• 634_1

     

    Avazınız çıktığı kadar bağırsanız da, çığlık çığlığa olsanız da gündemi bir yere kadar değiştirebilirsiniz! Gerçeğin gür sesi kimi zaman dip dalgasıyla kimi zaman da (bu akşam Ankara’da olduğu gibi) ölüm saçan bombalarla duyulur!

    Asıl hüner, gerçeğin sesini bombalar patlamadan duymaktır! Yazık ki, son zamanlarda bu hünerden ve beceriden yoksunuz!

    Reyhanlı’da, Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te ve bir kez daha Ankara’da bombaların sesi bizlere “olmak ya da olmamak” noktasında olduğumuzu anımsattı!

    Yine yaklaşık 6 aydır Cizre’de, Sur’da, Hakkari’de, Şırnak’ta, Silopi’de ve başka yerlerde kanlı terör her birimizi kendinize gelin dercesine sarsıyor!

    Türkiye’nin gündemi ne birisinin tek adam heveslerinin anayasal dayanaklarla donatılmasıdır!

    Ne de başka birilerinin özerklik, federasyon, konfederasyon soslu kalkışma provalarına karşılık bulması için seferber olmaktır!

    Türkiye, aymaz, duyarsız ve daha da kötüsü hain siyaset esnafının insafına bırakılamayacak denli önemli ve ciddi bir ülke!

    “Olmak ya da olmamak!” sorununun farkına varılması dileğiyle lanetliyorum eli kanlı teröristleri ve onun kravatlı destekçilerini!

    Ceyhun BALCI, 17.02.2016

  • Dün Lokomotif, bugün Lazio! SS Lazio dersem Nazileri çağrıştırmış olurum. Roma’nın iki takımından biri olan Lazio SS’den hiç gocunmamış. Mussolini’nin de desteklediği bir takımmış zamanında. Pek çok kulüp adının önündeki SS’ten kurtulmak adına değişikliğe giderken Latince Latium’dan köken alan ve “geniş” anlamına gelen Lazio kuyruğu dik tutmuş.

    Lazio öncekinden önceki yüzyılın sonunda, 1900’de İtalyan ordu mensuplarınca kurulmuş. Adının başındaki (SS) Societa Sportiva’nın kısaltması! Ses ve harf benzeşmesi dışında Nazilerle bağlantısı yok.

    lazio1
    Forma renkleri beyaz ve gök mavisi (Bianco Celesti)! Gök mavisi renginin seçilmiş olması eski Yunan’daki olimpiyatlara gönderme yapma amaçlı! “Kartallar” ya da “Kartalcıklar” diğer takma adları! Gök mavililer diyenler de var! Gökmavililer İtalyan ulusal takımı için de kullanılıyor.
    Lazio toplam 45 spor dalında etkinlik gösteriyor.
    Lazio’da tanıdık bir oyuncu var!
    Miroslav Kloze!

    thumb
    Alman oyuncu ardışık 4 dünya kupasında forma giymekle kalmadı! Toplam 16 golle dünya kupaları gol krallığı unvanıyla da taçlandı. 37 yaşındaki Klose 17. sezondur profesyonel olarak forma ıslatıyor. Tam bir görev adamı! Gösterişten iz bulmanız güç ama disiplin ve namus dört dörtlük. Böyle bir oyuncudan gol yemek biraz üzücü olabilir ama her golcü böyle olsa da dedirtir insana!Tartışılmayacak parlaklıkta bir kariyer sahibidir!

    Sinyor namlı Can Bartu da Lazio forması giyenlerden! İtalya’da top oynadığı 6 sezonun (1964-1967) son üç yılında Lazio için ter döktü.

    s-bf053746fe08de8c666f3ddd43a341bb6d8ab739

    Can Bartu Lazio formasıyla

    Can Bartu’dan epeyce önce 1951-1952 sezonunda efsane Beşiktaşlı Şükrü Gülesin de Lazio forması giydi. Lazio’da oynadığı 29 maçta attığı 16 golle fena sayılmayacak bir performans gösterdi. Çizmede top koşturmuş Türkler arasında en iyi başarımın ona ait olduğu söylenebilir.

