Eski Kültür bakanı, meslektaşımız Prof Dr Suat ÇAĞLAYAN’ın odatv’de yayımlanan çeşitli konulara değindiği röportajına bağlantıdan erişilebilir.
Hekimlerin meslek örgütlerine ilişkin sözlerini ayrıca paylaşıyorum!
Çağdaş, akıl ve bilimi rehber edinmiş, laik ve demokratik bir dünya ve Türkiye için…
Eski Kültür bakanı, meslektaşımız Prof Dr Suat ÇAĞLAYAN’ın odatv’de yayımlanan çeşitli konulara değindiği röportajına bağlantıdan erişilebilir.
Hekimlerin meslek örgütlerine ilişkin sözlerini ayrıca paylaşıyorum!
Değerli meslektaşlar,
İzmir Tabip Odası seçimlerine bir hafta kaldı!
Oyunuzun rengini belirlediniz ya da belirleme çabası içindesiniz!
Öncelikle vurgulamakta yarar var!
Şimdilik iki liste giriyor seçimlere! Her iki listedekiler ve onlara eklenebileceklerde yer alanlar/alacaklar son derece değerli ve iyi hekimlerdir.
Dolayısı ile “iyi hekim” ölçütü oyunuzun rengini belirlemede bir kriter olamaz!
Ancak, açıklığa kavuşmayan nokta hekim örgütünü olumsuz siyasetin kör kuyusuna düşüren TTB’ye egemen anlayış konusundadır. Diğer listeyi oluşturan meslektaşlarımız bu konuya değinmemekte kararlı görünmektedir!
O halde biz HEKİMGÜÇBİRLİĞİ olarak bir kez daha değinelim!
İzmir’de son 5 dönemde oluşturduğumuz çizgiyi TTB düzlemine taşımakta kararlıyız. Başka deyişle, TTB’nin sözde değil, özde hekim örgütü çizgisine çekilmesi öncelikli amacımız olacaktır!
Bu önemli gerekçeyle, seçimlerde dost, ahbap, arkadaş, iyi hekim seçmekten çok doğru çizgiyi izleyen, hekim örgütünü içine düştüğü olumsuzluktan kurtaracak bir kadroyu seçme göreviyle karşı karşıya olduğumuzu anımsatmak isteriz!
Oyunuzun rengini belirlerken bu önemli kriteri göz önüne almanızı diler, saygılar sunarız!

İzmir Tabip Odası’nın 2016-2018 döneminde görev yapacak yönetim kuruluna adayım! Tanıyanlar ve bilenler için yazdıklarım gereksiz olabilir.
Ancak, seçim yarışına giren herkes gibi başlıktaki soruyu yanıtlamakla yükümlü olduğumu düşünüyorum.
İzmir Tabip Odası seçimleri Türkiye’deki en renkli ve rekabetçi oda seçimlerinden birisi olarak boy gösterir. Üyelerin % 30’a yakını seçimde oy kullanır. Çok yüksek görünmese de başka illerde gerçekleşen % 10’luk katılımla karşılaştırıldığında son derece iyi bir oran olduğuna kuşku yoktur.
İzmir Tabip Odası son 5 dönemde TTB (Türk Tabipleri Birliği) ile düşünce ve eylem örtüşmesi olmayan bir grupça yönetilmiştir.
HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’nin 2 önceliği vardır.
1. Hekimler/hekimlik sorunlarına odaklanmak!
2. Ülkemizin birliği, dirliği konusunu önemseyip her türlü tartışmanın uzağında tutmaktır.
İzmir’de seçimlerin rekabet ortamı yaratması ve yüksek katılımla yapılmasının baş nedeni seçime iki grubun giriyor oluşudur. Seçimlere katılarak karşımızda durmakla kalmayan, sürece renk de katan diğer gruptan meslektaşlarımızla en küçük “KİŞİSEL” sorunumuz yoktur. Seçim sürecinde zaman zaman sertleşen tartışma ve söylemler kimi meslektaşlarımızda farklı izlenimlere yol açabilmektedir. Bu sertliğin seçim heyecanından öte bir nedene yorulmaması gereğini anımsatmakta yarar görürüm.
Yazıya konu olan soruya yanıt vermek ve sözü daha fazla uzatmamak niyetindeyim.
Kendi adıma yazıyor olsam da birlikte seçime girdiğim HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’ne gönül vermiş meslektaşlarımın da benzer duygu ve düşünceleri paylaşacağından kuşku duymuyorum.
Her iki grubun yayımladıkları seçim bildirgelerine bakıldığında örtüşmenin öne çıktığı söylenebilir. Bu biri birine yaklaşma ve örtüşmenin HEKİMGÜÇBİRLİĞİ’nin vermekte olduğu mücadelenin ve İzmir’e özgü koşulların eseri olduğunu sevinerek eklemek isterim!
TTB (Türk Tabipleri Birliği), son dönemlerde angaje olduğu etnikçi/ayrılıkçı anlayışlarla kol kola girme ve bu birlikteliği her türlü sorunun önüne koyma siyasetinin doğal sonucu olarak son derece etkisiz, verimsiz ve saygınlıktan uzak bir dönemi geride bırakmıştır.
Biz diyoruz ki; TTB’ye egemen olan anlayış ivedilikle değiştirilmelidir. Deneyimle de ortaya konulduğu gibi TTB’nin son yıllarda izlediği yol ve yöntemlerle Türkiye’deki 120 bini aşkın hekimin bir araya getirilmesi ve bir güçbirliği oluşturulması olasılık dışıdır. TTB ivedilikle siyaset dışında kalmalı ve birincil görevi olan hekimler/hekimlik sorunlarına odaklanmalıdır!
İzmir Tabip Odası yönetim kuruluna işte bu TTB’yi değiştirme hedefiyle de aday olmuş bulunuyorum!
Bir kez daha altını çizmekte yarar var!
Diğer listedeki meslektaşlarımla en küçük kişisel sorunum yoktur. Her birisi son derece değerli ve yetkin hekimlerdir. Ancak, durdukları yer etnikçi/ayrılıkçı siyasete angaje olmuş bir hekim örgütüne dönüşüm sürecine katkıda bulunmaktadır. Bu da hekimlerin ve hekimliğin zararına sonuçlar doğurmaktadır!
Siz de İzmir Tabip Odası üyesi olarak seçimlerde oy kullanacaksanız; bu ince ayrımı göz önünde tutarak belirlemelisiniz oyunuzun rengini!
İzmir Tabip Odası kurullarına aday olmuş ilerideki günlerde sayısı artabilecek şimdilik 30 kişinin ayrımsız tümü son derece saygıdeğer kişilerdir. Ancak, akılda tutulması gereken İzmir Tabip Odası’na ve dolayısı ile TTB’ye eş, dost, ahbap seçmeyeceğimizdir.
TTB’de değişimden yanaysanız oyunuza talibim!
Oyunuzun rengini belirleyecek karara değişim gerekliliğinin yön vermesi dileğiyle!
Ceyhun BALCI

