• CEHALET İŞ BAŞINDA

    unnamed
    Ülkücülere dokundurmak kaçınılmaz oldu! Bundan birkaç ay önce Çin’e tepki göstereceğiz diyerek, Çin lokantası basıp dayanışma içinde olduklarını düşündükleri Uygur aşçıyı tekme, tokat dövmüştü bu arkadaşlar. Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılıp, yerle bir edilmek istenirken istifini bozmayan bu kardeşlerin sınır ötesi Türklere ilgisi göz yaşartıcı!
    Salatalığım var diyene tuz alıp koşmaları daha epeyce çam devirmeyi sürdüreceklerini düşündürüyor!
    “Suriye Türkmenleri Rusya-Suriye işbirliğiyle vuruluyor” dolmuşuna bindiler bu kez! Yanlış dolmuşa binmekle kalmadılar! Yanlış durakta da indiler!
    Rusya’yı kınayacaklar ya! Bayrak benzerliği nedeniyle Hollanda Konsolosluğu’na yürüdüler.
    Biraz akıl, biraz görgü demek geçiyor insanın içinden! Hiç mi İstiklâl’den yürümediniz? Hiç mi kafayı kaldırıp Hollanda Konsolosluğu’nun girişindeki tabelalara bakmadınız? Bu kadar mı cahilsiniz?
    AKP’ye yardım konusundaki özen ve kararlılığınızı buralarda niye göstermezsiniz?
    Artık, neredeyse sokağa inmeyen sizler ara sıra da olsa indiğinizde alay konusu olmaktan uzak durmayı akıl edemez misiniz?
    Bu acıklı gülünç durumları bir yana bırakalım!
    Sınır ötesindeki soydaşlarımızın ilgi alanımızda olmasına kimse karşı çıkmaz!
    Ama, bu ilgiyi gösterirken, ülkemiz sınırlarının kalbura dönmüş olması, yanı başımızda çıkartılan Suriye yangınını yelleyen, benzin döken bir hükümetin varlığı önceliğiniz değil midir?
    Önce Irak’taki şimdi de Suriye’deki yangınlar o ülkelerde yaşayan sayısız etnisiteden, dinden, mezhepten insanın yerinden, yurdundan olmasıyla sonuçlandı. Daha düne kadar, Suriye’de bu kadar çok etnisite, dinsel tercih ve mezhep olduğunun farkında mıydık?
    Ülkücü olduğunu ileri süren kardeşler!
    Dört yıldır itilip kakılan Suriye Türkmenlerinin neden dün değil de bugün öldürülmekte olduğu ileri sürüldü? Hiç düşündünüz mü?
    Rusya-Suriye işbirliğiyle ülkedeki yangının hızla söndürülmekte olduğu ve hiç de uzak olmayan bir gelecekte Suriye hükümetinin ülkeye egemen olmasının şaşırtıcı bir gelişme olmayacağı namussuz ve insafsızlar dışında pek çok kişinin ortak görüşüdür.
    Yalnızca Türkmenlerin değil, Yezidilerin, Kürtlerin, Arapların, Aramilerin, Süryanilerin, Şiilerin, Sünnilerin ve Hıristiyanların kurtuluşunun tek yolu var! Bölgenin uzaklarından gelerek bölgenin egemeni olan yayılmacıların def edilmesi!
    Ülkücü kardeş!
    Yanlış dolmuşlara binip, yanlış duraklarda inmeyi bırakır mısın?
    Olaylara biraz olsun geniş açıdan bakmayı deneyemez misin?
    Rezil olan, alaya alınan, yerin dibine geçen sen oluyorsun da! O bakımdan…
    Ceyhun Balcı, 23.11.2015

    hollanda_buyuk

    Hollanda bayrağı

    indir

    Rusya bayrağı

     

     

