Yazının başlığı 12 Eylül’den armağandır bizlere! Doğruysa eğer, Alpaslan Türkeş kaynaklı olduğu söylenir. 12 Eylül’ün çokça solcu astık, biraz da sağcı asmak gerek anlayışı tutuklamalara da yansımıştır. İktidardaki düşüncelerle zoru olmayan bir siyasetçi haklı olarak bedensel tutukluluğuna ilişkin çelişkiyi dile getirmiştir.
Tarihçiler pek onaylamaz ama “tarih yinelendi” demek zorundayız.
Sadede gelirsek!
Darbe girişiminin savuşturulmasından sonra uygulamaya konulan OHAL’le birlikte KHK’lerin biri diğerini izler oldu.
En ses getiren KHK’lerden birisi de askeri okulları kapatan, kuvvet komutanlıklarını Milli Savunma Bakanı’na ve askersel sağlık kurumlarını Sağlık Bakanlığı’na bağlayanı oldu.
Akla, bilime, ülkenin gerçeklerine uymayan bu köktenci karar darbe girişimi ortamında hak ettiği ilgiyi gördü mü? Demokrasi aşkının depreşmesi işi İzmir’de saat kulesinin saatini, aynı kulenin çeşmelerindeki muslukları yürütmeye vardıran ortamda “milletin ordusu” kavramından “hükümetin ordusu” kavramına giden bu yolda pek az ses çıktı ne yazık ki!
Belleğim 150 yıl önceye götürüyor beni.
Padişah Abdülaziz’in yerine tahta çıkan II. Abdülhamit’in darbe korkusuyla donanmayı Haliç’e zincirlemesi ve o can yakıcı hatayı izleyen ortamda Japonya seferi dönüşü yaşanan Ertuğrul Faciası düşüveriyor aklıma.
Şimdikilerin daha köktenci düşünmemelerini dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Maarif sorunlarını çözmek için okulları kapatmak gibi uç düşüncelere dalabilenler geliyor aklıma. Darbeleri kalıcı olarak önlemenin yolu olarak ordudan tümüyle vazgeçmek bile gelebilir akla. Ama, sonuçta bir Lüksemburg ya da Andorra olmadığımız gibi orduya hiç olmazsa kendi güvenliklerini sağlamak için gereksinim duyma zorunluluklarını anımsıyorum.
Darbe girişimi ertesi ürküye kapılmışların can simidi olarak sarıldığı son kararlar Türkiye’de ilk kez gündeme gelmedi. TESEV’cilerin, II. Cumhuriyetçilerin, her telden çalan tarafı belirsizlerin sıkça dile getirdiği bir sözde demokrasi gereğiydi ordunun siyaset buyruğu altına alınması.
Yakın geçmişe kadar yerinde olan fiyakaları bozulmuş ve hatta şimdilerde hiç olmazsa bir bölümü Silivri ile tanışan her şeyi bilen zevatın da bu KHK sonrasında “fikirlerim iktidardayken ben niye içerideyim?” diye mırıldandıklarını işitir gibiyim!
Yazının sonunda bir çift söz de TBMM’ye!
15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında akıllara durgunluk verecek bir vicdansızlıkla kendi ülkesinin bombalarıyla sarsılan TBMM’nin bu kez kendi vicdanı sınanacaktır. Kendi ordusunu ortadan kaldırmaya varacak bu KHK karşısında denetim düzeneklerini harekete geçirecek midir? Üstelik öyle tümünün harekete geçmesi de gerekmiyor!
110 (yüz on) vicdanlı vekil ordudan vazgeçmeye varacak bu girişime karşı parmağını oynatacak mı?
Soru budur!
Dün vicdansızların saldırısına uğrayan TBMM, bugün kendisinin vicdanlı olduğunu ortaya koyacak mıdır?
-
-
Televizyon programları bile içinden geçtiğimiz olağanüstü dönemle örtüşen olağanüstü olaylara sahne oluyor. Olayı izlemedim ama duyunca şaşırmaktan alamadım kendimi.
Prof Dr Nurşen MAZICI katıldığı bir TV izlencesinde “şehit/şehitlik” kavramını kullanmaktan kaçındığı için izlencenin kaba güç heveslisi diğer katılımcılarının da baskısıyla verilen aradan sonra programdan uzaklaştırılmış. Oysa, bir yayıncının namusudur sunduğu/yaptığı program. Birlik, dirlik ve bütünlük içinde tamamlamak her koşulda amacı olmalıdır.
Şehit sözcüğünün sözlük anlamına baktım bu gerekçeyle! Dil Derneği Sözlüğü şehit sözcüğünü “kutsal bir ülkü ya da inanç uğruna savaşırken ölen kimse” olarak karşılıklandırmış. Doğrusu ben de sözlüğe bakmadan önce din uğruna yapılan savaşta ölen kimse olarak biliyordum şehit sözcüğünün anlamını. Kaldı ki, karşılığı öyle de olsa ne anladığımız, ne amaçla kullandığımızdır önemli olan. Bugünün Türkiye koşullarında şehit sözcüğünü ezici çoğunluk vatanı için canını veren kimse olarak algılar. Önemli olan da budur. Bu yanıyla Nurşen Mazıcı’nın şehit sözcüğünü kullanmaktan kaçınması anlamlı ve doğru görünmüyor. Ancak, bu kaçınma sıfatı ne olursa olsun kimseye kaba güç sergileme hakkı da vermiyor. Öyle düşünüyordur ya da biliyordur! Görüşünü o doğrultuda oluşturur ve ifade eder! Kaba güç anlayışının televizyon programlarına taşınması kaygı vericidir. Programı yapan ve sunanın kaba güç karşısındaki dirençsizliği de bir o kadar ürperticidir.
Nurşen Mazıcı anekdota eşdeğer saptamaları olan bir hocadır!
