi buldularsa ve kullanacaklarsa onu torbaya atmakta sakınca görmemişlerdir.

    Birkaç örnek!

    Irak Kürdistan Demokrat Partisi ve Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği. Bilindiği gibi her ikisi de aşiret partisidir. Adlarındaki kavramlarla uzaktan yakından ilintileri yoktur. Her iki yapı da yarım yüzyılı aşkın süredir aynı ailenin üyelerince yönetilmektedir. İkisi de sosyalist enternasyonal üyesidir.

    Türkiye’de ise 12 Eylül sonrasının CHP’si hiç eksik olmaz bu topluluktan.

    Kambersiz düğün olmaz deyişine uygun şekilde adlarını anımsamakta zorlandığımız etnikçi partinin son sürümü de mutlaka yer alır sosyalist enternasyonalde.

    Geçenlerde Türkiye’de yapılan son toplantısında yaşananlar üzerinden yine gündem oldu sosyalist enternasyonal.

    İmamoğlu dayanışmasına katılmayan DEM partinin yaptığı tartışıldı.

    Varlığının gereği olarak şimdilerde iktidarla kol kola olan DEM partinin tutumunda şaşılacak bir şey yoktu oysa.

    Etnikçi ve bölücü bir parti olarak istediklerini kim verirse ona yüzünü dönmek doğasında vardı onların.

    Adlar ve kavramlar üzerinden yaratılan karmaşayı gidermeye yararı olabilir bu yaşananların.

    Öncelikle addan başlamalı.

    Sosyalist enternasyonal yerine “kapitalist empernasyonal” denmeli.

    Denmeli ki kafası karışanlara gerçeği anlama fırsatı verilmeli.

  • Cumhurbaşkanı, tek kişilik yönetime geçildiğinde devleti şirket gibi yönetme sözü vermişti. Elbette bunu bir olumluluk olarak yansıtmıştı.

    Daha önce başlayan devlette şirketleşme son 7 yılda hız kazandı.

    Özelleştirmeler sonrasında ortada devletin adından başka bir şey kalmamıştı. Hemen tüm kamu hizmetleri rekabetin kırıntısının bile olmadığı ortamda şirketlerce verilmeye başlamıştı.

    Bunlar olurken, devletin üzerinde durduğu yasama-yürütme-yargı sacayağı da değişime uğradı. Yargının ve yasamanın yitirdiği güç yürütmeye geçti.

    Geçmişte yargının ve yasamanın bir ölçüde koruyabildiği kamu yararının, gözetilmesi bir yana adından bile söz edilemez oldu. Böylelikle kamu yararı gözeticiliği önemli bir kalesini yitirmiş oldu.

    Böyle bir ortamda en büyük darbeyi emekçi haklarının aldığı görüldü. Cumhurbaşkanı Türkiye’de grev yapıl(a)mıyor oluşunu övünç gerekçesi saydı.

    Yapılabilen az sayıdaki grev ya belediyelerde ya da parmakla sayılacak azlıktaki özel sektör işyerlerindeydi. İktidarın elindeki yerel yönetimlerde grev akla bile getirilemezken tek tük görülen direnişler kaba güçle karşılık buldu.

    Mehmet Türkmen

    Birkaç ay önce Gaziantep’te dokuma işçilerinin sendikal önderi Mehmet Türkmen aynı zamanda AKP milletvekili olan işverenle kamuoyuna yansıyan tartışma sonrası tutuklandı. Yok yere günlerce tutuklu kaldı. Ortada suç yokken yapılan tutuklamanın amacı gözdağı vermekti.

    Yargının geçtiği peşin yaptırım evresinde herhangi bir suç yüklenemeyecek ve mahkemede aklanacağı kesin olsa da Mehmet Türkmen çoktan gözdağı yaptırımına uğratılmış oldu.

    Geçtiğimiz 1 Mayıs’ta hemen her şeyin gündem olduğu, konuşulduğu koşullarda Mehmet Türkmen adı işitilmedi bile.

    Sendikal etkinlik zaten olanaksıza eşdeğer konuma getirilmiş olmakla birlikte özellikle iktidara yakın kimselerin sahipliğindeki işyerlerinde sergilendiğinde önü yargı sopasıyla kesiliyor.

    Buna bir de kaba güç eklendi!

    Erol Eğrek

    Bu ortamda bir emekçinin başına gelen olay çok daha yürek yakıcı oldu. Erol Eğrek hakkını aramak için yine iktidara yakın bir holdingin kapısına gitmişti.

    İçeri giremeden kapıdaki görevlilerce dövülerek öldürüldü.

    Her iki olayın da iktidara yakın işyerlerinde yaşanmış olması rastlantı olabilir mi?

    Bir yandan özgürleşip, demokratikleşirken hak aramanın suç sayıldığı peşin yaptırıma uğratıldığı, sınır tanımazca hak arayanın canının alındığı Türkiye gerçeği haykırır gibi görmeyenin de gözünün içine sokuyor olan biteni.