  • OTELDE KALMAK, GÖKTAŞI SATMAK
    Paris bombacısı meğer İzmir’den geçmiş Avrupa’ya! İzmir’de bir otelde iki gece konaklamış ve son görev yeri Paris’e ulaşmak için Yunanistan’a gitmiş ilkin.
    Otel kayıtları son derece ciddi tutulur Türkiye’de! Eşzamanlı polise ieltildiği için seksen altı yaşındaki asker kaçağı kuşkulusunu bile hoş görmez polisimiz. Tan vakti dayanır kapısına! Otelde konaklamanın gün ağarmadan karabasana dönüştüğü başka pek çok örnek vardır.
    İş ne olduğu belirsiz, serseri takımına gelince sınırsız hoş görü devreye girer. Hele bir de Suriyeliyseniz; değil sorgulanmak karşılanmanız ve uğurlanmanız eksik kalır!
    http://www.hurriyet.com.tr/paris-bombacilarindan-biri-izmirde-bir-otelde-2-gun-konaklamis-40016385
    **********************
    Bingöl’e düşen göktaşı parçaları yoksul yöre halkına vuran piyango gibi iş görmekteymiş. Göktaşı parçalarının satışı yöre halkının yüzünü güldürmüş!
    Bizim zehir hafiye maliye durur mu? Kaynağı belirsiz milyarlarca lira ülkeye giriş çıkış yaparken sus pus olmuşken göktaşı zenginlerini(!) mercek altına almış. Vergilendirmenin yolunu arıyormuş!
    Pek sorulmayan bir soruyu sormak gerek!
    Bu göktaşı parçalarının alıcısı kimdir? TÜBİTAK’ımız konuyla ilgilenip hem gereç edinip hem de halkın yüzünü güldürmeyi mi denemektedir?
    Şaka şaka!
    Söylentiye göre göktaşı parçalarının alıcıları yabancıdır!
    Olasılıkla da Amerikalı!
    Türkiye sahipsiz ve başı boş bir ülke midir de birileri Bingöl kırsalında elini kolunu sallayarak dolaşıp, göktaşı parçalarını para karşılığı edinmektedir?
    Sanırım Türkiye sahipsizdir! Başka nasıl açıklanabilir bu ulusal güvenliği tehdit eden girişimin karşılıksız kalması!
    Bu gidişle yakında göktaşı parçası satanların derdest edilmesiyle sonuçlanacaktır bu acıklı güldürü!
    Ceyhun Balcı, 20.11.2015

  • FRANSIZ KARDEŞİM!
    Sevgili Fransız kardeşim,
    İçinde bulunduğumuz yıl sizlere uğurlu gelmedi. Yıla merhaba derken Charlie Hebdo saldırısıyla sarsılmıştık. Yılı uğurlarken de sizlerin acısını paylaşmak durumunda kalıyoruz.
    Gelenek olduğu üzere yastayız ve isyandayız! Yas tutmak ve isyan etmek sorunlarımızı çözmek için yeterli mi? Ne yazık ki evet diyemiyoruz!
    Siyasetçilerin hatalarının bedelini suçsuz insanlar ödüyor diye hayıflanır dururuz! Çok basmakalıp, bir ölçüde yerindelik içerse de tam anlamıyla doğru bir saptama değildir bu!
    Yas tutup, isyan edip unutuyoruz! Ta ki, bir yeni acı kapımızı çalana dek!
    Bu kez geleneği bozup içtenlikle konuşalım her şeyi!
    Siyasetçiler kötü, siyasetçiler aç gözlü, siyasetçiler gözü dönmüş! İyi, güzel ama o siyasetçiler gökten zembille mi iniyor bulundukları yerlere? Aksaklı, engelli olsa da demokrasilerimiz bizler, sizler seçmiyor mu onları? Bu olumsuz sonuçlarda biz sokaktakilerin de katkısı, etkisi yok mu?
    İnsanlık tarihini biraz olsun bilenler siz Fransız kardeşlerimizin o tarihin yazılmasına kanla, canla katkıda bulunduğunuzu yadsımazlar! Uygarlığı biçimlendirmiş olan siz Fransız kardeşlerimizin biraz durup düşünmesi gerekmiyor mu?
    Biz Fransızların ülkemizden çok uzaklarda, deniz aşırı yerlerde ne işi var sorusuyla başlayabilirsiniz sorgulamaya! Kuşkusuz, hiçbir gerekçe içinde bulunduğumuz yılda başınıza gelenleri hoş görmemize yetmez! Ama, her etkinin bir tepki oluşturacağı da göz ardı edilemez değil mi?
    2013 yılında güzeller güzeli Paris’te birkaç gün geçirmişti bu satırları yazan Türk kardeşiniz! Sen ırmağının üzerindeki köprülerden birinin yanı başındaki meydanda Özgür Suriye Ordusu tarafından oynak müzik eşliğinde gösteri yapılmakta olduğuna tanık olmuştum! Benim gibi gezginlerin yanı sıra pek çok Fransız kardeşimizin bu gösteriye ilgi gösterdiği dün gibi aklımdadır. O gün ülkenizden kilometrelerce uzaktaki Suriye’den gelen sesler oynak müziğe yenik düşüyordu belli ki!
    Örnekler pek çok! Ama, güncel olduğu için Suriye üzerinde duralım! Ülkenizin de içinde bulunduğu ülkeler topluluğu Suriye yangınını çıkartana dek, Halep ve Şam başta olmak üzere tüm Suriye gidilebilir, görülebilir ve gezilebilir bir yerdi!
    Eleştirilerden kendimizi bağışık tutarsak dürüst davranmamış oluruz. Ne yazık ki; sizlerin öncülük ettiğiniz Suriye sürecinde Türkiye de yangına körükle giden bir rol aldı. Özellikle, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyen ölümsüz önderimiz Mustafa Kemal’in yüce anısına hoş görülmez bir saygısızlık yapmış olduk bu aymaz ve sorumsuz tutumumuzla!
    “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” üçlemesini insanlığa armağan eden siz saygıdeğer Fransızlar nasıl oldu da bu yüce değerlerin rehberliğine sırt çevirebildi?
    Uzaklardaki enerji kaynaklarının çekiciliği mi yoksa o kaynakların sağladığı deste deste avrolar mı kör etti gözünüzü? Sizden başka ulusların da mutlu olmak gibi bir temel hak sahibi olduklarını görmezden gelmeniz için ne gibi bir gerekçe vardı?
    Söz çok, yer yok!
    Değerli Fransız kardeşlerimiz,
    Acınız büyük! Onun kadar önemlisi kaygı ve korku hepinizi etkisi altına alan olumsuzluklar olarak boy gösteriyor son zamanlarda. Birisi topluca bulunduğunuz yerlerden birinde kes kâğıdı patlatsa ödünüz kopacak durumdasınız!
    Sizlerin de yakından tanıdığını umduğumuz Türk ve dünya şairi Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirelim sözlerimizi!
    ……………………
    Koyun gibisin kardeşim,
    gocuklu celep kaldırınca sopasını
    sürüye katılıverirsin hemen
    ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
    Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
    hani şu derya içre olup
    deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
    Ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende.
    Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
    kabahat senin,
    — demeğe de dilim varmıyor ama —
    kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