Örneğin “serbestlik” ile “özgürlük” arasındaki farkı ortaya koyan örneği hiç aklımdan çıkmaz! Mazıcı hocaya göre özgürlük, sınırlılık, sorumluluk ve yükümlülük doğuran bir kavramdır. Dolayısı ile insana özgüdür. Serbestlikte ise, sorumluluk ve yükümlülük söz konusu değildir. Bu nedenle de insan dışındaki hayvanlara özgü bir durumdur.
Yazgıya bakın ki; bu tanımları sıkça kullanan Nurşen Mazıcı katıldığı televizyon programından özgürlük değil serbestlik heveslilerinin zorlamasıyla uzaklaştırılmıştır.
İçinde bulunduğumuz olağanüstü dönemde doğru hedef ile kurunun yanında yaşı da yakan hoyrat anlayışın öne çıkabileceğine ilişkin olumsuz bir örnektir. Çekinik televizyoncunun yanlışına bir bakanın da katılmış olması kaygı vericidir.
http://www.hurriyet.com.tr/bakandan-maziciya-sert-tepki-sen-insan-da-degilsin-40175410 -

Türkiye, son çeyrek yüzyılı ve özellikle de son 15 yılı parçalanmanın ve dağılmanın soluğunu ensesinde duyumsayarak yaşadı. Bu parçalanma ve dağılma dinci-laik, etnikçi-millici ekseninde gerçekleşmekle kalmadı. Toplumun kılcal damarlarına kadar ilerleyen ayrışma milleti bir arada tutan değerlerin sorgulanmasına kadar uzandı.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ortaya çıkan tablo, tepkiler/ tepkisizlikler hareketin kaynağı konusunda sağlam bilgiler edinmemize yaramıştır. Darbe girişiminin savuşturulmuş olması AB(D)’yi fazlasıyla üzmüşe benziyor. Bu yalın durum saptaması bile darbenin arkasındaki emperyalist gücü tanımamıza yetiyor. Her ne kadar, epeyce etkili olsa da, çokça şakirdi ve kulu bulunsa da; darbe girişiminin salt cahil ve sümüklü bir vaiz etkisiyle yaşama geçirilemeyeceğinin altını çizmek gerekiyor.
Yalnızca siyasi düzlemde değil toplumsal düzlemde de hızla ayrışan, bölünen ve çok da tehlikeli biçimde kutuplaşan Türkiye’de ortaya çıkan manzara karşısında sorumluluk duyan pek çok kişinin süreci tersine çevirme girişimleri boşa çıkmaktaydı. Omuz omuza vuruşarak ve dayanışma içinde devlet kurmuş, millet olmuş, bayrağıyla, diliyle İstiklâl Marşı’yla hatırı sayılır ortak paydası olan nitelikli bir ulusun gözlerimizin önünde zavallı duruma düşmesine üzülerek tanıklık ettik!
Ne bölünme olasılığı ne de ortaçağa koşar adım yolculuk milletin aklını başına getirmede etkili oldu.
14 Temmuz’da birileri çıkıp da Türkiye’de darbe girişimi olacak dese ve bu girişim ülkeyi birleştiren güce dönüşecek dese kaç kişi dönüp de bakardı?
Bir söz vardır! Özellikle, mucize beklentisini öne çıkartır! Türkiye’nin başka ülkelerde söz konusu olmayacak gelişmelerin sıradanlaştığı bir ülke olduğuna vurgu yapar!
15 Temmuz akşamından bu yana emperyalist destekli FETÖ darbe girişimi karşısında Türk halkının aldığı tutum karamsarlıkların da, umutsuzlukların da sonunu getirmişe benziyor.
Darbe girişiminin baş haber olduğu o akşam partilerin aldığı darbe karşıtı duruş kuşkusuz önemliydi. Ama, diğer yandan da olması gerekendi.
Diğer yandan, CHP’nin Taksim’de düzenleyeceği bir Açıkhava toplantısının AKP tarafından sıcak ilgiyle karşılanacağı, belediye araçlarının buraya insanları ücretsiz taşıyacakları kırk yıl düşünülse akla getirilebilir miydi?
15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olması her koşulda olumlu bir durumdur.
Olumsuzluktan olumluluk çıkartmak gerekirse!
Bu darbe girişiminin siyasetteki taşları yerine oturtması bundan sonraki dileğimiz olabilir.
İktidar benmerkezci, mutlakiyetçi ve çoğunlukçu (çoğulcu değil) ruh halinden sıyrılabilirse önemli kazanım elde edilmiş olacaktır.
Muhalefetin de kazanacakları yok değildir başarısızlığa uğrayan 15 Temmuz darbe girişiminden!
Her şeyden önce cemaatin muhalefet üzerindeki koyu gölgesinin ortadan kalkması beklenecektir. Cemaat denen yapılanmanın ipliği pazara çıktığına göre bundan böyle muhalefetin, muhalefet ekseninde yeri olmaması gerekir bu kirli yapılanmanın. Şimdilik söylemlere tam anlamıyla yansımamış olsa da; önümüzdeki dönemde cemaatin yokluğu Türkiye’deki muhalefetin de yerinde olmayan akıl ve ruh sağlığını yeniden kazanması bakımından önemli fırsat yaratmış olacaktır.
Özetle, Türkiye’de milleti birleştirmesi umulan ama bu birleşmeyi gerçekleştiremeyen pek çok gelişme ve olgu dururken darbenin birleştirici olması şaşırtıcı olmakla birlikte sevindiricidir.
Bundan sonra bu fırsatın kullanılıp kullanılamayacağının takipçisi olma görevi durmaktadır önümüzde… -
Her an acelesi olan, o nedenle de yazıdan çok görseli önceleyen günümüz insanı gerçeğini göz önünde tutarak sonda söyleneceği başta vurguluyorum : “YOLDAN ÇIKIN!”
İzmir-Ankara karayolunda kaç kez yolculuk yaptığımı anımsamam olanaksız. Otuz yılı geçkin bu öyküde çoğu yolculuk toplu taşıma araçlarıyla yapılmıştır. Özellikle son yıllarda uçağa binmediğimiz zamanlarda bu yolu kendi taşıtımızla kat ettik. Hep bir sonraki sefere dediklerimizi son bir kaç yıldır aklımıza gelir gelmez yaşama geçirir olduk.
