• Sayın ……,

    Seçim sonuçları üzerinde çeşitli yorumlar yapılıyor başarının nedenleri sıralanıyor. Ancak, hiç bir yorum gerçek nedene değinmiyor veya değinemiyor
    BAŞARININ TEK NEDENİ KAPALI KAPILAR ARKASINDA İNSAN HAYATI ÜZERİNE KURGULANAN STRATEJİDİR….
    7 Haziran Seçimleri’nden hemen sonra Cumhurbaşkanı ERKEN SEÇİM dedi…..
    %10 oy kaybetmiş bir liderin bunu söylemesi için çok güçlü bulguları, dayanağı olmalı idi…AKP’ nin %2 oy kaybı AKP’ nin yok olması demekti…. adeta intihar ….
    Neydi güvencesi…..AKP’ nin çok güçlü iç ve dış analistleri,araştırmacıları, stratejistleri var…
    Hatırlarsınız 17-25 Aralık olduğu gün darbe ve paralel kelimeleri ortada yoktu. Bu uzmanlar akşama kadar toplantılar yaptılar ve bu olayı darbeye ve paralelcilerin üzerine yıkarak sıyrıldılar. Başarılı da oldular!
    AKP stratejistleri şu planı yaptılar….Hatırlayınız Önce AKP’nin ortaya attığı ÇÖZÜM sürecini buzdolabına koydular…Böylece PKK ‘yı tahrik ettiler… PKK cinayetlere başladı….terör hortlatıldı…7 Hazirandan bu yana korucu,uzman çavuş,polis,asker ölümleri ile terör kurbanları 300 yaklaştı…. Suruç ve Ankara toplu katliamları ile doruğa çıkarıldı…PKK ‘dan da operasyonlar sonucu pek çok kişi öldüğü halde Kandil’den ve İmralı’dan ses çıkmadı….Bu olaylar MİT, CİA ve Mossad’ın güdümünde tezgahlandı…
    Yüzlerce insan ölürken AKP sürekli olarak bu olayların güçlü hükümet olmamasından kaynaklandığı (sanki engel olan vardı),koalisyonların bu sorunları çözemeyeceği algısı yarattı…….özetle stratejisini insan hayatı üzerine kurdu…patlayan bombalar oyumuzu artırıyor sözünü de söylemekten çekinmediler…
    Halk ne yapacaktı? Muhalefetin anlaşıp hükümet kurması ,muhalefet partilerinden hiç birinin iktidar olacak oyu alması mümkün görülmüyordu….….Zaten ortada AKP’nin her dediğine körü körüne inanan seçmen oyunu güçlü hükümet ihtimalinden yana kullandı…
    İşte AKP’nin İNSAN HAYATI üzerine kurduğu strateji sonucunu verdi ve AKP kazandı…..AKP bu stratejisinden emin olmasaydı secimi bile yaptırmazdı….
    ÖZETLE AKP BU BAŞARISINI HALKININ HAYATI ÜZERİNE KURGULAMIŞ VE MAALESEF BAŞARILI OLMUŞTUR….
    İKTİDARI UGRUNA HALKINI FEDA EDEBİLEN İKTİDARLARDAN KURTULMAMIZ DİLEGİ İLE …..
    Not:İktidar uğruna kardeş katlini onaylayan Osmanlı anlayışına özlem duyan bir parti için 300 kişinin kanının ne önemi var
    .

    682137

    İŞ ADAMLARINA, ŞİRKET SAHİPLERİNE CAGRI

    Bu yıl promosyon kitap!

    Ülkemizde yaşadığımız bütün olumsuzlukların nedenini eğitime bağlarız.Doğrudur……
    Türk toplumu okumuyor….

    Oysa ABD’de bir yılda basılan kitap sayısı 85.121, Japonya’da 42.217, İngiltere’de 64.761, Almanya’da 64.761, ülkemizde ise sadece 6.151’dir.
    Kitap okuyanların nüfusa oranları ise Japonya’da % 14, ABD’de % 12, Almanya’da % 11, İngiltere’de % 11, bizde ise sadece % 0,01”dir.
    Öyleyse teşhisi doğru koyalım: Bu bir skandaldır. Utanılacak bir tablodur. Atatürk’e ve bütün ecdada ihanettir. Ülkenin geleceğini karartmaktır.

    Evet ülkemiz insanı okumuyor…..Şikayet ediyoruz….söylüyoruz…yazıyoruz…….ama insanlarımızı daha çok okumaya yöneltmek için ne yapıyoruz…..Gelin bir şeyler yapalım..
    Değerli dostlar, şirket sahipleri

    Yılbaşlarında, bayramlarda müşterilerinize hediye (promosyon) veriyorsunuz. Ama neden aklınıza sadece çakmak, küllük, takvim, saat, kalem, çanta, bardak vs gelir de KİTAP gelmez.
    Biz “Neden promosyon piyasasına kitap da girmesin?” diyerek Türkiye’de bir ilki başlatmak üzere kolları sıvadık.

