• Değerli meslektaşlar,

    Sizlere bir kez daha rahatsızlık veriyorum!

    17 Nisan Pazar günü İzmir Tabip Odası seçimlerinde oy kullanacaksınız!

    Bir aday olarak ben de kararınızı etkileme çabasındayım! Elbette hoşgörünüze sığınarak!

    Bağlantıdaki görüntülere göz atmanızı diliyorum!

    http://www.izmirtabip.org.tr/L/TR/mid/396/hcid/16/hid/1552/TTB_MERKEZ_KONSEYI_IZMIR_TABIP_ODASI’_NI_KARALAMAYA_CALISIYOR_!_NEDEN_?.htm#HaberDetay

    Oda seçimlerinde aday olan tüm meslektaşlar tarafı ve yönü bir yana son derece değerli ve iyi hekimlerdir. İyiliğimizi ve özverimizi doğru çizgide bulunarak tamamlamalıyız.

    Hekimler ve hekimlik sorunları dağları aşmışken; siyasetin konusu olan sorunlara dalıp, gitmeyen bir TTB için oyunuza talibim!

    Siz de bu durumdan rahatsızlık duyuyorsanız, çatı örgütü TTB’nin olumsuz siyasi tutumundan hoşnut değilseniz 17 Nisan’da kısacık zaman ayırıp oyunuzu kullanın!

    17 Nisan sevgili meslektaşımız Ersin ARSLAN’ın aramızdan alınışının 4. yıldönümüdür. Bu anlamlı günde üyesi olduğunuz meslek örgütüne oyunuzla katkıda bulunmanızı diliyorum!

    Bütün enerjisini ve zamanını siyasete harcamak yerine hekimlere ve hekimliğe odaklı bir TTB için oylarınız HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’ne!

    Bir parçası olduğum HEKİMGÜÇBİRLİĞİ TTB’yi bu olumsuz durumdan kurtarmaya kararlıdır!

    Oylarınız boşa gitmeyecektir…

    Saygılarımla…

    Ceyhun BALCI

  •  

    Ege bölgemizde bir kıyı ilimizin tabip odasında üye sayısı 4 (dört) haneli! Son seçimde kurulların seçimi için oy verenlerin sayısı ise 2 (iki) basamaklı!

    Bir kaç ayda bir yapılan TTB GYK (Genişletilmiş Yönetim Kurulu) toplantılarına katılan oda sayısı 15 dolayında! Toplam tabip odası sayısı ise 60’ı aşkın!

    29 Ekim’i kutlamamak, 10 Kasım’da yalnız Türkiye’nin değil, evrenin en iyi insanlarından birisi olan Atatürk’ü dil ucuyla da olsa anmamak da cabası!

    Türkiye genelinde oda seçimlerine katılım ortalaması % 20’leri aşamıyor. TTB’ye egemen olan anlayışın nasıl demokratik ve bir o kadar da katılımcı bir yapıya sahip olduğunu varın siz hesaplayın!

    Neden?

    Olumsuz siyasetin kör kuyusuna düşmüş ve kimlik siyasetine rehin olmuş bir TTB’dir bu acıklı tablonun sorumlusu! Bu manzarayı gören hekimlerin TTB çevresinde toplanması, ona güvenmesi ve onunla kenetlenmesi olası mıdır?

    Elbette hayır! Bu yanıtı içimden geldiği için değil somut biçimde karşımızda durduğu için verdim.

    Bu acıklı manzaraya karşı çıkan büyük boy odalar arasında bir tek İzmir’in adı öne çıkmaktadır.

    Bu nedenle İzmir Tabip Odası seçimleri bir kat daha önem kazanmaktadır. TTB’nin gözünde ayrık otu olan İzmir Tabip Odası’nın etkisizleştirilmesi gerekmektedir.

    Şimdilik iki listede yer alan 60 hekim katılmaktadır yarışa! Her biri saygıdeğer ve özverili insanlardır!

    HEPSİ DE İYİ HEKİMDİR!

    Sorun kişisel değil düşünsel ve çizgiseldir!

    Karşımızda kör kuyudan çıkartılmayı bekleyen koca bir hekim örgütü vardır!

    Bu önemli görevi Tıbbiyeli Hikmetlerin, Refik Saydamların, Türkan Saylanların, Nusret Fişeklerin anısına saygı gereğince yerine getirmek istiyoruz!

    Bir parçası olmaktan onur ve gurur duyduğum HEKİMGÜÇBİRLİĞİ için oy isterken TTB’yi kör kuyudan çıkartma görevini üstlenmeye kararlılıkla niyetli olduğumuzun altını çizmek istiyorum!

    Oda kurullarına eş, dost, ahbap, arkadaş seçmediğimizi; kurtarılmayı bekleyen bir örgüte el uzatacak bir gönüllü toplululuğuna destek verip vermemeye karar vereceğimizi önemle anımsatırım!

