cumhuriyetciyorum

Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…

  • HAREM VE HADIM

    0000000642875-1

    Milattan sonraki 2016. yılda haremin hikmetine ilişkin sözler işitmek, yazılar okumak nasıl bir ruh haline yol açıyor? Geçmişte kaldığını sandığımız bir insanlık gerçeği oy gücüyle ve son derece de “demokratik!” bir biçimde hortlatılıyor.
    Boğazına kadar cehalete batmış, cahil olmayanların da insan boyunda korku duvarlarıyla çevrelendiği ortamda haremin okul olduğunu söyleyebilmek boş kaleye gol atmak kadar kolay bir iş! Harem okuldur, harem iyidir diyenlere tek yanıtın verilmediği sessizlik ortamında “haremci” zevata hatır sormak kaçınılmaz oldu!
    Nasılsınız iyi misiniz diyerek başlayıp hadımlardan ne haber diye sorsam ne yanıt alırım? Cumhuriyet (pardon hakaret savcısı) Savcısı harekete mi geçer?
    Sonuç ne olursa olsun hadımlara ve hadımlığa değinelim!
    Harem ve hadım bir elmanın iki yarısı gibidir. Haremsiz hadım, hadımsız harem olmaz! Hadım haremin dirliği, düzeni ve hatta güvencesi demektir. Nasıl ki, kediye ciğer teslim edilemezse; hadım dışında birilerine de harem emanet edilemez. Hadım olmasa, haremin haram konusu olması an meselesi olurdu!
    İnsan uygarlaştıkça haremler de tarihe karıştı! Bugün haremden dem vuranların ne gibi bir vahşete özlem duyduklarını (bilerek ya da bilmeyerek) anlatabilmek için hadımdan ve hadımlıktan söz etmek gerekiyor.
    Haremin yazılarda ve filmlerde olduğu gibi sevimli olmadığı başka türlü anlatılamaz.
    Birkaç ay önce “Hadımların Dünyası” kitabı geçmişti elime. İlginç buldum, okumaya kalkıştım! Başlamak neyse de, sürdürebilmek ne mümkün!
    Pek çoğumuz, pek çok kitaba başlayıp bitirememişizdir! İlgi çekmemiştir, yazarın anlatımı yetmemiştir, umduğumuzu bulamamışızdır, vs… Hadımların Dünyası’nı yarattığı tiksinti ve öfke nedeniyle bitiremedim. Hadımları ve hadımlığı anlatan bir kitabın tarih boyunca hadım etme yöntemlerine değinmesi, yetinmeyip ayrıntılıca anlatması son derece doğaldı oysa! Sorun bendeydi deyip geçeyim!
    Harem ve hadım ayrılmaz ikili olduğuna göre hareme karşı mücadeleyi hadımlık ve simgelediği vahşet üzerinden vermek haber kaçınılmazdır. Hadımlık doğumsal değil edinsel bir durum. Yalnızca erkekler için söz konusu! Kabaca erkeğin sahip olduğu erkekliğe özgü cinsel durumdan arındırılması olarak tanımlanabilir. Sırf birilerinin haremi emin ellere teslim edilsin diye insan eliyle yaratılan vahşi bir durumdur. Şimdilerde, kimyasal yöntemler kullanılabilmekteyse de; geçmişte, hadımlık bütünüyle fiziksel bir uygulamaydı!
    Cumhuriyet’e enkaz yakıştırması histerisine kapılanların karşısına hadımlıkla ve hadım etme uğruna işlenen suçları anımsatarak çıkmakta yarar var!
    Cumhuriyet’e yalnızca harem düzenine son verdiği için bile çok şey borçluyuz! Dolayısı ile hadımlık ve hadım etmenin içerdiği vahşeti sonlandırdığı için de…

  • FUTBOL KARANLIĞI

    Ülkenin karanlığının futbolu da etkisi altına almasında şaşırılacak bir durum yok elbette! Kurumlar ve kurallar sözde kalmışken; futbolda başa güreşenlerin saçma sapan işler yapması manzarayı tamamlamış oluyor.