    Lütfen siz de “Bu ülkede kitap okunmuyor ki… Niye versinler?” demeyin.Kültür duvarına bir tuğlada siz koyun…
    O nedenle şirketlere bir önerimiz var:
    Gelin, bu yılbaşında müşterilerinize kitap da hediye edelim.
    NEDEN KİTAP?
    Her şeyden önce eskimez, kırılmaz, bozulmaz, atılmaz. + Gelecek kuşaklara bile kalacak kadar uzun ömürlüdür. + Bir kültür ürünüdür. Müşteriniz onore olur. + Rakiplerinizle aranızda fark yaratır. + Markanızın prestijini artırır. + Kitap okuyucusunun artmasına destek vermek suretiyle bir sosyal sorumluluğunuzu da yerine getirmiş olursunuz. + Sadece müşterilerinize değil; çalışanlarınıza da verebileceğiniz en güzel hediyedir.
    Promosyon ürünlerinin üzerine basılmış firma ismi bir gün silinebilir ama kitap için böyle bir şey hiçbir zaman söz konusu olmaz.
    Ayrıca kitaba sunuş yazınız eklenir. + Türk kültürüne verdiğiniz desteğe teşekkür edilir. + Ön kapağa “…….….’ın kültür-eğitim hizmetidir” anonsu, arka kapağa reklamınız girer.
    Lütfen unutmayın: Müşterinizi en fazla memnun edecek hediye; kendisinin ve çocuklarının başarısına katkı yapacak hediyedir ve o da çakmak, anahtarlık, takvim, kalem, çanta, masa seti vs değil; kitaptır. Ancak bu kitapların nasıl ve ne tür kitaplar olduğu çok önemlidir.

    ÖZGEÇMİŞ
    NAZMİ KAL

    1938 Yılında Rize’nin Ardeşen ilçesinde doğdu.
    8 yaşında iken akrabalarının bulunduğu Akçakoca’ya ailesi ile göçtü. Hasançavuş köyünde eğitmenli okulda 3 yıl okudu. İlkokulun 4 ve 5. sınıflarını Melenağzı köyünde bitirdi. Akçakoca Ortaokuluna kaydoldu. Ortaokulu bitirdikten sonra Bolu Öğretmen Okuluna gitti. Bolu Öğretmen Okulundan sonra 1958 de bitirdi. Zamanın fakir Üniversitesi Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünü kazandı. 1961 yılında bitirdi. Aynı yıl Nezaket İnce ile evlendi. Mesudiye Ortaokulu Fransızca öğretmenliğine atandı. 1965 yılında Bozüyük Ortaokulu’na nakledildi. 1966 yılında Yedek subay okuluna gitti. Teğmen olarak kıta hizmetini Eleşkirt’te yaptı. Terhisten sonra 1968 yılında Afyon Ticaret Lisesi Fransızca öğretmenliğine atandı. 1970 yılında TRT’ de açılan prodüktörlük sınavına girdi. 2800 kişinin katıldığı sınavda kazanan 40 kişiden biri oldu ve TRT’de prodüktör olarak göreve başladı.
    Yarış 73, Ülkeler Yarışıyor, Eşinizi Tanıyor musunuz? gibi yarışma programlarının hem yapımcılığını, hem yönetmenliğini üstlendi. Yakın tarihimizle ilgili Cumhuriyetin İlanını Yaşayanlar, 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, Atatürk’ün Hayatı, İsmet İnönü ve İnönü Zaferleri, Lozan Anlaşması, Celal Bayar gibi programlar üretti.
    Fransa’nın verdiği bursu kazanarak 1976 yılında ve 1982 yılında iki kez Fransa’da staj yaptı.
    1980 yılına kadar bazı programlarında röportajlar yapan Kal 1980 yılında bir sınav daha kazanarak kendi programlarını sunma yetkisi aldı.
    1980 i takib eden yıllarda haftalık ve aylık periyodlarda seri programlar hazırlamaya başladı. Atatürk’ten Anılar, İş Dünyası, Ayın Konusu programlarını hazırladı ve sundu. 1990 yılında ekranların ilk ekonomi programı Ekonomi Dosyası’nı hazırlayıp sunmaya başladı. Program 2003 yılında da devam ediyordu. 1990 da ilk kez tüketicilerin bire bir sorunlarına dönük çözüm getirici program hazırladı. Binlerce tüketicinin sorunlarını çözdü. Ülkemizde tüketici bilincinin ve hak arama duygusunun gelişmesine katkıda bulundu. Bu yapımlar Tüketici Yasasının çıkmasını hızlandırdı. Kal o dönemde “Tüketici Babası” olarak hafızalara yerleşti.
    Nazmi Kal pek çok ödül aldı. 1983 yılında “Neden Hedef Türkiye?” yapımı ile Günaydın Gazetesinin en iyi haber program ödülü, 1990 da Bir Kelime Bir İşlem ile Hürriyet Gazetesinin en iyi yarışma programı ödülü, 1991 Cengiz Polatkan ödülü, 1992-93-94 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinin “En İyi Ekonomi Programı” ödülü.
    Nazmi Kal Beşiktaş Jimnastik Kulübü, Ankara Briç Kulübü, Ankara Gazeteciler Cemiyetleri üyesidir. Nazmi Kal’ın İsmet İnönü’nün Televizyona Anlattıkları, Atatürk İle Yaşadıklarını Anlattılar adlı iki kitabı ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış makaleleri var. Fransızca biliyor.
    Tolga adında bir oğlu, Tanju Dökmeci ve Tülin Şekerci adında iki kızı olan Kal’ın Melih, Melin Dökmeci ve Emir Kal adlarında 3 de torunu bulunuyor.