    Aynı zamanda karikatürist olan Altan Erbulak’ın çizgileri Şükrü Gülesin’e göndermelerle birlikte Milliyet’in spor sayfasını süslerdi
    Lazio öteden beri tanışık olduğumuz bir takım! Yener de elersek ne iyi! Yenilirsek yabancıya yenilmemiş olmakla avunabiliriz!

  • Futbolu 2’si tutmak, 20’si atmak için top peşinde koşanların oyunu olarak görürseniz yazının geri kalanını okumanıza gerek bile yok derim!

    Çok daha fazlasıdır!

    Bugün çember sakal bırakıp, sevincini secdeye vararak dışavuran topçu görünümlülerimiz milyonları avutan bu oyunu siyasetin orta yerine çekmekte sakınca görmezler.
    Türkiye’de futbol da bir kimlik aracına dönüşmüşken; adı üstünde Lokomotif Moskova olumlu bir kimlik yansıtıyor. Kulüp ilk olarak 1922’de Kazan-Moskova Demiryolu takımı olarak kurulmuş. 1923-1930 arasında adı Ekim Devrimi olarak değiştirilmiş. 1930’da yeniden Kazan-Moskova Demiryolu adına dönmüş. 1936’da şimdiki adında karar kılmış.
    Demiryolu işçileri tarafından kurulmuş.

    Lokomotivm
    Bir ünlü büyüğümüzün bir zamanlar söylediği “demiryolu komünist işidir!” sözlerini anımsayarak gülümseyelim!
    Lokomotif Moskova, hem Sovyet döneminde hem de son çeyrek yüzyıl boyunca Rus döneminde önemli başarılara erişmiş. Rus sporunun geneline oranlandığında futbol çok öne çıkmasa da; her dönemde en azından mücadele eden, kolay teslim olmayan geleneklerini korumuşlar.
    Kulüp başkanı da bir kadın!
    Olga Smorodskaya!
    Türkiye’nin demir ağlarla örüldüğü yıllardan kalan gelene uyarınca demirspor kulüpleri başta futbol olmak üzere pek çok spor dalında göstermişlerdi kendilerini. Yaşamını sürdüren Adana Demirspor’u ayrı yere koyarak; demirspor adını taşıyan kulübümüz kalmadı dense yeridir. Örneğin, Türkiye’de demiryolunun başkenti sayılan Eskişehir Demirspor kulübünün kendine özgü sayıca az ama nitelikçe yüksek bir yandaş grubu olduğunu anımsamadan edemiyorum!


    Rusya, komünizmi terk edip kapitalizmle haşır neşir olsa da demiryolculuk geleneği ortadan kalkmadı. Tersine, Rusya demiryolları daha da güçlendi. Bu bakımdan Lokomotif takımının arkasındaki desteğin eksilmediğini vurgulamakta yarar var!
    Fenerbahçe Avrupa Ligi’nde işte böyle bir kulüple karşı karşıya gelecek!
    Rusya’daki futbol sezonu gereğince Rus takımının haftalardır maç yapmamış olması ilk bakışta bizim avantajımız olarak görünmekle birlikte, son sözün sahada söyleneceği de kuşkusuzdur.
    İki takım arasındaki bütçe farkından da söz edilebilir. Ancak, pek çok deneyimle kanıtlanmıştır ki; bu önemli gibi görünen fark başkaca etkenler aracılığıyla azaltılabilmektedir.
    Özetle maç ortadadır!

  • izmir_milli_kutuphane

    BİTAP
    Antalya’daki “İltem Sahaf”ın sahibi İlhami Dilek Körfez gazetesine ilginç açıklamalar yapıyor:
    “Son zamanlarda Türkiye genelinde yaygınlaşan bir durum var; devlet kütüphaneleri tasfiye ediliyor. Ankara’da Milli Kütüphane’nin kitapları ihale usulüyle kilosu 20 kuruştan kitapçılara satıldı. Sadece devlet ya da halk kütüphaneleri değil, okul kütüphaneleri de tasfiye ediliyor. Adını vermeyeyim ama bir okulun tasfiye edilen kitapları arasında eski Rumlara ait kitaplar elime geçti. Ortodoks Rum Kilisesi’nin Antalya’da basılan 1911 yılına ait nizamnameleri var bende.”
    Kitaplar neye göre tasfiye ediliyor? Nasıl bir süzgeçten geçiyor? Kararı kimler veriyor?
    Melih AŞIK, Milliyet, 13 Şubat 2016

    İlkellik gerilerde kaldı diyenleredir bu paylaşım! Uygarlık da ilkellik de zamana bağımlı olgular değil!
    Galile ya da Bruno 17. yüzyılda uygarlık gösterisi yapabildikleri gibi Milli Kütüphane’yi talan edenler 21. yüzyılda vandallık sergileyebiliyorlar!