Önemli bölümü Anadolu bozkırında ilerleyen bu yolda sayısız sapak var. Köyler, kasabalar, ilçeler ve onlara eşlik eden tarihsel ve doğal yerler. Kahverengi yön göstericiler bu gibi yerlerin görmezden gelinmesi olasılığını epeyce azaltıyor.
Ankara dönüşü bir kez daha yoldan çıktık! Banaz’a yaklaşırken Dumlupınar yokuşunun başındaki “Abideler” ve “Dumlupınar Şehitliği” tabelalarına bu kez kayıtsız kalamadık.
Sağa dönüp de 2 kilometre ilerledikten sonra ülkemizin en küçük ilçelerinden birisi olan Dumlupınar’a vardık. Dumlu eski Türkçe’de soğuk demekmiş. Nüfusunun 1300 olduğunu görünce şaşkınlığımız katlandı. Köy irisi büyüklüğündeki butik ilçenin bu unvanı Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne borçlu olduğunu düşünmeden edemedik. Ama, olsun! Böyle bir şerefe az bile demek geçti içimizden.

Dumlupınar ilçe merkezi
İlçe meydanında bildik görüntülerle karşılandık. PTT, Ziraat Bankası, Pancar Kooperatifi ve bir de yalnız İzmirliler için tanıdık bir başka tabela! Dumlupınar Tansa! Şimdilerde adı da tarihe karışan TANSAŞ’ın doğduğu yerdir İzmir. Ve ilk adı da TANSA’dır. Yağın, tüpün ve başka temel gereksinimlerin kıt olduğı yıllarda açılımı Tanzim Satış olan bir yerel yönetim icadıydı. Zamanında üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiği bir film şeridi gibi geçti gözlerimizin önünden. Dumlupınar’da İzmir nostaljisini bir yana bırakıyoruz!
İlçe meydanında Dumlupınar savaşı anısına dikilmiş ilk anıtın yanı başında Atatürk Karargahı yer alıyor. Ortalıkta görevli bulunmadığı için içeriye giremiyoruz. Selamlamakla yetiniyoruz son yıllarda sıkça kemiklerini sızlattığımız yüce önderimizi. Anıtın yanı başında otomobili yenen kağnı çıkıyor karşımıza. Milli Mücadele’nin efsane simgesi. Nazım’ın dizelerine konu olan, İstiklal Savaşı gazilerine verilen madalyaları süsleyen Anadolu’ya özgü eşsiz taşıt aracı. Kağnıyı görünce bir anda sırtında bebesi, omuzunda mermisiyle erinin mücadelesine destek olan cefakar Anadolu kadını beliriyor gözlerimin önünde.
Biraz ilerideki küçük parkın içindeki bir başka anıt selamlıyor yoldan çıkmış bizleri. Tam da burada Dumlupınar Şehitliği tabelası bir kez daha gözümüzün içine giriyor.

Park içindeki Milli Mücadele’yi simgeleyen Mustafa Kemal ve halkı betimleyen anıt
Bir kaç yüz metre ilerledikten sonra Dumlupınar ovasına egemen tepeye varıyoruz. Doruktaki anıta eriştiren merdivenleri tırmanmadan önce Anadolu’nun dört bir yanından gelip burada toprağa düşen Mehmetçikler anısına dikilmiş mezar taşlarını okuyoruz bir bir. Yirmili, otuzlu yaşlarındaki bir kuşak burada vatan uğruna canlarını vermişler. İstiklal Marşı’ndan dizeler ve Mustafa Kemal’in özlü sözleri eşliğinde merdivenleri çıktığımızda Dumlupınar ovası tüm görkemiyle seriliyor gözlerimizin önüne.
Şehitlik Büyük Taarruz’un 70. yıldönümünde, 1992’de açılmış. Tepedeki Mehmetçik Anıtı’na alt bölümde Baba-Oğul Anıtı, Mustafa Kemal, İnönü ve Fevzi Çakmak Anıtı ile Kurtluş Savaşı Anıtı eşlik ediyor.
Dumlupınar Şehitliği’ndeki Baba-Oğul Anıtı’nın öyküsü oldukça dokunaklı!
Adları belirlenebilen 500’ü aşkın er ile 100 dolayında subayın adlarının burada yaşatılması amaçlanmış. Projesi mimar Nejat Dinçel’e ait olan şehitliğin anıtları heykeltraşlar Haluk Tezonar ve Tankut Öktem’in elinden çıkmış.
Az önce gördüğümüz kağnı ve onun ayrılmaz parçası Anadolu kadını, atlı süvariler, az önce selamladığımız toprağa düşmüş Mehmetçikler sahne alıyor bir kez daha. Hemen burada değilse de Afyon yakınlarında almakla görevli olduğu Çiğiltepe’yi ele geçirmekte geciktiği için canına kıyan Yarbay Reşat’ı da saygıyla anıyoruz.
Mustafa Kemal, İnönü, Fevzi Çakmak Anıtı ve en tepedeki Mehmetçik Anıtı
Şehitlikten panoramik görünümler…
Ana yolun yanı başındaki bu saygı alanını görmek için yoldan çıkın derim bir kez daha!
Pişman olmazsınız…
Bir yanda vatan uğruna toprağa düşen dedelerimiz, diğer yanda okunmuş dolarla yol bulan aklını yitirmiş asker kılıklılar.
Darbenin ertesinde bu çelişkiyi anmasam olmazdı…
Başta Mustafa Kemal olmak üzere, vatanları için toprağa düşen Mehmetçiklerin ve onların arkasındaki gizil güç kadınlarımızın yüce anısına saygıyla…
Ceyhun Balcı
-

15 Temmuz darbe girişiminde canımızı en çok sıkan şey akan kan ve yitirilen canlardır. Şiddetle ve öfkeyle karşı çıktığımız bu olayın bir başka yönü İzmir’in simgesi saat kulesinde gözler önüne serildi. Darbeye karşı gösteri amacıyla toplanan kalabalıktan kimileri bununla yetinmedi. 25 metrelik kuleye tırmanarak batı yüzündeki saati yerinden çıkarttı!