  • GÜRUH
    Son yıllarda vatandaşı olduğum ülkenin birisi devlet diğeri de insan kaynaklı iki ayıbı başımı önüme eğmeme neden oldu!
    Son 10 yılda ulusal çıkarlara yabancı, küresel çıkarlara taşeron olmaya teşne dış politikamızın ortaya koyduğu sonuçlar üzerinde durmaya çok da gerek yok! Çözüm belli ama o çözümü yaşama geçirecek istenç (irade) ortaya çıkacak gibi görünmüyor.
    Bundan bir ay önce Konya’da bir futbol maçı öncesi boy gösteren güruh dün akşamki Yunanistan dostluk maçında bir kez daha sahne aldı. Kişiler farklı, oyun aynıydı!
    Ankara’da patlayan bombalarla canını yitirenlerin anısına saygıyı çok gören bu tiplerin Yunan ulusal marşı ve Paris’te ölenler için saygı duruşuna saygı göstermemesinde şaşırılacak durum yoktu!
    Özellikle, spor karşılaşmalarını izleyenler arasında topluluk eğiliminden alınan güçle ortaya çıkan bu gibi saygısızlıkların projektör ışığı altında tek tek gösterilmesi bu denli kolay olmasa gerek!
    Bu denli alçalan, bir başka ulusun değerlerine ve acısına saygısızlık edebilenlerin aramızda dolaştığını düşünmek çok daha ürperticidir.
    Örneğin, bir kuyrukta beklerken önünüze geçmekte sakınca görmeyenler onlardır!
    Ya da, ivedi durumlarda kullanılsın diye yapılmış olan güvenlik şeritlerini kullanarak yanınızdan mermi hızıyla geçip gittiklerini de kanıksamışsınızdır bu gibilerin!
    Evinde, sokakta ya da işyerinde karısına, kızına, bacısına söven; onları dövmekten ve hatta öldürmekten geri durmayanlar da olasılıkla bu güruhtakilerdendir.
    Ege denizinde 150’yi aşkın Türk adası, adacığı ve kayalığı işgal edilirken sessiz kalan ayak takımının birkaç bini bir araya geldiğinde Yunan’ın bayrağına, Fransız’ın acısına saygı duymamakta sakınca görmez! Kendi değerlerine saygı duymayanın başkasınınkine saygı duymamasına şaşırılır mı?

    Cahil, bilgisiz, öğrenmemiş, öğretilmemiş oldukları için de; bir parçası oldukları bu ulusun düşmanlarının bayrağını çiğnemekten kaçındığını, esir aldıkları düşman komutanına saygıyla yaklaşabildiklerini bilmezler!
    “Onlar alçalırken, bizlere düşen ise utanç olur!”
    “Bu ayak takımıyla aynı toprağa bastığım, aynı dili konuştuğum ve aynı bayrak altında yaşadığım için üzüntüm ve utancım büyüktür!”

    (*)güruh : değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk, sürü (Dil Derneği Sözlüğü)

    ATATÜRK’TEN BİR ANI

    1ataturk_imzasi_3

    Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu, Bu ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti. Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:

    – Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.

    Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.

    – O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.

    Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.