Bu akşam tanıştığım bu kavrama ilişkin bir şeyler yazmak kaçınılmaz oldu! Sona bırakılırsa unutulması olasılığı bulunduğu için baştan söylemekte yarar var! Dr Fehmi AKÇİÇEK bu akşam İzmir Tabip Odası Emekli Hekim Komisyonu’nca düzenlenen “Yaşlılık ve Sağlık” konulu sunumunda benim bu odada izlediğim en iyi konferanslardan birisini vermiş oldu!

İki ayağının üzerine dinelen türümüz kayıplarının yanı sıra kazançlar elde etti. Beynini büyütüp diğer canlılara karşı egemenlik kurunca yaşlanmamayı ve hatta ölmemeyi bile düşünür oldu!
Günümüzde 80’li yaşlara tırmanan ortalama yaşam sürelerinin üç basamaklı yaştaki insan sayısını patlatmasına da şaşırılmaz oldu!
Yaşam süresinin uzaması kuşkusuz hekimleri böbürlendiren bir olgudur. Doğruluk payı bulunsa da, aslan payı giderek iyileşen yaşam standartlarınındır!
Konuşmanın bütünü ilgi çekici ve sürükleyiciydi. Her ne kadar dışa vurulmasa da izleyenlerin uzun yaşam sırları edinmek gibi bir beklentisi de vardı. Günümüz insanı algoritmalara ve kısa/öz bilgi haplarına alışmış durumdadır.
Uzun yaşam ve onun önemli öğesi “başarılı yaşlanma” pek çok ölçüte bağlı olduğu için konuyla ilgili reçete vermek ancak medyatik açıkgözlerin yapacağı akıldışılıkta bir iş olabilir!
Bu akşam suratımızda tokat gibi patlayan bir başka gerçek de giderek hücrelere bölünen, buna koşut olarak da her geçen gün bütünselcilikten kopan tıp anlayışının varlığıydı. Neredeyse çift organlarımızın sağının ve solunun bile farklı uzmanlık alanları doğurmaya başladığı bugünlerde yaşlı hekimliği olarak da adlandırılabilecek Geriatri bu kötü gidişten kendisini kurtaran bir tıp dalı olarak her geçen gün parlamaktadır. Bu olumlu gelişmenin teknolojiye ve insandışı etkenlere teslim olmuş tıp anlayışını kurtarmasını dilemek geliyor insanın içinden.
Konuya dönmek gerekirse başarılı yaşlanma için gereken sanıldığı gibi devasa endüstriye dönüşmüş ürün ticaretine sonu belirsiz katkıdan çok hareket ve dostluktur sunumdan anladığımızca!
İki ayaklı olmanın insan için doğurduğu önemli sonuçlardan birisinin hep dik durma gerekliliği olduğu anımsandığında hareketin yalnızca başarılı yaşlanma için değil insan sağlığı için taşıdığı önem kendiliğinden ortaya çıkmış olur.
İnsana dokunmayı, insancıl yaklaşımı neredeyse unutmuş olan günümüz tıp anlayışının insan sağlığı için önemi tartışılmaz olan dostluk kavramını anımsaması kendi saygınlığına yeniden kavuşmasının yanı sıra başarılı yaşlanma kavramına katkısı da paha biçilmez olacaktır!
Ceyhun BALCI, 31.03.2016
TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr Fatih SÜRENKÖK 15 Aralık 2015’te İzmir’de yapılan bir basın açıklamasındaki sözleri gerekçe gösterilerek soruşturulmakta ve bu soruşturma kapsamında açığa alınmış durumda.
Dr Fatih Sürenkök’ün söz konusu basın açıklamasındaki kimi sözlerinin yanı sıra bulunmakta olduğu ortam eleştiri konusu olmuştu. Bu eleştiriler bugün için de geçerlidir. Açığa almaya gelince!
Son derece hoyratça, yersiz ve gereksiz bir uygulamadır!
Geri alınmalıdır!
Bir kişinin soruşturulması/kovuşturulmasının hekimlik yapmasının engellenmesiyle ilintilendirilmesi anlaşılır gibi değildir.
Öte yandan!
Bu olayın hemen ardından tepki adı altında İzmir Tabip Odası yönetimine saldırıyı önceleyen TTB açıklaması hakkında da birkaç şey söylemek kaçınılmazdır!
Kaba, incelikten yoksun ve düşüncesizce kaleme alındığı anlaşılan bildiriyi tanımlamak için dilimizdeki sözcüklerin yetersiz olduğunu düşünüyorum.
İşbirlikçilik ve ihbarcılık gibi insanın kanını donduran kimi ifadelerin meslek örgütünü yönetenlere yakışmadığını; bunun da ötesinde, kanıta muhtaç olduğunu belirtmekte yarar var! Bir konuşmayı eleştirmek, bir meslek örgütü yöneticisinin bulunduğu ortamı seçmesi gereğine vurgu yapmayı “ihbarcılıkla” özdeşleştirmek “susun, konuşmayın, eleştirmeyin” demektir. Bu aşamada TTB’yi yönetenleri bu sorumsuz ve sınırsız sözlerini gözden geçirmeye çağırmaktan öte bir şey gelmiyor elden!
Suçlama “ihbarcılık” gibi ciddi bir boyuta ulaşınca belge ve kanıt isteminde bulunmak kaçınılmaz oluyor.
Ortada bir ihbar olduğu kesindir!
Üstelik belgelidir de!