  • Türkiye’nin yıkıma uğramasını istemeyenler, bunun önüne dikilmek isteyenler olduğuna kuşku yok! Seçim sonuçları can sıkıcı olabilir! Ama, Türkiye’de yüzünü aydınlığa dönmüş önemli bir güç olduğu kesindir!

    O önemli gücün eleştirilecek yanları var! Seçim sonuçlarında yola çıkarak bu sonucun ortaya çıkmasında payı olanlara yöneltilen aşağılayıcı ifadelerden rahatsızlık duyuyorum.
    Zaman ve enerji kaybından öte anlam taşımıyorlar!

    Beyinsel İşler yazım bağlantıdan okunabilir!

    http://www.e4haber.com/yazarlar/ceyhun-balci/beyinsel-isler/61/

  • event28196

    SARAYSIZ BAŞKAN TÜRKİYE’DE
    Saraylı Başkan’ın karşısına Saraysız Başkan’la çıkmak kötü bir fikir değildi. Zamanlama seçimle örtüşünce ve arzulanan sonuç da alınamayınca bu önemli konuğun gölgede kalması kaçınılmaz oldu!
    Eski Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica CHP’nin konuğu olarak Türkiye’de!
    Yeryüzündeki önemli çelişkilerden birisi böylelikle kamuoyu gündemine taşınmış oldu!
    Bizim Saraylı Başkan birkaç bin kişi çevresinde etten duvar örmedikçe sokağa adım atmazken; Saraysız Başkan iki polis ve üç bacaklı köpeği Manuela ile kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeki barakada yaşayabiliyor. Dahası bu yaşamıyla gurur duyabiliyor.
    Mujica’nın İzmir programına göz atınca aklımdan geçenleri paylaşmakta yarar gördüm!
    Karşılama, kahvaltı, yemek, Kemeraltı kent gezisi ve Efes ziyaretlerine diyecek yok! Bu akşam (4 Kasım) Ahmet Adnan Saygun’daki konuşması da kuşkusuz ilgi çekici olacaktır. Ama, bu konuşmayı kimler izleyecektir? Mujica’yı görmeden tanıyanlar dolduracaktır izleyici koltuklarını. Bir bakıma körler, sağırlar ağırlaması yaşanacaktır. Bu da gereklidir denebilir!
    Programa bir şey daha eklenebilir miydi?
    Saraylı Başkan’a aşkla bağlı olanlarla buluşturulabilse de, Saraysız Başkan Mujica doğrudan onlarla temas kursa, onu tanımayanlara tanıtılsa biraz daha yarar sağlanabilir miydi bu ziyaretten! Kuşku duyulmasın ki; Mujica gibi bir alçakgönüllülük simgesi de büyük hoşnutluk duyardı böylesi bir buluşmadan!
    Özetle, bilinmeyenleri bilenlere değil de bilmeyenlere öğretmek daha doğru olmaz mıydı?
    Ceyhun BALCI

    562df1f604207c1778e07336

  • TÜRKİYE’NİN (OLAĞANÜSTÜ) SİYASET ORTAMI

    Türkiye yaklaşık iki yıl önce Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve oylumlu yolsuzluk ve hırsızlık olayıyla sarsıldı! Uzunca zamandır yaşanmakta olan bu süreç Cemaat-AKP birlikteliğinin sonlanmasıyla su yüzüne çıktı. Kısa bir bocalamayı izleyerek hukukun değil ama siyasetin gücüyle tüm pisliklerin üzeri örtüldü.
    Birkaç ay sonraki yerel seçimlerde halkın oyuyla tüm zanlılar aklandı!
    Çok değil birkaç hafta önce kanlı Ankara saldırısı sonrasında Başbakan patlama sonrasında oylarımız artış gösterdi demekten alamadı kendisini!
    Sayısız örnekten söz edilebilir!
    Bu iki örnek bile Türkiye’de taşların yerinden oynadığını; hukuktan ve adaletten söz edilemeyeceği gibi, siyasetin de olağan koşullarda yapılmadığını göstermeye yeter de artar!
    Bir başka taze haber!
    Seçime haftalar kalmışken MHP Genel Başkanı ile CB RTE’nin gizlice görüştüğü savlanıyor.
    http://www.yenicaggazetesi.com.tr/devlet-bahceli-erdoganla-basbasa-gizli-gorusme-yapti-124275h.htm
    Son örneğe eklenen ilk ikisinden yola çıkılarak Türkiye’deki siyaset ortamının olağandışı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
    Türkiye’de iktidarı elinde tutanların darbeleri gerekçe göstererek “sandıkla gelen, sandıkla gitsin!” korosu oluşturmaları boşuna değildir.
    Son birkaç yılda yaşananlar bile sandık fetişizminin ve ondan çıkan her sonucun kutsanması (kötü) alışkanlığının yaratabileceği tehlikeleri fazlasıyla ortaya koymuştur.
    Elinizdeki güç ve olanaklar ölçüsünde sandıkta insan topluluklarına onaylatamayacağınız şey yoktur.
    Hırsızlık ve yolsuzluk aklatılabilir; kan üzerinden yapılan siyaset getiri sağlayabilir!
    Bu gibi koşullar altında yapılan siyasetin olağanlığından söz edilebilir mi?
    Yanıt evetse söylenecek söz kalmamış demektir!
    Hayır deniliyorsa siyaset ortamındaki paradigmaların değişmesi gereklidir! Hem de ivedilikle!
    Uzunca süredir muhalefetliği tartışmalı olan ve her fırsatta iktidara destek oluşuyla ünlenen yavru muhalefet MHP işe önderini değiştirmekle başlamalıdır.
    Ana muhalefetin de benzer bir gereksinim içinde olduğundan söz edilebilir.
    Ancak, kendisini muhalefet olarak tanımlayan tüm yapı ve oluşumların strateji değişikliği gerekliliği ile karşı karşıya oldukları da kesindir!
    Sandıkla gelip, sandıkla gitmeyeceği kesinleşen bu iktidar sandıkta yalnız bırakılmalıdır. Bir halk hareketinin örgütlenmesi ve ona öncülük edilmesi kaçınılmaz bir gereklilik gibi gözükmektedir!
    Olağandışı siyaset koşulları altında olağandışı muhalefet yöntemlerine gereksinim duyulur!
    Ceyhun Balcı, 03.11.2015