  • HOŞGELDİN ORTAÇAĞ
    İnsanlık can derdinde. Kan ve gözyaşı sel olmuş akıyor dense yeridir. Böylesi bir ortamda yazacaklarımız ne denli anlamlı ve önemli? Bunu kestirmek güç olsa da özelde ülkenin, genelde dünyanın içine yuvarlandığı çıkmazı anlatmada işe yarayabileceğini düşünüyorum yine de yazacaklarımın.
    Taşıt araçlarımızın camlarına kıstırılan tanıtım kartlarıyla tanışık olmalıyız. Erotik çağrışımlarla bezeli masöz tanıtımlarına eklenen son örnek sıra dışı olduğu için yazmak kaçınılmaz oldu.
    Hacam ve Masaj hizmeti veren yurttaşımızın kartı okunduğunda güncel eğilimlere uyarak hacamatı kısalttığı, yetinmeyip masajı da ekleyerek etki alanını genişletmeyi amaçladığı anlaşılıyor.


    Şaka bir yana kartta yazılanları okuyunca dehşete düşmekle kalmadım! Hoş geldin Ortaçağ diye mırıldanmaktan alamadım kendimi.
    Türkiye’nin insanı dehşete düşüren bir çelişkiler ülkesi olduğunu bir kez daha anımsamış oldum. Bir yanda çağ ötesi donanımlı, albenili sağlık kuruluşları diğer yanda ortaçağda kalmış olması gereken sağaltım (tedavi) yöntemleri. Çağdaş tıp yöntemlerini uygulayan hekimler neredeyse attıkları her adımdan, yaptıkları her girişimden fazlasıyla sorumlu tutulurlarken; ortaçağ yöntemlerini uygulayanların böyle bir kaygısının olmaması sözün bittiği yerde olduğumuzu göstermeye yetip de artıyor.
    Sözlüklere bakılırsa hacamat, bedenin her hangi bir yerinden yapılan yüzeysel kesiden emici bir düzenek aracılığıyla kan alınması demek oluyor. Uygulandığı dönemlerde kan akıtılarak vücuttaki zararlı maddelerin uzaklaştırılması amaçlanmış olmalıdır. Bir tıp tarihi bilgisi olarak kalması gereken hacamat ve kupa çekme uygulamalarının üçüncü binyılda hortlamış olması sıra dışı bir olgudur.
    Başka pek çok alan gibi tıp uygulamaları da ortamdan ve iklimden kolayca etkilenebiliyor.
    Son yıllarda bu bağlamdaki etkinliklere (sahte) bilimsel görünüm kazandırıldığını ve hatta bilimselliği söz konusu bile olamayacak bu alanla ilgili tıp kongreleri düzenlendiğini şaşırarak izler olduk.
    Anımsayanlar olacaktır! Bundan kısa süre önce ülkemizde bir kongre düzenlendi. Nebevi (Peygamber) Tıp Kongresi adı altında bilimsellik kisvesine büründürülen hacamat yapma, kupa çekme vb başka tarihsel sağaltım yöntemleriyle ilgili sunumlar yapıldı. Kongre bir üniversite rektörünün konuşmasıyla açıldı! Kongreyi gözetimi altına alan kim miydi? Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın tıp doktoru eşiydi.
    Bu gerçekler ortadayken hacamat yaparak, kupa çekerek bizleri ortaçağla buluşturan uyanık vatandaşımıza kızabilir misiniz? Bana sorarsanız bu kongreyi düzenleyenlere de öfkelenmeyin derim!
    Bir ayna bulup karşısına geçerseniz kime kızacağınızı da görmüş olursunuz!

  • PARİS’TEKİ SALDIRI!

    Yaklaşık bir ay önce terörle uyandık! Kimi çok bilmişler bizim için olağan durumdur, tasalanmayın anlamında sözler söylemekte sakınca görmemişlerdi.

    Paris için çok da olağan sayılmadı ki; en üst perdeden tepki sözleri uçuştu gece boyunca havada! Birisi çok ilginç geldi bana bu sözlerin!

    Fransa Cumhurbaşkanı Hollande : “Fransa’nın gücünü tüm dünyaya göstereceğiz!” En az terör saldırıları kadar korkutucudur bu sözler. Bunca gösteriye karşın bu dünya Fransa’nın gücünü algılayamadıysa vay halimize!

    Bu sözler bana bir aforizmayı çağrıştırdı. “Evi camdan olan başkasının camına taş atmamalı!”

    Daha önce de konu etmiştim. Ama, yeri geldiğine göre bir kez daha anımsatmakta sakınca yok!

    Yıl 2013 Mayıs’ı!

    Yer Paris!