    Kamucu anlayışın unutulduğu, hemen her ortamda şirketokrasinin egemen kılındığı günümüzde şirketlerin şiddete başvurmasına şaşırılmamalı.

    Koşar adım yıkıma götürülen Türkiye’de sağcısıyla, solcusuyla ve ortayolcusuyla siyasi oluşumların kayıtsızlığı ayrıca ürpertici.

  • Mısır’ın üçüncü, Afrika’nın 7. Büyük kenti İskenderiye’ye yol alıyoruz. Mısır’daki son durağımız olacak.

    Adını Büyük İskender’den alan İskenderiye 5 milyon nüfusuyla Nil deltasında yer alan tipik bir Akdeniz kenti.

    Kahire’den başlayan birkaç saatlik karayolu yolculuğumuza hurma ağaçları eşlik ediyor. Nil boyunca olduğu gibi burada da çöl de eşlik ediyor bize.

    Süveyş’ten gelen gaz ve petrol boru hatları kentin ekonomisinde önemli yer tutuyor. Elbette turizmden de söz edilebilir.

    Büyük İskender’in adını taşıyan kentin Helenistik dönemin izlerini taşımasına şaşırmıyoruz. Ancak, aradan geçen yüzyıllara karşın bu izlerin varlığı şaşırtıcı olmamanın ötesinde ilgi çekiciydi.

    Sürücümüz kent girişindeki dar sokaklardan geçerken ustalığını sergileme fırsatı bulmuş oldu.

    Kahire’deki kadar olmasa da karmaşa görüntüleri İskenderiye’de de peşimizi bırakmadı.

    Girişte dikkat çeken bir başka ayrıntı bizdeki sanayi sitelerine benzer işyerleriydi. Mısır dışından getirilen otomobillerin parçalanarak yedek parçaya dönüştürüldüğü anlaşılıyordu.

    Kent girişindeki düş kırıklığı yerini bir Akdeniz kentine bıraktı denize erişince. İlk olarak Yunan mimarisi biçemli müze yapısında soluduk Akdeniz havasını.

    Arkeoloji müzesinin Yunan biçemine ve girişteki Yunanca yazıya dikkat

    Balkonlara asılı çamaşırlar da burası bir Akdeniz kenti diye haykırır gibiydiler.

    Kent içinde ilerlerken küçük meydanda Korint başlı sütunu görmezden gelemiyoruz.

    İskenderiye’de kurulmasıyla birlikte Mısır-Yunan dönemi başlamıştır. Onu sırasıyla Roma dönemi ve Hıristiyanlık izleyecektir.

    Durum böyle olsa da dönemler keskin sınırlarla ayrılamaz. Buna bağlı olarak, Pagan-Hıristiyan eğilimler bir süre eşzamanlı olarak var olmuştur. Hatta, bu ikilinin kaynaştırılmasının yararlı olduğu bile savlanmıştır.

    Yedinci yüzyılda başlayan İslâmi dönem bugüne kadar kesintisiz sürmüştür.

    Dünyanın 7 harikasından ikisi Mısır’dadır. Piramitler aşınmış ve hasarlı olsalar da dimdik ayaktadır. İkinci harika, Helenistik dönem yapıtı İskenderiye feneri MÖ III. Yüzyılda Knidoslu mimar Sostratus tarafından yapılmıştır.

    Ayakta olduğu zamanki yüksekliği 135 metredir. Fener 7 harika içinde günlük yaşam için kullanılan tek yapıttır.

    MS 955 ve 1302’deki depremlerden sonra yıkılmıştır.

    İskenderiye Feneri’nin alman arkeolog Tiersch tarafından yapılan çizimi

    İskenderiye’de zamana yenik düşen bir başka önemli yapı İskenderiye Kütüphanesi’dir. II. Batlamyus döneminde yaptırılmıştır. Antik dönemin en önemli yapılarından birisi olan bu kütüphanede 40.000-400.000 kitap olduğu kestirilmiştir.

    İskender’in ölümü sonrasında dağılan imparatorluğun Mısır’daki topraklarını Batlamyus hanedanı yönetmiştir. Topraklarını genişletmek amaçlı fetihlere girişmekten uzak duran hanedan tutkulu kitapsever olarak tanınmıştır. Pek çok yerden satın aldıkları kitapları kütüphaneye kazandırmışlardır.

    Yanı sıra, pek çok bilim dalında da araştırmalar yapılmasını sağlayarak aklın ve bilimin kullanımını öncelemeye çalışmışlardır.

    Matematikçi Öklid, mekanik bilimci Arşimed, hekim Herofilos, gökbilimci Eratostenes ve Batlamyus gibi ünlü bilimciler İskenderiye’de kendilerine sunulan olanakları kullanarak çalışmalar yapmışlardır.

    Fenerin tersine kütüphane insan eliyle ortadan kaldırılmıştır.

    Dördüncü yüzyıl sonlarında yaşanan pagan-hıristiyan çatışmaları sırasında hıristiyanlarca yakıldığına ilişkin bilgiler güçlüdür.