    Habergünce sitesinde yayımlanmıştır.

    http://habergunce.com/yazar/Ceyhun-Balci-Turkiyenin-olaganustu-siyaset-ortami-73806.html

  • SICAĞI SICAĞINA SEÇİM ÇÖZÜMLEMESİ
    Son birkaç seçimde olduğu gibi bu kez de yıkıma uğrayanları teselli etme göreviyle karşı karşıya kaldığımı fark ettim!
    Sonuçlar ne olursa olsun Türkiye’de hatırı sayılır bir muhalif damar olduğunun altını çizmekte yarar var! Sorun bu muhalif damarın işlevsel ve etkili bir yola sokulmasıyla ilgilidir.
    Dört yılda bir (bu kez olduğu gibi 5 ay arayla) yapılan seçimler aracılığıyla kendisini gösteren sandık fetişizminin aşılması gerekiyor. Birkaç ay önceki seçimde ortaya çıkan tablonun da etkisiyle beklenti çıtası daha da yükselince yıkım ve moral bozukluğu katlanmış oldu!
    Sanılanın tersine bu kez sandığa gitmeyenlerin (7 Haziran) AKP’liler olduğu anlaşılmıştır. Söz konusu kesim sandığa gidip de görevini yerine getirince alışılmış seçim sonuçları tablosu bir seçim aradan sonra yinelenmiş oldu.
    Her ne olursa olsun 7 Haziran bir fırsata dönüştürülebilir miydi? Halkın yarıdan fazlası AKP dışı partilere yöneldiğine göre en azından kuramsal olarak bu başarılabilirdi diye düşünmek gerekiyor! Ana muhalefet, AKP ile koalisyona heveslendi. MHP her şeye hayır dedi. HDP ise uzantısı olduğu terör örgütüyle bağlantısını saklama çabası göstermedi. Oysa, üçü bir araya gelip tek maddeli bir protokol ile Türkiye siyasetindeki önemli bir etkeni ortadan kaldırıp kendilerine yer açmayı deneyebilirlerdi. Onlar bunu yapmayınca emanet oylar asıl adrese döndü. Buna eklenen bir önceki sandık küskünlerinin dönüşüyle dün geceki manzara ortaya çıkmış oldu!
    Seçimden birkaç gün önce kendisini gösteren bazı gelişmeler bir araya gelemeyen üçlünün bir araya gelebildiğini göstermişti! Atlantik ötesindeki gücün maşası olduğu her şekilde ortaya çıkan cemaatle birlikte saf tutmayı göze alabilen üçlü Türkiye’nin başındaki diğer önemli dertle ilgili tek adım atma denemesinde bile bulunmadı. Bu edilgenlik doğal olarak bu üç partinin seçmenlerini etkiledi. MHP seçmeni aslı varken niye suretine oy vereyim dedi! CHP’nin oy artışı devede kulak kaldı. HDP’nin terörle bağlantısı kesinleşince baraja takılması bile söz konusu oldu! Diğer yandan, HDP’nin AKP karşıtlığı konusundaki içtenliği de sorgulanmaktaydı. Bu konuda da sınıfta kalınca oy yitirmiş oldu!
    Türkiye’de AKP’ye karşı çıkacakların bu gibi hatalarını düzeltmeleri öncelikli gerekliliktir.
    Bir başka önemli noktaya da değinilmeden geçilmemelidir!
    Türkiye’de muhalefeti içtenlikle üstlenecek olan siyasi yapılar sandık fetişizminden sıyrılma göreviyle karşı karşıyadırlar. Bir seçim aradan sonra AKP ile seçim sandığı aracılığıyla başa çıkılamayacağı (bir kez daha) kavranılmış olmalıdır.
    Muhalefet etmenin seçim dışında yol ve yöntemleri olduğu anımsanmalıdır!
    İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur!
    Son olarak gözü korkan, umutsuzluk denizinde yüzenlere bir çift söz edilmelidir! Siyaset ortamında yaşanan çılgınlıklar Türkiye ile sınırlı değildir. Fransa’da Sarkozy gibi birini başkanlığa taşıyan, İtalya’da Berlusconi gibi bir çamur deryasını bir değil birkaç kez iktidar yapan anlayış da bizdekinden farklı değildir. Son olarak Nazi toplama ve ölüm kamplarının ülkesi sayılan Polonya’da benzeri bir gelişme yaşanmıştır. Bu yakın tarihi hiç yaşamamış gibi davranan halk yabancı düşmanlığını saklamayan bir parti ve önderi iktidara taşımıştır. Bizdeki fark , buradaki gelişmelerin biraz daha köşeli ve keskin oluşundan kaynaklanan ürküden ibarettir!
    Doğru yerde ve ilkede birleşmeyle Türkiye’deki gidişin tersine döndürülmesi olasıdır!