  •  

    Eski Kültür bakanı, meslektaşımız Prof Dr Suat ÇAĞLAYAN’ın odatv’de yayımlanan çeşitli konulara değindiği röportajına bağlantıdan erişilebilir.

    Hekimlerin meslek örgütlerine ilişkin sözlerini ayrıca paylaşıyorum!

    http://odatv.com/silemeyeceklerini-sandigimiz-ataturk-ilkelerini-bir-bir-yok-ediyorlar-1004161200.html

     

  • Değerli meslektaşlar,

    İzmir Tabip Odası seçimlerine bir hafta kaldı!

    Oyunuzun rengini belirlediniz ya da belirleme çabası içindesiniz!

    Öncelikle vurgulamakta yarar var!

    Şimdilik iki liste giriyor seçimlere! Her iki listedekiler ve onlara eklenebileceklerde yer alanlar/alacaklar son derece değerli ve iyi hekimlerdir.

    Dolayısı ile “iyi hekim” ölçütü oyunuzun rengini belirlemede bir kriter olamaz!

    Ancak, açıklığa kavuşmayan nokta hekim örgütünü olumsuz siyasetin kör kuyusuna düşüren TTB’ye egemen anlayış konusundadır. Diğer listeyi oluşturan meslektaşlarımız bu konuya değinmemekte kararlı görünmektedir!

    O halde biz HEKİMGÜÇBİRLİĞİ olarak bir kez daha değinelim!

    İzmir’de son 5 dönemde oluşturduğumuz çizgiyi TTB düzlemine taşımakta kararlıyız. Başka deyişle, TTB’nin sözde değil, özde hekim örgütü çizgisine çekilmesi öncelikli amacımız olacaktır!

    Bu önemli gerekçeyle, seçimlerde dost, ahbap, arkadaş, iyi hekim seçmekten çok doğru çizgiyi izleyen, hekim örgütünü içine düştüğü olumsuzluktan kurtaracak bir kadroyu seçme göreviyle karşı karşıya olduğumuzu anımsatmak isteriz!

    Oyunuzun rengini belirlerken bu önemli kriteri göz önüne almanızı diler, saygılar sunarız!

    YK

  •  

    İzmir Tabip Odası’nın 2016-2018 döneminde görev yapacak yönetim kuruluna adayım! Tanıyanlar ve bilenler için yazdıklarım gereksiz olabilir.
    Ancak, seçim yarışına giren herkes gibi başlıktaki soruyu yanıtlamakla yükümlü olduğumu düşünüyorum.
    İzmir Tabip Odası seçimleri Türkiye’deki en renkli ve rekabetçi oda seçimlerinden birisi olarak boy gösterir. Üyelerin % 30’a yakını seçimde oy kullanır. Çok yüksek görünmese de başka illerde gerçekleşen % 10’luk katılımla karşılaştırıldığında son derece iyi bir oran olduğuna kuşku yoktur.
    İzmir Tabip Odası son 5 dönemde TTB (Türk Tabipleri Birliği) ile düşünce ve eylem örtüşmesi olmayan bir grupça yönetilmiştir.
    HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’nin 2 önceliği vardır.
    1. Hekimler/hekimlik sorunlarına odaklanmak!
    2. Ülkemizin birliği, dirliği konusunu önemseyip her türlü tartışmanın uzağında tutmaktır.
    İzmir’de seçimlerin rekabet ortamı yaratması ve yüksek katılımla yapılmasının baş nedeni seçime iki grubun giriyor oluşudur. Seçimlere katılarak karşımızda durmakla kalmayan, sürece renk de katan diğer gruptan meslektaşlarımızla en küçük “KİŞİSEL” sorunumuz yoktur. Seçim sürecinde zaman zaman sertleşen tartışma ve söylemler kimi meslektaşlarımızda farklı izlenimlere yol açabilmektedir. Bu sertliğin seçim heyecanından öte bir nedene yorulmaması gereğini anımsatmakta yarar görürüm.
    Yazıya konu olan soruya yanıt vermek ve sözü daha fazla uzatmamak niyetindeyim.
    Kendi adıma yazıyor olsam da birlikte seçime girdiğim HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’ne gönül vermiş meslektaşlarımın da benzer duygu ve düşünceleri paylaşacağından kuşku duymuyorum.
    Her iki grubun yayımladıkları seçim bildirgelerine bakıldığında örtüşmenin öne çıktığı söylenebilir. Bu biri birine yaklaşma ve örtüşmenin HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’nin vermekte olduğu mücadelenin ve İzmir’e özgü koşulların eseri olduğunu sevinerek eklemek isterim!
    TTB (Türk Tabipleri Birliği), son dönemlerde angaje olduğu etnikçi/ayrılıkçı anlayışlarla kol kola girme ve bu birlikteliği her türlü sorunun önüne koyma siyasetinin doğal sonucu olarak son derece etkisiz, verimsiz ve saygınlıktan uzak bir dönemi geride bırakmıştır.
    Biz diyoruz ki; TTB’ye egemen olan anlayış ivedilikle değiştirilmelidir. Deneyimle de ortaya konulduğu gibi TTB’nin son yıllarda izlediği yol ve yöntemlerle Türkiye’deki 120 bini aşkın hekimin bir araya getirilmesi ve bir güçbirliği oluşturulması olasılık dışıdır. TTB ivedilikle siyaset dışında kalmalı ve birincil görevi olan hekimler/hekimlik sorunlarına odaklanmalıdır!
    İzmir Tabip Odası yönetim kuruluna işte bu TTB’yi değiştirme hedefiyle de aday olmuş bulunuyorum!
    Bir kez daha altını çizmekte yarar var!
    Diğer listedeki meslektaşlarımla en küçük kişisel sorunum yoktur. Her birisi son derece değerli ve yetkin hekimlerdir. Ancak, durdukları yer etnikçi/ayrılıkçı siyasete angaje olmuş bir hekim örgütüne dönüşüm sürecine katkıda bulunmaktadır. Bu da hekimlerin ve hekimliğin zararına sonuçlar doğurmaktadır!
    Siz de İzmir Tabip Odası üyesi olarak seçimlerde oy kullanacaksanız; bu ince ayrımı göz önünde tutarak belirlemelisiniz oyunuzun rengini!
    İzmir Tabip Odası kurullarına aday olmuş ilerideki günlerde sayısı artabilecek şimdilik 30 kişinin ayrımsız tümü son derece saygıdeğer kişilerdir. Ancak, akılda tutulması gereken İzmir Tabip Odası’na ve dolayısı ile TTB’ye eş, dost, ahbap seçmeyeceğimizdir.
    TTB’de değişimden yanaysanız oyunuza talibim!