    Alman sanatçı Von Corven tarafından arkeolojik veriler rehberliğinde çizilmiş kütüphane betimlemesi

    Günümüz İskenderiyesinde kent içindeki kütüphanenin antik olanı yaşatması amaçlanmış. Bugünkü kütüphane 2002’de yapılmış. Yerleşkede planetaryum ve müzeler de yer alıyor.

    Dört milyon dolayında kitabın bulunduğu bugünkü kütüphane dairesel yapıda olup 160 metre çaplıdır. Yüksekliği 32 metreye varmaktadır. Dairesel biçem Akdeniz’e doğan güneşi simgelemektedir. Sekiz milyon kitaba yer olduğu bilgisini eklemekte yarar var.

    Kütüphane pencereleri ışığın durumuna göre kendiliğinden açılıp kapanan bir düzenekle donatılmış

    Korniş

    Mısırlıların adlandırmasıyla Korniş’te dikkat çeken yapılardan birisi deniz savaşlarında yaşamlarını yitirenler için yapılan Meçhul Asker anıtı.

    Mısırlı devrimci devlet adamı, Wafd partisi kurucusu Saad Zagloul (1857-1927) da unutulmamış İskenderiye’de. Başbakanlık da yapan Zagloul İngiliz egemenliğinin sona erdirilmesi için yayımlanan bağımsızlık bildirgesindeki rolüyle öne çıkmıştır.

    Saad Zagloul

    Yunan-Mısır dönemi tanrısı Serapium için dikilen anıt bir başka görülesi İskenderiye yapıtıdır. Tanrı Serapeum, eski mısır tanrıları Apis ve Osiris’i bütünleştirmiştir. Ptolemaik hanedan tarafından kabul görmüştür. Tapınak hıristiyan egemenliğinden sonra kapatılmıştır. Pompei sütunu olarak da bilinir.

    Serapeum anıtı (Pompei sütunu)

    Doğu limanı girişindeki kale XV. Yüzyılın son çeyreğinde Memlûk sultanı Kayıtbay tarafından yaptırılmıştır. Bugün de ayaktadır.

    Kayıtbay kalesi

    İskenderiye’de, Mısır’ın geri kalanında olduğu gibi hıristiyanlık dönemini Müslümanlık ve Osmanlı dönemi izlemiş. Camilerle kiliseleri bir arada görsek de kentte Osmanlı’dan kaldığı izlenimi veren bir yapıya rastlamıyoruz.

    Günübirlik İskenderiye serüveninin de sonuna geliyoruz. Son durağımız yeni yapılmış olduğu anlaşılan İskenderiye havaalanı.

    İskenderiye havalimanı

  • Başkentteyiz. Kahire Nil’in doğu kıyısında kurulmuş. Batısına geçtiğinizde Giza’ya gelmiş oluyorsunuz.

    Kahire’de banliyöleri de eklendiğinde 30 milyon kişi yaşıyor. 

    Kahire yalnız Mısır’ın değil çevre ülkelerin de ekonomik, kültürel ve politik merkezi konumunda.

    Kahire çevresinde geçmişte de yerleşimler bulunmakla birlikte bugünün Kahire kenti Arapların 641’de fethiyle ortaya çıkmış. Arapların kurduğu Kahire’ye El Fustat (Latince askeri kamp anlamına gelen “fossatum”dan esinle) adı verilmiş.

    Kahire adına Fatımilerin egemenliği sırasında kavuşmuş kent.

    Selahaddin Eyyubi Kahire ve Fustat’ı tek sur içinde bütünleştirmiş.

    Nil çevresine kümelenen modern kenti deyim yerindeyse gecekondu görünümlü mahalleler sarmış. 

    Nil boyunca uzanan cadde korniş olarak adlandırılmış. Korniş, Nil’in sunduğu güzelliğin yanı sıra çağcıl yapılaşmayı barındıran kordonboyu. 

    Kahire, Mısır, Roma, ortaçağ Arap ve Osmanlı döneminden kalma mimari yapıtlarla donanmış. 

    XX. yüzyıl başlarında Paris örnek alınarak yapılaşmış Kahire.

    Her gittiğimiz kentte mutlaka metroya binmek istiyoruz. Ancak, böylelikle gündelik yaşamın içine girebileceğimizi, kent ve ülke halkını yakından tanıyabileceğimizi düşünüyoruz.

    Kahire’de de aynı düşünceyle Nil kıyısındaki otelimize yakın metro istasyonuna nasıl gidebileceğimizi öğrenip yola düşüyoruz. Gerçekten de yola düştüğümüzü fark ediyoruz kısa süre içinde. Kentin en seçkin yerinde bile yürünebilecek kaldırım yokluğu can güvenliğimizi tehlikeye atıyor. Bunu göze alamayıp geri dönüyoruz. Böylelikle metro serüvenimiz başlamadan bitmiş oluyor. 

    Kahire panoramik

    Kahire kulesi

    Kahire’nin puslu panoramasında Kahire Kulesi’nin gözden kaçması olanaksız. Kahire kulesi başkenti süsleyen önemli yapılardan birisi olarak 187 metre yükseklikte. 