    Paris’in çok işlek bir caddesinin açıldığı meydanda şölen havasında bir gösteri yapılmaktaydı. Biraz yaklaşınca Özgür Suriye Ordusu adı verilen çetenin çılgın müzik eşliğinde Fransız kamuoyunu etkileyen bir halkla ilişkiler çalışması yaptığı anlaşılıyordu. Arapça sözlerle harmanlanmış oynak müzik Fransızlar için ne anlam taşımaktaydı? O günden bugüne kendi siyasetçilerine yönelik tepki gösterdiklerine tanık olunmadığına göre Özgür Suriye Ordusu adı verilen çete kendince başarılı bir iş yapmıştı belli ki!

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2013/05/20/orly-asala-oso/

    Dün akşamdan bu yana dünyanın dört bir yanından kınama ve başsağlığı iletileri verilmekte. Tam da şimdi Suriye Devlet Başkanı Esat’a kulak verilmeli. Dört yılı aşkın zamandır yüzbinlerce insanını toprağa veren, milyonlarcasını dünyaya saçan ülkenin bu durumu en iyi anlayan olacağına kuşku yoktur.

    Paris’te yaşananları emperyalizm penceresinden irdelemediğinizde kuru başsağlığı ve kınamanın ötesine geçememiş olursunuz. 2013 yılının Mayıs ayında Paris’te Özgür Suriye Ordusu çetelerine kucak açarken uzaktan hoş gelen davulun sesi şimdilerde Avrupa’nın kalbinde güm güm atar oldu.

    Fransız basını Başkan Hollande’ın duygularına çevirmenlik yapmış sanki! Bugünkü Fransız gazetelerinin pek çoğunda savaştan söz edildiği görülüyor. Başkan da bu saldırıların bir savaş açma anlamına geldiğinden söz ediyor. Sıradan bir rastlantıysa bu ağız birliği ilginç deyip geçmek gerek! Terörle mücadele için çok haklı bir gerekçe doğmuş oldu son saldırılarla.

    Terörle gerçekten mücadele mi yoksa terörün Avrupa ya da Amerika’dan uzak tutulması mı yeğlenecek? İşte asıl soru budur.

    Bundan çeyrek yüzyıl önce sosyalist blok yıkılıp da dünya batının tek kutupluluğuna kalınca bir düşünür önemli bir saptama yapmıştı. Özellikle tek kutupluluğu özlemle bekleyenler bu saptamaya ilgi göstermemişti. Basit teknolojik olanaklara sahip olabilen herkesin süper güç olma noktasına gelebileceğini söylerken dün gece yaşanan Paris saldırılarına göndermede bulunmuştu belki de öngörülü düşünür!

    İnsanlığı terör belasından kurtarmak sanıldığı gibi zor bir iş değil!

    Korkarım ki; binlerce kilometre uzaktan gelip de dünyanın önemli enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak doğal karşılandığı sürece insanlık terörle olan sınavını veremeyecektir. Dün bir yerlerin dengesini bozmak için ortaya çıkarttığınız, besleyip büyüttüğünüz eli kanlı çetelerin günün birinde gelip sizi vurmasına şaşırmamalısınız!

    Dün akşamki Paris saldırılarındaki üzücü durum saldırıların hedefine konanların, dünyada bu ortamı doğrudan yaratanlar olmamasıdır. Başka deyişle doğrudan sorumluluğu olmayanlar ödedi başkalarının ortaya çıkarttığı hesabı. Terörle sarsılan batı ülkelerini yönetenlerin bu trajedik duruma da ilgi göstermeleri ve kendi sorumluluklarının bilincine varmaları gerekir.

    Emperyalist saldırganlık gemlenmedikçe, dün akşamki saldırıların sona ermesini ummak safdillik olacaktır.

    Dünkü saldırıların hedefi olan Fransızlar başta olmak üzere dünyalıların antiemperyalist paydada buluşmaları gereği önümüzdeki tek seçenektir. Bu yapılmadıkça, dünkü korku ve dehşet günden güne azalacak ve unutulacaktır. Bilemediğimiz bir zaman sonra insanlık bu önemli derdini bir kez daha bir başka kanlı ve korkunç bir saldırıyla anımsayacaktır.

    Ceyhun BALCI, 14.11.2015

  • ASKERLİĞİNİZİ YAPTINIZ MI?

    urfadan_harvarda_h1427
    Bu yazıyı hanımefendiler okumayabilir. Ama, beyefendilerin okumasında yarar var! Yukarıdaki soru da nereden çıktı diyenler çıkacaktır. Türkiye gerçekleri hiç de anlamsız olmadığını doğrulamaya yetecektir bu sorunun!