    Türkiye’nin futbol markası sayılan, yurt dışındaki tanınırlığı tartışmasız olan GS; UEFA tarafından da saptanmış olduğu gibi “hesap bilmez ve sorumsuz” sıfatlarını yazdırmış bulunmaktadır adının önüne. Duygun Yarsuvat’ın oluşturduğu ara yönetim bir kenara bırakıldığında, GS’yi son dönem(ler)de yönetenler bu akıl almaz ve tüyler ürperten sonucun baş sorumlularıdır. Türkiye’de tıpkı siyasette olduğu gibi sporda da akıl değil renk aşkı üzerinden kayıtsız, koşulsuz yandaşlık öne çıktığı için GS’liler (en azından şimdilik) bu sorumsuzluğun hesabını soracak gibi bir görüntü vermiyorlar. İçine düşülen durumun güncel sonucu puan cetvelinden de anlaşılacağı gibi “nal toplama”dır. Bu dehşet verici tablonun ağır sonuçları önümüzdeki yıllarda daha iyi duyumsanacaktır.

    Nal toplamayan, tersine başa güreşen BJK’de durum farklı mı? Başkan hiç üşenmemiş! Çetele tutmuş! Belirlediğine göre Cüneyt Çakır derbi maçlarda en çok BJK’lilere kart göstermiş. Vah ki vah, hem de ne vah! Türk futbolunun bir başka kanayan yarasına futbolun karanlığına güçlü bir ışık tutan Cüneyt Çakır üzerinden parmak basmak da bir başka sınır tanımazlık olsa gerek! Hesap bilmez, sınır tanımaz, akıl kullanmaz futbolun kötü hakemlikle baş başa kalmasından daha doğal bir durum olabilir miydi? Bileşik kaplar kuramının kaçınılmaz sonucudur ortaya çıkan hazin manzaralar!

    “Respect” ve “No To Racism” gibi fiyakalı ama bir o kadar da içi boş söylemlerin ırkçılığa ilaç olacağını zanneden UEFA sütten çıkma ak kaşık değildir kuşkusuz! Bunun yorumunu bir başka yazıya bırakıp; UEFA tarafından ortaya konulmuş olan GS hesapbilmezliğinin yadsınamayacak denli yalın bir gerçek olduğunun altını bir kez daha çizelim!

    Yazıyı bağlamak gerekirse! Türkiye gündemini tek başına belirleyen, istediği yere çeken baş ve tek yöneten, baş imam ve baş yargıcın futbol karanlığı topuna giren sözlerinin konuyu taçlandırmayacağı ama üzerine tüy dikeceği kesindir!

    Sert çıkma, ağzının payını verme konusunda sınır tanımayan RTE, UEFA’yı da payladıkları listesine eklemiş oldu böylelikle. Uzaklardaki Ekvador’dan düşman yaratma becerisinin yanı başımızdaki UEFA ile didişmemesi eksiklik olurdu. Kurumlar değil kişiler uğratılmalıymış yaptırıma! Kuralların, kurumların ve dahi Anayasa’nın çoktan rafa kalktığı ortama yaraşan bir yaklaşım!

    UEFA’nın GS’ye yönelik yaptırımı diğer yandan kulüp üyelerine ve onların da ötesinde yandaşlara ileti vermiş olmaktadır. Böylesi hesap bilmezleri, sınır tanımazları ve iş bilmezleri kulübün başından uzak tutmalısınız denmiş olmaktadır bu karar aracılığıyla.

    RTE’nin UEFA çıkışı ne yapacağını bilemeyen GS yandaşlarının yüreklerini ferahlattığı gibi; efelenme kültürü tutkunu ve hatta bağımlısı olmuş ülkem insanına gönderilmiş okkalı bir selam olarak geçecektir tarihe!

  • Manset_1400278852_82

    Bu akşam Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle İzmir Tabip Odası’nda İzmir Barosu’ndan avukat dostlarımızın katılımıyla gerçekleştirilen bir etkinliği izledim. Doğrusunu isterseniz, sunumdan önce tedirgindim. Pek çok yerde ve ortamda olduğu gibi yasak savıp içimizi rahatlatıp gönül rahatlığıyla evlerimizin yolunu mu tutacaktık?

    Etkinlik başlar başlamaz kaygılarım dağıldı! Avukat dostlarımız etkinliğe son derece iyi hazırlanmışlardı.