    Yapımı 1956-1961 arasına rastlıyor. Yalnız Mısır’ın değil kuzey Afrika’nın en yüksek yapısı unvanını taşıyor. Nil’deki Gezira adasındadır. 

    Yakın zamanda yapılmış olsa da lotus çiçeği tasarımı eski Mısır’ı çağrıştırıyor. Bir televizyon kulesi olsa da Kahire’ye panoramik görüntü verme işlevi görmektedir.

    Bu nedenle, Mısır’da yakın zamanda önemli olaylara sahne olmuş Tahrir meydanına da erişememiş oluyoruz. 

    Bu arada, hava kararınca farkına varılmayan ama aydınlanır aydınlanmaz kendisini gösteren puslu bir havayla karşılaşıyorsunuz başkent Kahire’de. Esintiyle taşınan çöl tozu kaynaklı bu durum seyrek olarak bizde de rastlanan durumun hemen her gün yaşanması demek.

    Kent içinde tur aracı dışında seçeneğimizin kalmamış olmasına üzülüyoruz. 

    Kahire’deki trafiği gördükten sonra Türkiye’deki trafikle ilgili düşüncelerimiz epeyce yumuşuyor.

    Mısır Müzesi

    Eski Mısır kaynaklı buluntuların sergilendiği bu müze ilk olarak Fransız Auguste Mariette tarafından 1863’te kurulmuş. 1902’de bugünkü yapısına kavuşmuş. 

    Müze bahçesindeki heykeliyle ölümsüzleştirilen Auguste Mariette Mısır’ın çeşitli yerlerinde kazı yapmış saygın bir Mısırbilimci olarak da tanınıyor.

    Müze kurucusu Auguste Mariette

    Müze düşüncesini Mısır’ın 1805-1842 yılları arasındaki valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya da dayandırmak olasıdır. 

    Mısır uygarlığının hemen hemen her dönemine ait 120 binden fazla nesne sergileniyor. Müze çok bilinen Tahrir Meydanı komşuluğunda yer alıyor.

    Neo Klasik mimari ürünü bugünkü müze yapısı Hıdiv Abbas Hilmi Paşa zamanında, 1902’de tamamlanmış.

    Müze girişi

    Zemin kattaki önemli buluntulardan birisi kral III. Amenemhat piramididir. Üzerindeki hiyeroglif yazılar güneş tanrısı Ra’ya adanmıştır.

    Mısır uygarlığının ilk firavunu sayılan Narmer adına yapılmış palet

    Basamaklı piramidi yaptıran firavun Djoser’le de selâmlaşmak olanağı var bu müzede.

    Djoser

    Müzenin kuruluşunda adı geçen Auguste Mariette tarafından bulunan prens Rahotep ve eşi Nofret’in heykelleri de ilgi çekicidir. Kireçtaşından yontulmuş heykellerin özellikle renklendirmeleri ve göz çalışmaları dikkat çekicidir. 

    Rahotep ve Nofret

    Rosetta taşının replikası girişe yerleştirilmiş. Gerçeği ise ait olduğu yerin uzağında, British Museum’da.

    Helenistik döneme ait bu yapıtın önemi üç dilde yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Eski Mısır yazısı Jean Francois Champollion tarafından bu yapıttaki diğer iki dilin rehberliğinde okunabilmiş. 

    Rosetta taşı

    Müzenin önemli bölümlerinden birisi hiç kuşkusuz binyıllara meydan okuyarak bugüne ulaşan mumyalardı. 

    Nil havzasının kuru iklim koşullarının etkisiyle oluşan ilk mumyalar sonraları bölgede bolca bulunan natron kullanılarak mumyalama tekniği geliştirilmiş.

    Burada sergilenmekte olan bir grup mumya bundan birkaç yıl önce açılan UMUM (Ulusal Mısır Uygarlıkları Müzesi)’a taşınmış olsa da burada hatırı sayılır nicelikte mumya bulunduğunu eklemekte yarar var.

    Öte dünya yaşamının önemsendiği eski Mısır’da ölenle birlikte değerli nesneleri ve kimi hayvanların da mumyalandığını eklemekte yarar var.

    Mısır Müzesi’nde hayvan mumyaları bölümü de oldukça etkileyici örnekler barındırıyor. 

    Boğa mumyası

    El Halil 

    Kahire’de müzeye gitmek için kapalı bir yapıya girmenize gerek yok. Kentin neredeyse tümü açık hava müzesi gibi.

    Gezilip, görülecek yer çok. Zamansa kısıtlı.

    Kahire’de mutlaka gidilmesi, görülmesi gereken yerlerden birisi El Halil çarşısı.

    İzmir’deki tarihsel Kemeraltı’ya benzetiyoruz çarşıyı.

    Dar sokaklar, bitişik yerleşimli dükkânlar ve onlara eşlik eden karmaşık ortam. Karmaşıklık buranın eksisi değil artısı. Değer katıyor dense yeridir.

    Geçmişi Memlûklara uzanan çarşı, Osmanlı döneminde Türk çarşısı olarak ünlenmiş. 