    Şaka değil gerçek! Zaytung haberi hiç değil. Seksen altı yaşındaki profesör sabaha karşı uykusundan uyandırılarak asker kaçağı olduğu gerekçesiyle ele geçirildi! Ele geçirme sözü polislerin düzenlediği tutanaktan alıntı. Haberin ayrıntısına bağlantıdan erişilebilir.

    http://www.aydinlikgazete.com/turkiye/86-yasindaki-profesore-asker-kacagi-baskini-h78660.html

    At izinin it izine karıştığı Türkiye’de göz göre göre askerlik görevinden kaçanların varlığı düşünüldüğünde; Atatürkçü ve mücadeleci kimliğiyle de tanınan Prof Dr Coşkun ÖZDEMİR hocanın başına gelen çok daha anlamlı ve önemlidir. Ülkeden kovsanız gitmeyeceklerden, zorla gönderseniz bir yolunu bulup döneceklerdendir. Bu nedenle asker kaçağı olduğu savı katıla katıla güldürecek cinstendir. Kaldı ki, askerlik ödevini bu yazıyı okuyan pek çok kişi daha henüz yaşama gözlerini bile açmamışken yapmıştır.

    Karanlığa yürümeye kararlı bir ülkede şaşılacak bir durum değil onun başına gelenler. Hoyratlığa, düşüncesizliğe ve kalın kafalılığa bakar mısınız? Olasılıkla kayıtlarda bir hata olduğu söylenebilir. Buna bağlı olarak da askerliğini yapmamış olduğu gözükebilir kağıt üstünde! 86 yaşındaki asker kaçağının(!) peşine böyle mi düşülür?

    Olayı duyar duymaz aradığımda ne diyeceğimi bilemez halde lafı gevelerken Coşkun hoca her zamanki neşeli biçemiyle imdadıma yetişmekte gecikmedi. “Hepinizi İstanbul’a bekliyorum! Bu yaştan sonra askere gideceksem davul, zurnayla uğurlanmak isterim” sözleri dökülünce dudaklarından ağlanacak durumumuza gülebileceğimiz de ortaya çıkmış oluyordu.

    Ulaşım ve konaklama olanakları geliştikçe yurt içi yolculuklarımız ve buna bağlı olarak da otel konaklamalarımız patlama yapmış oldu. Aranan birilerinin polisin deyişiyle “ele geçirilmesi” de böylelikle kolaylaştı. Yeriniz, yurdunuz, işiniz belliyken sizi ele geçiremeyen polis arayıp da bulamadıklarını seyahatte konakladığınız otel ya da konukevinde sabaha karşı yakalamaktan zevk alır hale geldi. Seksen altı yaşında olmak asker kaçağı kuşkusuyla ele geçirilmenize engel olamıyor. Gün ağarmadan kapınızın yumruklanması, olabilen kabalığın sergilenmesi neredeyse her ölümlünün yaşamda bir kez mutlaka tadacağı bir deneyime dönüşmüş oluyor.

    Yolculuk yapmak ve bir yerlerde konaklamak giderek yaygınlaştığına göre ülkenin öteki ucunda bir yerde sabaha karşı yok yere ele geçirilmemek için bazı önlemler almak kaçınılmazdır.

    Sözüm yazının başında vurguladığım gibi beyefendilere!

    Hemen yarın bir şekilde asker kaçağı olup olmadığınızı anlamaya çalışın! E Devlet bu konuda eşsiz bir yardım sunacaktır. Bir aksilik ya da yanlışlık varsa giderilmesini sağlamanız ele geçirilmenizi önleyecektir.

    Bir de, gittiğiniz yerde olanaklıysa bir dosta, ahbaba evinde konuk olmak sabaha karşı tatsız bir sürpriz yaşamaktan alıkoyabilir sizi.

    Bugün ülkeyi yönetenlerin hatırı sayılır niceliğinin erkek evlatlarının şu ya da bu şekilde askerlikten bağışık tutulduklarını hiç ama hiç aklınıza getirmeyin! Tersi durumda canınız sıkılacak, ağzınızdan çıkacak kimi sözler devlet büyüklerini aşağılama kapsamında değerlendirilebilecektir. Böyle bir durumda ise bir sonraki otel konaklamanızda sabah karşı ele geçirilmeniz kaçınılmaz olacaktır.

    İşin ilginç yanı bu gibi saçma sapan yanlışlıklar yaşayan, sabaha karşı uyandırılmak ve derdest edilmek bir yana yıllarını demir parmaklıkların ardında geçirenlerin vatan tutkusunda milim azalma olmayışıdır. Cumhuriyet sevdalısı Coşkun Özdemir de başına gelene aldırmayıp hizmeti sürdürecektir.