  • İzmir’de ya da Çeşme’de rastladığım pek çok Suriyeliyi fotoğraflayabilirdim. İçimden gelmedi! Canımızı sıkan bu görüntülerin asıl sorunun önüne geçemesinden kaygı duydum!

    İzmir’de, Türkiye’de, Avrupa’da her hangi bir yerde yaşanan Suriye trajedisinin özeti VATANSIZLIK‘tır!

    Bundan 2.5 yıl önce Paris’in orta yerinde tanışmıştım Suriye sorunuyla. Fransa’nın da destek verdiği Özgür Suriye Ordusu müzik eşliğinde dansla ve coşkuyla bezeli bir gösteri sunmaktaydı gelip geçenlere.  Tam bir davulun sesi uzaktan hoş gelir durumuydu.

    Oracıkta bir canlandırma yapma gereği duymuştum!

    Olmaz ya oldu diyelim!

    Fransa’nın Brötanya bölgesini Fransa’dan kopartmak isteyen birileri her hangi bir ülkenin büyük kentinin orta yerinde benzer bir coşkuyla gösteri yapabilir miydi?

    Akla getirilemese de böyle bir şey yapılacak olsa Fransa o ülkenin başına üşüşmekten geri durmazdı.

    Karşımda duran emperyalizmin ta kendisiydi!

    ÖSO

    Mayıs, 2013. Paris’te Özgür Suriye Ordusu “coşkusu”. O gün için akla bile getirilmeyecek karabasan bugün yaşanıyor. Emperyalizm ektiğini biçiyor. Olan da suçsuz, sıradan insanlara oluyor…

    KENTİMİZDEN SURİYELİ MANZARALARI

    İzmir’de yaşayan birisi olarak başlangıçta çok uzağımızda kaldığını düşünmüştüm Suriye trajedisinin. Yatışmak şöyle dursun; her geçen gün büyüyen yangın son bir yılda Türkiye’nin en batısına uzanan trajediyle tanışmamızı kaçınılmaz kıldı. Avrupa’ya el uzatılacak uzaklıkta oluşumuz önde gelen nedendi. İzmir, Suriyeli mülteciler için kalıcı olmaktan çok geçici bir kent oldu!

    İzmir’de yaşayanlara ya da yolu düşenlere önerimdir!

    Konak metro istasyonunda başlayan Basmane’ye uzanan kısa bir yürüyüş pek çok Suriyeli manzarasıyla karşılaşmanıza yetecektir. Metro istasyonu ve çevresinde yoğunlukla gözlemlenen dilenecek denli yoksul/yoksun Suriyeli görüntülerinin; Tilkilik dolaylarında yerini mükemmel olmasa da daha iyi sosyo-ekonomik durumlu Suriyelilere bıraktığını kolaylıkla fark edeceksiniz!

    Fevzi Paşa Bulvarı’ndaki otellerde ise kaymak tabaka sayılabilecek Suriyelilerle karşılaşmak hiç kimseyi şaşırtmamalı!

    İzmir’den biraz daha batıya gidip Çeşme’ye vardığınızda Suriyeli manzaralarının çok daha ürpertici olduğunu eklemek gerek! Ortak payda vatansızlık olsa da sağkalım şansının cüzdanınızın kalınlığıyla doğru orantılı olduğunu fark etmemeniz olanaksız! Şişme botla serüvene atılacak olanların karaya ayak basmak kadar denizin dibini boylamak gibi bir yazgıyla karşılaşabileceğini duyumsamak Çeşme’nin serin esintilerle katlanan kasvetli havasında daha bir etkileyici.

    Farklı kesimlerden Suriyelileri buluşturan ortak payda : Vatansızlık!

    Bugün ülkenizdeki konumunuz, parasal durumunuz ne olursa olsun! Bir kez vatansız konumuna düştüğünüzde adınızın önüne “perişan” sıfatının eklenmesi kaçınılmaz. Bu manzaraları gördükçe bir yandan içim parçalanırken diğer yandan da vatansızlık denilen berbat durumun her birimize eşit uzaklıkta ve hiç de olasılık dışında olmadığını duyumsamanın dehşetiyle sarmalandım.

    Biz Türklerin bu trajediye komşu olmalarının yanı sıra darma dağın olan bunca insanın başına gelenlerden sorumlu olduğunu düşünmek can sıkıntımı katlamaktan öte anlam taşımıyor. Var oluşundan bu yana temel ilkesi barış olan bir ülkenin Suriye yangınından birinci derecede sorumlu olması sindirilebilir bir durum değil. Kuşkusuz öncelikle yönetenler sorumludur bu durumdan. Ama, şu ya da bu şekilde Türkiye’de yaşayan her birimizin de payı vardır bu trajedinin gelişip, serpilmesinde! Yönetenlere destek olmamış olabiliriz ama onların dehşet verici sormsuzluğu ve aymazlığına dur diyememiş olduğumuz da seslendirmemiz gereken acı bir gerçektir.