Dr. Fatih Sürenkök’ün açığa alınmasına gerekçe olan 15 Aralık 2015 tarihli basın açıklamasını eleştirdiği için İzmir Tabip Odası yönetimi ihbar edilmiş ve savcılığa savunma vermek durumunda bırakılmıştır!
İhbarcılık bu işin neresinde?
Bilgiler, belgeler ışığında karar sizindir!
Dr Fatih Sürenkök’ün uğradığı haksız ve orantısız uygulamaya tepkiliyiz! Bu durumun ivedilikle giderilmesini istiyoruz!
Ama, bu gelişme gerekçesiyle TTB’nin yaptığı dayanaksız ve saldırgan açıklamayı da kınama göreviyle karşı karşıyayız!
Ceyhun Balcı
DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu)
KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu)
TMMOB (Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği)
TTB (Türk Tabipleri Birliği)
Adları anılan dört önemli meslek ve emek örgütü çatıları altında kabaca milyon dolayında kişiyi barındırmaktadır! Bu yanıyla, dörtlünün önemli ve ağırlıklı olmaları umulur ve beklenir değil mi?
Bu 4 örgüt Türkiye tarihi göz önüne alındığında en etkisiz ve itibarsız dönemlerini yaşıyorlar!
Muhaliflik söz konusu olunca mangalda kül bırakmayan bugünün KESK yöneticisi dün “ÂKİLİ” olmakta sakınca görmemiştir.
Anlı şanlı DİSK günümüz Türkiye’sinde işçi direnişi denince akla otomotiv iş kolundan başkası gelmezken; Birleşik Metal İş’i dışlayıp, 500 üyeli bir tabela sendikasının genel başkanını yönetici yapacak denli bilinç körüdür.
Can damarları kesilen TMMOB buraya odaklanacak yerde etnikçi/bölücü akımın destekçisi olmakta sakınca görmemektedir.
Görüldüğü gibi “dörtlü çete” toplumsal muhalefetin güçlendirilmesi ve üyelerinin hak ve çıkarlarının gözetilmesi paydasında değil ama, etnikçi tutumun korunup, kollanması paydasında birleşmektedir. Etnikçilik/bölücülük söz konusu olduğunda bu dörtlüyü firesiz biçimde bir arada görürsünüz!
Bu tutum doğal olarak yorucu ve zaman alıcıdır!
Durum böyle olunca da gerçekten zaman ayrılması, enerji harcanması gereken alanda adınız bile geçmemektedir. Bir tür yorgun savaşçı durumu çıkmaktadır ortaya!
İşin bir başka boyutu ise, “etnikçi/bölücü” duruşun kitlelerin bu kurumlardan kopması sonucunu doğurmakta oluşudur.
Dörtlü Çete etnikçi/bölücü derinliklerde daldıkça kitlesinden kopmaktadır. Bu tutum bunca uyarı ve öğüde karşın sürdürülüyorsa eğer; bu 4 örgütün yönetimindekilerin iktidarlarını sürdürme adına kitlelerden kopmayı göze aldıklarını düşünmekten alamıyor insan kendisini!
Dörtlü çete kitlelere güven vermeyen tutum ve çizgisi nedeniyle ciddiye alınmaz olmuşlardır. Dostlar alışverişte görsün niyetine sergiledikleri sözde eylemlere katılanı mumla arayıp bulmak zorundasınızdır bugünlerde!
Öylesine oynak ve içten pazarlıklıdırlar ki; son günlerde Türkiye’yi sarsan ardışık bombalı katliamlar sonrasında paylaştıkları bildiriler özenle irdelendiğinde acı gerçek kolaylıkla görülebilir.
Bomba dinci terör örgütünce patlatılmışsa alabildiğine lanetleme ve sivri bir dil söz konusu olabilirken;
http://www.kesk.org.tr/content/s%C3%B6z%C3%BCn-bitti%C4%9Fi-noktaday%C4%B1z-art%C4%B1k-yeter
etnikçi terör örgütünün sahne aldığı durumlarda alabildiğine yuvarlak sözler seçilebilmektedir. Hatta, bu gibi durumlarda eylemi yapan gün gibi ortadayken örgüt adı anılması şöyle dursun “failler” sözcüğüyle yetinilmektedir.
Dörtlü çeteye ve özellikle de TTB’ye sesleniyorum!
Her şeyden önce gerçek işlevinizi ve görevinizi anımsayınız!
Hiç olmazsa terör söz konusuyken seninki, benimki ayrımına girmeyiniz. Terörün şucusu bucusu olmadığını hiç unutmayınız! Etnikçi/bölücü siyasetle olan iç içeliğinize son veriniz!
Ben bir hekim olarak, TTB yönetiminin bu kabul edilemez tutumundan rahatsızım!
Rahatsız olmakla yetinmiyorum! Söyleme, eylem ekliyorum!
Tüm meslektaşlarımı da bu imeceye katılmaya çağırıyorum!
Sizler odalardan uzak durdukça TTB’nin bu tutumu sergilemesini kolaylaştırmış oluyorsunuz!
Bu kez tersini yapın!
Oda seçimlerine katılın!
TTB’nin çete üyeliğine son verin!
ÇARESİZ DEĞİLSİNİZ ÇARE SİZSİNİZ!
Bir kaç günlük Polonya gezisinden önce Polonya’nın tarihine göz atarken XVIII. Yüzyılda Polonya’yla ilgili olarak çok fazla şey yazılmadığını fark ettim. Çünkü, XVIII. yüzyılın sonundan başlayarak XIX. yüzyılın tamamı Polonya’nın karanlık çağı olmuş. XVI. yüzyılda İsveç’le başlayan işgal süreci bu karanlık dönemde ülkenin farklı bölgelerine göre değişiklik göstermek üzere Rusya, Prusya ve Avusturya ile sürmüş. Farklı etkenler bir araya gelince Polonya’nın kendisini bu kıskaçtan kurtarması olanaksızlaşmış. Polonya’da son kralın tarih sahnesinden inişiyle (1795) ilk cumhurbaşkanının seçimi (1918) arasında yaklaşık 125 yıllık bir fark olduğu görülür.