    Oyunuzun rengini belirleyecek karara değişim gerekliliğinin yön vermesi dileğiyle!

    Ceyhun BALCI

    secim2016_w_b

  • Bu akşam tanıştığım bu kavrama ilişkin bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu! Sona bırakılırsa unutulması olasılığı bulunduğu için baştan söylemekte yarar var! Dr Fehmi AKÇİÇEK bu akşam İzmir Tabip Odası Emekli Hekim Komisyonu’nca düzenlenen “Yaşlılık ve Sağlık” konulu sunumunda benim bu odada izlediğim en iyi konferanslardan birisini vermiş oldu!

    IMG_1904

    İki ayağının üzerine dinelen türümüz kayıplarının yanı sıra kazançlar elde etti. Beynini büyütüp diğer canlılara karşı egemenlik kurunca yaşlanmamayı ve hatta ölmemeyi bile düşünür oldu!

    Günümüzde 80’li yaşlara tırmanan ortalama yaşam sürelerinin üç basamaklı yaştaki insan sayısını patlatmasına da şaşırılmaz oldu!

    Yaşam süresinin uzaması kuşkusuz hekimleri böbürlendiren bir olgudur. Doğruluk payı bulunsa da, aslan payı giderek iyileşen yaşam standartlarınındır!

    Konuşmanın bütünü ilgi çekici ve sürükleyiciydi. Her ne kadar dışa vurulmasa da izleyenlerin uzun yaşam sırları edinmek gibi bir beklentisi de vardı. Günümüz insanı algoritmalara ve kısa/öz bilgi haplarına alışmış durumdadır.

    Uzun yaşam ve onun önemli öğesi “başarılı yaşlanma” pek çok ölçüte bağlı olduğu için konuyla ilgili reçete vermek ancak medyatik açıkgözlerin yapacağı akıldışılıkta bir iş olabilir!

    Bu akşam suratımızda tokat gibi patlayan bir başka gerçek de giderek hücrelere bölünen, buna koşut olarak da her geçen gün bütünselcilikten kopan tıp anlayışının varlığıydı. Neredeyse çift organlarımızın sağının ve solunun bile farklı uzmanlık alanları doğurmaya başladığı bugünlerde yaşlı hekimliği olarak da adlandırılabilecek Geriatri bu kötü gidişten kendisini kurtaran bir tıp dalı olarak her geçen gün parlamaktadır. Bu olumlu gelişmenin teknolojiye ve insandışı etkenlere teslim olmuş tıp anlayışını kurtarmasını dilemek geliyor insanın içinden.

    Konuya dönmek gerekirse başarılı yaşlanma için gereken sanıldığı gibi devasa endüstriye dönüşmüş ürün ticaretine sonu belirsiz katkıdan çok hareket ve dostluktur sunumdan anladığımızca!

    İki ayaklı olmanın insan için doğurduğu önemli sonuçlardan birisinin hep dik durma gerekliliği olduğu anımsandığında hareketin yalnızca başarılı yaşlanma için değil insan sağlığı için taşıdığı önem kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

    İnsana dokunmayı, insancıl yaklaşımı neredeyse unutmuş olan günümüz tıp anlayışının insan sağlığı için önemi tartışılmaz olan dostluk kavramını anımsaması kendi saygınlığına yeniden kavuşmasının yanı sıra başarılı yaşlanma kavramına katkısı da paha biçilmez olacaktır!