    Okumayı, yazmaya çalışmayı kısacası kitapları önemseyen biri olarak bu paylaşımı yapmak istemezdim! Ama, sorumluluk duygum hepsinin önüne geçti!
    Türkiye ve dolayısı ile de insanlık, tarihin gördüğü, görebileceği sıradışı bir vahşetle karşı karşıyadır!
    Egemen olma, her şeyi hiçe sayma özgüveni bir başka boyut kazanmıştır anlaşıldığı kadarı ile!
    İnsanlık ve aydınlanmacılık gereğince savunulamamıştır bu örnekten de anlaşıldığınca!
    Kültürü ve uygarlığı savunmakla ödevli Kültür Bakanlığı bu durum karşısında sorumluluk duyar mı? Buna yanıt vermek zor ama, insanlığın vereceği yanıt belirleyici olacaktır!
    Tersi durumda “umudumuz sahaflar” demekten başka seçenek yok!
    Ceyhun Balcı

  • Selin Sayek Böke’ye soyu, sopu, dini, mezhebi üzerinden yöneltilen iğrenç saldırı anlayana, anlamayana ortaçağda yaşamakta olduğumuzu bir kez daha anımsatmış olmalıdır!

    Dayanışma refleksinin devinime geçmiş olması kuşkusuz yabana atılacak bir durum değildir! Ama, bu refleksin bundan böyle geometrik olarak artması şaşırtıcı olmayacak bu türden saldırılar karşısında engelleyici olması söz konusu bile olamayacaktır!

    Din siyaseti esnafı ve onların kapıkulları “bu daha başlangıç, saldırmaya devam!” çığlıkları atmaktadır.

    Bu saldırıya karşı duranların derlenip, toplanmaları gerekiyor! Hem de ivedilikle!

    Anayasamızdaki varlığı sürse de laiklik tarihe karışalı çok oldu Türkiye’de! “Çoğulculuk” değil “çoğunlukçuluk” zoruyla geçerliliğine son verilmiştir laikliğin!

    Pek çok kez yazılmış, söylenmiş olmakla birlikte yinelenmesinde sakınca yok! Laiklik geleneksel tanımı kapsamında “devlet işlerinin din işlerinden ayrılması” gereğinin yanı sıra toplumun dinci baskı ve saldırganlıktan korunması için de gerekliydi. Bu yanı ciddiye alınmadığı için laiklik gibi önemli bir değer kaba çoğunlukçu anlayışın kurbanı oldu. Üstelik bu iç parçalayıcı gelişme yaşanırken laikler ve laikliğe sahip çıkması gerekenler aymazca izlediler ortaçağa dönüşü!

    Adına gazete denilen paçavralardaki köşebentler ortaçağ sözcülüğü yapmakla yetinmeyip insanları dinsel tercihlerinden ötürü aşağılamakta sakınca görmezlerken savcıların oralı olmamaları laikliğin ortadan kalktığının gerçek göstergesidir.

    Laik bir ülkede Selin Sayek Böke’ye yönelen köşebent saldırısı değil gerçekleşmek, akla bile getirilemezdi.

    Türkiye’nin onur ve gurur dönemi olan 30’lu yılları aşağılama, sırtından atma yarışına girenlerin biraz olsun bu yıllarda yaşananları öğrenmelerinde yarar var! Örneğin, o beğenilmeyen 30’lu yıllarda sırf ezan yeniden Arapça okunsun denildiği için yer yerinden oynamıştır! Cumhuriyet belki de bu yüzden 9 canlı olabilmiş ve henüz yıkımı başarılamamıştır!

    Selin Sayek Böke’ye yönelik saldırı yazısını kaleme alan gazeteci kılıklı laik bir ülkede çoktan sorguya alınır ve böyle bir yazıya gerek görme nedeni enine, boyuna irdelenirdi.