    Çarşı, 1382’de Memlûk sultanı Berkuk zamanında Fatımi mezarlığı üzerine yaptırılmış.

    Yürüyüşümüze El Ezher ve El Hüseyin camilerinin olduğu yerden başlıyoruz. Bu bölgede de polislerce gezginlere özel ilgi gösterildiğine tanık oluyoruz. Kimi bölgeler yerlilere kapatılmış, yalnızca gezginlere açık.

    El Ezher, Kahire’nin ilk camisi olarak Fatımi halifesi Lidinillah tarafından 970’te yaptırılmış. Caminin adının Hz Muhammed’in kızı Fatıma’nın takma adı olan Zehra’dan köken aldığı düşünülmektedir. 

    El Ezher

    Günümüzde el Ezher daha çok aynı adlı Kahire’nin ilk üniversitesini çağrıştırmaktadır. Sünni İslâm’ın en saygın akademisidir. Camisiyle eşzamanlı kurulmuştur. 

    1961’den bu yana dinsel bölümlere diğerleri eklenmiştir. Başka İslâm ülkelerinin de ilgi gösterdiği, öğrenci gönderdiği bir okuldur. 

    El Ezher’in hemen karşısında İmam el Hüseyni camisini görüyoruz.

    Hz Muhammed’in damadı Hz Ali’nin oğlu Hüseyin’in Kerbela’da kesilen başının burada olduğu inancı yaygındır. 

    XII. yüzyılda yaılmıştır. Şiilerce kutsal sayılan günlerde cami önemli nicelikte kalabalığı ağırlamaktadır. 

    İmam El Hüseyni Camisi

    El Halil çarşısı Memlûk sultanı Berkuk’un binicilik ustası Garkas el Halil tarafından 1382’de yaptırılmış.

    Kuyumcular, bakırcılar, dokumacılar, parfümcüler ve baharatçılar çarşının önde gelenleri.

    Kahvehaneleri unutmamak gerekir. 

    Üç yüz yıllık El Fişavi kahvehanesinde soluklanıyoruz. İstiklâl Marşımızın söz yazarı Mehmet Akif’in Kahire yıllarında sıklıkla zaman geçirdiği mekân olmasıyla ilgimizi çekiyor.

    El Fişavi kahvehanesi

    Çarşı boyunca ilerlediğimizde bu kez Mısır’ın Nobelli yazarı Necip Mahfuz’un sıkça gittiği bir başka kahvehaneye rastlıyoruz. İçeriye girip bir kahve içmek ya da yemek yemek için sıra beklemek gerekiyor. 

    Mısır’ın diğer yerlerinde olduğu gibi burada da alışveriş sırasında pazarlık yapmayı unutmamak gerekiyor. Sıkı pazarlıkla bir ürünü yarı ederine ya da daha ucuza edinmek olası.

    Gecenin ilerleyen saatlerine karşın çarşıdaki canlılıkta azalma görülmüyor. 

    Ulusal Mısır Uygarlıkları Müzesi

    Mısır’ın yakın zamanda açılan müzelerinden birisine uğramamak olmazdı.

    Aralarında II. Ramses’in de bulunduğu bir grup mumya buraya görkemli bir törenle taşınmış. 

    Müzenin yanı başında Ayn el Sera gölü yer alıyor.

    Müzede tarih öncesinden başlayarak eski Mısır ağırlıklı olsa da tüm dönemleri kapsayan yapıtlar yer alıyor. 

    Sunum ve düzenleme çağdaş müzecilik anlayışına uygun şekilde tasarlanmış.

    Mısır savaş arabası

    Batar kattaki mumya bölümü yapıtların korunması için uygun şekilde iklimlendirilmiş. Bu bölümde fotoğraf çekimi kesinlikle yasak.

    Buradaki mumyalar Luksor’daki Krallar Vadisi’nden getirilmiş. Mısır’ın özgün iklim koşulları doğal mumyalamaya olanak vermiş. Eski Mısır uygarlığı bununla yetinmeyip yakınlardaki natron kaynaklarını kullanarak mumyalama konusunda uzmanlaşmış.

    Uzun saltanat süren II. Ramses başta olmak üzere 14 firavunun mumyası buranın ziyaretçilerini heyecanlandırıyor. 

    Müzenin açılışı görkemli törenlere sahne olmuş. Mısır Müzesi’ndeki kimi mumyaların buraya taşınması uluslararası ölçekte ses getirmiş.

    Selahattin Eyyubi Kalesi

    Kahire kalesi olarak da bilinir. İki yüz metre yükseklikteki kireç taşından Mukattam tepesinde yer alır.

    Selahattin Eyyubi zamanında başlanan yapımı Osmanlı döneminde tamamlanmıştır.

    Kahire’yi yüksekten gören bu tepe geçmişin kale gereksinimi için bire birdir. 

    Kalekent özelliğine sahip bu yerleşkede Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Muhammed el Nasır ve Süleyman Paşa camileri yer alır. 

    Muhammed El Nasır camisi

    Gevher sarayının yanı sıra polis müzesiyle askeri müze de buradadır.