    Ceyhun BALCI, 31.03.2016

  • TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr Fatih SÜRENKÖK 15 Aralık 2015’te İzmir’de yapılan bir basın açıklamasındaki sözleri gerekçe gösterilerek soruşturulmakta ve bu soruşturma kapsamında açığa alınmış durumda.
    Dr Fatih Sürenkök’ün söz konusu basın açıklamasındaki kimi sözlerinin yanı sıra bulunmakta olduğu ortam eleştiri konusu olmuştu. Bu eleştiriler bugün için de geçerlidir. Açığa almaya gelince!
    Son derece hoyratça, yersiz ve gereksiz bir uygulamadır!
    Geri alınmalıdır!
    Bir kişinin soruşturulması/kovuşturulmasının hekimlik yapmasının engellenmesiyle ilintilendirilmesi anlaşılır gibi değildir.
    Öte yandan!
    Bu olayın hemen ardından tepki adı altında İzmir Tabip Odası yönetimine saldırıyı önceleyen TTB açıklaması hakkında da birkaç şey söylemek kaçınılmazdır!
    Kaba, incelikten yoksun ve düşüncesizce kaleme alındığı anlaşılan bildiriyi tanımlamak için dilimizdeki sözcüklerin yetersiz olduğunu düşünüyorum.
    İşbirlikçilik ve ihbarcılık gibi insanın kanını donduran kimi ifadelerin meslek örgütünü yönetenlere yakışmadığını; bunun da ötesinde, kanıta muhtaç olduğunu belirtmekte yarar var! Bir konuşmayı eleştirmek, bir meslek örgütü yöneticisinin bulunduğu ortamı seçmesi gereğine vurgu yapmayı “ihbarcılıkla” özdeşleştirmek “susun, konuşmayın, eleştirmeyin” demektir. Bu aşamada TTB’yi yönetenleri bu sorumsuz ve sınırsız sözlerini gözden geçirmeye çağırmaktan öte bir şey gelmiyor elden!
    Suçlama “ihbarcılık” gibi ciddi bir boyuta ulaşınca belge ve kanıt isteminde bulunmak kaçınılmaz oluyor.
    Ortada bir ihbar olduğu kesindir!
    Üstelik belgelidir de!

    suç duyurusu

    Dr. Fatih Sürenkök’ün açığa alınmasına gerekçe olan 15 Aralık 2015 tarihli basın açıklamasını eleştirdiği için İzmir Tabip Odası yönetimi ihbar edilmiş ve savcılığa savunma vermek durumunda bırakılmıştır!
    İhbarcılık bu işin neresinde?
    Bilgiler, belgeler ışığında karar sizindir!
    Dr Fatih Sürenkök’ün uğradığı haksız ve orantısız uygulamaya tepkiliyiz! Bu durumun ivedilikle giderilmesini istiyoruz!
    Ama, bu gelişme gerekçesiyle TTB’nin yaptığı dayanaksız ve saldırgan açıklamayı da kınama göreviyle karşı karşıyayız!
    Ceyhun Balcı

  • DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu)
    KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu)
    TMMOB (Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği)
    TTB (Türk Tabipleri Birliği)

    Adları anılan dört önemli meslek ve emek örgütü çatıları altında kabaca milyon dolayında kişiyi barındırmaktadır! Bu yanıyla, dörtlünün önemli ve ağırlıklı olmaları umulur ve beklenir değil mi?
    Bu 4 örgüt Türkiye tarihi göz önüne alındığında en etkisiz ve itibarsız dönemlerini yaşıyorlar!
    Muhaliflik söz konusu olunca mangalda kül bırakmayan bugünün KESK yöneticisi dün “ÂKİLİ” olmakta sakınca görmemiştir.
    Anlı şanlı DİSK günümüz Türkiye’sinde işçi direnişi denince akla otomotiv iş kolundan başkası gelmezken; Birleşik Metal İş’i dışlayıp, 500 üyeli bir tabela sendikasının genel başkanını yönetici yapacak denli bilinç körüdür.
    Can damarları kesilen TMMOB buraya odaklanacak yerde etnikçi/bölücü akımın destekçisi olmakta sakınca görmemektedir.
    Görüldüğü gibi “dörtlü çete” toplumsal muhalefetin güçlendirilmesi ve üyelerinin hak ve çıkarlarının gözetilmesi paydasında değil ama, etnikçi tutumun korunup, kollanması paydasında birleşmektedir. Etnikçilik/bölücülük söz konusu olduğunda bu dörtlüyü firesiz biçimde bir arada görürsünüz!
    Bu tutum doğal olarak yorucu ve zaman alıcıdır!
    Durum böyle olunca da gerçekten zaman ayrılması, enerji harcanması gereken alanda adınız bile geçmemektedir. Bir tür yorgun savaşçı durumu çıkmaktadır ortaya!
    İşin bir başka boyutu ise, “etnikçi/bölücü” duruşun kitlelerin bu kurumlardan kopması sonucunu doğurmakta oluşudur.
    Dörtlü Çete etnikçi/bölücü derinliklerde daldıkça kitlesinden kopmaktadır. Bu tutum bunca uyarı ve öğüde karşın sürdürülüyorsa eğer; bu 4 örgütün yönetimindekilerin iktidarlarını sürdürme adına kitlelerden kopmayı göze aldıklarını düşünmekten alamıyor insan kendisini!
    Dörtlü çete kitlelere güven vermeyen tutum ve çizgisi nedeniyle ciddiye alınmaz olmuşlardır. Dostlar alışverişte görsün niyetine sergiledikleri sözde eylemlere katılanı mumla arayıp bulmak zorundasınızdır bugünlerde!
    Öylesine oynak ve içten pazarlıklıdırlar ki; son günlerde Türkiye’yi sarsan ardışık bombalı katliamlar sonrasında paylaştıkları bildiriler özenle irdelendiğinde acı gerçek kolaylıkla görülebilir.
    Bomba dinci terör örgütünce patlatılmışsa alabildiğine lanetleme ve sivri bir dil söz konusu olabilirken;