    Bugün (31.10.2015) Viyana’da yapılan Suriye sorununun ele alındığı çok ülkeli toplantının başarısızlıkla sonuçlanmış olduğu haberi düşünce ajanslara iç karartım biraz daha koyulaştı. Ama, düşününce çözümün hiç de uzakta olmadığını fark ettim.

    Bilindiği gibi Rusya bir bölge ülkesi olarak Suriye’de yaşanmakta olan zorbalığa ve haydutluğa bir aydan bu yana dur deme kararlılığı sergiliyor. Suriye’yi böldürmeyeceğim, uzaklardan gelip burada yangın çıkartanları hoş görmeyeceğim, onların hesaplarının bir parçası olmaktan öte anlam taşımayan kurgulara geçit vermeyeceğim demektedir Rusya açıkça!

    Çözüm çok açık!

    Bu yangını çıkartan, milyonlarca insanı vatansızlaştıran, yüz binlercesini yaşamdan kopartan kurgunun maşalığına soyunan Türkiye hiç olmazsa şu andan başlayarak hatasından dönebilir. Rusya’nın bu trajediyi sonlandırabilecek değerdeki girişimine destek vermek, eşkıyaya verilen desteği sonlandırmak, Suriye’den ayrılmak zorunda kalanların ülkelerine geri dönüşüne fırsat tanımak…..

    “Yurtta Barış, Dünyada Barış!” diyen bir önderin, Mustafa Kemal’in ülkesine ne de çok yakışan bir tablo değil mi? Bu güzel tablonun oluşması için her birimize düşen görevi göz ardı etmemek gerekiyor. Barışa erişmek için haykırmaktan, meydanları doldurmaktan öte yapılacaklar olduğunu akıldan çıkartmadan!

    Ceyhun BALCI,

  • CUMHURİYET’İN
    EN DEHŞETLİ YILDÖNÜMÜ

    Cumhuriyet’in 92. yıldönümüne bir sokak kabadayısının densizliği ve sınır tanımazlığı damga vurdu! Ne kadar utansak ve korksak azdır!

    Dün akşam Trabzon’da sıradan bir futbol maçı sona eriyor! Sayısız örnekte yaşandığı gibi bir taraf haksızlığa uğradığını ileri sürüyor. En fazla televizyon programlarının konusu olabilecek bu olay Cumhuriyet’in yıldönümünde farklı bir boyut kazanıyor!

    Maçı İstanbul’da televizyondan izleyen sokak kabadayısı görünümlü başkan bir bilemediniz bir kaç izlemede hüküm veriyor! Hakem hatalıdır!

    Trabzon’u arayarak yönetimin Trabzon’daki üyelerinden hakemin stadyumdan ayrılmasının önüne geçilmesini istiyor. Aklını yitirmişliğe eşdeğer bu davranış biat kültürünün sadık neferlerince yerine getiriliyor!

    Hakemler stadyumdan ayrılamıyorlar! Güvenlik denen gerekliliğin yalnız ülkenin belirli bölgelerinde değil Trabzon’da da söz konusu olamayabildiği bu olay sonucu anlaşılmış oluyor.

    Diyelim ki başkan buyurdu! Buyurdukları biat etti uyguladı! Güvenlik güçleri neredeyse sabaha kadar süren bu alıkoymayı fark etmedi mi? Fark ettiyse gereğini neden yerine getirmedi?

    Bu dehşet verici gelişmeyi kameraların karşısına geçerek sıradan bir olaymış gibi anlatan Trabzonspor’un sokak kabadayısı görünümlü başkanı son derece rahattı! En küçük kaygı ve korku ifadesi yansıtmıyordu ne yüzü ne de vücut dili!

    Türkiye bir kaç gün sonra önceki pek çoğu gibi yaşamsal önemde bir genel seçime gidiyor! Bir kulüp başkanının iki çift sözüyle insan alıkonulabilen ve bu dehşete göz yumulabilen bir ülkede seçimlerin ne denli sağlıklı bir şekilde gerçekleşebileceğini varın sizler düşünün!

    Bu dehşet verici olayın CB RTE’nin araya girmesiyle sonlandırılabildiğinden söz ediliyor. Her hangi bir yerde alıkonulanlar, başları sokak kabadayılarıyla derde girenler bundan böyle polis yerine Beştepe’yi mi arasınlar diye sormadan edebilir misiniz? Seçime bir kaç gün kala bu olydan da bir seçim çalışması çıkartıldığını görmüş, yaşamış oluyoruz!

    Bu dehşet verici olyın hiç mi kazanımı yok diye soranlara yanıtımdır! Sinema dünyamız dört dörtlük bir karakter oyuncusu kazanmıştır! Öyle bir oyuncu ki rol yapmıyor! Yaşam biçimi böyle!

    Adam olamamış olsa da “sapına kadar erkek” olduğu kuşku götürmez olan bu yeni oyuncunun başta hakem dövme sahneleri olmak üzere gereğinde kadın dövme konusunda da kusursuz bir beceriye sahip olacağından kimse kuşku duymamalı!