Deyim yerindeyse toplumsal kumaşımızı suratımıza çarpan bu görüntü son derece düşündürücüdür. Hepimize ait bir varlığın bu denli vahşi bir girişime kurban gitmesi aynı zamanda ürperticidir.
Demokrasiyi savunduğu ileri sürülen insan topluluklarının İzmir’deki adresi Konak Meydanı oldu. Oysa, İzmir’de toplumsal gösteriler için belirlenmiş bir alan değildir Konak Meydanı! Olağan koşullar altında o meydanda değil birkaç bin kişi birkaç kişi toplansa sert biçimde dağıtılır. Demokrasi (!) hatırına bu kırmızı çizgi de soldurulmuştur.
Konak saat kulesi Osmanlı eseri yoksulu İzmir’deki sayılı Osmanlı eserlerinden birisidir. İzmir hiçbir zaman sultan/şehzade kenti olmadığı için Osmanlı’dan kalma camiler bile son derece gösterişsiz ve alçak gönüllü görünümdedir.
II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yıldönümü anısına Fransız mimar Raymond Charles Pere’ye yaptırılmış olan 25 metrelik kule 1901’de hizmete sunulmuş. Dört tarafındaki saatler ise Alman İmparatoru II. Wilhelm’in armağanıymış. Başından bu yana yalnızca 1974 depreminde duran saatler durmaksızın zamana tanıklık etmiş bu Levant kentinde.
Dün akşam saatlerinde yolumu Konak Meydanı’na düşürdüm. Saat Kulesi’ni ve meydana toplananları görmek istedim. Saat akşamın 8’ini geçmiş olmakla birlikte meydan boş gibiydi. Yapılan duyurularda alanın belirli bir bölümünün kadınlara ayrıldığı bilgisi verilmekteydi. Ya toplananların sayısı azalmıştı, ya da ilerleyen saatlerde kalabalıklaşacaktı. Uzun süre bekleyemediğim için sonrasını bilemiyorum.
Meydana gelmiş ya da gelecek olanlara sorulsa pek çoğu Osmanlıcı ve padişahçı olduklarını ifade edebilirler. Bu profildeki insanların Osmanlı’dan İzmir’e kalmış biricik eser olan saat kulesine vandalca davranışları nasıl açıklanabilir. Bu kalabalıkların demokrasiyi koruma reflekslerine nasıl güvenilebilir?http://www.e4haber.com/yazarlar/ceyhun-balci/saatsiz-kule/120/
-
Türkiye’nin birlik ve dayanışma içinde olması gereken kesimleri darbe girişimi sonrasında bir kez daha biri birlerini boğazlamaya giriştiler.
Bir kesim darbeye “çakma” derken diğeri “gerçek” demekte. Çakma ve gerçek darbe savunucularının kendilerini haklı çıkartacak sayısız gerekçeyi son derece inandırıcı bir şekilde sıraladıklarını da izliyoruz.
Tersini düşünenlere saygımı koruyarak bence sahici bir darbe girişimi yaşamıştır Türkiye! Acemilikler, beceriksizlikler ve başka akla aykırı gelişmeler bu tür girişimlerin doğası gereğidir. Pek çok şey gibi darbe girişimleri de masa başındaki planlamalara bire bir uygun gerçekleşmeyebilir.
Bildiğim bir şey varsa her iki durumda da RTE’nin kazançlı çıkacağıdır. Taksim’e cami yapma, topçu kışlasını canlandırma söylemleri erken hasat belirtileri olarak görülebilir.
Bir başka tartışma konusu da yandaşlık iddiaları üzerinedir.
“Darbeye karşıyız” diyen herkes ikiyüzlülük sergilemiyorsa mevcut hükümetin yanında yer almış olmaktadır. İçiniz kan ağlasa da, hadi canım sen de deseniz de gerçek budur.
Ancak, darbe girişimi önlenerek Türkiye’de demokrasi korunmuştur diyenlere de katıla katıla gülmek gerekir. Anayasa’nın askıya alındığı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin yerle bir edildiği, devletin tüm kurumlarının tek buyruk altında toplandığı demokrasi mi diye sormadan geçmemek gerekir.
Böyle bir durumda ülkedeki yönetimi demokratik yöntemlerle değiştirmek ve yerine demokratik bir seçenek koymak olanaklı olmadığına göre; doğallıkla, kötünün iyisi ilkesi gereğince yaklaşımda bulunmak gerekiyor. Bunun için de, Türkiye’de darbe girişimi ortaya çıkmadan önce, 15 Temmuz akşamı ne gibi gelişmeler olmaktaydı sorusu yanıtlanırsa sağlıklı sonuca erişilmiş olacaktır kanısındayım. Rusya’yla barışma, terörle mücadele, Suriye başta olmak üzere bölge ülkeleriyle yumuşama belirtileri akıldan çıkartılmamalı! Darbenin kimlerce yapıldığı ve gerçekliği üzerinden boğazlaşılacak yerde kime yaradığı, ne gibi gelişmelere engel olacağı/geciktireceği üzerinde durulmalı diyorum.
Balyoz ve Ergenekon döneminde kumpas sonucu sanıklaştırılmış kimi komutanların birkaç gündür önemli görevlere atanmakta olduğunu belirtmekle yetineyim. Yine, Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde önemli zarar görmüş Çetin Doğan ve Bilgin Balanlı gibi emekli askerlerin görüşleri de göz önünde tutulmalıdır diyorum. Onların duygusallıktan ve geçmişte başlarına gelenlerin yaratmış olabileceği öfkeden arınmış yorumları son derece ufuk açıcıdır.
FETÖ omurgalı darbe girişiminin içinde her türden kişiye rastlamanın da doğal ve bu türden olağanüstü dönemlerin değişmez manzarası olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.