    Bu örnekle bir kez daha anlaşılmıştır! Laiklik olmadan hiç bir olumlu gelişme sağlanamaz yeryüzünün her hangi bir yerinde!

    Laikliğin olmadığı yerde bırakınız sosyalizmi, komünizmi ya da liberalizmi dirlik, düzenlik içinde yaşamak olanaksızdır.

    Laiklik çağdaş olmanın, insan olmanın olmazsa olmaz, vazgeçilmez gereğidir.

    Ortaçağ karanlığını yırtmak gibi bir hedefimiz varsa öncelikle laiklik ilkesine sahip çıkılmalıdır!

    Laiklik bu topraklarda Cumhuriyet’in sağladığı kazanım olduğuna göre, sağcı, solcu, ortayolcu ama onlardan da önce Aydınlanmacı ve çağdaş olduğunu düşünen herkesin Cumhuriyetçi ortak paydada buluşması gereklilik değil, zorunluluktur.

    Dayanışmayla yetinmek sorunun çözümü için yeterli değildir!

    DSC06121.JPG

    Laiklik Atatürk ilkelerinin en önemlisi ve en olmazsa olmazı! Bunu anlamak için bunca bedel ödenmesi üzücü!

    Fotoğraf üzerindeki tarihte Bergama Devlet Hastanesi’nde çekildi.

  • İnsanlık tarihi deneyimlerle bezeli! Ders almayı bilenler için elbette! Ders almadıktan sonra ne söyleseniz, ne örnek verseniz boş!
    Yıl 1054 : Papalık ve Patriklik karşılıklı aforozlarla yollarını resmen ayırdılar!
    Yıl 1089 : Bizans İmparatoru I. Aleksios Komninos Papa II. Urbanus’tan paralı asker istedi. Haçlı Seferleri düşüncesini bu isteğe borçluyuz. Ortodoks ve Katolik mezhepleri ayrılığına karşın batıdakilerin bu isteğin üzerine atlamalarındaki görünür neden Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak gibi bir dinsel gerekçeyle açıklansa da; gerçek neden batıdakilerin ekonomik açmaz içinde oluşudur. Yeni yerler, yeni fırsatlar ve yeni ekonomik olanaklar demektir!
    İlki dışında kalan 3 Haçlı seferi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
    Hatta, II. ve III. Haçlı Seferleri’ne katılan ordular Selçuklu güçlerince neredeyse tümüyle yok edilmişlerdir. Aslan Yürekli Richard canı tatlı olanlar Kudüs’e Anadolu yoluyla değil de doğrudan deniz yoluyla erişmeyi seçmişlerdir.
    Haçlı Seferleri çağrıcı Bizans’ı da pişman etmiştir. Başı bozuk binlerce ipten, kazıktan kurtulmuş batılı Bizans kentlerini de yağmalayıp yerle bir etmiştir.
    Yıl 1204 : Son Haçlı seferi güçleri Kudüs’e varamayınca bu kez İstanbul’u ele geçirdiler Yetinmeyip İstanbul’da 1261’de sonlanacak bir Latin İmparatorluğu kurdular. Onları çağıran Bizans ise İznik ve Trabzon’da adı imparatorluk olan beyliklere dönüştü. Bir tür Fetret Devri yaşandı Bizans açısından.
    Kıssadan hisse :
    “…..bu amaçla ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin yıkım bölgelerinde giriş, gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesini talep ediyoruz.”

    Günümüzün tarih bilgisinden yoksun, okumuş cahillerinin “barış” kisvesi ardında uluslararası güçleri Anadolu’ya çağırdıklarını görüyoruz. Bu akıl almaz çağrıyı “düşünce özgürlüğü” sosuna bulayıp pazarladıklarını da şaşırarak gözlemliyoruz!
    Kuşkusuz dayanışmanın ve yardımlaşmanın ulusu, dini ve dili olmaz!
    Ama, ülkeye çağırdıklarınız emperyalist batılıysa çokça düşünmekle yükümlüsünüz demektir!
    Öncekinin üzerinden 10 asır geçmişken Haçlı Ordusu’nu bir kez daha çağırmaya eşdeğer hoş görülemez hataya değinmek istedim!
    Vatan toprağını hem de hiç gereği yokken yabancılara çiğnetmek gerekçesi ne olursa olsun kendisini solcu olarak tanımlayanlara yakışıyor mu?