    İlk konuşmacı ancak izlemekle algılanabilecek şekilde izleyicileri sarsan bir başlangıç yaptı! Kimi zaman duygulanarak, çoğu zaman öfkelenerek ve her an utanç içinde izledik örneklerle bezeli konuşmayı. Ülkemizde kadın, erkekten bir adım daha yakındır ölüme diyebiliriz bu örnek uyarınca. Son 13 yılda, ölmekten beter olanları bir yana bırakarak; 5500 dolayında kadınımızın vahşice katledildiği bilgisi tüyler ürperticiydi.

    Çarpıcı pek çok örnekten belleğime çivileneni anmadan geçemem! “Çok sevdiği” kocasının çok sevdiği enginar yemeğini pişirip, ocağı kapattıktan sonra kendi kurduğu darağacında canına kıyan kadınımızın ardından üzülmek bir yana utanç duymamak elde mi? Anacığı canına kıydıktan sonra dakikalarca çaldığı zile yanıt alamayan, çilingirin açtığı kapıdan içeri adım attığında gözlerinin önüne serilen manzarayla yıkılan küçük Zeynep’e borcumuz ödenemeyecek kadar büyüktür!

    İkinci bölümde yasalar üzerinden sürdürülen bilgilendirmede işin gelip ATAERKİL toplumsal yapımıza dayandığını fark ettik! Yasalar iyi mi kötü mü? Yorumlayanlar bilgili mi bilgisiz mi? Kuşkusuz önemli sorular! Ama, içinde yaşadığımız toplumun olaylara bakışı iyi hal indirimini dayatmakla kalmıyor, kaçınılmaz kılıyor!

    Size önerimdir!

    Hiç de zor değildir dediğimi yapmak!

    Bilgisayarınızın arama motoruna bundan 70-80 yıl öncenin fotoğraflarını buldurun! O fotoğraflara yansıyan kadın portrelerine bakın! O güzel ve gülen gözlere yansıyan özgüvene bakın!

    Sonra da, yolda, otobüste, metroda, vapurda rastlayacağınız kadınların gözlerinin içine bakın! Onların çehresine yansıyan kaygı, ürkeklik ve eziklik her şeyi anlatmış olacaktır.

    Özetle, eğitim önemlidir belki, yasalar da, yasaları yorumlayanlar da!

    Hepsinden önemlisi ülkeye egemen olan iklimdir!

    Kadınlara söven, onları döven ve hatta öldüren özneler sıradan ve zavallı tiplerdir. Onlara değil onları üreten iklime bakın derim!

    Elbette eğer, sivrisinek avlamak yerine, bataklığı kurutmak istiyorsanız!

    Ceyhun Balcı

  • 8 MART İÇİN…

    a_siddetw_1

    8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bu koşullar altında kutlu olabilirse…

    http://www.e4haber.com/yazarlar/ceyhun-balci/emekci-kadinlar-gununde-bir-cozumleme/112/

  • hukuksuz_kopru_h40948_ae61f

    Doğasını, yeşilini yitirdiği için bırakınız kıpırdanmayı sevinç duyabilme ironisini göstererek de tarihe geçebiliriz. Elbette, olumsuz anlamda!

    http://www.habergunce.com/yazar/Ceyhun-Balci-Doga-Yikimina-Sevinen-Ulke-113557.html

  • Artvin Cerattepe direnişi bir kez daha gösterdi! Türkiye başındaki dertten kurtulmak için aradığı kıvılcımı “çevre”den bulacaktır. Taksim Gezi Parkı’ndaki üç, beş ağaç için başlatılan direniş bir halk hareketine dönüşmek üzereydi. Türkiye’de siyasi olarak boy gösterenlerin öngörüsüzlüğü bu sonuç almaya çok yakın halk hareketinin önünü kesti.

    Aydınlık Pazar’daki bir söyleşi ilginç ipuçlarıyla dolu! Yeşil Artvin Derneği Başkanı ile yapılan söyleşiden Artvin’deki altın varlığının 1988’de fark edildiğini anlıyoruz. MTA (Maden Tetkik Arama Enstitüsü) bir kamu kurumu olarak altın varlığını saptamış. Ama, bir kamu kurumuna yakışır şekilde Artvin’de altın madenciliğinin çevreye zarar vereceğini de eklemiş raporuna. MTA’nın kamucu duruşuna yakışmayan bir çalışanı haber uçurup, bir tanıdığının buradaki imtiyazı ele geçirmesine yardımcı olmuş! Otuz yıl önceki bu ayrıntı bugün karşımıza Artvin direnişi olarak çıkmış oldu!