    http://www.kesk.org.tr/content/s%C3%B6z%C3%BCn-bitti%C4%9Fi-noktaday%C4%B1z-art%C4%B1k-yeter

    etnikçi terör örgütünün sahne aldığı durumlarda alabildiğine yuvarlak sözler seçilebilmektedir. Hatta, bu gibi durumlarda eylemi yapan gün gibi ortadayken örgüt adı anılması şöyle dursun “failler” sözcüğüyle yetinilmektedir.

    http://www.kesk.org.tr/content/al%C4%B1%C5%9Fmayaca%C4%9F%C4%B1z-teslim-olmayaca%C4%9F%C4%B1z-susmayaca%C4%9F%C4%B1z

    Dörtlü çeteye ve özellikle de TTB’ye sesleniyorum!
    Her şeyden önce gerçek işlevinizi ve görevinizi anımsayınız!
    Hiç olmazsa terör söz konusuyken seninki, benimki ayrımına girmeyiniz. Terörün şucusu bucusu olmadığını hiç unutmayınız! Etnikçi/bölücü siyasetle olan iç içeliğinize son veriniz!
    Ben bir hekim olarak, TTB yönetiminin bu kabul edilemez tutumundan rahatsızım!
    Rahatsız olmakla yetinmiyorum! Söyleme, eylem ekliyorum!
    Tüm meslektaşlarımı da bu imeceye katılmaya çağırıyorum!
    Sizler odalardan uzak durdukça TTB’nin bu tutumu sergilemesini kolaylaştırmış oluyorsunuz!
    Bu kez tersini yapın!
    Oda seçimlerine katılın!
    TTB’nin çete üyeliğine son verin!
    ÇARESİZ DEĞİLSİNİZ ÇARE SİZSİNİZ!

  • Bir kaç günlük Polonya gezisinden önce Polonya’nın tarihine göz atarken XVIII. Yüzyılda Polonya’yla ilgili olarak çok fazla şey yazılmadığını fark ettim. Çünkü, XVIII. yüzyılın sonundan başlayarak XIX. yüzyılın tamamı Polonya’nın karanlık çağı olmuş. XVI. yüzyılda İsveç’le başlayan işgal süreci bu karanlık dönemde ülkenin farklı bölgelerine göre değişiklik göstermek üzere Rusya, Prusya ve Avusturya ile sürmüş. Farklı etkenler bir araya gelince Polonya’nın kendisini bu kıskaçtan kurtarması olanaksızlaşmış. Polonya’da son kralın tarih sahnesinden inişiyle (1795) ilk cumhurbaşkanının seçimi (1918) arasında yaklaşık 125 yıllık bir fark olduğu görülür.

    kurulusundan-17--yuzyila-polonya-tarihi-633897-Front-1

    Hiç kuşkusuz bu karanlık dönem sessiz, sedasız geçmemiştir. Ayaklanmalar ve devrim girişimleri söz konusu olsa da işgale son verilip, bağımsızlığın kazanılması söz konusu olamamaıştır. Her ayaklanma ya da devrim girişimi de o hareketlerin içinde yer alanlar için sürgün anlamına gelmiştir. Ayaklanmalara ve başkaldırılara özellikle önderlik edenlerin başarısızlık durumunda sürgüne gitmeleri kaçınılmaz olmuş. Bu durum pek çok Polonyalının ülke dışına dağılması anlamına gelmiş. Paris önde gelen sürgün yeridir o yıllarda Polonyalılar için. Paris öncelikli ve elverişli konumda olsa da; Osmanlı başkenti İstanbul da dönemin Leh diyasporası için çekim merkezine dönüşmüş.