  • Slide1 (1)

     

    Kriz yaşamakta sakınca yok ama duyurmak ve adını anmak yasak! Bir zamanların kendi kendine yeten tarım/hayvancılık ülkesi Türkiye şu sıralarda okkalı bir et krizi yaşıyor. Helal et söylemleri bu krize örtülen şaldan öte anlam taşımıyor.

    Eti yiyebilene aşk olsun! Üretip, emeğinin karşılığını biraz olsun alabilene de!

    Şu günlerde et reyonlarında boy göstermeye başlayan kuzu etinin fiyatı kimi yerlerde 75 TL’leri görse de üretcinin cebine bu nicelğin yalnızca üçte biri giriyor.

    Türkiye gibi bir ülkede bu yaşananların şakadan farkı gerçek olması!

    Umarsız mıyız? Elbette hayır! Son çeyrek yüzyılda hız kazanan liberal ihanet bugün yaşananların biricik nedeni. Son 13 yıla damga vuran AKP anlayışını da özellikle anmak gerekir.

    Türkiye’de bu anlayışı hiçe sayan, üretimi önceleyen bir siyaset var mı sorusunun yanıtı da olumlu değil ne yazık ki!

    Uruguay’ın önceki devlet başkanı Jose Mujica 1 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde Türkiye’de konuktu.

    Mujica’nın 3 bacaklı köpeği Manuela, 40 yıllık otomobili vosvosu, derme çatma evi, aylığının % 90’ını gereksinim duyanlara pay etmekte oluşu belleğimize çivilenen özellikleriydi. Yöneticileri saraylara, uçaklara, hanlara, hamamlara oluk gibi para akıtan bir ülkenin yurttaşlarının Mujica’ya bu açıdan ilgi duyması şaşırtıcı değildir elbette!

    Ama, evine et girmeyen yurttaşları saymakla bitmeyecek, et alabilenlerin aldığı etin ne kadar sağlıklı olduğu tartışılan Türkiye’de Mujica’nın bir başka özelliği daha söz konusu olmalı ve bilinmeliydi.

    Geçmişte Tupac Amaru gerillası olan, bu nedenle yıllarını hapiste geçiren Mujica siyasete girdikten sonra kendisini ilk olarak Uruguay Tarım Bakanı olarak gösterdi. Yukarıda anılan ve pek çoğumuzun ezberlediği özellikleri kadar önemli başarıların altına imza attı Mujica bu görevi boyunca!

    Uruguay onun tarım bakanı olduğu dönemde dünyanın önde gelen et üreticilerinden birisi oldu. Oysa, Uruguay’ın yarısı başkent Montevideo’da yaşayan insanlarının toplam sayısı 4 milyon dolayındadır. Yüzölçümü kabaca Türkiye’nin beşte biri tutarındadır. Uruguay’da kişi başına yaklaşık 4 sığır düştüğünü söylersek ülkedeki hayvancılık zenginliğini biraz olsun yansıtmış oluruz. Aynı sayı Türkiye’de kişi başına 0.20 dolayındadır. Otuz milyon koyun da eklendiğinde Türkiye’de kişi başına düşen hayvan sayısı 1’I bulamamaktadır.

    Kişi başına kırmızı et tüketimi Türkiye’de 20 kg’nin altındayken; Uruguay’da aynı nicelik 60 kg’ın üzerindedir.

    slide20_600,400 (1)

    Arjantin’de bir et lokantası

    Mujica’nın asıl görülmesi gereken özelliği tarım bakanıyken başardıklarıdır. Ülkesini bir hayvancılık devine dönüştürürken insanına et yedirme başarısı göstermiştir. Şu sıralar Türkiye’nin de aralarında bulunduğu pek çok ülkeye et satmaktadır Uruguay.