    Polis müzesi olarak düzenlenen yapı Memlûk döneminde yapılmış olan  aslanlı kulesiyle dikkat çekiyor.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa camisi bir Osmanlı yapısı olarak İstanbul camilerini andırıyor. 

    Avlusundaki şadırvanın yanı sıra saat kulesi dikkat çeken eklentileri.

    Saat kulesindeki saat Luksor’dan Paris’e götürülen dikilitaşa karşılık olarak verilmiştir. Mısır dikilitaşı gibi paha biçilmez bir yapıta karşılık olamayacak denli değersiz olsa da XIX. yüzyıl koşulları düşünüldüğünde teknolojinin satın alma gücünü gösterdiği düşünülebilir. Saat buraya getirilirken bozulmuş. O gün bu gündür çalışmamaktaymış.

    Kavalalı camisinin yapımı 18 yıl (1830-48) sürmüş. Mehmet Ali Paşa’nı cansız bedeni de avluda yer alıyor.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa camisi

    Kaleden dönüşte  “ölüler şehri” olarak da adlandırılan ve eski müslüman mezarlıklarının bulunduğu bölgeden geçiyoruz. Mezarlıkla bütünleşmiş yaşam alanları Mısır’daki yoksulluğu ve yoksunluğu görmek için Kahire’den çok da uzaklaşmak gerekmediğini haykırır gibiler.

    Ölüler şehri

    Kalekent bulunduğu yükseklikten Kahire’ye panoramik bakış olanağı da veriyor. Kahire’nin üzerinden hiç eksik olmayan çöl tozu fotoğraf makinesine takılmış filtre gibi işlev görüyor. 

    Sultan Hasan ve el Rufai camileri de özgün mimarileriyle gözlerimizin önüne seriliyor.

    Mısır’da spor

    Günümüz Mısırında hemen her spor dalında kendisini gösteren sporcular eksik değilse de futbol uzak ara en sevilen ve izlenen spor. 

    Başkentin Al Ahli ve Zemalek futbol kulüpleri kitleleri etkilemede ön almaktadırlar.

    Mısır’ın yetiştirdiği önde gelen futbolcu Muhammed Salah Liverpool forması giymektedir ve Mısırlıların gurur kaynağıdır. 

    Sokakta rastladığınız çocukların sırtında onun adını taşıyan forma görmek kimseyi şaşırtmasın!

    Kıpti Kahire

    Her ne kadar günümüz Mısır nüfusunun % 10’u Hıristiyan olsa da, Hıristiyanlığın Kahire’de bıraktığı iz çok daha fazlasına denk düşüyor.

    Kıpti Kahire kentin en eski yerleşiminin bugünkü adıdır.

    Bölge MS 3. Yüzyıla tarihlenen Roma kalesinin içinde yer alır. 

    St Georg kilisesini geride bıraktıktan sonra iki tarafı kitap sergisi olan dar bir sokaktan ilerleyerek mağara kiliseye ulaşıyoruz. 

    Mağara kilise

    Ebu Serga adıyla da anılan mağara kilise Kahire’deki en eski kilisedir. Yusuf, Meryem ve bebek İsa’nın Mısır yolculukları sırasında dinlendikleri yerde yapılığına inanılır bu kilisenin. 

    Yapımına 4. Yüzyılda başlanmıştır. Beşinci yüzyılda ise tamamlanmıştır. 

    Sekizinci yüzyıldaki Fustat yangınında hasar gören kilise aynı yüzyılda yenilenmiştir. 

    Sonraki durağımız olan Ben Ezra sinagogunda yasak nedeniyle fotoğraf çekemiyoruz. 

    Bebek Musa’nın burada yaşadığına inanıldığı için Museviler açısından önemli bir mabettir. Son halini 1892’de almıştır. 

    XIX. yüzyılda sinagog deposunda önemli İbrani metinleri bulunmuştur. Bunlar İngiltere’ye gönderilmiştir. 

    XX. yüzyıl başlarında sayıları 70-80 bin kadar olan Kahire Musevilerinin günümüzdeki kalan sayılarının 100’den fazla olmadığı kestirilmektedir. Arap-İsrail savaşları sonrasında Musevilerin kitlesel olarak Mısır’dan ayrıldığı bilinir. 

    Asılı kilise Kıpti Kahire’deki son durağımız.

    Beşinci yüzyıl yapısı olan bu kilisenin çatısı Nuh’un gemisine benzetilir. İskenderiye’deki Ortodoks kilisesine bağlı olarak etkinlik göstermiştir. 

    Kahire’nin eski ve ikonik yapılarından birisidir. 

    Eski Roma suyolunun üzerine özel teknikle yapıldığı için asılı kilise olarak adlandırılmıştır. 

    Temeli palmiye ağacı kerestesi ve taşlar üzerinde yükselmiştir.

    Dördüncü yüzyılda yapılmış olmakla birlikte XI. Yüzyılda yenilenmiştir. 

    Bakire Meryem’e adanmıştır. 

    Kiliseye dar bir avludan giriliyor.