    Ceyhun BALCI

    İlgi duyacaklar için Coşkun Özdemir’le ilgili bir başka yazım :

    https://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2012/11/18/urfadan-harvarda/

  • KARINCALAR VE İNSANLAR
    Atatürk’ün son hastalığı her geçen gün farklı belirtilerle kendisini göstermektedir. Halsizlik ve bitkinlik gibi önde gelenlerini diğerleri izlemektedir. Ciltteki yaygın kaşıntılar da bir o kadar rahatsızlık vericidir. 1937 yılına denk düşen günlerde yoğunlaşan bu yakınma kendisini muayene eden hekimlerden birisince karıncalara bağlanır. Karınca ısırığının bu cilt rahatsızlığına yol açabileceği kanısına varılır.
    Bu durumda karıncalarla mücadele edilecektir. Atatürk’ün köşkte olmadığı günlerde Çankaya Köşkü ilaçlanarak karıncalardan arındırılacaktır. Gemilerde fare öldürmek için kullanılan bir madde bu iş için bire birdir. Yavuz zırhlısından getirtilen bu zehir siyanür içerikli Siklon B’dir. Her ne kadar köşk karıncasızlaştırılmış olsa da Atatürk’ün kaşıntı yakınmaları asıl hastalığından kaynaklandığı için sürüp gitmiştir. 1938’de de benzer yakınmalar nedeniyle tedavi edildiği bilinmektedir.
    Bu ayrıntıyı öğrenince kullanılan zehirin adı tanıdık geldi.
    Zyklon B (*) çok değil 4-5 yıl sonra bu kez Nazilerin ölüm makinesine dönüşecektir. Kitleleri yok etme derdindeki Naziler için uygulanabilir, sonuç veren ve elbette fazla zahmet gerektirmeyen bir maddeye gereksinim vardır. Havayla birleşince ölümcül bir gaza dönüşen Zyklon B Nazilerce bu kez karıncalar için değil ama insanlar için hem de tonlarca kullanılmış.
    Auschwitz Toplama ve Ölüm Kampı’na yolu düşenler boş Zyklon B kutularını muhakkak görmüş olmalıdırlar.
    Zyklon B Atatürk’ün kaşıntı sorununa umar olmamış!
    Ama, kendilerine yaşam alanı oluşturmaya çalışan ve bu yaşam alanını yok yere kapladıklarını düşündükleri ve yaşamaya değer bulmadıkları milyonları topluca öldürmede Nazilerin epeyce işine yaramış Zyklon B!

    p1150604

    Auschwitz’de boş Zyklon B kutuları.

    Ceyhun BALCI, 10.11.2015
    (*) Zyklon B Nazilerin toplu insan öldürümünde kullanımını buluşlarıyla birlikte Hidrosiyanik Asit’i markalaştırdıkları adıdır.

  • ATATÜRK’ÜN HASTALIĞI

    154653626_tn30_0

    Yazının başlığı yanıltmasın! Hekimlik taslayacak değilim bu yazıda! Ünlü Türk hekimlerinin yanı sıra küresel ölçekte tanınmış yabancı hekimlerin de yer aldığı sağlık kurullarının koyduğu tanıdır!

    Atatürk’ü erken yaşta aramızdan alan amansız hastalık Alkolik sirozdur. Bugünün gelişmiş tıp olanakları penceresinden bakıldığında kuşkusuz tanı hatasından söz edilebilir. Bu hiç bir şeyi değiştirmez! Olan olmuştur!

    Unutulmamalıdır ki; Atatürk her hangi birisi olsa hastalığından tek sözcükle söz etmemiz söz konusu olmazdı. Evrene mal olmuş bir kişilik olması hastalığının konuşulma nedenidir! Yine unutulmamalıdır ki; hastalıklar kişileri değerli ya da değersiz kılmaz!

    Karanlığa gömülen Türkiye’de Atatürk’le doğrudan mücadele her şeye karşın kolay değildir! Hangi söylemini ya da eylemini hedefe koyabilirsiniz? Yaşamı cephelerde ve barış zamanında da devrim yapmakla geçmiş bir anıt kişiliğe çamur atmanın bir başka ve de vazgeçilmez yolu olup çıkmıştır hastalığına yapılan göndermeler.

    Etil alkole bağlanan karaciğer hastalığına değinilerle alkol düşkünü olduğu ima edilerek değersizleştirilmesi belki de biricik değersizleştirme yoludur. Umarsız tiplerin zavallılığını ortaya koyması bakımından da anlamlı ve önemlidir!

    Dini bütün, ağzına alkol koymamış ama yedikleri haramı ölçmek için aklımıza gelebilecek tüm ölçüleri zorlayanlara ne söyleseniz yararsız! Bunun için ne çaba ne de zaman harcamaya gerek yok!

    Sözümüz bu zavallılığa dimdik durarak karşı çıkacak yerde onlara uyup uydurukçuluğa yönelenlere olmalı!