    Tarihe bakıldığında Türk-Polonya karşılaşmalarının çoğunlukla savaş alanlarında olduğu görülür. Kosova, Niğbolu ve Varna’yla başlayan savaş geleneği son olarak II. Viyana Kuşatması’na son veren saldırının kahramanlarından Leh Kralı Jan Sobieski’yle sürmüş. Buna karşılık, Polonya’nın Avrupalı diğer devletlerce işgaline eylemli değilse bile söylemli karşı çıkış gösteren tek devlet Osmanlı olmuş. Olasılıkla bu tutum geçmişteki savaşların bir yana bırakılmasını ve yakınlaşmayı doğurmuş olmalıdır. Kırım Savaşı sırasında Ruslara karşı Osmanlı’yla omuz omuza savaşan Polonyalıların da İstanbul’daki Leh kolonileşmesini olumlu yönde etkilemiş olduğu nesnel bir gerçektir. Osmanlı, Polonya’nın karanlık yüzyılı boyunca Polonyalılar için güvenli liman olmuştur demek hiç de yanlış olmaz.

    Polonya’nın işgal altında kaldığı yıllarda kendisini gösteren dostluk ortamı Polonyalıların işgalden kurtuluş zamanını tanımlamak için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” demelerine bile vardırmış işi!

    Bir süreliğine geldikleri İstanbul’da yaşamlarını yitiren ve burada silinmez izler bırakanların yanı sıra özellikle asker Polonyalılar Osmanlı’ya sığınmakla yetinmemiş; kimileri Türkleşmişler de! Din ve kimlik değiştirip kendilerine yeni bir yaşam kuran asker kökenli Polonyalılar Osmanlı ordusunda önemli görevler üstlenmişler. Doğma, büyüme buralı gibi davranabilmişler.

    Leh Türkler geçidini başlatabiliriz.

    MICHAL CZAYKOWSKİ (1804-1886)

    Önemli sığınmacılardan birisi Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasının başarısız olması sonrasında İstanbul’a gelen Michal Czaykowski’dir. Başlangıçta bir şirketin İstanbul temsilcisi olarak gelen Czaykowski sınırdışı edilmesi için Rusların baskısını artırması sonucu İstanbul’da kalmaya karar vermiş. Mehmet Sadık adını alarak Kırım Savaşı’nda Türklerle omuz omuza çarpışan Polonya lejyonuna komuta etmiştir. Bir bocalama döneminden sonra eski dinine dönen Mehmet Sadık Paşa Ukrayna’daki bir çatışmada tutsak düşmek üzereyken canına kıymış. Müslüman olan eşi Ludwiga da 1886’a dek İstanbul’da yaşamış. Czaykowski kurucularından olduğu Polonezköy’deki anıt gömütte uyumaktadır.

    Michał_Czajkowski_Sadyk_Pasha

    ADAM JERZY CZARTORSKY (1770-1861)

    Bir başka önemli kişilik Prens Adam Jerzy Czartorsky. 1831’de Varşova’da işgalciler karşısında uğranılan bozgun sonrasında ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Adam Czartorsky Osmanlı’ya sığınarak padişahın da izin vermesiyle bugün de varlığını sürdüren Polonezköy’ü kurdu. Polonezköy adını almadan önce bu yerleşim onun adıyla; Adampol olarak anıldı. Czartorsky Türkleşmemekle birlikte, İstanbul’da Türkleşmiş bir Leh kadar derin bir iz bıraktı.

    czartorsky

    Prens Czartorsky’nin adı bugün Krakov’da Florian Kapısı yakınındaki Tarih Müzesi’nde yaşatılmaktadır.

    CZARTORSKY MÜZESİ

    Czartorsky Müzesi, Krakov

    ADAM MİCKİEWİCZ (1798-1855)

    Adam Mickiewicz de yolu İstanbul’a düşen ünlü Polonyalılardan bir başkası. Mickiewicz’i tanımlamak için benzetme yapmak gerekirse; Türkiye’de Namık Kemal, Almanya’da Goethe, Rusya’da Puşkin neyse Polonya’daki eşdeğeridir demek yanlış olmaz!

    Mickiewicz’in İstanbul’a geliş nedeni Türkiye’deki Polonyalıların durumunu incelemek ve Kırım’da savaşan Polonyalılara moral vermektir.

    MICKİEWİCZ

    5 Eylül 1855’te İstanbul’a geldiğinde 57 yaşındadır. Yaşamı Polonya’nın işgal dönemine denk düştüğü için özgürlük aşkı önde gelen özelliği olmuştur. Bu tutku dizelerine şu şekilde yansımıştır :

    “Zincire vurulmuşum daha beşikte,
    Selâm sana istiklâlin fecri,
    Ardında doğacaktır hürriyetin güneşi.”

    Bir süre bir başka Leh Türk olan Mehmet Sadık Paşa’ya (Michal Czaykowski) konuk olduktan sonra şimdiki Tatlı Badem sokaktaki 29 numaralı eve taşınarak ölümüne dek orada yaşamış.