    Girişi Mısır’ın tüm devlet başkanlarının ziyaretlerini yansıtan görselleri süslemektedir. 

    Kilisede 100 dolayında ikon vardır. Bunlardan Kıpti Mona Lisa VIII. Yüzyıldan kalmadır. 

    Kıpti Mona Lisa

    Kilise Çarşamba, Cuma ve Pazar sabah ayinlerinde kullanılmaktadır. 

  • Gençlerimiz bu 19 Mayıs’ta karanlığı yaşıyor. Demokratik kınama haklarını kullanan yüzlerce gencimizin kaba ve vicdansız davranışlarla hedefe dönüştürüldüğünü görüyoruz.

    Son örnek Boğaziçi’den.

    Üniversiteye değil sokulmak, önünden geçmesine bile izin verilmemesi gereken bir yobazı kınamak isteyen gençler alışıldığı gibi yaka paça gözaltına alındılar.

    Ters kelepçeye tepki gösteren ve kolluk güçlerine bu hukuksuz davranıştan vazgeçmelerini isteyen bir gence verilen yanıt :

    “Bana hukuk deme!”

    Bu kısa ama özlü tümce her şeyi anlatmaya yetip de artacak türden. Sonunda hukuksuzluğa erişmekle kalmayıp, bu durumu olağanlaştırma ve sözünü bile ettirmeme evresine geçmiş olduğumu kuşkusuzdur.

    Ülkemizin kurtuluşu yolunda çoban ateşinin yakıldığı gün olan 19 Mayıs’ı bu yıl daha da karartan bir başka gelişme Lozan, 1924 anayasası ve soykırım savları oldu.

    PKK açıklaması olarak tanımlansa da ülkemiz yönetimindekilerin de onayını almış olduğu anlaşılan paçavraya eşdeğer belge Mustafa Kemal’in Kasım 1918’deki “Geldikleri gibi giderler” sözünü anımsatır içeriktedir.

    “Gittikleri gibi geldiler” dedirten gelişmeler üzücü olduğu kadar düşündürücüdür.

    Bu kez ortada silahlı işgal güçleri yoktur.

    Silahsız iç güçler ayartılmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığından güç alarak yönetsel konumlara tırmananların sessizliği ürperticidir. Bu ibretlik durum, Lozan, 1924 ve soykırım üzerinden saldırıya geçenlerin gittikleri gibi geldiklerini düşündürmektedir. Emperyalistlerin bu kez közdeki kestaneleri almak için iç maşaları kullanmakta oldukları gözlenmektedir.  

    PKK açıklamasının ülkemizi yönetenlerin en küçük tepkisini alması bir yana övgüyle karşılanmış olması içine düştüğümüz tehlikeyi anlatır gibidir.

    “Gittikleri gibi gelenler” izleyen dönemin önde gelen odak noktamız olması gereğini koymuştur ortaya.

    Bu 19 Mayıs yeni bir çoban ateşine gereksinimin saklanamaz boyutta olduğu gelişmelerle kutlanıyor.

  • Nil’in batısına geçtikten kısa süre sonra Giza piramitlerine ulaşıyoruz. Çok yakınımızda olmalarına karşın filtre takılmış fotoğraf makinesi gibi boz bulanık görünüyor görkemli piramitler. Çöl tozu hiç yatışmamacasına iş başında.

    Giza, arada Nil olmasa Kahire’yle bitişik ama ayrı bir şehir. Mısır’ın ikinci kalabalık kenti.

    İlkokul bilgilerimizle belleklerimize işlenmiş olan üçlü Keops, Kefren ve Mikerinos olanca görkemleriyle karşımızda. Mısır’daki diğer ören yerlerine göre burası biraz daha kalabalık. 

    Aracımızdan iner inmez deveciler, atçılar ve her türden gezgin satıcılar kuşatıyor çevremizi. Akılda bulunsun. Mısır’da deveye binmek ücretsiz ama inmek için ücret ödemek zorunlu. Rehberimizin vurgulu uyarılarına kulak asıp devecilerden uzak duruyoruz. Deveye binme serüveni zaman zaman düşmeyle sonuçlanabildiği için önemli yaralanmalarla da sonuçlanabiliyormuş. 

    İlk bakışta Kefren daha yüksek görünse de bulunduğu yerin yüksekliğinden kaynaklı bir yanılsama olduğunu belirtmekte yarar var. Kefren, gerçekte Keops’tan 15 metre daha kısaymış. 

    Bundan 5000 yıl önce Giza o zamanki başkent Memfis’in kraliyet gömütü olarak seçilmiş. Buradaki üçlü 100 yıllık zaman aralığında yapılmış. 

    Firavun piramitle ölümsüzleştirilirken yakın akrabaları ve diğer önemli kişiler daha küçük boyutlu uydu piramitlere ya da mastaba denilen mezarlara gömülmüş. 

    Mikerinos üçlünün en küçük piramidi. Mısır’ın XII. Yüzyıldaki sultanlarından birisi piramitleri yıkma girişiminde bulunmuş. Mikerinos’un kuzey yüzündeki hasar bu girişimin günümüze ulaşan izleri.