    Mujica’yı Türkiye’de konuk edenler, il il gezdirenler onun bu özelliğini öne çıkartmışlar mıdır? Basının magazinciliği yeğleyip bu açıdan değerlendirme yapmadığını söyleyebiliriz. İzmir’de bir kapalı salon etkinliğine getirilen Mujica’yı izlemeye gidemediğim için hayıflanmıştım. Ertesi günkü gazeteleri okuyunca iyi ki gitmeye kalkışmamışım dediğimi anımsıyorum. Salona girilemediği gibi Mujica gibi önemli birisinin Ece Temelkuran tarafından sunulduğunu da okuyunca işkenceden kurtulmuş gibi sevinmiştim. O kapalı salon toplantısında Mujica’nın bu yönüne değinilip değinilmediğini yine bilemiyoruz. Ama, yüce basınımızın değinmeye değer bulmadığını çok iyi biliyoruz!

    Mujica o ziyareti sırasında ülkemizin tarım ve hayvancılık çevreleriyle buluşturuldu mu? Buluşturulduysa neler konuşuladu, görüşüldü?

    ??????????????????????

    Köpeğinin adı bile ezberimizde olan Mujica’nın çok daha önemli ve öne çıkartılması gereken yanı karanlıkta kalmıştır.

    Et krizi yaşamakta olan Türkiye’nin o günlerde de krizde olmadığı söylenemezdi. Biraz aklı olan işi gücü bırakıp Mujica’yı bu açıdan değerlendirmeye odaklanırdı!

    Magazinci kolaycılık ve ekonomik öngörüsüzlük bu önemli konuğun hak ettiğince değerlendirilmemesi anlamına geldi!

    Yaklaşık 10 yıl önce Arjantin ve Uruguay’ı görmüştüm.

    Her iki ülkede boğazımızdan geçen etlerin lezzeti unutulur gibi değildi. Üstelik şaşırtıcı düzeyde ucuzdu.

    Aklını ve uygun koşullarını kullananların yücelmesine ilişkin örnektir Uruguay’ın et alanında devleşmesi! Buna karşılık Türkiye’nin etsel sefaleti akılsızlığın, budalalığın ve utancın canlı anıtı olarak yükselmektedir!

    Ceyhun Balcı, 09.02.2016

  •  

    gezi afis genel (3).jpg

    Başlıktaki sorunun yanıtını vererek başlayalım! Elbette olur! Yaşam karşıtlıklar üzerinden yürüdüğüne göre olmaması olasılık dışıdır!

    Soruya değil de sordurana bakmalı!

    Önümüzdeki Haziran ayında 3 yaşını dolduracak Gezi Direnişi!

    Gazeteci Gökmen Ulu’nun “Direniş” belgeseli Gezi’yi anlatıyor. Başka pek çoğundan farkı o direnişi içinden izleyen bir habercinin imzasını taşıyor oluşu!

    Edinilip izlenmesini öneririm! Yalnızca geçmişe özlem tünelinde yol alıp kimi zaman coşmak yeri gelince de hüzünlenmek için değil! Aynı zamanda, ne oldu, nereye evrilmeliydi ve neden evrilemedi sorularını sormak için!

    Gökmen Ulu’nun gösterim sonrasında değindiği bir nokta çok önemliydi. Olayların içinde olduğu için tanıklığı önemli! Gezi Parkı’nda polise direnenlerin içinden polise atılan taşlar ve bunun kadar önemlisi taş atarak kışkırtıcılık yapanların polise sığınmış olması!

    Gezi direnişi bir yerlere evrilemediyse eğer; önde gelen nedenlerinden birisi siyasal ve politik önderlikten yoksun bırakılmış olmasıdır! Benim de İzmir’de bire bir tanıklık ettiğim kaldırım taşlarının sökülerek polise atılması Gökmen Ulu’nun Gezi Parkı’ndaki tanıklığıyla örtüşüyor. Barışçıl gösterilere karşı umarsızlık içinde kıvranan zalime çıkış yolu gösterdi bu ve benzeri kışkırtmalar! Bundan sonrası Gezi Direnişi’nin şehitler anıtını yükseltmiştir. İnsanlık tarihinin hatırı sayılır kalkışmalarından sayılması gereken Gezi Direnişi, özetlemek gerekirse başlangıçta şiddetin kışkırtılması; sonrasında ise toplumsal dilimlenme yoluyla söndürülmüştür.

    Gelelim yazının da konusu olan soruya!

    Başta da yanıtlandığı gibi elbette Gezi bir kez daha söz konusu olabilir!