Hiç kuşkusuz bu karanlık dönem sessiz, sedasız geçmemiştir. Ayaklanmalar ve devrim girişimleri söz konusu olsa da işgale son verilip, bağımsızlığın kazanılması söz konusu olamamaıştır. Her ayaklanma ya da devrim girişimi de o hareketlerin içinde yer alanlar için sürgün anlamına gelmiştir. Ayaklanmalara ve başkaldırılara özellikle önderlik edenlerin başarısızlık durumunda sürgüne gitmeleri kaçınılmaz olmuş. Bu durum pek çok Polonyalının ülke dışına dağılması anlamına gelmiş. Paris önde gelen sürgün yeridir o yıllarda Polonyalılar için. Paris öncelikli ve elverişli konumda olsa da; Osmanlı başkenti İstanbul da dönemin Leh diyasporası için çekim merkezine dönüşmüş.
Tarihe bakıldığında Türk-Polonya karşılaşmalarının çoğunlukla savaş alanlarında olduğu görülür. Kosova, Niğbolu ve Varna’yla başlayan savaş geleneği son olarak II. Viyana Kuşatması’na son veren saldırının kahramanlarından Leh Kralı Jan Sobieski’yle sürmüş. Buna karşılık, Polonya’nın Avrupalı diğer devletlerce işgaline eylemli değilse bile söylemli karşı çıkış gösteren tek devlet Osmanlı olmuş. Olasılıkla bu tutum geçmişteki savaşların bir yana bırakılmasını ve yakınlaşmayı doğurmuş olmalıdır. Kırım Savaşı sırasında Ruslara karşı Osmanlı’yla omuz omuza savaşan Polonyalıların da İstanbul’daki Leh kolonileşmesini olumlu yönde etkilemiş olduğu nesnel bir gerçektir. Osmanlı, Polonya’nın karanlık yüzyılı boyunca Polonyalılar için güvenli liman olmuştur demek hiç de yanlış olmaz.
Polonya’nın işgal altında kaldığı yıllarda kendisini gösteren dostluk ortamı Polonyalıların işgalden kurtuluş zamanını tanımlamak için “Türk atları Vistül’den su içtiği zaman!” demelerine bile vardırmış işi!
Bir süreliğine geldikleri İstanbul’da yaşamlarını yitiren ve burada silinmez izler bırakanların yanı sıra özellikle asker Polonyalılar Osmanlı’ya sığınmakla yetinmemiş; kimileri Türkleşmişler de! Din ve kimlik değiştirip kendilerine yeni bir yaşam kuran asker kökenli Polonyalılar Osmanlı ordusunda önemli görevler üstlenmişler. Doğma, büyüme buralı gibi davranabilmişler.
Leh Türkler geçidini başlatabiliriz.
MICHAL CZAYKOWSKİ (1804-1886)
Önemli sığınmacılardan birisi Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasının başarısız olması sonrasında İstanbul’a gelen Michal Czaykowski’dir. Başlangıçta bir şirketin İstanbul temsilcisi olarak gelen Czaykowski sınırdışı edilmesi için Rusların baskısını artırması sonucu İstanbul’da kalmaya karar vermiş. Mehmet Sadık adını alarak Kırım Savaşı’nda Türklerle omuz omuza çarpışan Polonya lejyonuna komuta etmiştir. Bir bocalama döneminden sonra eski dinine dönen Mehmet Sadık Paşa Ukrayna’daki bir çatışmada tutsak düşmek üzereyken canına kıymış. Müslüman olan eşi Ludwiga da 1886’a dek İstanbul’da yaşamış. Czaykowski kurucularından olduğu Polonezköy’deki anıt gömütte uyumaktadır.