    Keops’un yüksekliği 146.7 metre. Kimileri 15 tona ulaşsa da yapımında kullanılan taş blokların ağırlığı ortalama 2.5 ton. Yaklaşık 2.5 milyon taş blok kullanıldığı kestirilmektedir. Aşınmaya bağlı olarak yüksekliği 138 metreye düşmüş.

    Keops en büyük ve en eski piramit olmasının yanı sıra dünyanın yedi harikasının ayakta kalan teki olma özelliğine de sahiptir. 

    Zaman kısıtı piramitlerin kral odalarına inmemize engel oluyor. 

    Kefren izdüşümündeki sfenks yerleşkenin önemli bir başka yapısı olarak boy gösteriyor. Eski Mısır’daki en eski anıtsal heykellerden birisidir. 

    Yirmi metre yükseklikteki sfenks firavunu simgeliyor. Sfenksin burnundaki hasar Memlûklara, Osmanlılara ya da Napolyon’a bağlansa da XV. yüzyıldan önceye tarihlenmektedir. 

  • PKK açıklamasının önemli ayrıntıları üzerinde görüş birliği yok. Çoğunluk, Lozan, 1924 ve soykırım üzerinden cumhuriyete saldırıldığını saptasa da kimileri bu ve benzeri ayrıntıların önemsiz olduğunu, sonucun oraya varmayacağını söyleyebiliyor.

    Simgeler çok eskiden beri uluslararası ilişkilerin ileti aracı olmuştur. Bir şeyleri doğrudan söylemek yerine diplomatik yöntemler kullanılagelmiştir.

    Birkaç örnek!

    Mondros Mütarekesi Agamemnon zırhlısında imzalanmıştır. Verilecek ileti için binyıllar öncesindeki bir tarihsel kişilik kullanılmıştır. Anadolu’ya tarihsel saldırı üzerinden güncele göndermede bulunulmuştur.

    Milli Mücadele utkuya eriştiğinde Mustafa Kemal’in “Hektor’un öcünü aldım!” sözleri Agamemnon’u kullananlara yanıttır.

    Bir başka örnek yakın tarihten.

    Süleymaniye’de Amerikalılar Türk askerlerinin başına çuval geçirmek için 4 Temmuz’u, ABD’nin ulusal bayram gününü seçmiştir. Bir bakıma tezkereye yanıttır ültimatoma eşdeğer bu davranış. Bu çıkışın yanıtsız kalmış olması da yol gösterici olmuştur tasarlayanlara ve uygulayanlara.

    Cumhuriyet kurulur kurulmaz Anadolu’da irili ufaklı başkaldırılar çıkartıldığı bilinir. Her birisi dış kaynaklı ve güdülemelidir. Lozan’ı başarıyla tamamladınız, cumhuriyeti kurdunuz. Ama, bizden size rahat yok iletisi verilmiştir. Cumhuriyet boyun eğmeyince geri çekilenler karşıdevrimle birlikte ASALA’yla, PKK’yle karşı atağa geçmekte gecikmemişlerdir.

    Türkiye Cumhuriyeti ilân edilmeden önce tapusu alınmıştır Lozan’da. Lozan’ın imzalandığı 24 Temmuz II. Meşrutiyet’in başka deyişle devrim tarihimizin bir başka köşe taşının dikildiği gündür.

    Önceki açılım tiyatrosunda Habur’dan sınırlarımıza sokulan teröristler ve çadır mahkemelerinin kurulması için 29 Ekim’in seçilmesi rastlantı olabilir mi?

    Tarihsel olayların ileti aracı olduğunu bildiğimizde PKK açıklamasını çok daha sağlıklı değerlendirebiliriz.

    Terör örgütünün yarım yüzyıldır karşısına alıp, kendince savaştığı ülkeye meydan okuması Lozan’la, 1924’le ve soykırımla olabilirdi.

    Yakın erimde bu meydan okuma korkulan sonuçları doğurmayabilir.

    Ama, kapı bir kez aralanmıştır.

    Kapalı kapıyı zorlayanların eksik olmadığı yerde aralanan kapıdan gireceklerin sayısını kestirmek zor olmasa gerek.

    Son habere göre DIAKURD (Diyasporadaki Kürtler) oluşumu Lozan’a saldırı kapsamında, Lozan’ın Kürtlerin kendi yazgılarını belirlemelerine engel olduğu gerekçesiyle BM İnsan Hakları Komitesi’ne başvurmuş. Başvuru olumlu karşılanmış. Bu başvurunun da Türkiye Cumhuriyeti’nin başına dert açma olasılığı bulunmayabilir. Bunu da açılan bir kapı olarak görmek uygun olacaktır. Asılsız savların başka ortamlara taşınması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çok yönden sıkıştırılmasına fırsat verilmiş olması şimdilik yeterince tatsız bir durumdur.

    Daha da tatsız olan bu durumun “Terörsüz Türkiye” etiketiyle pazarlanmakta oluşudur.