    Cumhuriyet nedir diye sorar dururuz!

    Dün geceki olaydan sonra Cumhuriyet’in tanımları arasına “Cumhuriyet erkek olmak değil öncelikle adam olmaktır”ı eklemek gerkiyor.

    Türkiye’de yaşamak her geçen gün zorlaşıyor!

    Ceyhun Balcı, 29.10.2015

  • PARALEL SAAT VE CUMHURİYET

    levent-kirca_7509
    Daha birkaç gün öncesine kadar zamanı öğrenmek için saate bakmamız yetiyordu. Pazar gününden bu yana haşır neşir olduğumuz saat karmaşasıyla birlikte saate bakmak yetmez oldu! Kol saati başka, duvar saati başka elektronik aygıtlar başka saat göstermekte.
    Uçağını, trenini, otobüsünü, dersini, sınavını kaçıranlar gırla!
    Yarın Cumhuriyet’in kuruluşunun 92. yıldönümünü kutlayacağız. Karamsarlara göre kutlanacak bir şey olmayabilir. Oysa, içeriden, dışarıdan sağcısıyla, solcusuyla ve elbette orta yolcusuyla kurulduğu günden bu yana yerle bir edilmek istenen Cumhuriyet şu ya da bu şekilde ayakta! Bu durumda kutlama yapmak için yeterince neden var demektir.
    Tarih bilgilerine bakacak olursak ortaçağ geride kalalı yüzyıllar olmuştu. Anadolu’da ortaçağ Cumhuriyet’le birlikte sonlanmıştır. İlk bakışta iddialı bir saptama gibi görünebilir! Ama, Baltık’tan yola çıkan Rus donanmasının Çeşme önlerine gelebileceğini öngöremeyen bir karanlık anlayışı ortaçağdan başkasıyla bağdaştırmak olası mıdır?
    Ya da Baltalimanı Antlaşması ile cılız ekonomisini yabancılara teslim eden Osmanlı’nın haremdeki cariyelere, gözdelere ve hasekilere lüks tüketim uğruna uçan kuşa borçlu olması başka nasıl açıklanabilir?
    Cumhuriyet’i biçimsel olarak tanımlamak için pek çok şey söylenebilir! Sözü bir yana bırakıp öze dönmek gerekirse Cumhuriyet insan aklını özgürleştirdi, böylelikle de karanlık kafaları aydınlıkla tanıştırdı demek yanlış olmaz!
    Bir yandan Cumhuriyet varlığını sürdürürken diğer yandan da onu yıkma çalışmaları olanca hızla sürdürüldü.
    Bugün kendisini gösteren akla zarar paralel saat karmaşası Cumhuriyet’i kuranların izinden ayrılınmış olmasıyla çıkmış oldu ortaya.
    Aklı inancın, bilimi dinselliğin önüne koymak demek olan Cumhuriyet etkisini sürdürüyor olsaydı saatin kaç olduğunu bilemeyecek duruma düşmezdik.
    Seçim gerekçesiyle saatlerin geri alınmasını erteleyebilirsiniz! Ama, bunu yaparken günümüze egemen olan elektronik ortamı göz ardı edemezsiniz. Aklını kullanan bir Cumhuriyet yöneticisi bunun önlemini alırdı, almalıydı!
    Basit bir düzenlemeyle, belki de uluslararası düzeyde bir girişimle bugünlerde biri birimize saat kaç diye sormak zorunda kalmayabilirdik?
    Bugün ne yapacağını bilemeyen insan yığınları kurtarıcı aramak zorunda kalmazdı Cumhuriyet’in özünden kopmuş olmasaydık!
    Yarın Cumhuriyet’in 92. yıldönümünü kutlayacağız!
    Saatin kaç olduğundan emin olamadan!
    Böylesi hiç yaşanmamıştı!
    Başımıza bir de paralel saat çıktı!
    Bir kez daha anlayabildik mi Cumhuriyet’in anlamını ve önemini?
    Ceyhun Balcı

  • BALKABAĞI VE AŞURE

    fft64_mf1786472

    Özüyle ilintisini yitirmiş bir aşure örneği

    Aşure ayındayız! Aşure dağıtma geleneği birkaç gündür İzmir sokaklarına da yansımış durumda.
    Her ne kadar ilk aşureyi Nuh peygamberin tufan sonrası elinde kalan ürünlerle yaptığı söylense de; aşure Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesiyle ilintili bir Alevi geleneği. Mezhepsel ayrılıkların derin olduğu göz önüne alındığında aşurenin pek çok kesimce benimsenen bir gelenek olduğuna kuşu yok. Gösterişten yoksunluk bu yas ve anma yiyeceğinin önde gelen özelliği.
    Günümüzde hemen her alanı etkisi altına alan tüketim çılgınlığı aşureyi de kazanç alanına dönüştürmüş durumda. Elde bulunan, bulunmayan ne varsa aşureye katılıyor. Hatta, bu amaçla hazır paketler bile hazırlanıp tüketime sunuluyor.
    CB RTE’nin artık kabak tadı veren bilmem kaçıncı muhtarlar toplantısında balkabağı içinden aşure dağıtımı yapması çağrışıma yol açmasa olmazdı. Bilebildiğim kadarı ile aşurenin bu şekilde dağıtımıyla ilgili bir gelenek, görenek yok.
    Ama, balkabağının başkaca gelenek, görenek ve inançlarla yakın ilgisi var!