ADAM JERZY CZARTORSKY (1770-1861)
Bir başka önemli kişilik Prens Adam Jerzy Czartorsky. 1831’de Varşova’da işgalciler karşısında uğranılan bozgun sonrasında ülkesinden ayrılmak zorunda kalan Adam Czartorsky Osmanlı’ya sığınarak padişahın da izin vermesiyle bugün de varlığını sürdüren Polonezköy’ü kurdu. Polonezköy adını almadan önce bu yerleşim onun adıyla; Adampol olarak anıldı. Czartorsky Türkleşmemekle birlikte, İstanbul’da Türkleşmiş bir Leh kadar derin bir iz bıraktı.

Prens Czartorsky’nin adı bugün Krakov’da Florian Kapısı yakınındaki Tarih Müzesi’nde yaşatılmaktadır.

Czartorsky Müzesi, Krakov
ADAM MİCKİEWİCZ (1798-1855)
Adam Mickiewicz de yolu İstanbul’a düşen ünlü Polonyalılardan bir başkası. Mickiewicz’i tanımlamak için benzetme yapmak gerekirse; Türkiye’de Namık Kemal, Almanya’da Goethe, Rusya’da Puşkin neyse Polonya’daki eşdeğeridir demek yanlış olmaz!
Mickiewicz’in İstanbul’a geliş nedeni Türkiye’deki Polonyalıların durumunu incelemek ve Kırım’da savaşan Polonyalılara moral vermektir.

5 Eylül 1855’te İstanbul’a geldiğinde 57 yaşındadır. Yaşamı Polonya’nın işgal dönemine denk düştüğü için özgürlük aşkı önde gelen özelliği olmuştur. Bu tutku dizelerine şu şekilde yansımıştır :
“Zincire vurulmuşum daha beşikte,
Selâm sana istiklâlin fecri,
Ardında doğacaktır hürriyetin güneşi.”
Bir süre bir başka Leh Türk olan Mehmet Sadık Paşa’ya (Michal Czaykowski) konuk olduktan sonra şimdiki Tatlı Badem sokaktaki 29 numaralı eve taşınarak ölümüne dek orada yaşamış.

İstanbul Talimhane’de Kırım seferi için hazırlanan askerleri ziyarete gittiği zaman koleraya yakalandığı sanılan Mickiewicz bu amansız hastalığa yenik düşmeden önce başucunda bulunan bir başka Leh Türk İskender Paşa’ya şu sözleri söyleyerek vedalaşmış yaşamla!
“İstanbul’da koleradan öleceğimi bilseydim, yine buraya gelirdim. Çünkü bu görevimdi. Ben Fransa’da bir bilim akademisinin genel sekreteri olmaktansa (İstanbul’a gelmeden önce o görevdeydi) bir Türk taburunun kâtibi olmayı tercih ederim.”
İç organları Beyoğlu’da şimdiki Tatlı Badem Sokak’ta yaşadığı eve gömülmüş. Mickiewicz’in cenazesi önce Paris’e; daha sonra da 1890’da Polonya’ya gönderilerek sonsuz uykusunu ülkesinde sürdürmek üzere gömülmüş. Mickiewicz İstanbul, Paris ve Polonya’da yaşamaktadır demek hiç de yanlış olmaz.
Evinin bulunduğu sokağa önce Adam adı verilmiş, daha sonra Badem, onu izleyerek Acıbadem denmiş. Son olarak Tatlı Badem’de karar kılınmış.
Adam Mickiewicz Polonya’da günümüz de saygın ve değerli bir kişiliktir. Heykelleri Varşova ve Krakov’da en seçkin meydanları süslemektedir.
Onunla ilgili sözlerimize Türklere ilişkin görüşlerini paylaşarak son verelim!
“Polonya’nın, komşu düşmanlar tarafından ezilmesine hiçbir devletin ses çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i düşmanımızın önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir millet olarak severiz.”
ANTONİ ALEKSANDER ILINSKİ (MEHMET İSKENDER PAŞA) (1814-1861)
1830-31 Leh Ayaklanması’nda yer aldıktan sonra Adam Czartorsky’nin Paris’ten yönettiği sürgünler hareketine katılmış. 1844’te Adam Czajkowski önderliğinde Kazaklara yönelik etkinlikler içinde yer alırken Rusların ihbarıyla tutuklanınca Türkleşerek din değiştirmiş. Yarbay rütbesiyle orduya katılmış.

Kırım Savaşı’na katılan İskender Paşa daha sonra Bağdat’ta da görev yapmış.
STANISLAW CHLEBOWSKİ (1838-1893)
Türklerle yakınlığı olan bir başka Polonyalı, ressam Stanislaw Chlebowski (1835-1884)’dir. Türkleşme ve Müslümanlaşma doğrultusunda adım atmamış olsa da padişah Abdülmecit’in çağrısıyla İstanbul’a gelen Chlebowski 10 yılını burada geçirmiş. “Fatih’in at üstünde İstanbul’a girişi” önemli tablolarından birisidir.
JAN MATEJKO (1838-1893)
Yazgısı Türklerle kesişen ünlü Polonyalı ressamın da yolu İstanbul’a düşenler arasında anılıyor. Bandırma’da mermercilik yapan bir yakınına konuk olmuş.

Jan Matejko Anıtı, Krakov
Jan Matejko Polonya’nın çok tanınmış ressamlarından birisi. Krakov’da adını taşıyan Güzel Sanatlar Akademisi ile sergi solunu ve heykeli var.
JOSEF BEM (MURAT PAŞA) (1794-1850)
Türkleşen Leh Josef Bem (1794-1850) Polonya’daki 1830-31 ayaklanmasında önemli başarıların altına imza atmış olsa da başkaldırının bastırılması sonrasında Leipzig üzerinden Paris’e gitmiş.