Birkaç gündür toz duman içinde olan Türkiye’de anasıyla, yavrusuyla muhalefetin ön aldığını, bir şekilde ses çıkartabildiğini işittiniz mi? Göremezsiniz, işitemezsiniz! FETÖ işbirlikçiliğini muhalefet stratejisinin önemli dayanağına dönüştürmüş olan sorunlu ve engelli muhalefetin ses çıkartması mı yoksa çıkartmaması mı iyidir? Varın siz karar verin!Ceyhun Balcı
Yararlı bilgiler içeren yorumlara ilişkin bağlantılar :
http://odatv.com/o-darbecileri-cok-yakindan-taniyorum-1907161200.html
http://odatv.com/balyozda-tutuklanan-o-general-darbe-gecesi-neden-sokaga-cikti-1907161200.html -
15 Temmuz Darbe Girişimi’nin paçalarından akan beceriksizlik ve öngörüsüzlük önde gelen ilgi konusudur. Bunu dar bir çevrenin kısıtlı girişimine ve buna bağlı katılım eksikliğine bağlamak akılcı gibi görünüyor. Örneğin, hava kuvvetlerine mecbur olan darbe girişimi hava kuvvetlerinin komutasını bir düğünden alarak önünü açmaya çalışıyor. Durum böyle olunca da darbeyi olması gereken zaman yerine hiç olmayacak akşam ve gece saatlerine sıkıştırmak zorunda kalıyor.
Bir numara artık belli! Önceki Hava Kuvvetleri Komutanı Akın ÖZTÜRK! Balyoz kumpası sırasında orgeneralsiz kalan hava kuvvetlerine liyakatsiz biçimde aceleyle komutan yapılmıştı. Bu önemli ayrıntı sıcağı sıcağına ilgi çekse de zamanla unutulmuştu. Geçen yıl kuvvet komutanlığını bıraksa da YAŞ üyeliği üzerinden bu yıl emekli olmak üzere görev süresi uzatılmıştı. FETÖ bağlantısı göz önünde olan bir kişilikti.
Darbe girişiminin esas oyuncularına ilişkin bilgiler çok geçmeden dikkatimize sunulacaktır. Bunları bir yana bırakıp darbe girişimi yapıldığında Türkiye neredeydi ve nereye yöneliyordu saptamasını yapalım.
Bu darbe girişiminin aydınlatılmasıyla birlikte yanıt bulmaya aday bir başka soru da Rus uçağının düşürülmesidir. Rus uçağının düşürülmesiyle başlayan Türk-Rus gerilimi bir yandan ekonomik yıkıma yol açarken diğer yandan da Suriye’deki duruma çıkarları bakımından müdahil olamayan Türkiye’nin terör ithalatını körüklemişti.
15 Temmuz’da Türkiye!
• Türkiye Rusya ile ilişkilerini hızla düzeltme yolundaydı. Bunun ekonomik ve siyasi getirileri öngörülür olmuştu. Öyle ki, Rus Devlet Başkanı Putin’in Başdanışmanı Avrasya kuramcısı Alkesandr Dugin Ankara’daydı. Doğrudan hükümet yetkilileriyle görüşme ve görüş alış verişi içindeydi.
• Suriye ve Mısır başta olmak üzere Irak ve İran gibi bölge ülkeleriyle ilişkilerin düzeltilmesi, Suriye’deki yanlış politikadan dönülmesiyle hem ayrılıkçı terörün Suriye ayağının üstesinden gelinmesi hem de dinci terörist akışının kesilmesi yolunda umutlar belirmişti.
• Doğu ve Güneydoğu’da teröre karşı başarılı olan asker-polis ikilisinin uyumlu çalışmaları şehitlerin üzüntüsünü biraz olsun hafifletmekteydi.
• Uzunca süredir dile getirilen TSK içindeki FETÖ yapılanmasının üzerine gidileceği; kumpas davalarını kurgulayanların yolun sonuna geldiklerine ilişkin belirtiler her geçen gün güçlenmekteydi. Önümüzdeki günlerde toplanacak YAŞ’ın kangrene dönüşmüş bu soruna nihayet neşter vurması bekleniyordu.
Yukarıdaki gelişmeleri birkaç sözcükle özetlemek gerekirse Türkiye, başındaki olumsuz yönetim unsurlarına ve onlardan kaynaklanan sorunlara karşın hiç olmazsa dış siyasette ve onunla bağlantılı iç güvenlik sorunlarının çözümünde önemli ve olumlu bir yön değişikliği içindeydi.
15 Temmuz Darbe Girişimi’nin bir numarası ve ona eklenen kimi adların FETÖ bağlantısı konusunda kuşku yoktur. Önceki darbelerde ve darbe girişimlerinde olduğu gibi 15 Temmuz Darbe Girişimi’nde de FETÖ unsurlarına eşlik eden başkaları vardır. Ancak, girişimin omurgasını Atlantikçi FETÖ oluşturmuştur.
Hava kuvvetleri ve jandarma güçleri içinde zemin bulan girişim bu sayede kendini göstermiş olsa da sonuç almaktan uzak biçimde saman alevi gibi yanıp sönmüştür.
Bu durumu fark eden RTE halkı sokağa indirebilmiştir. Bu gelişme yobaz gövde gösterisine yol açmış; darbe girişiminde en küçük sorumluluğu olmayan gencecik askerlerin vahşice katledilmesi görüntülerine yol açmıştır.
Sonuç olarak, kimilerinin öne sürdüğü gibi darbe girişimi doğrudan RTE’nin kurgusu değildir. Ancak, sonuçta ortaya çıkan tablo RTE’ye güç vermiştir. Bu nedenle de ülkenin ortaçağa yolculuğu hız kazanabilir, RTE’nin Başkanlık hayali gerçekleşmesi söz konusu olabilir.
Diğer yandan, Rusya ile ilişkilerin düzelmesine bağlı olarak toparlanması beklenen turizm başta olmak üzere diğer ekonomik alanlar darbe girişimiyle ağır yara almıştır. Sonuç alamamış olsa da, büyük kentlerinin göklerinde alçaktan uçan jetler; bombalanan meclis ve başka önemli yerler turizmin yara alması için yeterli ve akılcı gerekçelerdir.