    Olması da kaçınılmazdır!

    Ancak, Türkiye’nin şu anda birlik ve varlık savaşımı verdiği unutulmamalıdır!

    Gezi Direnişi toplumsal birliğin ve dayanışmanın ürünüydü!

    Gezi’yi özleyenler, bir kez daha diyenler bu olmazsa olmaz gerekliliği akıldan çıkartmamalı!

    Ceyhun Balcı, 06.02.2016

  • Katakekeumene’ye Amasyalı coğrafyacı-gezgin Strabon’un Coğrafya (XII-XIII-XIV) kitabında 7 kez değinilmiş. Dilimizin kolayca dönmediği Katakekaumene adını Strabon’a borçluyuz. Türkçe Yanık Yöre adı da bölgeyi tanımlamada son derece yeterlidir.
    Alaşehir’den sonra 500 station uzunluğu, 400 station genişliği olan (9250 x 7400 metre), Mysia ve Maionia denen ve Katakekaumene olarak adlandırılan bölgeye gelinir. Burada hiç ağaç yoktur. Toprağın yüzü küllerle kaplıdır, dağlık ve kayalık olan ülke sanki yangından olmuş gibi siyah renktedir. Bazıları, bunun yıldırımlardan ve ateşli yer patlamalarından olduğunu tahmin etmektedir.”

    Amasyalı Strabon (M.Ö.54 – M.S.24)

    IMG_5004

    Kula’yı Uşak yönüne doğru 16 kilometre geçtikten sonra kahverengi zeminli Peribacaları okunu görürsünüz. Üşenmeyip sapın! Çok fazla ilerlemeden kendinizi farklı bir dünyada bulacağınızın güvencesini verebilirim.
    Zamanınız çoksa 30-35 km uzunluğunda, 10-15 km genişliğindeki bu Jeoparkta daha fazla zaman geçirebilirsiniz. Toplamda 300 km2 alana yayılmış olan genç volkanizma kalıntısı bu alan Türkiye’nin eşi, benzeri az görülen doğal alanlarından birisidir.


    Bölgedeki son yanardağ patlamasının günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce gerçekleştiği kestirilmektedir.
    Bölge biraz daha zaman ayrılarak gezildiğinde günümüzden 10-12 bin yıl öncesine tarihlenen tarih öncesi insan ayak izleri de görülebilir. Volkanizmanın son evrelerine prehistorik atalarımızın tanıklık etmiş olduğunu düşünmek bile fazlasıyla heyecan vericidir.
    Yükseklikleri 150 metreyi aşmayan toplamda 68 volkan konisi bölgeyi bugün de süslemeyi sürdürmektedir. Bu yer şekillerine yerel ağızda “divlit” de denmektedir. Araştırmacıların çalışmaları sonucunda bölgeye özgü bazalt yapıları “kulait” adıyla uluslararası yazına da geçirilmiştir.


    Buraya gelmeden önce bir dergide ABD’nin Colorado eyaletinin kuş, uçmaz kervan geçmez bir köşesinde yer alan Wheeler Jeo Parkı’yla ilgili bilgiler gözüme. Yerleşimin sapalığı bu doğal parkın ziyaretçisiz kalması ve dolayısı ile de can çekişmesi sonucuna yol açmış.
    Katakekaumene sapa olmak bir yana işlek bir karayoluna bir adım uzaklıkta!
    Bu doğal ve tarihsel kültür kalıtının daha fazla insanca görülmesi, bilinmesi dileğiyle…

    Screenshot_1

    Türkiye’de yerbilimin öncü adlarından Sırrı Erinç’in Kula-Adala (Katakekaumene) bölgesi çizimi.

  • Son zamanlarda Mustafa Suphi’yi kim öldürttü soruları bir kez daha gündeme düştü! Ben, Mustafa Suphi’yi kimin öldürttüğü üzerinden dipsiz kuyuya düşmek yerine bu üçlünün ayakları nereye basıyordu sorusunun yanıtını vermek istedim!

    Haber Günce’deki diğer yazılarıma da bağlantıdan erişilebilir!

    http://www.habergunce.com/yazar/Ceyhun-Balci-ATATURK-ENVER-PASA-MUSTAFA-SUPHI-102424.html