Daha sonra 1848’de Macaristan’da Lajos Kossuth önderliğindeki ayaklanmada savaşmış. Burada da bazı başarılar elde edilmesine karşın Rusların Macar ordusunu yok etmesiyle yenilgi kaçınılmaz olmuş. Öyle ki, savaş alanında ölü taklidi yaparak kurtarmış canını. Lajos Kossuth’la birlikte bir sonraki durağı İstanbul olmuş.
İstanbul’da müslümanlaşarak Murat Paşa adını almış ve Halep’e vali olarak atanmış. Halep’teki Arap ayaklanmasında Hıristiyanların kıyımını önlemeye çalışırken yaşamını yitirmiş. Kemikleri 1929’da Polonya’ya taşınmış.
KONSTANTİN BORZECKİ (MUSTAFA CELÂLETTİN PAŞA)
(1826-1876)
Polonya’daki başarısız 1848 devrimi sonrasında Paris yoluyla Osmanlı’ya sığınan Konstantin Borzecki İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı ordusuna katılmış. Komutanı Ömer Lütfü Paşa’nın sevgi ve övgüsünü kazanmış. Bununla yetinmeyip paşanın kızı Saffet hanımla yaşamını birleştirmiş.


Yeni adıyla Mustafa Celalettin Paşa öylesine Türkleşmiş ki; Türkçülük akımının önde gelen kuramcılarından ve destekçilerinden birisi olmuş. 1869’da “Eski ve Modern Türkler” kitabında Türklerin tarihini yazmış. Görüşleriyle Namık Kemal ve Süleyman Paşa’dan başlayarak dönemin önde gelen Türkçülerini etkilemiş.
Yalnızca onlar mı etkilenmiş Mustafa Celalettin Paşa’dan?
Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar arasında da yer almış “Eski ve Modern Türkler”. Kitabı boşluklarına notlar alarak okuyan Mustafa Kemal’in bu fikirlerden etkilendiği sonraki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.
ENVER CELALETTİN PAŞA (1857-1929)
Mustafa Celâlettin Paşa’nın oğlu Enver Celalettin de tıpkı kendisi gibi Osmanlı subayı olur. Eğitimci ve dilci sıfatları da eklenmiş adının önünde. Yıldız Sarayı’nda kurulan ve Osmanlı-Yunan Savaşı’nı izleme komitesi olarak da adlandırılabilecek bir yapılanmanın içinde olmuş. Bu yapılanmayla başlayan konuya ilgisi zamanla bu alanda uzmanlaşması sonucunu doğurmuş. Çok ilginçtir! Bu konudaki yetkinliği onun uzaklara yolculuk yapmasına da neden olmuş. Yunan İsyanı’yla baş etmeye çalışan Osmanlı ne yapacağı konusunda karar veremezken; II. Abdülhamit, Enver Celalettin’i o sıralarda (1897) İspanyollara karşı bağımsızlık savaşı vermekte olan Küba’ya göndermiş. İddiaya göre II. Abdülhamit’in niyeti Küba’daki isyana karşı İspanyolların tutumunu gözlemlemek ve Girit İsyanı konusunda Osmanlı’nın yapabilecekleri konusunda izlenim edinmektir.

Enver Celalettin’in öyküsü Ankara’da Küba Büyükelçisi olarak bulunmuş olan Ernesto Gomez Abascal tarafından “Havana’da Türk Tutkusu” adıyla kitaplaştırılmış.
Sözlerimizin sonunda Hasan Enver’in iki kızından Celile hanımın Nazım Hikmet’in, Münevver hanımın ise bir başka ünlü şairimiz Oktay Rıfat’ın anneleri olduğunu belirtmekle yetinelim.
Nazım Hikmet’in Leh köklerine göndermede bulunan dizeleri konumuzu tamamlamış olsun!
“Lehistan Mektubu”
“…..
Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,
Dedelerimizden biri
1848 Polonya muhaciri.
…..
Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,
Gözlerinde karanlığı yenilginin,
Saçları al kana boyalı.
Uykusuz geceleri Borjenski’nin
Benimkilerine benzer olmalı.
Tıpkı benim gibi o da
çok da uzaklarda kalan bir ağacın altında
Unutmuş olabilir uykusunu.
Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,
Her solukta alıp da memleket kokusunu
Memleketi bir daha görmemek ihtimali.
Sevgilim
Nerde, ne zaman hürriyet dövüşmüş de
ön safında Polonyalı bulunmamış.
Göğsümü kabartmıyor değil
dedelerimden birinin Lehli oluşu…