TSK’dan uzaklaştırılmaları savsaklanan FETÖ bağlantılı askerlerin ilişiklerinin kesilmesi hızlanacaktır. YAŞ’ta yapılacaklar darbe soruşturması kapsamında yerine getirilecektir. Geçmişte de örnekleri az değildir. Bu gibi durumlarda kurunun yanında yanacak yaşlar da olacaktır.
15 Temmuz gecesi çakma Balyoz İddianamesi’ni yazanların sahneye çıktıklarını söylemek mümkündür. Kendi meclislerini bombalamaları, kendi insanları üzerine ateş açmaları göz önüne alındığında bir bakıma kendilerini ele verdiklerini söylemek gerekir.
Yapılması gerekenleri savsaklamanın yaratması olası trajediye de tanık olundu bu son darbe girişimi sürecinde. Yıllardır var olan sorun hep halının altına süpürülmüş ve aymazlıkla geçiştirilmiştir. Yaklaşan YAŞ’ta defterlerinin dürüleceği kesin olanlar son bir sıçramayla kendi durumlarını kurtarmayı denemişlerdir. Başarısızlığa uğramış olsa da; bu kalkışmanın açtığı yaranın izi kolay silinmeyecektir. TC Genelkurmay Başkanı’nın yanı başındakilerce ele geçirilip, bir süreliğine de olsa alıkonulmuş olması önemsenmesi gereken bir gelişmedir. Başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere kuvvet komutanlarının bulundukları konumları bırakmaları gereği doğmuştur.
Yazıya konu olan soruya dönersek!
Bu darbe girişimi Türkiye’nin dış siyasetteki olumlu yön değişikliğini aksatırsa/geciktirirse Atlantikçi tarafa yaramış olacaktır.
Diğer yandan, gücünü pekiştiren bir RTE önündeki engelleri aşmada yeni kolaylıklara kavuşabilir. Bu bakımdan darbe girişiminin RTE’ye yarar sağlaması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu noktada ne yapmalı?
Biraz zahmet olacak! Ama, RTE’nin kendi konumuyla ilgili değişikliklere izin vermemesi gereken güçler de ayağa kalkmalıdır!
Her zaman olduğu gibi zahmet, emek ve çaba gerekiyor!
Ceyhun Balcı -

Yaklaşık çeyrek yüzyıl önce sosyalist blok yıkıldığında yapılan yorumlardan biridir :
“Dünya kocaman bir köye dönüşecek! Sınırlar hızla silinecek!”
Son derece çekici bir söylemdi. Pek çok insanın bu söylemin çekiciliğine kapılmasına şaşırılmamalı! Gelinen noktada insan dışındaki pek çok şeye başta mal ve para olmak üzere sınırlar açıldı. Bir de silahlara ve saldırganlara!
Aradan geçen zamanda anlaşıldı ki; “soğuk savaş” olarak adlandırılan iki kutuplu dönem yeryüzündeki çatışmaları frenleyen bir düzenek olarak da işlev görmekteydi. Kimi zaman soğuk rüzgârlar esse de, zaman zaman küresel ölçekli gerilimler yaşansa da bugün yaşananlar söz konusu olamıyordu.
Bugün dünyanın neresi bir başka yerden daha güvenlidir? Giderek sıklaşan, vahşet ve dehşet düzeyi her geçen gün artan kanlı saldırılar insanlığı sarsmaya yetmedi, yetmiyor!
Terörün iyisi, kötüsü; seninki, benimki olmayacağı, olmaması gerektiği ne zaman anlaşılacak?
Nice’te dün gece yaşanan eşi benzeri görülmemiş terör saldırısı hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan bir noktaya evrildiğimizin de göstergesi olması bakımından anlamlı ve önemlidir.
Fransa, 14 Temmuz’da terör saldırısı beklentisi nedeniyle Türkiye’deki temsilciliklerini kapatıp, kutlamaları iptal ederken hançerin kendi kalbine saplanacağını kestirebilmiş miydi?
EŞİTLİK-ÖZGÜRLÜK-KARDEŞLİK üçlemesini insanlığa armağan eden Fransa’nın bu türden saldırıların odağına dönüşmüş olması ilginçtir.
Çaresiz miyiz?
Elbette hayır!
Saldırının üçlemesinin yıldönümüne rastlatılmış olması bizlere bir şeyi anımsatmalı!
Bu önemli üçleme Fransa sınırları içinde olabildiğince geçerlidir!
Terörden, vahşetten ve küresel ölçekli benzeri olumsuzluklardan uzak durmanın olmazsa olmaz koşulu bu üçlemeyi Fransa sınırları dışında ve tüm dünyada geçerli kılmaktan geçiyor.
Bu açık ve yalın uygulamayla terörün seninki, benimki çelişkisine de son verilmiş olacaktır.
Sosyalizmi kuşatmak ve yıkmak için besleyip büyütülen dinci terör örgütlerinin bir bumerang gibi atanı vuran silaha dönüşmüş olması artık aklımızı başımıza getirmelidir.
Fransız halkının yanı sıra insanlığın başı sağ olsun!
Aymazlık sürdükçe buna benzer bir yazıyı hiç de uzak olmayan bir tarihte bir kez daha kaleme almak zorunda kalmayacağımızın güvencesi yok yazık ki… -

Dede-torun : Boris Johnson ve Ali Kemal
İngiltere BREXİT’in yarattığı sarsıntıyla hükümet değiştirmek zorunda kaldı. Oradaki siyasetçiler bizdekiler kadar kıvrak zekâya sahip olmadıkları için dediğim deik, çaldığım düdükçü olamıyorlar. BREXIT, BREXİT’e karşı olan ama halk oylamasında onunla aynı görüşü paylaşmayan çoğunluğa madem öyle istediniz deyip koltuğunu korumayı aklından geçirmeyen David Cameron’u siyaset sahnesinden silmiş oldu.