    Farkında mısınız bilmem! Son yıllarda Atatürkçü olduğunu ileri süren kimileri Atatürk’ün alkole bağlı sirozdan ölmediği; hastalığı ve tanısıyla ilgili karanlık noktalar olduğu üzerinden bir halkla ilişkiler çalışmasına girişmiş durumdalar! Hatta, kimi toplantılarda söz alarak alkole bağlı siroz tanısının dillendirilmesinin yanlışlığından ve en azından kesinlik taşımamasından dem vuranlara bile rastlanır oldu.

    Şimdilerde utanılan, sahiplenilmesi bir yana sahipsiz bir paket gibi ortada bırakılan 1930’lar Türkiyesinde Atatürk’ün hiç bir davranışını, hiç bir zevkini toplumdan saklamadığını unutmamak gerekiyor.

    Pek çok yarım akıllının diktatörlükle yaftalamaya çalıştığı Atatürk’ün bugün bile mumla aranan bir saydamlık örneği olduğunu onu iyice anlayarak saptamak hiç zor değil!

    Atatürk’ün hastalığı üzerinden gocunan, hissettirmediklerini zannederek utangaçlık sergileyenlerin bize öğrettiği bir şey varsa onun hiç de iyi anlaşılmadığıdır. Kabul etmek gerekir ki; yeryüzünün gelmiş geçmiş en görkemli devrimcilerinden birisi olan Atatürk aynı zamanda en anlaşılmamış önderlerinden birisidir.

    Atatürk’ü Can Dündar’ın Mustafa filminden öğrenenlerin bu anlaşılmaz yaklaşımında şaşırılacak bir şey olmasa gerektir.

    Dünyanın tartışmasız en büyük devrimcisinin anısı önünde saygıyla eğilirken, O’nu anlamama hastalığına tutulmuşlara da ivedi iyilik diliyorum!

    Ceyhun BALCI, 09.11.2015

  • DİLİMİZDE TÜY,
    KALEMİMİZDE MÜREKKEP BİTTİ!
    ANLATAMADIK…
    Haziran seçimi öncesinde dilimiz döndüğünce, kalemimiz yazdığınca uyarmaya çalıştık! HDP bir Truva Atı’dır dedik! Ülkeyi götürdükleri nokta bakımından AKP ile HDP arasında fark olmadığına vurgu yaptık! Seçim ortamı gereğince birisi diğerini terör uzantısı olmakla suçlarken; diğeri kitlelerin gururunu okşama yoluna giderek “Seni Başkan Yaptırmayacağız!” demeyi tercih etti. Bu, görüntüde kavgacı ama perde arkasında dayanışmacı strateji HDP’ye seçim başarısı olarak geri döndü. Yol kazasına uğradığını düşünen AKP seçimi yineleme yoluna gitti!
    Haziran seçimi sonrasında ortaya çıkan manzara HDP severleri aritmetiksel açıdan doğruladı! AKP tek başına iktidar olamazken, başkanlık hevesi düşe dönüştü.
    Birkaç gün önceki seçimden sonra kitleler yıkıma uğrarken, Polyannacı düşünce gereğince “hiç olmazsa Anayasal çoğunluğu kurtardık” sözleri uçuştu havalarda. Gözlemler bir yana bırakılıp da özlemler öne çıkartılınca sevinmekte sakınca yoktu.
    Seçimden hemen sonra harekete geçen koro kitlelerin hevesini kursağında bırakacak sesler çıkartmaya başladı. Tek başına iktidarla yetinmeyeceği anlaşılan AKP/RTE yeni anayasa derken, kendisiyle kavgalı görünenlerden olumlu yanıtlar almakta gecikmedi.
    Başkan yaptırmama iddiasındaki HDP başkanlığa yeşil ışık yakarken, kurucu parti anayasaya evet, ama başkanlığa hayır diyerek aklınca başkanlık karşıtı tutum almakta olduğunu düşündü.
    HDP barajı aşamasaydı şu andaki 51 vekili AKP’ye yazılacak ve AKP’nin vekil toplamı 367+1 olacaktı. Farklı deyişle anayasal çoğunluğu elde edecekti. Şu anda AKP+HDP = 376!
    AKP tek başına anayasal çoğunluğu elde etse kuşkusuz başkanlık sistemine olanak veren anayasa yapmayı önceleyecekti. Şu anda ise HDP ile birlikte TBMM’de yeni anayasa yapıldığında bir uçta başkanlık diğer uçta da özerklik olacağını kestirebilmek için her şeyi bilen adam olmaya gerek yoktur.
    HDP barajı aşamasa tek başına başkanlık sistemi konuşulacaktı. Aşınca bu kez onun arzuları eklenecek başkanlık düzenlemesine!
    Kırk katır mı kırk satır mı?
    Bu soru HDP’nin b.kunda boncuk arayanlaradır!
    HDP, AKP iktidarını önleyebildi mi?
    Dahası, başkanlık heveslerinin önüne geçebildi mi?
    Ceyhun Balcı