Ümit Kocasakal’la söyleşirken Küba Büyükelçisi Alberto Gonzales Casals’le görüşmesi sırasında, büyükelçinin bir paylaşımını unutamadığını söyledi.
Atatürk’ün Türkiye’de ve dünyada başardıkları açık ve tartışılmazdır diyen büyükelçi bir önemli başarısı daha var ki; başta Küba olmak üzere dünyada pek çok millete rehber olmuştur diye sürdürmüş sözlerini.
Küba Büyükelçisi Atatürk’ün öğrettiği en önemli şeyin “Emperyalizmin yenilebileceğini göstermesi” olduğunu söylemiş.
Küba, gözlemleyebildiğimiz kadarı ile Türk insanında her geçen yıl artan bir ilgi odağına dönüşmektedir. Hatta, Küba’ya yönelik kapsamlı turizm organizasyonları artık bir ticari araca dönüşmüştür. Küba, Atatürk’ün değerini bilmektedir anlaşıldığınca. Havana’daki Atatürk büstü de bu değerbilirliğin somut göstergesidir.
Ancak!
Ümit Kocasakal’ın “genetiği değiştirilmiş” olarak tanımladığı kimi sosyalistlerimiz Atatürk’ün değerinin farkında mıdır? Bu soruya doyurucu bir yanıt vermek güç! Antiemperyalizmi unutmuş olanların Küba sevgisi ve aşkı (özde değilse de sözde) tartışılmaz olsa da Atatürk sevgisi ve aşklarından söz etmek zordur.
Küba Büyükelçisi’nin bu sözleri aklı başından çıkmışlara umar olur mu?
Kendini beğenmemeyi, kendini aşağılamayı solculuk sayanlara gerçekleri anımsatır mı?
Küba’dan gelen bu gerçekçi saptamaya bir ses de doğudan eklensin!
“Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar Tanrı’yı İngiliz sanırdım!”
Mahatma Gandi
İstanbul Barosu Başkanı Ümit KOCASAKAL’ı izleyip de iyimser olmamak ne mümkün! Bulunduğu ortama olağanüstü olumlu enerji yayan, kabına sığmayan ve neredeyse yorulmayan bir kişilikten söz ediyoruz.
Bugünlerde ardışık terör saldırılarıyla baskı altında pek çoğumuz! Şu ya da bu şekilde etkilenmeyenimiz yok gibi! Korkmuyoruz deyişimiz bile bir korkunun eseri.
Bombalı saldırı araçlarının plakaları belleğimize işlenmiş gibi! Saldırılması olası yerler de öyle! Bu durum bile terörün amacına ulaştığının belirtisidir!
Ümit Kocasakal dün akşamki konuşmasında terör eylemlerine birkaç tümceyle değindi. Ankara’da ve başka yerlerde patlayan bombalar Türkiye’nin terör örgütüyle masaya oturtulması girişiminden başka bir şey değildir dedi ve bu konuda başkaca bir şey söyleme gereği duymadı!
İki saate yakın süren konferans bittiğinde salonda bulunanların biraz daha sürseydi diye mırıldandıklarını duyar gibi oldum!
Yaptığı millet ve halk tanımı bugüne dek işitilmiş değildi. Millet iradesi adı altında pazarlananın ne milletle ne de halkla ilintisi yoktur diyerek aydınlattı izleyenleri. Millet, bu coğrafyada geçmişte yaşamışların yanı sıra, şu anda yaşamakta olanları ve gelecekte yaşayacakları kapsayacaktır saptaması önemliydi. Halk ise şu anda yaşayanların oluşturduğu topluluktur Ümit Kocasakal’a göre. Seçimlerde oy verenler ise millet iradesi olmak şöyle dursun halk iradesi bile sayılmaz. Seçime katılıp da farklı partilere oy verenler yok mu? Seçime katılmayanlar göz ardı edilebilir mi? Ya seçimde oy verip de oyları baraja takılanlar!
Özetle, seçimlere katılanların oluşturduğu sonuç “millet iradesi” ile karıştırılmamalıdır!
Üstelik, bu seçimde A partisine oy verenlerin izleyen seçimde yine aynı tercih içinde olacağının güvencesi var mıdır?
Kocasakal, Yeni Anayasa söylemlerinin ardında yatan düzenbazlıkları hukukçu olmayanların da anlayabileceği şekilde ustalıkla anlattı. Yeni Anayasa yapmak bir yana hiç bir meclis çoğunluğunun anayasamızın değiştirilmesi söz konusu bile olamayacak maddeleri üzerinde bir çalışma yapma yetkisinin olmadığını; şu anda bu çalışmalara şu ya da bu şekilde katılanların suç işlemekte olduğunu üzerine basa basa vurguladı!
Yazılacak pek çok şey olmakla birlikte, konuşmadaki bir başka önemli bölüm Türkiye’de yaşanan olumsuz sürecin sorumlusuna ilişkindi. Özellikle, Atatürkçü, Cumhuriyetçi kesimdeki ağırlıklı kanı halkın sorumlu olduğu yolundadır. Oysa, halkın tek suçu cahil ve geri bırakılmış olmasıdır. Bu durum da kesinlikle onun sorumluluğu değildir! Halkı, siyasi tercihlerinden dolayı aşağılamak, “bu halkla bu kadar olur” gibi söylemlere sığınmak halkı çözümün değil sorunun bir parçasına dönüştürecektir. Bizim amacımız halkı başkalarının kucağına itmek değil kazanmak olmalıdır.
Tam da burada, Kocasakal kendisine özgü “genetiği değiştirilmiş aydın” ve “genetiği değiştirilmiş sosyalist” terimleriyle gerçek suçlunun halk olmadığını, aydın ve sosyalist geçinenler olduğunu söylemekten de geri durmadı!
Sayısız başlık altında başka pek çok şey yazılabilir(di) Ümit Kocasakal’ın konuşması için! Bir yazının sınırlarını aşacağı kesindir konuşmasının tümünün kâğıda dökülmesi.
Kocasakal iyimserliğinin içini doldurarak, yapılacaklar bitmedi diyerek ve özellikle de; Türkiye’de bir iktidar sorununun yanı sıra görmezden gelinmemesi gereken bir muhalefet sorunu olduğuna vurgu yaparak önemli bir iş yaptı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu olumsuz koşullarda Ümit Kocasakal görüşleri, düşünceleri ve çözüm önerileri önemsenmesi gereken gerçekten milli bir aydındır!
“Türkiye kuruluş ayarlarına dönmelidir!” sözleriyle sonuçlandırdı konuşmasını Kocasakal! Sözü dolandırmadan bu kuruluş ayarlarının Kemalizm olduğunun altını çizerek çözümü de sunmuş oldu!
Aralarında benim de bulunduğum izleyicilere “iyi ki buradaydım” dedirten bir etkinlikti!
Ceyhun BALCI, 17.03.2016
“Heimat” Almanca’da vatan demek. “Los” sonekiyle birlikte “vatansız” anlamına geliyor. Almanya’nın, Avrupa’nın ve toplamda dünyanın karabasanı olan Hitler egemenliğine borçludur dünya HAYMATLOS kavramını. Önce kamudaki görevlerine kısa bir yazı ile son verilen her meslekten Yahudi bilim insanı için sıradaki gündem can pazarıdır. Alman vatandaşlığından çıkartılan bu kimseler artık vatansız oldukları gibi ölüme de son derece yakındırlar.
Almanya’dan ayrılıp canlarını kurtarmaları ilk bakışta kolay görünebilir. Ama, Avrupa’yı titreten Hitler varken pek çok Avrupa ülkesi böyle bir sahiplenmeyi aklına bile getirecek durumda değildir.
Okyanusun karşı kıyısındaki ABD ise ağır bir ekonomik sıkıntının izlerini silebilmiş değildir.
Özetle, dünyanın vatansız Alman Yahudilerini sahiplenecek, onlara kucak açabilecek durumu yoktur.
Yıl 1933!
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip ve Atatürk üniversitede…
Yoksul ve düşkün Türkiye Cumhuriyeti parasal yoksunluğuna inat düşünsel zenginlik içindedir. O koşullar altında Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Darülfünun’u üniversiteye dönüştürme hayali kurmaktadır. Diyelim ki her şey bulundu! İnsan kaynağı sorunu nasıl çözülecektir? Üniversite Reformu için rapor yazmış olan İsviçreli Malche’nin Alman Yahudisi arkadaşı patolog Schwartz vatansızları vatana kavuşturmak, daha da önemlisi canlarını kurtarmak için örgütçülük de yapmaktadır. Bağlantılar kurulur! Genç Türkiye Cumhuriyeti 10 yıl önce verdiği olmak ya da olmamak savaşından sonra bir kez daha varlık savaşı verecektir. Bu arada, canları tehlikede olanlara kapılarını açacaktır. Aklın ve bilimin rehberliği üniversite olmadan nasıl yaşama geçirilecektir? Vatansız Almanlardan oluşan her meslekten bilim insanının yolu Türkiye’yle kesişmiştir artık!
Bin dolayında Alman Yahudisinin Türkiye’ye geldiğini yazıyor kaynaklar. Bunlardan 10’dan fazlası yaşamını Türkiye’de yitirmiş. Yedisi Türkiye’de gömülmüş.
Türkiye Cumhuriyeti genç, emeklemeye çalışan ama bir o kadar da ciddi bir devlet olduğunu ortaya koymaktan da geri durmamış. Türkiye’ye gelmek isteyenlerle bir sözleşme yapılıyor. Özlük hakları, uymaları gereken kurallar vb maddelerin yanında bir sözleşme maddesi daha var ki!