Doğal olarak yeni İngiliz hükümeti BREXIT iradesine uygun biçimde şekillendi. BREXITçiler işbaşına geldi.
Onlardan birisi yeni Dışişleri Bakanı BORİS JOHNSON!
Bizden birisidir.
Milli Mücadele’ye karşıt olmakla kalmayıp ona saldırmakta sakınca görmeyen gazeteci Ali Kemal’in torunudur. Milli Mücadele başarıya ulaşınca yaşamı trajik bir biçimde sonlanmıştır. Bugünün değerleriyle yargılandığında dehşet verici bir son olduğu kuşkusuzdur. Olayı bir de Anadolu’da boynunda idam fermanıyla dolaşan Mustafa Kemal açısından irdelemekte yarar var demekle yetiniyorum!
Boris Johnson’a dönelim!
Hiç kimse babasının, dedesinin ya da kan bağı içinde olduğu bir başkasının günahlarından sorumlu tutulamaz!
Ali Kemal linç edilmiş olsa da; Cumhuriyet onun oğlu Zeki Kuneralp ve torunu Selim Kuneralp’i TC Büyükelçisi yapma bilgeliğini göstermekten geri durmamıştır.
Oğul Zeki Kuneralp’in eşi Necla Kuneralp’in 1978’de Madrid’de ASALA saldırısıyla öldürülmesi de bir başka ilginç bilgidir…
BREXITçi Boris Johnson İngiltere Dışişleri Bakanı olunca dedesi Ali Kemal üzerine yazılmış bir kitaba ve o kitabı okuduktan sonra yazdıklarıma değinmek istedim.
2009 yılında yazılmış o yazıyı noktasına, virgülüne dokunmadan paylaşıyorum. Bugün olsa o yazıyı yine yazabilirdim. Ancak, sözcükler ve tümceler bire bir aynı olur muydu? Bunu gerçekten bilemiyorum!
ALİ KEMAL*
İlk kez “Tanıdığım Nazım Hikmet” kitabıyla okuduğum Orhan Karaveli’nin son yapıtı olan “Ali Kemal”i kitapçıda görür görmez edindim. Düşündüm ki; tanıdığım Orhan Karaveli öncekilerde olduğu gibi bu kez de araştırmış, sorgulamış ve kitaplaştırmıştır.
En kötü olasılıkla tarihin o dilimine ilişkin son derece ilginç bilgiler edinilirdi bu kitap okunarak.
Bir de, yazgının cilvesi midir bilinmez; içinde bulunduğumuz süreç “Ali Kemal” adıyla özdeşleşen “hıyanet” konusunda ne yazık ki; çok daha verimlidir artık!
“Yüz ellilikler” olarak da bilinen ve ulusal kurtuluş savaşı sürecindeki olumsuz yaklaşımları ile tanınan toplulukta hemen her kesimden birileri vardır.Bu listedeki gazeteciler farklı bir yere konmalıdır. Her nedense, bu gazetecilere “Ali Kemal” dışında başka adlar eklenmesi konusunda öteden beri güçlükler içindeyizdir.
Oysa, bir Refii Cevat Ulunay ve Refik Halit Karay da Ali Kemal’den geri kalır kişilikler değildirler kalemlerinden zehir akıtma konusunda. Üstelik, adı anılan kişiler sonraki süreçte aklanmasalar da normal yurttaşlar gibi aramızda olabilmişlerdir. Her fırsatta dile getirilip abartıldığı gibi Cumhuriyet tüm güçlüklere ve olumsuz koşullara karşın “adaletsiz” olmayı aklından bile geçirmemiştir. Hatta, “Ali Kemal”in yazarı Orhan Karaveli Refii Cevat ile aynı gazetede (Milliyet) eşzamanlı olarak yazmıştır da.
Bu hak neden Ali Kemal’den esirgenmiştir? İlginçtir; bu esirgeme o dönemin önder kadrolarından kaynaklanmamıştır. Kendi başına davranan ve otoritenin buyrukları dışına çıkan sakallı Nurettin Paşa’dır asıl etken. İzmir Metropoliti Hrisosotmos’a yaptığını Ali Kemal’e de yapmakta sakınca görmemiştir.
Ali Kemal’in hukuksuz bir şekilde ve oldu bittiyle linç edilmiş olması tıpkı kaleminden akan zehirin hoş görülemeyeceği gibi kabul edilmez bir durum olmalı.
Yinelemek gerekirse, Ali Kemal’in ulusal kurtuluş savaşı sürecinde yazdıkları ve bu sürece karşı içinde bulunduğu yaklaşım kesinlikle hoş görülür gibi değildir.
Diğer yandan, Ali Kemal’in yaşamı irdelendiğinde anlaşılır ki; çağının koşulları göz önüne alındığında son derece birikimli ve entelektüel bir kimsedir! Hatası biraz da korkusundan kaynaklanmaktadır. Bugün ABD ne ise o gün İngiltere odur. İmparatorluğun hızlı yıkım ve erime sürecine tanıklık edenlerden kimileri elde kalanın korunmasının ancak İngiltere’ye boyun eğmekle olanaklı olduğunu düşünmektedirler.
Ali Kemal’i daha yakından tanımış olmak o dönemin tek haininin o olmadığı bilgisini de kazımış oluyor belleklere. Bu bakımdan bir tür günah keçisi konumundadır Ali Kemal. Yine o dönemde, yalnız İstanbul’da değil Anadolu’nun hemen her köşesinde işbirlikçi koro gür sesle çığırtkanlık yapmaktadır. Hatta, aralarında işgalcilerden aldıkları paralarla bu işi yapanlar da yok değildir.
Ali Kemal’i yakından tanımak bugünümüze de yansıyan fırsat sunmuş oluyor.
Ali Kemal’in birikimini yurtseverlik yönünde değil de, “yurtsevmezlik” yönünde kullanmış olması yaşamda bireye düşen rolün önemini de ortaya koymuş oluyor. Üstlenilen rol o denli kötü ve olumsuzdur ki; olmayabilecek bir kimse hain ve işbirlikçi sıfatları ile özdeşleşebiliyor.