    220px-İstanbul_6133

    İstanbul Talimhane’de Kırım seferi için hazırlanan askerleri ziyarete gittiği zaman koleraya yakalandığı sanılan Mickiewicz bu amansız hastalığa yenik düşmeden önce başucunda bulunan bir başka Leh Türk İskender Paşa’ya şu sözleri söyleyerek vedalaşmış yaşamla!

    “İstanbul’da koleradan öleceğimi bilseydim, yine buraya gelirdim. Çünkü bu görevimdi. Ben Fransa’da bir bilim akademisinin genel sekreteri olmaktansa (İstanbul’a gelmeden önce o görevdeydi) bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederim.”

    İç organları Beyoğlu’da şimdiki Tatlı Badem Sokak’ta yaşadığı eve gömülmüş. Mickiewicz’in cenazesi önce Paris’e; daha sonra da 1890’da Polonya’ya gönderilerek sonsuz uykusunu ülkesinde sürdürmek üzere gömülmüş. Mickiewicz İstanbul, Paris ve Polonya’da yaşamaktadır demek hiç de yanlış olmaz.

    Evinin bulunduğu sokağa önce Adam adı verilmiş, daha sonra Badem, onu izleyerek Acıbadem denmiş. Son olarak Tatlı Badem’de karar kılınmış.

    Adam Mickiewicz Polonya’da günümüz de saygın ve değerli bir kişiliktir. Heykelleri Varşova ve Krakov’da en seçkin meydanları süslemektedir.

    Onunla ilgili sözlerimize Türklere ilişkin görüşlerini paylaşarak son verelim!

    “Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”

    ANTONİ ALEKSANDER ILINSKİ (MEHMET İSKENDER PAŞA) (1814-1861)

    1830-31 Leh Ayaklanması’nda yer aldıktan sonra Adam Czartorsky’nin Paris’ten yönettiği sürgünler hareketine katılmış. 1844’te Adam Czajkowski önderliğinde Kazaklara yönelik etkinlikler içinde yer alırken Rusların ihbarıyla tutuklanınca Türkleşerek din değiştirmiş. Yarbay rütbesiyle orduya katılmış.

    ilinski

    Kırım Savaşı’na katılan İskender Paşa daha sonra Bağdat’ta da görev yapmış.

    STANISLAW CHLEBOWSKİ (1838-1893)

    Türklerle yakınlığı olan bir başka Polonyalı, ressam Stanislaw Chlebowski (1835-1884)’dir. Türkleşme ve Müslümanlaşma doğrultusunda adım atmamış olsa da padişah Abdülmecit’in çağrısıyla İstanbul’a gelen Chlebowski 10 yılını burada geçirmiş. “Fatih’in at üstünde İstanbul’a girişi” önemli tablolarından birisidir.

    JAN MATEJKO (1838-1893)

    Yazgısı Türklerle kesişen ünlü Polonyalı ressamın da yolu İstanbul’a düşenler arasında anılıyor. Bandırma’da mermercilik yapan bir yakınına konuk olmuş.

    JAN MATEJKO

    Jan Matejko Anıtı, Krakov

    Jan Matejko Polonya’nın çok tanınmış ressamlarından birisi. Krakov’da adını taşıyan Güzel Sanatlar Akademisi ile sergi solunu ve heykeli var.

    JOSEF BEM (MURAT PAŞA) (1794-1850)

    Türkleşen Leh Josef Bem (1794-1850) Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasında önemli başarıların altına imza atmış olsa da başkaldırının bastırılması sonrasında Leipzig üzerinden Paris’e gitmiş.

    bem

    Daha sonra 1848’de Macaristan’da Lajos Kossuth önderliğindeki ayaklanmada savaşmış. Burada da bazı başarılar elde edilmesine karşın Rusların Macar ordusunu yok etmesiyle yenilgi kaçınılmaz olmuş. Öyle ki, savaş alanında ölü taklidi yaparak kurtarmış canını. Lajos Kossuth’la birlikte bir sonraki durağı İstanbul olmuş.

    İstanbul’da müslümanlaşarak Murat Paşa adını almış ve Halep’e vali olarak atanmış. Halep’teki Arap ayaklanmasında Hıristiyanların kıyımını önlemeye çalışırken yaşamını yitirmiş. Kemikleri 1929’da Polonya’ya taşınmış.

    KONSTANTİN BORZECKİ (MUSTAFA CELÂLETTİN PAŞA)
    (1826-1876)

    Polonya’daki başarısız 1848 devrimi sonrasında Paris yoluyla Osmanlı’ya sığınan Konstantin Borzecki İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı ordusuna katılmış. Komutanı Ömer Lütfü Paşa’nın sevgi ve övgüsünü kazanmış. Bununla yetinmeyip paşanın kızı Saffet hanımla yaşamını birleştirmiş.

    eski-ve-modern-turkler-1409129160 (1)67525782_tn30_0

    Yeni adıyla Mustafa Celalettin Paşa öylesine Türkleşmiş ki; Türkçülük akımının önde gelen kuramcılarından ve destekçilerinden birisi olmuş. 1869’da “Eski ve Modern Türkler” kitabında Türklerin tarihini yazmış. Görüşleriyle Namık Kemal ve Süleyman Paşa’dan başlayarak dönemin önde gelen Türkçülerini etkilemiş.