İbretlik!
Gelenlerden en geç iki yıl içinde öğrencilerle Türkçe iletişim kurmaları isteniyor. Türkçe öğrenmeleri gerekiyor anlı, şanlı bilimcilerin. 1928’de yaşama geçirilen Dil Devrimi’nin köktenci tutumu anımsandığında bu koşula şaşırmak yersiz!
Yıl 2016!
Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan tıp fakültelerinin adlarını bir çırpıda sayamam!
Bundan 80 yıl önce gösterilen onurlu ve akılcı duruşa bakar mısınız? Bir de bugüne bakın demeye dilim varmıyor. Tıp, mühendislik ya da işletme eğitimini Türkçe dışında bir dille yapmanın amacı ve hedefi ne olabilir? Bu soruya akılcı ve kabul edilebilir bir yanıt bulabilen var mıdır?
Haymatlosların vatan sahibi yapılması, bu yapılırken yeni vatanlarına hizmet etmeleri, saçtıkları ışıktan ortaçağdan yeni çıkmış bir toplumun yararlandırılması Atatürk önderliğindeki Cumhuriyet kadrolarının devrimciliğini göstermesi bakımından anlamlı ve önemlidir.
Ama, bir nokta daha var ki; göz ardı edilemez!
Çağdaşlaşmak, aydınlık dünyayla bütünleşmek kuşkusuz akıl ve bilimi rehber edinmekle olası! Tüm bunları yaparken bir ulusun onurundan ve gururundan ödün vermemesi de bir o kadar dikkate değer.
Bu yazıya esin kaynağı olan sunum dün akşam İzmir’de AKADEMİK DER’in konuğu olan Prof Dr Kürşat YILDIZ tarafından yapıldı. Bir saati aşkın sunum soluksuz izlendi. Konuşmacının da değindiği gibi Türk üniversite ortamı 1933-1945 ve daha sonra da 1960-1970 dönemlerinde üniversiteye yaraşır bir çizgi tutturdu. Bunun dışında kalan zaman aralıklarında ise sayılar ve başka göze görünen ölçütler büyüme/gelişme göstergesi olduysa da üniversite çoğunlukla sessiz ve edilgen oldu! Tıpkı içinde bulunduğumuz dönem gibi!
Daha birkaç gün önce artık freni boşalmış taşıt gibi yol alan Diyanet İşleri Başkanı’nın bir demeci yer aldı medyada. Beyefendi medreselerle üniversitelerin denk tutulması özlemini dile getirmiş bir yerlerde. Türkiye’nin üniversitelerinden ne bir ses ne de bir nefes işitilmediyse eğer üniversitelerimiz derin bir uykuda demektir.
Haymatlosların eşsiz katkılarıyla kendisini gösteren üniversite öncülüğünün dirilmesi dileğiyle…
Ceyhun Balcı