    images
    Birkaç gün sonra Hıristiyanların yoğunlukla yaşadığı ülkelerde “Cadılar Bayramı” kutlanacak. Her yılın 31 Ekim’de Haloween Günü olarak da adlandırılan bu gün boyunca çeşitli etkinlikler yapılır. Sözcük anlamı Kutsal Akşam olan Haloween’ın kökeni pagan Keltlere uzanıyor. Çocukların farklı giysiler içinde kapı kapı dolaşıp “şaka mı şeker mi?” sorusuyla harçlık topladıkları, muziplik yaparak eğlendikleri bu gün son zamanlarda Türkiye’de de tanınmaya başlandığı söylenebilir.
    Balkabağı Cadılar Bayramı’nın önde gelen simgesidir. İçi oyularak ve ışıklandırılarak şeytana benzer ikonlar oluşturulur. Böylelikle Cadılar Bayramı’nın baskın süsleme gereci yaratılmış olur. Bu nedenle tonlarca balkabağının çöpe atıldığı da bir gerçektir.
    Balkabağı içinden aşure dağıtımı kültürel kirlenmenin ve yozlaşmanın fotoğrafı olarak tarihteki yerini almış oldu. Hem de muhafazakâr olduğunu her fırsatta ileri süren bir (önemli) kişi aracılığıyla.
    Yine bu fotoğraf aracılığıyla muhafazakâr olmanın bile bir beceri ve bilgi gerektirdiğini anlamış oluruz. Dinsel görenekler bağlamından kopartılıp gösterişe kurban edildiğinde ironik durumların yaşanabildiğini gören bizlere düşen ise gülmekle ağlamak arasında karar verememektir!

  • BARO BAŞKANININ KAFA KARIŞIKLIĞI

    tahir_elci_hakkinda_yakalama_karari_h36472_14db5
    Diyarbakır Baro Başkanı Tahir ELÇİ, bir televizyon izlencesinde “PKK’yı terör örgütü olarak görmüyorum!” diyerek tartışmanın fitilini ateşlemiş oldu!
    “PKK’yı terör örgütü olarak görmüyorum” demek “dünya kendi çevresinde de, güneşin çevresinde dönmediği gibi bir öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” demeye eşdeğer bir durumdur!
    Bu akla zarar sözleri bir yana bırakalım!
    Türkiye’de terör ve terör örgütü algısı üzerine son birkaç yılda yaşananları anımsarsak baro başkanı da olsa bir vatandaşın bu konudaki kafa karışıklığını anlayabiliriz.
    Açılımı başlatan Habur çadır mahkemesi unutacağımız kadar gerilerde kalmadı! Önderlerinin buyruğuyla Türkiye’ye giriş yapan eli kanlı eşkıya davul, zurna ile karşılanırken; yüce Türk yargısı da üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirerek “barış” uğruna özveride bulunmuş oluyordu!
    MİT’le PKK’yı Oslo’da masaya oturtan iklim çok eskilerde göstermemişti kendisini oysa! “Analar ağlamasın!” sözünün rehberliğinde girişilen ve terörden canı yanan topluma yaşadıklarını unutma öğüdü veren sayısız devlet büyüğünün sözleri kulaklarımızdan silinmiş olabilir mi?
    Oslo’da edinilen özgüvenle görüşmeler bu kez on binlerce kişinin ölümünden sorumlu İmralı hükümlüsünün mekânında sürdürülmedi mi? Birileri onunla görüşmenin erdemlerini saymakla bitiremezken; başka birileri de İmralı görüşmecisi olabilmek için kırk takla atmaktan geri durabildiler mi?
    Tüm bunlar olurken İmralı’daki dışarı çıkmak için gün saymaya başlamıştı bile! Diğer yandan da teröre evlatlarını vermiş olan yığınlar barışa(!) ve Öcalan’ın özgürlüğüne ısınma turlarına çıkartılmıştı!
    Hiç unutmam!
    Sosyal medya başta olmak üzere tüm basın, yayın ortamlarında PKK’nin İmralı’daki önderine yönelik aşağılayıcı söylemlerde bulunanlara yönelik cadı avı bile başlatılmıştı. Ne de olsa onun da kişilik hakları vardı kimi kendini bilmezlere göre! Bu görünürdeki gerekçeydi! Asıl dert açılımı tereyağından kıl çeker gibi kotarmaktı!
    Böylesine şizofrenik bir ortamda Diyarbakır Baro Başkanı’nın kafa karışıklığı olağan bir durum değil midir?
    Bana sorarsanız Tahir Elçi’yle aynı görüşte olmam söz konusu bile olamaz! Ama, böylesi iki yüzlü, oynak ve doğrultusu belirsiz koşullar altında ona öfkelenmenin içimden gelmediğini de saklayamam!
    24 Temmuz’dan bu yana görevini anımsayan ve o görevin gereğini yerine getirmeye başlayan devlet, kendisini unutturmuş olmasaydı, Tahir Elçi de bu gibi sözler kullanmayı aklından geçirmezdi düşüncesindeyim!
    Ceyhun Balcı, 20.10.2015