    Yalnızca onlar mı etkilenmiş Mustafa Celalettin Paşa’dan?

    Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar arasında da yer almış “Eski ve Modern Türkler”. Kitabı boşluklarına notlar alarak okuyan Mustafa Kemal’in bu fikirlerden etkilendiği sonraki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

    ENVER CELALETTİN PAŞA (1857-1929)

    Mustafa Celâlettin Paşa’nın oğlu Enver Celalettin de tıpkı kendisi gibi Osmanlı subayı olur. Eğitimci ve dilci sıfatları da eklenmiş adının önünde. Yıldız Sarayı’nda kurulan ve Osmanlı-Yunan Savaşı’nı izleme komitesi olarak da adlandırılabilecek bir yapılanmanın içinde olmuş. Bu yapılanmayla başlayan konuya ilgisi zamanla bu alanda uzmanlaşması sonucunu doğurmuş. Çok ilginçtir! Bu konudaki yetkinliği onun uzaklara yolculuk yapmasına da neden olmuş. Yunan İsyanı’yla baş etmeye çalışan Osmanlı ne yapacağı konusunda karar veremezken; II. Abdülhamit, Enver Celalettin’i o sıralarda (1897) İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Küba’ya göndermiş. İddiaya göre II. Abdülhamit’in niyeti Küba’daki isyana karşı İspanyolların tutumunu gözlemlemek ve Girit İsyanı konusunda Osmanlı’nın yapabilecekleri konusunda izlenim edinmektir.

    IMG_4848

    Enver Celalettin’in öyküsü Ankara’da Küba Büyükelçisi olarak bulunmuş olan Ernesto Gomez Abascal tarafından “Havana’da Türk Tutkusu” adıyla kitaplaştırılmış.

    Sözlerimizin sonunda Hasan Enver’in iki kızından Celile hanımın Nazım Hikmet’in, Münevver hanımın ise bir başka ünlü şairimiz Oktay Rıfat’ın anneleri olduğunu belirtmekle yetinelim.

    Nazım Hikmet’in Leh köklerine göndermede bulunan dizeleri konumuzu tamamlamış olsun!

    “Lehistan Mektubu”

    “…..
    Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,
    Dedelerimizden biri
    1848 Polonya muhaciri.

    …..
    Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,
    Gözlerinde karanlığı yenilginin,
    Saçları al kana boyalı.

    Uykusuz geceleri Borjenski’nin
    Benimkilerine benzer olmalı.

    Tıpkı benim gibi o da
    çok da uzaklarda kalan bir ağacın altında
    Unutmuş olabilir uykusunu.

    Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,
    Her solukta alıp da memleket kokusunu
    Memleketi bir daha görmemek ihtimali.
    Sevgilim
    Nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de
    ön safında Polonyalı bulunmamış.

    Göğsümü kabartmıyor değil
    dedelerimden birinin Lehli oluşu…

    nazım

  • 20131120KUBA2

    Ümit Kocasakal’la söyleşirken Küba Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals’le görüşmesi sırasında, büyükelçinin bir paylaşımını unutamadığını söyledi.
    Atatürk’ün Türkiye’de ve dünyada başardıkları açık ve tartışılmazdır diyen büyükelçi bir önemli başarısı daha var ki; başta Küba olmak üzere dünyada pek çok millete rehber olmuştur diye sürdürmüş sözlerini.
    Küba Büyükelçisi Atatürk’ün öğrettiği en önemli şeyin “Emperyalizmin yenilebileceğini göstermesi” olduğunu söylemiş.
    Küba, gözlemleyebildiğimiz kadarı ile Türk insanında her geçen yıl artan bir ilgi odağına dönüşmektedir. Hatta, Küba’ya yönelik kapsamlı turizm organizasyonları artık bir ticari araca dönüşmüştür. Küba, Atatürk’ün değerini bilmektedir anlaşıldığınca. Havana’daki Atatürk büstü de bu değerbilirliğin somut göstergesidir.
    Ancak!
    Ümit Kocasakal’ın “genetiği değiştirilmiş” olarak tanımladığı kimi sosyalistlerimiz Atatürk’ün değerinin farkında mıdır? Bu soruya doyurucu bir yanıt vermek güç! Antiemperyalizmi unutmuş olanların Küba sevgisi ve aşkı (özde değilse de sözde) tartışılmaz olsa da Atatürk sevgisi ve aşklarından söz etmek zordur.
    Küba Büyükelçisi’nin bu sözleri aklı başından çıkmışlara umar olur mu?
    Kendini beğenmemeyi, kendini aşağılamayı solculuk sayanlara gerçekleri anımsatır mı?
    Küba’dan gelen bu gerçekçi saptamaya bir ses de doğudan eklensin!
    “Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı İngiliz sanırdım!”
    Mahatma Gandi