    Belli ki, o zamanlar valilerin de kamu görevlisi olmakla kalmayıp kamucu olabildikleri yıllarmış. 1995’te zamanın Artvin Valisi’nin hazırlattığı bir raporun sonuç tümcesi “Artvin’de madencilik yapılmamalı” sözüyle bağlanmış!

    **************************

    Bu olağandışı güzel pazar sabahını kirleten bir manzarayala karşılaşmasam iyi olacaktı!

    İzmir’i bilenler kolaylıkla gözleri önüne getirebileceklerdir! Hilton Oteli’nin tam karşısında, Aziz Polikarp Kilisesi’nin yanı başındaki boş alanda inşaat çalışmaları başlatılmış. Vinçler, sondajcılar, zeminciler sahne almış durumda!

    Geçmişte burada bir TEKEL deposu vardı! TEKEL yağması sonrasında ele geçirildi doğallıkla! Çok yüksek olmayan bu yapının yıkılması bile ferahlatmıştı bölgeyi. Yıllardır orada bulunan Aziz Polikarp Kilisesi’nin varlığının farkına varılmıştı.

    Olasılıkla değil kesinlikle yeni bir kuleye ve daha doğru deyişle koyu gölgeye kavuşacaktır İzmir! İzmir’e yatırım yapılmıyor korosunun çatlak sesleri sevinebilirler! Ama, İzmirliler ya da başka şekilde söylemek gerekirse kentliler şimdiden yas tutmaya başlamalılar derim!

    Umarım yazıya konu olan soruya yanıt ver(ebil)mişimdir!

  • Vapurda, otobüste, trende, metroda cep telefonuna daldığı için ineceği durağı kaçıranlar; yolda yürürken bile cep telefonuna odaklanıp düşme/çarpma tehlikesi geçirenler gündelik yaşamımızın sıradanlaşmış olgularıdır! Bilişimin yaşamımıza girmekle kalmayıp tehlikeli bir tutkuya dönüştüğünün de göstergeleri saymak gerekir bu örnekleri.
    Günümüzde iyonizan radyasyonun (X ışınları) sınırsızca ve gereksizce kullanıldığında sağlığa zararlı olduğunu sokakta yürüyen her hangi bir kişinin bile bildiğini varsayabiliriz.
    Başta cep telefonu olmak üzere evlerimizde kullandığımız elektrikli aygıtların, yüksek gerilim hatlarının sağlığa zararları konusunda yeterince ilgili, bilgili ve dolayısı ile de bilinçli olduğumuz söylenemez!