Bugün de başta medya olmak üzere her kesimden sayısız insanın ve kurumun o günleri andıran bir yaklaşım içinde olduğuna tanıklık ediyoruz.
Ali Kemal’i ve yaşadığı dönemdeki kimi kişileri tanımak bugünü doğru değerlendirmek bakımından da son derece önemli.
Ali Kemal’i doğru ve biraz daha ayrıntılı tanımanın günümüz“mütarekeci”leri ile artık “beşinci kol” olarak tanımlanması konusunda ikilem içinde olunmaması gereken her kesimden insanı daha iyi fark edebilme adına yararlı olacağına kuşku yoktur.
Bugünlerde, sınırlarımızda o sınırları tehdit edenler ve yeni haritalar peşinde koşanlar için davul, zurna eşliğinde coşkun gösteriler düzenlenmiyor mu?
Gözlerimizi günah keçilerinden ayırıp biraz da oralara bakmanın zamanı gelmemiş midir? Bu yapılanlara da bir ad koymak gerekmez mi?
“Ali Kemal”i bugün yaşananlarla birlikte değerlendirdiğimde üstlendiği olumsuz rolden kaynaklanan eylem ve söylemlerine yakınlık duymam söz konusu olmasa da, teröriste kırmızı halı ile karşılama yapanların yanında öfkemin biraz olsun yatıştığını söyleyebilirim.
Ceyhun BALCI, 20.10.2009
(*) Ali Kemal “Belki de bir günah keçisi…” Orhan Karaveli, Doğan Kitap, 2009. -

Beş yılı aşkın zamandır yanı başımızdaki Suriye’de yaşanmakta olan insanlık dramına tanıklık ediyoruz. Kusursuz olmasa da dünyanın pek çok ülkesinden daha iyi ve yaşanabilir bir ülke olan Suriye aralarında bizim de bulunduğumuz bir dizi ülke tarafından yangın yerine çevrildi. Emperyalist batılı bu durum için kendince haklı gerekçeler üretebilir bu durum için. Bir bakıma onların işidir bu! Böl-yönet ikilisi vazgeçilmezleridir onların.
Emperyalizme karşı kurtuluş savaşı vermiş bizlerin bu oyundaki rolü anlaşılmaz olduğu kadar kabul edilemezdi.
Bu süreç boyunca sayıları milyonlara varan Suriyeli yerinden, yurdundan ve daha da önemlisi vatanından oldu. Yaşadığım İzmir’de göz göze geldiğim sayısız Suriyeli’nin bana çağrıştırdığı önde gelen kavram “vatansızlık” oldu. Onların nezdinde bir insanın başına gelebilecek en kötü şeye tanıklık ettim. Üstelik onların başına gelende önemli payımız olduğunu da göz önüne alarak ve suçluluk duygusuna da kapılarak.
Her zaman olduğu gibi gündemi yine baş ve tek muktedir RTE belirledi. “Suriyelilere vatandaşlık vereceğiz!” sözleri yersiz ve gereksiz olduğu gibi kaçınılmaz bir durumun gereği de değildi oysa!
Bu akla zarar açıklamaya verilen karşılıklar da bir o kadar dehşet vericiydi. Suriyelilere vatandaşlık verilmemesi gerektiğine değindikten sonra kimileri öyle düşünceler koydular ki ortaya! “Tut aklını kaçmasın” türünden olmalarının yanı sıra insanım diyeni utandıracak cinstendi edilen kimi sözler.
Meğer Türkiye’ye sığınan Suriyeliler vatanlarını savunmaktan aciz, dahası vatanlarını satan tiplermiş. Sırf bu nedenle vatandaşlığa alınmamalılarmış. Bu görüştekilere bir küçük anımsatma yapmakta yarar var. Milli Mücadele’nin önemli parçası Sakarya Savaşı’nda askerden kaçma oranının % 40’larda olduğunu hiç ama hiç unutmamak gerekiyor.
Konuyla ilgili söylenecek çok şey, anımsanacak fazlaca örnek olduğuna kuşku yok. Ancak, yer de zaman da sınırlı!
Yanı başımızdaki Suriye’de kendisini gösteren insanlık dramı karşısında şu ya da bu şekilde olumsuzluğun kurbanı olmuş insanları hedefe koymak yerine nedenlere yönelmek daha aklıcı ve çözüme yaklaştırıcı olmaz mı?
Yaşamdaki en önemli değerlerden olan vatansızlık komşu Suriyelilerin önde gelen sorunu. Suriye’deki karmaşa ve kundaklamayı sonlandırmak onları yeniden vatanlarıyla buluşturmak anlamına geliyor. Dolayısı ile, Suriyelileri vatandaşlığa almak değil de kendi vatanlarına kavuşturmak kalıcı ve akılcı çözüme denk düşüyor.
Vatanlarından yoksun Suriyelilere akla hayale gelmeyecek suçlamalar yöneltmek yerine bu duruma yol açanları görmek ve bir an önce de Suriye ile barışmak önceliğimiz olmalıdır.
Her zaman her fırsatta dile getirdiğimiz yüzümüzü bölgeye dönme, komşularla gerçekten dostça ilişkiler içinde olma seçeneğine her zamankinden daha çok gereksinim duyulduğu ortadadır. Üstelik bu seçenek Suriye’ye için olduğu kadar bize de gerekmektedir.
Ancak böylelikle ayrılıkçı-etnikçi ve dinci-gerici akımlarla başa çıkılabilir.
Her an yanı başımızda olan zor durumdaki Suriyelilerle uğraşmak ve onlara nefret kusmaya varan söylemler üretmek yerine yapılacakları göz ardı etmemek gerek…
Hedef Suriye(li) değil emperyalizm olmalı…
Esed Esad’a, düşmanlaştırılan Suriye halkıyla dostluk yeniden kurulmalı…
Hem de ivedilikle…