    elektro kirlilik4
    Türkler ayda ortalama 400 dakika cep telefonu görüşmesi yapıyorlar! Bu süreye internet üzerinden yapılan diğer veri alışverişleri dahil değil.
    Özellikle cep telefonlarının bu zararlı etkisi SAR (Specific Absorbtion Rate-Özgün Soğurma Oranı) ile birimlendiriliyor. Daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse SAR 1 gr canlı dokuda elektromanyetizmaya bağlı olarak ortaya çıkan ısı artışını simgeliyor.
    Kulağımıza dayayarak kullandığımız için SAR etkisinin öncelikle hedef aldığı organ beynimiz oluyor. Kulağa bitişik kullanılan cep telefonu 5 cm çaplı bir doku alanını etkileme potansiyeline sahip. Bu zararlı etki yalnızca konuşmayla da sınırlı değil. Erkeklerin pantolon cebinde taşıması testislere, yaka cebinde bulundurması kalp ritmine olumsuz etki yapabiliyor.
    Elektromanyetizma anlık etkiye yol açmayabildiği için eşzamanlı olarak fark edilemeyebiliyor. Ancak, ölçülebildiği için varlığından kuşku duyulmayan bir etki!
    Özellikle, çocukluk çağı kan kanserleri ve erişkinlerde kimi beyin tümörleri elektromanyetizmanın sağlığa zararlarına ilişkin araştırmaların gözde konu başlıkları.
    Bu haliyle elektromanyetizma bir halk sağlığı sorunudur dersek abartmış olmayız.
    Türkiye’de 2015 verilerine göre cep telefonu hat sayısı 70 milyondan fazladır. Nüfusumuzla oranlandığında kullanım yaygınlığı yoruma gerek bırakmayacak denli yüksektir. Çevremize baktığımızda el kadar bebelerin eline onları oyalama adına cep telefonu ve tablet bilgisayar gibi SAR etkisine sahip aygıtların tutuşturulduğunu görebiliyoruz. Özellikle, küçük çocukların cep telefonlarını kafataslarına bitiştirmeleri, kafatası kalınlıklarının azlığı düşünüldüğünde zararlı etki potansiyelini katlamış oluyor. Aileler en değerli varlıkları olan çocuklarına zarar vermeyi (bilerek) düşünemeyeceklerine göre bu konuda yeterince bilgili/bilinçli olmadıkları varsayılmalıdır!
    Gerek pek çok işletmenin müşterilerine/çalışanlarına sunduğu kablosuz internet hizmetleri ve gerekse giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren kamusal alan internet sunumları özellikle kentlerimizde elektromanyetizmayla kirlenmemiş alan bırakmamaktadır.
    Bilişim ve iletişim tutkusunun bu denli derinleşmesi insan sağlığına zararlarının neredeyse hiç söz konusu edilmemesi güncel bir sorun olarak duruyor karşımızda!
    Dünya Sağlık Örgütü de bu sinsi tehlikenin farkında olarak cep telefonu kullanımı konusundaki uyarılarını bir üst düzeye çıkartmış durumda.
    Başta cep telefonu olmak üzere bilişimle ilgili ürünlerin dünyadaki kullanım yaygınlığı göz önüne alındığında ortaya çıkan ticari büyüklük de kafamızda kolaylıkla canlandırılabilir. Bilişim firmaları dünyanın şu an için en güçlü kurumları konumundadır. Tıpkı tıp alanında olduğu gibi, araştırma/geliştirme çalışmaları üzerinde önemli bir etki ve yönlendirme gücüne sahiptir bilişim firmaları. Yeni ürünler geliştirilip, satışlar ve kazanç üst düzeyde tutulurken; elektromanyetik kirlilik ve insan sağlığına zararları konusu da bu firmaların etki ve güdümü altındadır. Onların desteklediği, yönlendirdiği ve kamuoyuyla paylaşılmasını sağladığı çalışma sonuçlarının gerçeği bire bir yansıtma konusunda güçlük içinde olmalarında şaşılacak bir durum yoktur. Bağımsız araştırmacıların parasal destek sıkıntısına düşmeleri, bir şekilde bu sorunu çözseler bile ortaya çıkarttıkları çalışmaları bilim dergilerinde yayımlatabilmeleri hiç de kolay değildir. Başka pek çok alan gibi, ne yazık ki, bilim ortamı ve bilimsel yayıncılık da özgürlüğün sanıldığı gibi var olmadığı bir alandır!
    Her türlü güçlüğe karşın bu alanda özgürce çalışan ve ürün vermeye çalışan sayısız bilimcinin varlığı içimizi ferahlatmaktadır. Artan sayıda çalışma, giderek derinleşerek elektromanyetizmanın yol açtığı sağlık sorunlarını bilimsel olarak ortaya koyacaktır.
    Ancak, elektromanyetik dalgaların varlığı ve zararlılığı bilindiğine göre “ihtiyatlılık” ilkesi gereğinde yapılacaklar göz ardı edilmemelidir.
    • Cep telefonları olabildiğince az kullanılmalıdır.
    • Az kullanım olanaklı değilse kulağa doğrudan bitiştirilmesinden kaçınılmalı; kablolu kulaklıklar kullanılarak cep telefonu olabildiğince bedenden ve kafatasından uzak tutulmalıdır.
    • Uyurken yakınımızda cep telefonu bulundurulmamalı ya da cep telefonunun baz istasyonuyla olan bağlantısı kesilmelidir.(uçuş konumuna alınabilir)
    • Cep telefonlarının yanı sıra evde kullanılan elektrikli aygıtların da bedenden uzak tutulması ilkesine uyulmalıdır. SAR etkisinin aygıtın bedenden uzaklığının karesiyle ters orantılı olarak küçüldüğü unutulmamalıdır. Örneğin, mikrodalga fırın çalışırken mutfaktan uzaklaşılmalı, saç kurutma makinesi kullanılırken 30 cm uzakta tutulmasına özen gösterilmelidir.
    • Cep telefonlarının iş görmesi onların kapsama alanı içinde olmasıyla olanaklıdır. Kapsama alanı sorununun çözümü için de olabildiğince çok sayıda baz istasyonu gereklidir. Baz istasyonlarının yaşam alanlarımıza yakınlığı konusunda da uyanık olunmalıdır. Baz istasyonu yerleşimleri ve açısal konumları yargısal düzlemde denetlenebilmektedir. Toplum sağlığına zarar verdikleri bilirkişi değerlendirmeleriyle saptananların düzeltilmeleri/kaldırılmaları söz konusu olabilmektedir. Mahallelinin imza toplaması ve konuyu yargıya taşıması önemli bir eylemdir.
    • Toplumun daha çok cep telefonu kullanma isteğine ek olarak bu yolla daha fazla veri paylaşımı eğilimi daha fazla baz istasyonu anlamına geleceği için, insanların da yaşamımızın doğal bir parçası olan bu olanağı kullanımı önü alınamaz bir tutkuya dönüştürmekten kaçınmaları olmazsa olmaz bir başka önemli gerekliliktir.
    • Cep telefonu başta olmak üzere non-iyonizan radyasyon kaynağı olan aklımıza gelebilecek her türlü aygıttan “UZAK DURMAK” ve “UZAK TUTMAK” anahtar eylem olarak çıkmaktadır karşımıza!
    • Başta cep telefonu olmak üzere SAR etkisine sahip aygıtlar edinilirken teknik özelliklerinin yanı sıra SAR etkilerinin de göz önünde tutulması önemsenmelidir.

    Not : Bu yazıya, 22 Şubat 2016’da İzmir Tabip Odası’nda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı öğretim üyeleri Doç Dr Raika DURUSOY ve Doç Dr Hür Hassoy’un katılımlarıyla düzenlenen “Elektromanyetik Kirlilik” konulu panel esin kaynağı olmuştur.

  • İMZA İŞLERİ

    EMİNAĞAOĞLU1Mustafa Mutlu bugünkü köşesinde yazmasa haberimiz olmayabilirdi. İmza lobisi Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi birini bile tuzağa düşürebilmiş! Haberi okuyunca olmadık işler ve istekler için imza verenleri eleştirmeden önce bir kaç kez düşünmek gerek diye mırıldandım!

    Pek çok konuda yazmışlığım, işgüzarlık yapmışlığım vardır! Ama, bunlarla karşılaştırıldığında (en azından sayıca) imza vermişliğim oldukça azdır!

    Çok imza vermemiş olsam da; birileri imzamı istememişse de, imza toplamanın nasıl yapıldığını hep merak etmişimdir.

    Üzerimizdeki etiket akademisyen ya da aydın olsa da iliklerimize işlemiştir feodalite. Bir telefon, hatta şimdilerde bir e posta yetiyor olmalıdır imza istemek için!

    Hele, ön ayak olan güvenilir (belki de saygın ve biraz da karşı konulamaz) biriyse imzası istenenin teslim olmaktan; doğru bir işe imza verip iç rahatlığı yaşamaktan başka çaresi yoktur.

    Eminağaoğlu özelinde böyle mi oldu bilemem ama, yukarıda betimlediğim türden imzacılık hiç de azımsanmayacak sıklıktadır.

    Anlaşıldığı kadarı ile Eminağaoğlu iyi niyetinin kurbanıdır. Şimdilerde pek geçerli olan “barışseverlik” ya da onun eşdeğeri “savaş karşıtlığı” kurban olmak için bire bir kutsal değerler.

    Sıradan bir insanın bu gibi kutsal kavramlar aracılığıyla teslim bayrağı çekmesine şaşırılmaz! Ama, Eminağaoğlu gibi bilinçli, feleğin çemberinden geçmiş olduğu varsayılması gereken bir kişiliğin düştüğü durum dudak uçuklatıcıdır!

  • 634_1

     

    Avazınız çıktığı kadar bağırsanız da, çığlık çığlığa olsanız da gündemi bir yere kadar değiştirebilirsiniz! Gerçeğin gür sesi kimi zaman dip dalgasıyla kimi zaman da (bu akşam Ankara’da olduğu gibi) ölüm saçan bombalarla duyulur!

    Asıl hüner, gerçeğin sesini bombalar patlamadan duymaktır! Yazık ki, son zamanlarda bu hünerden ve beceriden yoksunuz!

    Reyhanlı’da, Suruç’ta, Ankara’da, Sultanahmet’te ve bir kez daha Ankara’da bombaların sesi bizlere “olmak ya da olmamak” noktasında olduğumuzu anımsattı!

    Yine yaklaşık 6 aydır Cizre’de, Sur’da, Hakkari’de, Şırnak’ta, Silopi’de ve başka yerlerde kanlı terör her birimizi kendinize gelin dercesine sarsıyor!

    Türkiye’nin gündemi ne birisinin tek adam heveslerinin anayasal dayanaklarla donatılmasıdır!

    Ne de başka birilerinin özerklik, federasyon, konfederasyon soslu kalkışma provalarına karşılık bulması için seferber olmaktır!

    Türkiye, aymaz, duyarsız ve daha da kötüsü hain siyaset esnafının insafına bırakılamayacak denli önemli ve ciddi bir ülke!

    “Olmak ya da olmamak!” sorununun farkına varılması dileğiyle lanetliyorum eli kanlı teröristleri ve onun kravatlı destekçilerini!

    Ceyhun BALCI, 17.02.2016

  • Dün Lokomotif, bugün Lazio! SS Lazio dersem Nazileri çağrıştırmış olurum. Roma’nın iki takımından biri olan Lazio SS’den hiç gocunmamış. Mussolini’nin de desteklediği bir takımmış zamanında. Pek çok kulüp adının önündeki SS’ten kurtulmak adına değişikliğe giderken Latince Latium’dan köken alan ve “geniş” anlamına gelen Lazio kuyruğu dik tutmuş.

    Lazio öncekinden önceki yüzyılın sonunda, 1900’de İtalyan ordu mensuplarınca kurulmuş. Adının başındaki (SS) Societa Sportiva’nın kısaltması! Ses ve harf benzeşmesi dışında Nazilerle bağlantısı yok.

    lazio1
    Forma renkleri beyaz ve gök mavisi (Bianco Celesti)! Gök mavisi renginin seçilmiş olması eski Yunan’daki olimpiyatlara gönderme yapma amaçlı! “Kartallar” ya da “Kartalcıklar” diğer takma adları! Gök mavililer diyenler de var! Gökmavililer İtalyan ulusal takımı için de kullanılıyor.
    Lazio toplam 45 spor dalında etkinlik gösteriyor.
    Lazio’da tanıdık bir oyuncu var!
    Miroslav Kloze!

    thumb
    Alman oyuncu ardışık 4 dünya kupasında forma giymekle kalmadı! Toplam 16 golle dünya kupaları gol krallığı unvanıyla da taçlandı. 37 yaşındaki Klose 17. sezondur profesyonel olarak forma ıslatıyor. Tam bir görev adamı! Gösterişten iz bulmanız güç ama disiplin ve namus dört dörtlük. Böyle bir oyuncudan gol yemek biraz üzücü olabilir ama her golcü böyle olsa da dedirtir insana!Tartışılmayacak parlaklıkta bir kariyer sahibidir!

    Sinyor namlı Can Bartu da Lazio forması giyenlerden! İtalya’da top oynadığı 6 sezonun (1964-1967) son üç yılında Lazio için ter döktü.

    s-bf053746fe08de8c666f3ddd43a341bb6d8ab739

    Can Bartu Lazio formasıyla

    Can Bartu’dan epeyce önce 1951-1952 sezonunda efsane Beşiktaşlı Şükrü Gülesin de Lazio forması giydi. Lazio’da oynadığı 29 maçta attığı 16 golle fena sayılmayacak bir performans gösterdi. Çizmede top koşturmuş Türkler arasında en iyi başarımın ona ait olduğu söylenebilir.

    Aynı zamanda karikatürist olan Altan Erbulak’ın çizgileri Şükrü Gülesin’e göndermelerle birlikte Milliyet’in spor sayfasını süslerdi
    Lazio öteden beri tanışık olduğumuz bir takım! Yener de elersek ne iyi! Yenilirsek yabancıya yenilmemiş olmakla avunabiliriz!